(Mü'minin) İzzet (Kaynakları)

"Yaratıklar üzerindeki büyüklük hakkı, âlemleri terbiye eden en güzel şekilde yaratan, takdir edip doğru yolu gösteren insanları dilediği zaman kaybedilen nurları tecelli ettiği zaman insanın aklını dehşete düşüren âlemlerin Rabbi olan Allah'ındır. Göklerde ve yerde azamet O'nundur. O, Aziz'dir, Hakim'dir."(512)
İnsanların Rablerine boyun eğmeleri, bâtıla değil, hakka eğilmektir. Çünkü yaratma, idare etme, zenginlik ve mülk yalnız onundur. Kulların geleceği onun dileği ve iradesine bağlıdır.
İnsanların en mutlu vakitleri uzunca ve mütevâzi olarak alınlarım izzet sahibi yaratanları için yere koydukları andır. İşte bu anda insanlar gerçek değerlerini bilir, seviyelerini tesbit eder, inkar edilmeyen ve mutlak gerekli olan Rablerinin (ubudiyet) hakkını yerine getirmiş olurlar.
Öte yandan insanın kendisi gibi bir kula boyun eğmesi şüphe götürmeyen bir bâtıldır. Bu durumda kibir tasarlayan ise haklı olmadığı bir durum ve bâtılane davrandığı bir işe girmiştir. Seviyesiz kişinin kibir tasarlaması güç getiremediği suçu işlediği gibi, haddini de bilmediğini ortaya koyar. İslam zillet ve kibri haram kılıp izzeti vâcib kılmıştır. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Kimin kalbinde hardal tanesi ağırlığında kibir var ise Allah (c.c.) onu yüzüstü ateşe atacaktır."(513)
Diğer bir rivayet de şöyledir:
"Bir zamanlar adamın biri çok beğendiği süslü elbiseleri ve taranmış saçı ile kibir içinde yürüdü. Allah (c.c.) onu yere batırdı. O, kıyamete kadar yerin dibine batmaya devam edecektir."(514)
Evet kibir Allah'ın (c.c.) bir vasfıdır. Beşer için, Allah (c.c.) hakkı olan vasıflarda O'na ortak koşmaya kalkışmaları uygun düşmez. İnsanların kibir taslamaları kötü hasletlerden sayılır. Bunun kökeninde hakkı inkâr, durumu bilmeme, hadde tecavüz, sûî muşeret ve iyiliği hakir görme vs. gibi hususlar yatmaktadır.
islâm müslüman için küçük, hakir ve zelil düşmesini haram kılmış, ona şahsiyet ve mevkiine halel getirecek herşeyden uzak durmasını tavsiye etmiştir. Enes bin Malik Resulullah'dan (s.a.v.) şunu rivayet etmiştir:
"Kim, dünya için üzülürse Rabbını gazaplandırmış olur. Kim, başına gelen bir musibetten dolayı şikayetçi olursa Allah'a (c.c.) şikayet etmiş olur. Kim ondan yararlanmak için bir zengine eğilirse Allah'ı (c.c.) gazaplandırmış olur. Kim de Kur'an'a sahip olduğu halde cehenneme girerse Allah (c.c.) onu daha da uzaklaştırsın."(515)
Diğer bir rivayet de şöyledir:
"Kim bir zenginden dünyalık elde etmek için yanına oturur ona yaranır ise dininin üçte ikisi gider ve cehennemlik olur".
Bu hadis bir musibet karşısında bazı insanların zillete düşmelerini, dünyalık bir meta için oturup ağlamalarını, yardım için çığlık atmalarını, borç veya karşılıksız bir şeyler elde etmek için zenginlerin ayak tozuna sürünmelerini (şiddetle) reddeder.
İmkânsızlıklar için üzülmek düşüklük sayılmaz. Esas islâm'ın haram kıldığı şey, imkânsızlıklar için insanın kendisi (düşük) ve zelil düşürmesidir.
