+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 5 ve 5

Konu: Kendimizle Hesaplaşmak - Ahmet Taşgetiren

  1. #1
    Pürheves ceyhun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Mesajlar
    257

    Standart Kendimizle Hesaplaşmak - Ahmet Taşgetiren

    Kendimizle hesaplaşmak

    Ahmet Taşgetiren


    Pakistanlı büyük İslam mütefekkiri Muhammed İkbal "Kaç bu Müslümanlar'dan sığın Müslümanlığa" demiş on yıllar önce.


    Bizim büyük şairimiz Mehmet Akif "Kaç hakiki Müslüman gördümse hep makberdedir - Bilmem amma Müslümanlık galiba göklerdedir" diye seslenmiş gene yıllar önce.


    Evet, belli ki "Bir hadise var can ile canan arasında." İslam'la aramızda bir sorun var. Ve on yıllardır, belki birkaç yüzyıldır bu "hadise" devam ediyor. Bir fark bu, yeterince kimliğin içini dolduramama hali. Bugün de İslam dünyası İkbal'i veya Akif'i içi yanarak hatırlıyor.


    Yıllar önce karayolu ile hacdan dönüyorduk. Habur gümrüğünde hacıların girişi yapılıyordu. Binlerce insanın toplandığı o mekanda, köftecilerin, sucuların, meşrubatçıların da bulunması tabii idi. Köfteciler önünde kuyruk oluşmuştu. Baktım, köfteci kuyruğunda öne geçmeler, sıra atlamalar yaşanıyor. Oysa o insanlar daha birkaç gün önce Afarat'a çıkmışlar, dua etmişler, geçmişteki tüm kirlenmelere tevbe etmişler, bir anlamda "hayat defterleri"ni sıfırladıkları duygusunu yaşamışlardı. Aradan sadece birkaç gün geçmiş ve sanki Arafat'ta yaşananların hiçbiri yüreklerde saklanmamışçasına bir küçük köfte kuyruğunda hak gasbının farkına varmayacak bir duygusal anafor içine düşmüşlerdi.


    Ben hep, trafikteki hak gasplarını, manavdaki çürük elma, domates sokuşturmalarını kişiliğimizin çürük yanını sergileyen örnekler olarak görmüş ve önemsemişimdir.


    Oysa bunlar, Müslümanlığımız'ın en hassas olduğu konulardır. Demek biz Müslümanlık içine girdiğimizi farzederken Müslümanlık bizim içimize yeterince nüfuz etmemişti. Belki bunun için Kur'an'da "inandık" diyen insanlara "İnandık demeyin, İslam dairesine girdik" deyin" uyarısından sonra "iman henüz sizin yüreklerinize nüfuz etmedi" tesbitinde bulunulmuştu.


    Hayatta, yani yaşama planında Müslümanlığımız'ın son derece duyarlı olduğu alanlarda fire veriyorduk.


    Hacda yaşanan faciaları düşünüyorum; içim sızlıyor.


    250'ye yakın insanın kaybı... "Dile kolay" sözü, işte tam bunun için söylenmiş olmalı. "Bu kaçıncı" diyoruz, çünkü aynı mekanda veya oraya ulaşan tünellerde benzeri kaç facia yaşandı.


    Acaba Sevgili Peygamberimiz'in "Bir mü'min bir yılan deliğinden iki kere sokulmaz" sözü tam da böyle durumlar için söylenmiş olamaz mı?
    Hacda yaşanan bu acılar, tıpkı çok yüksek heyecanlar gibi, bizim dindarlığımızın azlığı – çokluğu ile ilgili bir durum değil mi?


    Şöyle bir soru üzerinde düşünüyorum:


    -Acaba Rasulullah Efendimiz bugün yaşıyor olsaydı, haccın böyle facialara sahne olmasına müsaade eder miydi, kaç kere müsaade ederdi? Bu iş oraya hac için gelen Müslüman'ın kusurundan ileri geliyorsa onun kişiliğini, o bölgeyi tanzim edenlerin kusurundan ileri geliyorsa onların yönetme liyakatlerini yeniden inşa etme gereğini ifade buyurmaz mıydı?


    Şeytanı taşlarken bile şeytanın tuzağına düşecek durumda mıyız?


    Ne kadar yazık!


    Belli ki Müslümanlık bir hayat çerçevesi oluşturuyor. Yani, sadece namaz, oruç gibi ibadetlerle sınırlı değil. Yönetim becerisi de Müslümanlığın hassasiyet kıstasları içerisinde. Suudi yetkililer acaba şu kaç zamandır yaşanan facialar dosyası ile iyi bir yönetici olarak Hazreti Peygamber'in huzuruna çıkabilirler miydi?


