Yüce Rabbimizin Kerim Kitab’ının sayfa ve satırları arasında gezinen herkes şu ifadeye oldukça aşinadır: “Ey kavmim!”
Gelen her peygamberin dilinden düşürmediği ibare yine “Ey kavmim!” hitabıdır…
Bu bir misyonun ve mesajın anahtar terimidir… Bireysel bir hitaptan ziyade toplumsal bir sorumluluğa atıftır. Nebiler ve onların izleyicileri münzevi ve mistik bir yolla toplumdan soyutlanmak yerine mücadeleci ve muhalif bir ruhla toplumun ıslahına talip olmuşlardır.
Bu açıdan “Ey kavmim!” nidası derin anlamlar içeriyor…
Bir defa “Ey kavmim!” ifadesi ile yaratılış amacından uzaklaşmaya yüz tutmuş topluma yönelik rabbani bir müdahalenin başlangıç cümlesidir…
Bu söz, bir vicdan sızlaması, merhamet fışkırması, kurtuluş muştusu, umut aşısı, çözüm önerisi, gelecek uyarısı hükmündedir…
Kuruyan insanlık damarının hayat bulması için ilahi irade devreye giriyor, hayat iksiri olan bir nefha üfleniyor… Bitkisel yaşam ünitesinde tutulan toplumlar için diriltici bir nefes oluveriyor…
Anlıyoruz ki, gelen bütün peygamberlerin ortak derdi, yozlaşan ve yoldan çıkan toplumları hakikate ve hidayete irşat etmektir…
İnsanlar inkar ve isyan yolunu seçseler de Allah rahmet elini onlardan çekmiyor… Ta ki, akıllansınlar ve sakınsınlar diye… Ancak insanların çoğu fısk yolunu seçerler, gerçekleri görmezler… Fakat bu gün bize düşen sorumluluk ise “Ey kavmim!” hitabının bizim için neye tekabül ettiğini tespit etmektir… Bu ifade üzerinden toplumu takip ve tahlil edebilmektir… Toplumsal sınavın boyutlarını idrak ederek, sorumluluk almaktır…
Ey kavmim!” kelimesini irdelerken, önce toplumların tabi tutulduğu toplumsal yasaları ve ortak kaderlerini doğru okumak gerekiyor…
Vahyin öğretisinden çıkardığımız sonuç şudur; toplumların çöküşünü ve tükenişini hazırlayan en önemli etmenler şu dört kelimede saklıdır:
Zulüm…
Tefrika…
Kötülük…
Ahlaksızlık…
Bakalım bu konuda Kur’an ne diyor?
Zulüm…
Nice ülkeler var ki, zulmedip dururlarken onlara mühlet verdim. Sonunda onları yakaladım (işlerini bitirdim). Dönüş yalnız banadır.” (Hac- 48)
Allah’ın Rasulü Hz. Muhammed’den öğreniyoruz ki, toplumların küfür üzere varlıklarını devam ettirmeleri mümkün ama zulüm üzere süreklilik asla… Zulüm zirvede de olsa zevali uzak değildir… Toplumların hayatiyetini bitiren fiil zulme bulaşmış olmaları ve zulmü kanıksamalarıdır… Beterin beteri ise zalimin zulmü ile mazlumun duyarsızlığının buluşmuş olmasıdır… Toplumlar için esas felaket ise işte o zamandır…
Tefrika…
Dinlerini fırka fırka edip guruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.” (En’am- 159)
Bağy, buğz, nifak, nefret, kin ve öfke ile değerleri ve doğruları ters-yüz edenler toplumsal çatışmaların da tetikleyicisi, tahrip ve tahrif ehli olanlardır… Toplumsal tesanüdü ve teavünü katledenlerde yine onlardır… Hased ve husumet tohumlarını eken fesat odakları hiçbir düşmanın veremeyeceği zararı verebilmektedirler…
Kötülük…
Onlar işledikleri kötülükten, birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yapmakta oldukları şey ne kötüdür!” (Maide- 79)
Onlar kötülere toleranslı… Kötülüğe ise lakayt ve vurdumduymazdırlar… Ve kötülükler normalleşmeye, toplumsallaşmaya , hatta yasallaşmaya başladıktan sonra köksüzleşmenin, kokuşmanın önüne geçilemez… Kötülerin alkışlandığı, iyilerin dışlandığı bir dünyada şerrin, münkerin, fücurun önüne nasıl geçebilirsiniz?