Eskiler kahramanlıklarım şöyle gösterirlerdi: Mesela, bir yaralı veya (musibetzede) iyileşinceye kadar başına gelenlere sabreder. Azimle durumunu muhafaza ederdi. Yoksa şuna buna inleyerek kendini düşük bir duruma düşürmezdi. Bu anlamda şâir şöyle haykırmış:
"Ben kanaat gösterir, zenginlikten pek hoşlanmam. İmkânım nisbetinde benden borç isteyene yardıma koşarım. Bazen zor duruma düşer sıkıntılar çekerim. Fakat şahsiyetimi koruduğum için mutluyum. Güvendiğim kişi bile benden ne borç, ne de karşılıksız borç vermek suretiyle şahsiyetimden birşey elde edebildi". Şâir, başına gelen musibet zâil oluncaya kadar sabredeceğini ve güvendiği biri olsa bile kimseye eğilmeyeceğim ifade etmektedir. İslâm, mü'mini izzet ve gerçek hürriyetin bulunduğu mevkiye oturtur. Bunun için mü'min cemiyetinde bu değerlerin peşinde bulunması gerek. Bunu elde etmek kendisi için zor oluyorsa zillet diyarından göçüp, izzeti buluncaya kadar onu aramaya koyulmalıdır. Bu hususta Allah (c.c.) şöyle buyurmuş:
"Öz nefislerini zâlimleri olarak canlarını alacağı kimselere melekler derler ki: "Ne izde idiniz?" Onlar: "Biz yeryüzünde dinin emirlerini tatbikten âciz kimselerdik." Melekler de: "Allah'ın arzı geniş değil miydi? Siz de oraya hicret etseydiniz ya" derler. İşte onlar böyle olanların barınakları cehennemdir. O ne kötü biryerdir."(516)
Allah (c.c.) güçsüz ve imkânsız erkeklerle kadın ve çocukların özürlerini kabul etmiş ve bu konuda şöyle buyurmuştur:
"Erkeklerden, kadınlardan - çocuklardan, zayıf ve acz içinde bırakılıp da hiçbir çareye gücü yetmeyen, hicrete bir yol bulamayanlar müstesna işte onlar Allah'ın kendilerini affedeceğini umabilirler. Allah çok affedicidir. Çok yargılayıcıdır."(517)
"Bu ifadeler "İslâm'ın zilleti nasıl kabul etmediğini ve ondan kurtulmak için de her türlü imkânı nasıl seferber ettiğinigöstermektedir. Müslüman'ın şahsiyeti ve imanı Rabbi ile iftihar etmesi, îmanın azametinden dolayıdır. İman azameti taşkınlık değildir. O mü'minin hiç otoriteye eğilmemesidir. Hiç bir makama yaranmaması ve hiçbir insana kuyrukçu olmaması demektir. Böyle bir îman da Allah'a (c.c.) boyun eğmek nisbetinde diğer engellerden uzaklaşma var. Ondaki tatmin ve huzur nisbetinde yücelik mevcut... O imanın içinde yeryüzündeki tüm sapıklıklardan insanların boş iddialarından ve hayatın aldatıcı unsurlarından uzaklaşma var...
İman azametinde mü'minlere hizmet var. Onlar alçak gönüllülük ve tebessüm var. Hakk'a boyun eğmek herşeye usulünde gitmek ve en doğru yolda yücelik istemek var...
"Kim ululanmak hevesine düşerse bilsin ki bütün ululuk Allah'ındır. Güzel kelimeler ancak O'na yükselir. Onu da iyi amel (ve hareket) yükseltir. Kötülükleri tuzak yapanlara gelince, onlar için çetin bir azap vardır. Onların kurdukları tuzağın bizzat kendisi mahvolur".
İzzet, yücelik ve şahsiyet islâm'ın davet ettiği cemyetin her tarafına inanç ve eğitimi ile ekip filizlendirdiği hususlardır. Hz. Ömer (r.a.) bu hususlara şu sözleri ile işaret etmişlerdir. "Ben çökücü bir duruma davet edildiğimde açıkça hayır diyeni severim". Müezzinin günde beş defa ezanların başında ve sonunda büyüklüğün sadece Allah'a âit olduğunu îlan etmesi neyedir? Ve tek bir lafızlarının namazdaki tüm oturuş ve kalkışlarda tekrar edilişinin manası nedir? Bu şunun içindir:
"Müslüman sarsılmaz bir inançla bilecektir ki Allah'tan başka büyüklük taslayanların hepsi küçük ve yücelik taslayanlarm tümü de hakirdir. Bu ilâhî nida insanları dünya zorluklan kendilerini sarstığı zaman en doğruya davet için bir mesaj mesabesindedir. Onun içindir ki Allah (c.c.) Esma-i Hüsna'dan "en büyük" ve "En yüce" mânâsına gelen iki mübarek ismi seçmiş ki müslüman bunları rüku ve secdeleri esnasında tekrarlasın ve bunlar vasıtasıyla yücelik ve büyüklüğün sâdece Allah'a (c.c.) âit olduğunu anlasın. İzzet, karşılığında bir vecibenin bulunduğu bir haktır. İnsan kendisinden istenenleri ödemeden malı ile bile olsa bir hak talep edemez.