    Hazreti Peygamber Ebuzer (r.a.)'e "Sen yönetici olma" diyor. Çünkü Ebuzer güzel bir insan ama fazlasıyla duygusal tepkileri var. Anlaşılıyor ki Peygamber ölçüsünce yöneticilikle Ebuzer ölçüsünde duygusallık birbiriyle bağdaşmıyor.
    Bu noktadan baktığınızda, belki sadece duygusallık açısından değil, başka hasletler yönünden de İslam dünyasında ne kadar insanın yönetici olmasını engellerdi İslam'ın Peygamberi.


    Yine Hazreti Peygamber Veda Haccı'nda Ömer b. Hattab'ı yanına çağırıp "Sen güçlü kuvvetli bir insansın, Hacer-i Esved'i öpmek için sokulmak istersen diğer Müslümanlar'ı incitebilirsin. Sen öpmeden, uzaktan selamlayarak geç" diyor. Acaba bugün Rasulullah yaşasaydı kaç kişiye "Sen güçlü kuvvetlisin, diğer Müslümanlar'ı incitebilirsin, Şeytan taşlamayı şöyle, tavafı böyle yap" derdi.


    Bugün Müslüman olmak demek, bu dinin Peygamberi'nin ve O'nun insanlığa tebliğ ettiği Kitab (Kur'an-ı Kerim)'ın sesini duymak, özüne sindirmek ve hayatına taşımak demek. Kitap ve Peygamber orada çağırıp duruyor, Müslüman ise burada, nereden eseceği bilinmeyen rüzgarlarla savruluyor.
    "Bir hadise var can ile canan arasında" dediğim bu.


    Bir camide namaz kılarken bile "Safları sık ve düzgün tutunuz" diyerek, peşindeki insana nizam veren bir Peygamber, birkaç milyon insanın saflarını hem can güvenliği hem de dünyaya vereceği imaj açısından nizama sokmaz mıydı?


    Koca İslam dünyası, Peygamber'in izinden gidip bu kadar Müslüman'ın canına mal olan, onun kadar önemli olarak, hac gibi evrensel bir mesajı gölgeleyen, perdeleyen bir mükerrer perişanlığı önleme tedbirlerini alamaz mıydı?


    Erdoğan hükümetinden çok şey mi bekliyoruz bilmem ama, sıcağı sıcağına şu "facia"ları önlemek için bir girişim başlatmasını isteyebiliriz, diyorum. "Ortak akl"ı harekete geçirip, huzur içerisinde bir hac ibadetini gerçekleştirmek... İslam dünyası her işi bırakıp bunu başarmalı, diye düşünüyorum.



    YENİ ŞAFAK


    3 Şubat 2004 ,Salı


    http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/20...asgetiren.html
    " Sohbet sünnet-i müekkededir ; en az iki günde bir bu sünnet yerine getirilmeli... "

    Hace Alauddin ATTAR

  2. #2
    Pürheves ceyhun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Mesajlar
    257

    Standart Ahmet Taşgetiren > Altınoluk > 1996 - Agustos > 126 > İnandığı Gibi Ya

    İnandığı Gibi Yaşamak ya da..

    Ahmet Taşgetiren

    http://dergi.altinoluk.com/makale_detay.php?makale_no=d126s007m1&dergi_sayi=1 26

    Muhammed İkbal "Kaç bu Müslümanlardan sığın Müslümanlığa..." diye seslenir.
    Muhammed İkbal, çağdaş Müslümanın içinde sarsıldığı depremden kurtulması için, Hacca giden Pakistanlılardan "Ebûbekir'in sadakatini ve teslimiyetini, Ömer'in adaletini, Osman'ın hayasını, Ali'nin ilmini ve cihadını getirmelerini" ister.


    Muhammed İkbal, belki de, yüklenebilseler, Pakistanlı Hacılardan bütün bir sahabenin "Müslümanlık kıvamı"nı alıp getirmelerini isterdi bu çağa. Mus'ab'dan, Muaz'dan, Ammar'dan, Nesibe'den, Selman'dan, Bilal'den, Ebu Ubeyde'den... nakış nakış bir İslam erdemi isterdi, çağdaş Müslümanı yeniden inşa etmek için...


    Acaba, Ebûbekir'le yanyana dursaydık, ne kadar birbirimize benzerdik, yani Peygamber terbiyesini almış bir Müslümanla ne kadar benzeşirdik?


    Doğrusu, çağdaş Müslümanlar olarak, bir "Müslümanlık" problemimiz var. Allah Rasûlü'nün inşa ettiği kişilikle açı farkımız gittikçe büyüyor.


    İşin garip yanı ise, bu açı farkının meşruiyetine dair bir düşünce çizgisi geliştiriyor olmamız. Yani sadece sırat-ı müstakimden uzaklaşmakla kalmayıp, aynı zamanda onun felsefesini yapan insanlar haline geliyoruz.


    Öyle ki, dikkatlice baktığımızda, günahlarımızı meşrulaştıran bir din arayışı içinde olduğumuzu görmememiz mümkün değil.