Ahlaksızlık…
Sizden önceki asırlarda yeryüzünde (insanları) bozgunculuktan alıkoyacak faziletli kimseler bulunsaydı ya!...” (Hud- 116)
Yeryüzünü arsızca, ahlaksızca ifsad edenlere karşı bir ahlak ayaklanması başlamadığı sürece batılın ömrü uzayacaktır… Fahşa, fücur, fısk, heva, münker, bağy, seyyie, ism, dalal, şer, zulüm başını alıp gidecektir… Görünen o ki; başıboşluk, kural tanımazlık, değersizlik ve ahlaksızlık gittikçe normalleştiriliyor… Bireysel özgürlükler bağlamında çirkinlikler ve kirlilikler savunuluyor…
Toplumların çöküşüne ve tükenişine neden olan söz konusu dört kelimeye karşı toplumların yükselişini sağlayan ve besleyen kelimeler ise şunlardır:
Adalet…
Vahdet…
İhsan (iyilik)…
Ahlak…
Biz bunlardan konumuz itibarı ile özellikle ahlak üzerinde durmaya çalışacağız…
Ahlak, insanın kendini idare etme (tedbiru’n-nefs) sanatıdır…
Ahlak, yeni ve eskimeyecek bir insanlık boyutudur…
Nefsini, özünü, benliğini ve iradesini denetleyemeyen ve idare edemeyenlerin yeryüzünde nasıl bir ağırlıkları ve amaçları olabilir? Ya da böylelerinin inandırıcı olmaları beklenebilir mi?
Kur’an’da ahlakın işleyişine baktığımızda iman ve salih amelle iç içelik arzettiğini görürüz… Ahlak, ibadet ayrışmazlığına tanık oluruz… Kitab’ı dikkatle okuyan herkes ahlaki ilkelerle, imani ilkelerin ilintili olduğunu hemen fark edecektir… Akideden bağımsız olmayan bir ahlak karşımıza çıkacaktır… Ve bu ahlak ihtiyari değil mecburidir… Toplumsal sonuçları ne olursa olsun, her kul ahlaklı olmak zorundadır… Maslahatı, menfaati olur ya da olmaz, semeri görülür veya görülmez birinci derecede belirleyici olan bu değildir… Mutlaka olması gereken bir sorumlulukla karşı karşıyayız…
Biliyoruz ki, Kur’an salt bir ahlak kitabı değildir… Fakat muazzam bir ahlak sistemi oluşturacak bir özellik ve zenginlik içermektedir…
Kur’an, ahlakı sadece önermiyor, üretiyor da… Bir ahlak ordusu inşa ediyordu… Tevhid akidesini taşıyabilecek ahlaki bir donanım üzerinde duruyordu… Tabii ki, bu ahlakta akideden neşet edecekti…
İlk Kur’an neslinin ahlaki duruşuna göz attığımızda şunu hemen fark ederiz… Kureyş müşrikleri onlar için mecnun, kahin, akılsız, ayak takımı gibi küçümseyici ithamlarda sıkça bulunuyorlardı, fakat onlara hırsız, zalim, zani, fahişe, yalancı, hain ve ahlaksız diyemiyorlardı… Çünkü öyle net bir kimlikleri ve öyle güçlü bir kişilikleri vardı ki bunun hilafına bir şey söylemek mümkün değildi… Dünün eşkıyası artık bu günün evliyasıydı… Bedeviler insanlığa medeniyet dersi veriyorlardı… Haramilikten sahabiliğe terfi etmişlerdi… Kimse bunun aksini iddia edemezdi…
Tüm zamanların Müslümanlarını bekleyen sorumluluk aynıdır. Bu günde Müslümanlara gerici, mürteci, fundamentalist, radikal, fanatik, köktenci suçlamasında bulunabilirler, bu mümkün… Ama onlara soyguncu, hortumcu, talancı, yalancı, sahtekar, hilekar, dolandırıcı, ırz düşmanı diyemezler, diyememelidirler… Ya da dedirtmemeliyiz… Ahlaki temsiliyetteki gücümüz ve güzelliğimiz buna müsaade etmemelidir… Cesaret, cömertlik, mertlik, dürüstlük ismimizin sıfatı olmalıdır… Erdem, onur ve ahlakımızla bizden önce namımız yürümelidir…
Ahlaki yüceliğimizle aleyhimizde tezgahlanan komploları ve kampanyaları boşa çıkartabilmeliyiz…
Düşmanlarımıza karşı siyasi gücümüz yeterli olmayabilir, askeri gücümüzle onlarla boy ölçüşemeyebiliriz ama ahlaki gücümüzle onların hilelerini ve hesaplarını bozabilmeliyiz… Hani, hatırlayıverin, Mekke’nin en azılı müşrikleri bile emanetlerini Muhammedu’l – Emin’e teslim etmek durumunda değiller miydi?