    İslam ahkamı, tedricî olarak devreye girmiş. Yani, insanlar inançlarında derinleştikçe hayatlarını düzenleyen yeni kurallarla karşılaşmışlar. Sonunda, 11,5 yıllık bir tevhid terbiyesinin üzerine bütün toplumu yoğuran som bir İslam hayatı inşa edilmiş. Şimdi ise, tedricî olarak ahkamdan uzaklaşma sureci yaşıyoruz. Ahkam, iman üzerine inşa ediliyor. İslam ahkamı hayatımızda geri plana itiliyor, onun yerine, başka ölçüler yerleşiyorsa, o zaman başka bir akide istikametinde değişim geçiriyoruz, demektir.
    Burada temel hata, İslam'ın önüne, teslim olarak değil, statülerle geliyor olmamızdır. Sosyal statüler, ekonomik statüler, siyasi statüler... Bunların her biri ile, İslam'ın önüne geliyor ve ona kendi statümüzün gereklerini kurallarını empoze etmek istiyoruz. O statüye uygun bir din haline gelmesini istiyoruz İslam'dan. Getirdiğimiz statü ne kadar güçlü ise, İslam'a karşı zorlamamız o nispette artıyor. Zaman zaman yanımıza yöremize, bizim statümüzü onaylayan insan gruplarını da alıyoruz. İstiyoruz ki, din, bunca insanın inandığı, kabullendiği, çağdaş bulduğu, hayatında yer verdiği ölçüyü kutsasın, meşrulaştırsın, kendi bünyesine dahil etmese bile, olabilirliğine rıza göstersin, en azından sükûtla ikrar imasında bulunsun... Böyle bir ima bile bizim, onu "dinden"leştirmemize yetiyor, içimizi rahatlatıyor.


    Eskiden islamî duyarlığı çokça aşınmış kesimlerde görülürdü bu... Onlar, İslam tarafından oldukları gibi kabul edilmelerini isterler, dine çok daha geniş, kuşatıcı anlamlar yükleyenleri aşırı bulurlardı. "Din kalb temizliğinden ibaretti." mesela. Bayanların elini sıkmak, kadın-erkek ihtilatı gibi konuların gündeme getirilmesi yüzlerini buruşturur, size "hangi çağdan kaldın?" gibi bakarlardı. Bu modern çağda, kadınlarla el sıkışmamak akıl alacak şey miydi?


    İslam'a, içinde bulundukları sosyal statünün gereklerinden bakıyorlardı.
    Yine o çevre, ekonomide faizi "olmazsa olmaz" görüyor, İslam'ın faiz yasağına ise, olabildiğince dar bir alan bırakmaya çalışıyorlardı. Onlara göre, daha gerekli olanı, ekonomi vs. gibi toplumsal alandan elini eteğini çeken reforme edilmiş bir dindi.
    Siyasette din, var olacaksa onları güçlendiren bir malzeme halinde olmalı, değilse, göze görünmemeli idi. Hele, toplum düzenlemesine talip olan bir dinle, kesinkes ilgileri olamazdı. Öyle bir din, Ortaçağda kalmıştı ve hiç kimsenin gücü onu "hortlatma"ya yetmezdi.


    Bugün, dün kendi statüleri gereği, İslam'ın etki alanını daraltmaya çalışanlara karşı İslam'ın özgün çerçevesini hatırlatanların hayatında aşınmalar söz konusu... Din daha dar alanlara doğru çekilmiş durumda. Dünkü çevrelerin sağına soluna ilişmişler, onların statülerinden kendi hayatlarına yansıyan kişilik kırıntılarını, İslam'a onaylatma mücadelesi veriyorlar.


    -Bayan mankenlerle defile yapmanın haram olduğunu biliyoruz. Ama başka da çaremiz yok. Bu tür haramları işleyenler sadece bizler de değiliz. Acaba ne yapsak ki...
    -Televizyonumuzu dini duyarlığı olanlardan başkası izlemiyor. Başkalarının beğenilerinin ise İslam'la bağdaşmadığını biliyoruz. Ne yapsak acaba, geçici bir dönem için İslami kurallara uymakta daha esnek davranmanın kabul edilebilir bir yanı olamaz mı?
    -Laikliğin İslam'la bağdaşmadığı muhakkak. Ama birileri için kutsal hale gelen bu kelimeyi söylemek, zaruret kuralı çerçevesinde anlaşılamaz mı?


    -Kapitalist ekonominin egemen olduğu bir ortamda İslam kaygıları ile hareket edince, çıkış yolu bulamıyoruz. Ya cari kurallara uyacaksın, ya da batmayı göze alacaksın. Ne yapsın Müslüman batsın mı? Sonra bankacılık düzenine meydan mı okuyacağız?
    -Üniversiteyi bitirinceye kadar başını açacaksın kızım? Müslümanların kız çocukları başlarını açmamak için okumasın mı?


    -Moda çerçevesinde bir tesettür anlayışı oluşturulamaz mı? Başörtüsüne diyecek yok da hiç olmazsa yazları kısa kollu giyinilse nasıl olur?


    Böyle, İslam'ın önüne konulan pek çok soru var. Her biri İslam'dan bir kuralından vazgeçmesini istiyor. Benzeri sorular Rasûlullah'ın önüne: "Zekatı vermesek olmaz mı? Namazı üç vakit kılsak olmaz mı? Putlarımızı kırmasak olmaz mı?" şeklinde gelmiş, hiçbiri de hüsnü kabul görmemişti.


    Şüphesiz bugün yaşadığımız İslam'ı, Rasûlullah'ın tebliğ ettiği ve yaşadığı İslam'la kıyaslasaydık, eksiklik veya fazlalık tarzında İslam'la bizim kişiliklerimiz arasında epeyce açı farkı ortaya çıkardı. Kendi hayatlarımızdaki İslam'ı Rasûlullah önünde savunabileceğimiz son derece kuşkuludur. Belki de doğrusu, böyle bir şeyi hiç mi hiç aklımıza getirmek istememekteyiz. Rasûlullah'ı unutmak mahşer buluşmasını unutmak, hesabı unutmak, hayat kitabının sunuluş gününü unutmak, hatta Allah korusun ama, Allah Teala ile yakınlığımızı unutmak gibi afetlerle iç içeyiz. Yüreklerimize hakim değiliz.
    Kimi zaman mazlûmiyete sığınıyoruz. "Yarabbi, günah biliyorum, ama çaresizim, kuşatılmışım, bu kuşatmayı aşamıyorum", diyoruz.


    Kimi zaman ise, daha küstah bir üslupla, çağın gereklerini sıralıyoruz alemlerin Rabbi'nin önüne.


    Kimi zaman, şuurlu veya şuursuz bir biçimde kendi kazandığımızı zannettiğimiz statüyü dikiyoruz Kudret-i ilahinin huzuruna, Karunca, Firavn'ca.


    Bu bir aşınma hali. Bir tereddi. Bir kişilik çözülmesi. Bir çürüme...
    Tevbe bu gibi hallerde girer mü'minin hayatına. Tevbe, halinin farkında olan mü'minin yüreğinde yanan, Rabbe dönüş ışığıdır. Kalbi diri olan, tevbe eder. Tevbe eder, çünkü Rabbi ile olan ahdinin yenilenmesi, onun varoluş sebebi gibi bir şeydir. Tevbeden sonra da, yenilenen ahdin üzerine, yepyeni bir şahsiyet inşa etmek üzere kollar sıvanır.
    Acaba tevbeyi de mi unutuyoruz bu aşınma sürecinde?


    Gaflet, yani Allah'dan gafil olmak, bir karabasan gibi oturuyor mu yüreğimize?
    Yoksa günahlarımızı sevmeye mi başladık?


    Yoksa herkes kendi günahına masumiyet kisvesi giydirme yarışına mı girdi?
    Allah dostları, "harama ateşe dayanabileceğiniz kadar yaklaşın", buyurmuşlar. Haramla içice bir hayat sürerken, ateşi çoktan gündemimizden çıkarmış mıyız yoksa?
    İslam ciddiyet istiyor Müslümandan.


    Allah'ın razı olacağı din bellidir. O din üzerinde sabit kadem olmaktır bizden istenen. Dini kişiliğimizin bir aksesuarı haline getirmekten titizlikle kaçınıp, hayatımızın mihveri, ana ekseni haline getirmektir. Dini unutarak, ihmal ederek görmezden gelerek kuracağımız, kişisel plandan toplumsal plana kadar her düzen, örümceğin yuvasından farksız olmaya mahkumdur. Örümceğin yuvası ise, evlerin en çürüğüdür. Kendisini dünya hayatının aldattığı insan kadar acınmaya layık mahluk bulunamaz. Çünkü onun kaderi hüsranı paylaşmaktır.


    İnsanoğlunun yaşadığı hüsran çağları 20.yüzyıl çürümesinden ibaret değildir. İnsanoğlu yaratılıştan bu yana fıtrattan koptuğu her defasında, her Peygamber'le yeniden dirilmiş. İslam'ın ebedi soluğu ise, bütün çağları diriltecek bir ilahî nefha halinde donatılmış. Bu aşınma, çürüme çağı da bitecek, bir yeni insan dirilişi gerçekleşecek. Hazreti Peygamber'in izi üzerinde yürüyenlerin öncülüğünde İslam yeniden insanla buluşacak. Kaderin o buluşma anında, İslam'ın aradığı yürek biz olacaksak eğer, bu günah çemberinde yüreklerimizi korumak gibi hayatî bir görevle karşı karşı bulunduğumuzu bilmeliyiz. Çünkü "bir gün gelecek, o gün ne malların, ne de oğulların faydası dokunacak. O gün, ancak selim bir kalb getiren, hastalıksız bir gönülle gelen için kurtuluş var." Mal ve oğullar, dünyevi statülerdir. Onlara takılan, bu dünyada tükeniyor. O günler için, Rabbimizin katında değer bulacak bir yürek saklamalı; diri bir yürek.
    Ubeydullah Ahrar Hazretleri "Yiğit odur ki, yüreğini avucuna alır, insanlar arasında utanmadan dolaşır" der. Yiğit odur ki, o yüreği, Mahşere, Rabbin huzuruna taşımaktan utanmaz.