İşte bugünde cellatlarımız bile emanetlerini bize verebilmeliler… İşte o zaman ahlaki yapımızla kapalı yüreklerin kapılarını tıklayabiliriz…
Tüm kalleşlikler kardeşlik duvarımıza çarpıp tuz-buz oluverir…
Bireyci, dünyacı, fırsatçı, çıkarcı, hazcı acımasızların dünyasında sehavet ve merhamet ile yolumuza devam edebiliriz…
Bize yönelik tüm hile, hinlik ve hainlikleri hilim ve hikmetle savabiliriz…
Allah’ın terazisinde ahlakın ne kadar ağır bastığını biliyoruz…
Düşmanlarımızın silahı ahlaksızlık olsa bile bizim cevabımız ahlak ve erdem olacak…
Güç, iktidar, fırsat bizde olsa bile bu zorbalığa ve sömürüye neden olmayacak… Gücü sınırlayacak ahlaki değerler öne çıkacak…
Cinnetin eşiğine gelmiş toplumsal travmaya, çıkar ilişkisine dayalı ekonomik dünyanın çarpıklığına ve doyumsuzluğuna, siyasetin seviyesizliğine, zorbaların tanrılaşma ve hayvanlaşma heveslerine karşı kalkış noktamız ahlak çağrısı olacaktır… Rahmet meltemleri estirmek, merhamet kanatlarını germek, adalet ve emniyet iklimini sunmak için bir ahlaki kalkış kaçınılmazdır…
Siyasal yozlaşma, sosyal kokuşma, ticari çürüme ahlaki bir sorgulamayı zaruri kılıyor…
Artık siyasete, ticarete, kültüre, düşünceye, sanata, edebiyata, sokağa, pazara, kamuya, tüm alanlara ve anlara ahlakı taşımak farz oldu… Tabii ki, sessiz, sinik, teslimiyetçi, pasif bir ahlak değil; sorgulayan, denetleyen, savunan bir ahlak sistemi… İtaati öğrettiği gibi itirazı da olan bir ahlak… Hep “Evet efendim”ci değil, sırasınca “Hayır”da diyebilen bir ahlak öğretisi… Modern dünyanın çıkmazlarında dik durmayı öğretecek erdem iklimi…
Mistik ve silik değil…
Laik ve etik değil…
Kerim ve azim bir ahlak…
Evet, yüce bir ahlakla duruşunu netleştirmeyen yürüyüşünü sürdürmeyenin ruhu yorgun, söylemi yavan, zemini kaygandır… Dikkat edilirse yolda dökülenlerin çoğunun nedeni, ahlaki zaafiyetler olduğu görülecektir…
Benliklerimizi okşayan beğenilerin bizi şımartmasından ve şaşırtmasından endişe ediyorum… Kendimizi öncelediğimiz ve sadece kendimizi önemsediğimiz günden beridir ki, ortak mücadele ruhu ve heyecanı zedelenmeye başladı…
Yenilgiden korkmuyorum, acelecilikten doğacak fevriliklerden, olumsuzluklardan oluşacak feverandan çekiniyorum… Uzun soluklu bir seferi sürdürecek sabır ve sebattan yoksun kalmak en ciddi bir tehdittir…
Başaramamak önemli değil, başarının büyüsünün bizi bozmasından kaygılanıyorum… Siyasi başarıların nasıl baş döndürdüğüne, ticari kazanımların baştan çıkarıcı etkilerine az mı tanık olduk?
Büyümenin büyüsünü bozacak tevazu ve teenniye sahip miyiz?
Güzelim değer ve doğrulara yönelik şüphe ve vesveseler salınırken bunu savacak ihlas ve yakini kuşanabildik mi?
Üzerine titrediğimiz ilkeler yeni zamanların gerekliliklerine feda edilirken savunma refleksimizi bilememiz gerekiyor…
Her türlü aracı, alanı, yolu, yöntemi mubah-meşru gören makyavelist, liberalist aklın, anlayışın doğruyu, güzeli, iyiyi öncelemesini ve bunun üzerinde direnmesini beklemek safdillik olur…
Artık akıl, kurnazlıkların, hileciliğin, iş bitiriciliğin aracıdır…
Bilgi “hamd”in, “şükr”ün vesilesi olması gerekirken “gurur”un, “kibr”in nedeni olmaya başlar…
Sermaye, şımarmanın ve sömürünün tetikleyicisi ise o zaman geçmiş kavimlerde refah içinde nimetlerle şımaranların akıbetine bakmak lazım…
Güç ve iktidar, tekebbür ve tahakkümle sonuçlanıyorsa, adalet ve ahlak ayak altı demektir…
Ama tüm olumsuzluklara rağmen, yani ahlaksız bir dünyada ahlaklı yaşamanın imkanı bizdedir…
Bu açıdan bir ahlak yürüyüşü başlatmalıyız… Ya da yürüyen ahlak olmalıyız… Ahlakı ayağa kaldırdığımız zaman nice kapalı kapıların bize açıldığını göreceğiz… Ahlak üzerinden yürekler arası köprüler örülecektir…
Tabii ki, bizim derdimiz ahlakçı olmak değil, ahlaklı olmaktır…
Hem nasıl bir ahlak?
Amentü” ile formüle edilen esasların oluşturduğu bir ahlak…
Şayet dinamik bir ibadi hayatı kurmaz, üstün bir ahlakı kuşanmaz isek, o zaman hazlarımız ibadetleşmeye başlar, hevanın tutsağı oluruz…
Çıkış yolumuz ise; takva ile tahkim edilmiş yüce ahlaktır…

Ramazan Kayan