    Rabbım bize de, nazar kılacağın durulukta yürekler nasib eyle.



    " Sohbet sünnet-i müekkededir ; en az iki günde bir bu sünnet yerine getirilmeli... "

    Hace Alauddin ATTAR

  3. #3
    Pürheves ceyhun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Mesajlar
    257

    Standart

    "Kaç bu Müslümanlardan, sığın bu Müslümanlara"

    Ahmet Turan Alkan

    19 Kasım 2001

    Türk yönetici elitinin Türk toplumuna uygun gördüğü istikamet, Avrupa Birliği üyeliği; ama ne pahasına olursa olsun. "İstiskale uğrayabiliriz, enayi yerine koyulabiliriz, hatta âmiyâne tabirle bu yolda işletilebiliriz; mümkündür ve olabilir; moralimizi bozmamalı, Avrupa 'sırat-ı müstakim'inden vazgeçmemeliyiz!"


    Böyle düşünüyorlar ve açıkça bu düşünceyi seslendiriyorlar. İki gün önce yayınlanan bir televizyon programında Meral Gezgin Eriş bunları söyledi. Evvela bir kamuoyu anketi sonucu üzerinde konuşuldu; buna göre toplumun % 80 küsuru AB'ye girmek taraflısıymış. "İşte" diye atıldı Meral Hanım, "halkımızın engin sağduyusu bu". Meğer kendileri de bu mealde bir anket yaptırmışlar ve aynı sonuç çıkmış. "Peki, AB üyeliği, Kıbrıs'tan vazgeçmek anlamına gelirse vaziyet ne olacak?" sorusuna halkımız, "O kadar da uzun boylu değil." cevabını verince Meral Hanım yine atıldı; "Ama bu soru yanlış, soru yanlış olursa cevap da yanlış olur; politikacıların görevi, toplumu trajik bir tercihte bulunmaya zorlamadan AB üyeliğini gerçekleştirmektir."
    Anket sonuçlarının sıhhati hakkında yorum yapmıyor ve doğru olduklarını kabul ediyorum. Ne var ki anketlerde kaidedir; hangi cevabı istiyorsanız, suali öyle sorarsınız. Türk toplumuna insanca yaşamak için AB'ye katılmaktan (veya düpedüz çekip gitmekten) başka alternatif bırakmazsınız elbette AB'yi onaylayacaktır. Yöneticilerimiz, toplumun nasıl bir kıstırılmışlık duygusu içinde debelendiğini göremiyorlar; bir yanda uğruna can koyulacak kadar sevilen bir ülke, diğer yanda bu ülkenin halkını giderek yoksullaştıran, kamu alanlarından uzaklaştıran, inançlarına saygı göstermekte bile bile zorlanan bir yönetici sınıfı var. AB'ye katılmayı isteyenler, aslında yönetici sınıfa güvenleri kalmadığı için, tam üyelik statüsüne geçildiğinde birliğe devredilecek egemenlik haklarının artık tepelerinde balyoz gibi sallanmayacağını umdukları için evet diyorlar. Bu evet kararı, eğer doğru okunursa bir firar içgüdüsüdür ve çok acıklıdır. Muhammed İkbâl'in "Kaç bu Müslümanlardan, sığın bu Müslümanlara" dediği üzere halkın nazarında AB üyeliği, Türkiye'de mevcut kamu yönetimi realitesinden daha insanca, müreffeh ve adil bir kamu düzenine firar arzusunun izharıdır. Zira -artık kabul edelim- yönetici elitimizin, AB'ye girmeye lüzum kalmaksızın Türk toplumuna AB standartlarında bir kamu yönetimi sunabilme projesi yoktur!


    Yarının dünyası bugünlerde müsveddeye çekiliyor. Biraz ufuk sahibi herkes sezecektir ki Türkiye, AB'ye asla girmeyecektir; kırmızı mumlu, pembe kurdeleli davetiye mektubu gönderseler de Türkiye'nin yönetici eliti, Türk toplumunu kendi denetiminden çıkaracak bir siyasi, iktisadi ve sosyal organizasyona katılmak arzusunda değildir zira bizim yönetici elitimiz, kalite itibariyle ve zihnen dünya ile rekabet edebilecek vasıflardan mahrumdur. Onlar kolay yönetmeye, yönetimde manipülasyona tevessül ederek siyaset kurgulamaya alışkındır; aksi tarzda davranmayı seçselerdi bugün "kamu" ile toplum arasındaki güven uçurumlarını dişleri ve tırnaklarıyla derinleştirip durmazlardı; tam aksine kendi dinamizmimizi kullanarak çoktan AB standartlarında "muasır" bir ülke olurduk.


    Geçelim bunları; yarının dünyasında AB'nin bile yeri yok! Türkiye, âlemin herc ü merce uğradığı bu berzahta -kötü de olsa razıydık ama- maalesef yönetimsiz ve siyasetsiz kalakalmıştır ve ufuksuz bürokrasisinin insafına terk edilmiş haldedir.


    Keşke Meral Hanım'ın nikbinliği, sahici bir esasa dayanıyor olsaydı!


    Ahmet Turan Alkan, Zaman Gazetesi, 19 Kasım 2001, Pazartesi

    (Ünlü mutasavvıf Sadi der ki,KAÇ MÜSLÜMANLARDAN, SIĞIN İSLAMA... )

    Konu ceyhun tarafından (29.10.08 Saat 14:47 ) değiştirilmiştir.
    " Sohbet sünnet-i müekkededir ; en az iki günde bir bu sünnet yerine getirilmeli... "

    Hace Alauddin ATTAR

  4. #4
    Pürheves ceyhun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Mesajlar
    257

    Standart Güzel Yaşamak

    Haksöz Dergisi


    Güzel Yaşamak
    Ali Değirmenci


    "Ki onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah'ın kendilerini hidayete eriştirdikleridir ve onlar temiz akıl sahipleridir" (39/Zümer, 18).

    Müslüman güzel insandır. Güzelin, güzelliğin, güzel kılıp güzel kalmanın insanı...

    "Güzel yaşayan güzel ölür" denmiştir; "güzel yaşayıp güzel ölen de güzel hasredilir".

    Allah yolu, yolların en güzelidir ve müslüman "Allah yolundaki yürüyüşü" nü sürekli anlamlı, değerli ve güzel kılmalıdır. Anketteki güzellikleri hak etmek, imtihanı layıkıyla başarmaya bağlıdır.

    Korkunç bir şekilde çirkinleşen bir dünyada, hüsranla hemhal olmuş çok çiğ bir çağda yaşıyor olmak; ister istemez müslümanları da etkilemekte, İslami bilinç, direnç ve hassasiyeti kimi alanlarda dumura uğratmaktadır. "Yaşama"nın bile "sanat" olarak telakki edildiği böyle sığ ve kekeme bir ortamda, birçok şey asli dilini ve doğallığını yitirmiş demektir. Hayat sürmenin kendisi dahi bir problem olmuştur artık ve insan olarak ayakta kalıp hayatiyet sahibi olabilmek için büyük bir gayret sarfetmek elzem hale gelmiştir.

    "Kimlik ve kişilik krizi/bunalımı" ekseninde, çeşitli bağlamlarda öne çıkan vurgular, kim bilir ne kadar büyük bir yeküne ulaştı günümüzde... Yüzlerce yıl öncesinden tarihe ve topluma seslenen meşhur bir Sümer tabletinde yer alan, "Nesil bozuldu" ifadesi, bihakkın zihnimizde. Kur'an kaynaklı "ekini ve nesli bozma" olgusuna da göndermede bulunmaktadır. Bu; bir kırılma, bir sapmadır; zemini deforme ve dejenere ederek güzelliğin "kökünü kurutma" barbarlığıdır. Halbuki, kâinatın gözbebeğidir insan.

    Güzel yaşamak ilkeli, hedefli ve yöntemli yaşamaktır. Niçin yaratıldığını ve ne yapması gerektiğini bilmektir. Dengelilik ve erdemliliktir. Usul ve üslub sahibi olmaktır.

    Güzel yaşamak bilinçle ve gereğince "birr"e, takvaya ulaşma ve onu davranış kalıbı haline getirme gayretidir. Furkan'a sahip olmak1 ve vahyedilen hikmetlere sarılmak,2 onları yaşayış içerisinde kazanıp kuşanmaktır. Bütün alemlerin yegane Rabbi olan Allah'ın razı olup sevdiklerine yönelmek, O'nun hoşnut olmadığı şeylerden, yine O'nun rızası doğrultusunda sakınıp kaçınmaktır. Bu, izzetli ve şerefli olmanın da ta kendisidir:

    "Kim izzeti istiyorsa, bilsin ki, izzetin hepsi Allah'ındır. O'na ancak güzel sözler ulaşır. Onları da Allah'a salih amel ulaştırır..."3

    İyiliği emredip kötülükten men etmektir, güzel yaşamak. Rabbin yoluna, her durumda ve konumda "hikmetle ve güzel öğütle" çağırmaktır. "En hayırlı ümmet" olma anlayışının fert bazında yoğunlaşması, özümsenmesi, şahitliğinin yapılmasıdır. İşte böyle yaşayanlar; "Allah'a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emreder ve kötülükten vazgeçirirler, hayır islerinde de yansırlar. İşte bunlar, Allah katında salihlerdendir"4

    ***

    Müslüman olmak, mutlu olmaktır bir bakıma...

    İslam akidesi, yerleşmiş tabiriyle dünya ve ahiret saadetini temenni ve temin etme ekseninde yapılan bir akitleşmenin ilkelerini ihtiva eder. Bu ilkeler biz acı çekerken, sıkıntı ve baskılarla boğuşurken, ahiret azığı biriktirmede türlü zorluklarla denenirken bile, bizi hakiki mutluluğun değişmez adresine sevkeder. Bu bağlamda, müslüman kalabilmek, "acıyı bal eyleyebilirle" zenaatidir. Her anlamıyla "asr"ımızı "hüsran"dan çekip çıkarabilmek, en olumsuz ve elverişsiz zaman ve zeminlerde dahi "saadet asrı"na, saadetin asli kaynağına müteallik bir istikamet sahibi olabilmektir. Kur'an, gerçek anlamda iman edip salih amellerde bulunmayı, hakta ve sabırda ısrar edip bunları tavsiye etmeyi; mutsuzluk cenderesinden (hüsrandan) uzaklaşmanın olmazsa olmazları olarak öne sürmektedir5.

    "Kaç müslümanlardan, sığın müslümanlığa" ifadesi; isler istemez bir çelişkiye, bir çarpıklığa işaret etmektedir. Nümûne-i imtisal olma gayreti içerisinde bulunmaları gereken müslümanların itici, hatta tiksindirici olmaları; ancak vahiyle yeterli ve bütüncül bir şekilde terbiye olmamaları zaafına müsteniddir. Ahlaki fakirlik ve düşkünlüktür. Fıtrat ve karaktere bulaşma temayülü gösteren bozulmaların onarılamamasıdır. Oysa İslam, yücelik ve güzelliktir. Köklü bir silkinme ve arınmadır ve "Allah'a çağıran, salih amelde bulunan ve gerçekten 'ben müslümanlardanım' diyenden daha güzel sözlü kimse" yoktur6.

    Müslüman öğüt alan, sözü dinleyip en güzeline uyan (39/18) insandır. Temiz akıl sahibidir ve Allah'ın boyasıyla boyanmak ister.

    Kur'an'ın "salih amel" dediği, bir bakıma, güzelleşme temayülü göstermek, güzel olana doğru değiştirip dönüştürücü edinimlere, birikim ve kazanımlara ulaşmak; kendisinden hoşnut olunan eylemleri/davranışları kesbetmektir. Salih amel; zihinde ve yürekte birikip büyüyen güzelleşme inkılabının dışa vurumudur. Güzelliğin ışıldayıp tebellür etmesi, eylemleşerek elle tutulur, gözle görülür bir hüviyet kazanmasıdır. Çekirdeği yarıp çıkan, gövdesinin üzerinde dikilip ekicisinin hoşuna giden bir uç, bir filiz7 gibi, patlayan bir gonca gibi olmaktır. Güzel bilinç ve inanışın, yüzünü hayata ve sokağa dönmesi, ete kemiğe bürünmesidir. Hüsran atmosferinin/ağının zarif, dengeli ve fakat devrimci bir çabayla dışına çıkılmasıdır. Vahyin kılavuzluğu altında yürümenin mutluluğu, somutlaşan parıltısıdır; cehalet, zillet ve zulmet elbisesinden tevhidi sıyrılıştır. Uyuyanın silkinmesi, duranın yürümesi, yürüyenin koşması, koşanın kavuşmasıdır.

    "Kollektif salih amel" dediğimiz şey de kendini Allah'ın dinine adayanların aynı yolda, aynı safta elele/birlikte yürüyüp birlikte koşabilmesidir. Güzelliğin, birbirini çağrıştıran yüreklerde tedavülde olması, birikip çoğallaşması, paylaşıma sunulmasıdır. Herşeye rağmen bir sevinç tufanına durmaktır. Güzel bakabilmeyi, güzel yapabilmeyi öğrenmektir. Yüreklerin ve zihinlerin bir düş kırıklığı mekanı, bir harabe olmaktan çıkarılması ameliyesi, imecesidir. Köreltip kötürümleştiren bir bedbinlikten, aynı zamanda göz boyayıcı, dengesiz bir nikbinlikten eşdeğerli bir uzaklaşmadır. Fakat her türlü zindanı bir gülistana çevirebilme kararlılığıdır. Belki biraz havf ve recâdır. Ölçülü ve mücessem bir şevk, coşku ve dinamizmdir. Her türlü kötülüğe, iğvaya, zorbalığa, çirkefe karşı sabretmek, direnmektir:

    "Melekler, 'Sabretmenize karşılık size selam olsun! Dünya yurdunun sonu ne güzeldir!' derler."8.

    Güzel ölmek için güzel yaşamaktır bu!.. Dolu dolu yaşamaktır, evrendeki kendi boşluğumuzu en iyi ve en ekonomik şekilde doldurmaktır. Basit, süfli ve batıl olandan, pısırıklık ve teslimiyetçilikten, onursuzluktan ve kanaralaşmaktan şiddetle sakınmaktır. "Sâbikun" olabilme mücadelesidir.

    Bu yüzdendir ki, müslümanların sahih inanç ve salih amellerle oluşturdukları bağlar; bu bağların neşvü nema bulduğu mekânlar bir bakıma küçük de olsa bir mutluluk yumağının dünyevi hafakan ve buhranlardan, nefes darlığından uzak bir şekilde soluklanıp yeşerdiği, yerlerdir. Öyle olmalıdır.

    Müslüman, deyim yerindeyse, dünya ölçeğinde ve imkanlar ölçüsünde, hayatın her alanında, ahiret bilinci eşliğinde "minyatür bir cennet" oluşturma sevdasının eridir!..

    "Hızlı yaşayıp genç ölmek" değildir bu!..

    Tevhid duvarında bir tuğla olabilmek, "kurşunla kaynatılmış binalar gibi"9 saf tutabilme bilinç ve gerekliliğine ulaşabilmek, bunu özlemektir. Bireysel ve toplumsal hayatımız içerisinde kullandığımız her türlü öğeyi, bir armoni güzelliğine/bütünlüğüne ulaştırabilmek, onları tevhid edebilmektir.

    Vahiy eşliğinde açımlanan kişisel ya da kollektif her çeşit salih amel "güzel yaşama" istek ve istidadının aydınlık huzmeleri; temel enstrümanlarıdır. İmanın hayat içerisinde görünür kılınması, yaşanarak dillendirilmesidir.

    ***

    Güzel yaşamak, her şeyin ötesinde ve üstünde, öncelikle hayat ve hidayet kitabımız olan Kur'an'a yönelmektir. Allah'ın kutlu kitabını lâyıkıyla, Allah'ın razı olacağı bir şekilde anlamak ve anlatmak, ilkeleriyle şekillenmektir!

    Güzel yaşamak; vahyin kılavuzluğu altında yürüyüp onun hedeflerini öncelemek, sahih ve kullanışlı bir çizgi sahibi olabilmek, tevhidi doğruları yaşamak ve yaşatmaktır!

    Zulme, tuğyana, istikbara ve emperyalizme başkaldırmak, inkılapçı bir kişilik kazanmaktır. İbrahimî tavırdır!

    Güzel yaşamak; zilletten, tembellik, düşkünlük ve şaşkınlıktan elbirliğiyle süratle kurtulmak, hüsran ablukasını yarmaktır!

    Geleneğin yanlışlarını, bukağılarını, mağaralarını, hurafelerini; modernizmin, sekülerizmin soysuzluğunu ve egemenliğini aşmaktır!

    Güzel yaşamak; Hz. Rasul (s)'ün anlayıp yaşadığı gerçek İslam'a ulaşmak; O'nu hakiki anlamda tanımak, O'nu ve mücadelesini sevip benimsemek, O'nun örnekliğini günümüze taşımaktır!

    Güzel yaşamak; doğruya, adalete, özgürlüğe ve geleceğe yönelmek isteyenlere, doğrunun şahitliğini yine doğru bir şekilde yapmaktır. Bu çabayı şahsiyetli, şerefli, ahlaklı, bilgili ve bilinçli bir şekilde biriktirip çoğullaştırarak paylaşmaktır!

    Güzel yaşamak; direnmektir!.. Dosdoğru yol üzerinde daima dosdoğru kalarak, kazanımlarımızı İslami mücadeleye vakfetmek ve Allah'ın dinine; KENDİMİZİ ADAMAKTIR!..




    Dipnotlar:

    1- 8/Enfal,29

    2- 17/İsra, 21-39

    3- 35/Fatır, 10

    4- 3/Al-i İmran, 104

    5- 103/Asr

    6- 41/Fussilet, 33

    7- 48/Fetih, 29

    8- 13/Ra'd,24

    9- 61/Saff, 4

    http://islamidusunce.net/forum/index...=5023.msg36323
    " Sohbet sünnet-i müekkededir ; en az iki günde bir bu sünnet yerine getirilmeli... "

    Hace Alauddin ATTAR

  5. #5
    Pürheves ceyhun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Mesajlar
    257

    Standart

    Kimsenin kendisi ile hesaplaşmaya gönlü yok anlaşılan...
    " Sohbet sünnet-i müekkededir ; en az iki günde bir bu sünnet yerine getirilmeli... "

    Hace Alauddin ATTAR

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Risale-i Nur Anlamak Yaşamak İstiyorsak..Kendimizle Yüzleşmeliyiz...
    By seyyah_salih in forum Risale-i Nur Talebeliği
    Cevaplar: 48
    Son Mesaj: 06.07.09, 21:26
  2. Gazzeli Ahmet
    By Melis in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 09.01.09, 21:44
  3. Ben Ahmet Hoca
    By ahmet_hoca in forum Tanışma
    Cevaplar: 19
    Son Mesaj: 18.06.08, 09:50
  4. Ahmet Zekai
    By murathonazlı in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 16.11.07, 21:38
  5. Ahmet El-Rufai
    By vedAA in forum Şiirler
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 15.04.07, 13:12

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0