Sana herhangi bir görev verilir. Sen de bunu en lâyık veçhile yerine getirirsen hiç kimsenin sana müdâhale hakkı veya hiçbir makamın sana nahoş bir söz söylemeye hakkı olmaz. Bu durumda, içinden sana tenkit ve lafların geldiği tüm gedikleri kapatmış ve âmirlerin yanındaki şahsiyetini korumuş olursun. Artık en azılı düşmanların bile senden çekinmeye başlar Allah (c.c.) şöyle buyurur:
"İyi iş, güzel amel yapanlara daha güzel iyilik bir de ziyâde vardır. Onların yüzlerine ne bir toz bulaşır, ne de horluk kaplar. Onlar cennetin yaranıdırlar ki kendileri onun içinde ebedi kalıcıdırlar. "(518)
Kötülük kazanmış olanlara gelince onların bir kötülüğünün cezası bir misli iledir. Kendilerini bir horluk kaplayacak. Onları Allah'tan (c.c.) hiçbir kurtarıcı da yoktur. Sanki yüzleri karanlık geceden bir parçaya bürünmüştür. İşte bunlar da ateşin yaranıdırlar ki kendileri onun içinde ebedi kalıcıdırlar. Kötülükleri irtikâb etmek, fert ve cemiyet için hakir düşüp değer kaybetmenin yoludur. Allah (c.c.) Uhud savaşında karşılaşılan hezimet sebebinin bâzı kişilerce gösterilen muhalefet olduğunu beyan etmiştir. "Hakikat iki ordu karşlaştığı gün izinizden geri dönenler yok mu? Onları irtikap ettikleri bzı şeyler yüzünden ancak şeytan kaydırmak istedi. And olsun Allah yine onları affetti. Çünkü Allah yargılayıcıdır. Halimdir."(519) islâm, müslümana izzeti tavsiye edince ona, tüm yol ve sebeplerini de kolaylaştırmış ona değerin takvada, yüceliğin ibâdette izzetin de Allah'a itaatta olduğunu beyan etmiştir. Bunları bilen ve tatbik eden bir mü'mine dünya'dan nasibini eksiksiz alması bir vecibedir.
Ona, biri haksızlık eder veya bir saldırganın onun malına göz dikmesi hâlinde nefsini müdafaa etmesi Allah (c.c.) yolunda cihaddır. Böyle bir harekette bulunan sadece kendi şahsî hakkını değil, umumun hakkını savunmuş olup, örnek alınacak bir işe girmiş sayılacaktır... Müslümanın hakkını müdafaa esnasında ölmesi şehâdettir. Bir adam Resulullah'a (s.a.v.) geldi ve şöyle dedi:
"Ey Allah'ın (c.c.) Resulü! Bir şahıs benim malımı gasbetmeye girişirse ne yapayım? "Malını ona verme." "Benimle döğüşürse?" Sen de doğuş. Ya beni öldürürse? Sen bu durumda şehitsin. Ben onu öldürürsem ne olur? "O cehennemlik olur. buyurdu."(520) Evet mü'minin, her açgöze hedef ve her saldırgana yem olmaması izzet îcabıdır. Bilakis, namusu, malı, nefsi ve ehli için ölümü göze alması gerek. Şayet bu uğurda olduğu için hafif gelir. Allah (c.c.) haksızlıklardan intikam almayı, mazluma yardım, zâlime de aşağılık olacağı için meşru kılmıştır.
Allah (c.c.) bununla müslümanın hakkı koruması ve elinde dayanak olmasını murad ederek onu, büyük bir bağışlama ve şanını yüceltecek olan bir müsamahayı göstermesi müstesnabu hakkını korumada direnmeye davet etmiştir. Allah (c.c.) aşağıdaki âyeti kerîme ile mü'mine ilkin, îman derslerini ve yücelik esaslarını telkin etmiştir.
"Size verilen şey dünya hayatının geçici birer faydasıdır. Allah indinde olan sevab ise daha hayırlıdır ve süreklidir. Bu sevaplar iman edip te ancak Rablerine güvenip dayanmakta büyük günahlardan fahiş kötülüklerden kaçınmakta, öfkelendikleri zaman bizzat kusurları örtmekte, bağışlamakta olanlara Rablerinin tevhid ve ibâdete âit dâvetine icabet edenlere namazlarını dosdoğru kılanlara-ki bunların işleri araarmda müşavere iledir. Kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden Allah'a taat uğrunda harcamaktadırlar." (521) Ferd ve cemaat olarak sahibine tam izzeti sağlayan bu talimattan sonra Allah (c.c.) şöyle buyurur:
"O kimselerdir ki kendi haklarına tecavüz vâki olduğu zaman onlar yardımlaşırlar ve intikam alırlar. Kötülüğün cezası da ona denk bir kötülüktür. Fakat kim bağışlar ve kendisi le düşmanı arasını düzeltirse onun mükafaatı Allah'a aittir. Elbette O zâlimleri sevmez."(522)
Mu minin bir ahlâkı da başkası onu öfkelendirdiğinde affetmesidir. Aynı zaman da mütecavizlerin haddini vermek ve fonksiyonları kırmak için onları te'dib etmek de onun ahlâkının gereğidir. Mümin bu halinde mütecavizleri korkutmak için kuvvetini göstermekle mükelleftir. O, bu yüce makamında affetme yetkisine de sahiptir. Çünkü acizlik belirtilerini izale ettikten sonra güçlünün affetmesi mü'minin yüceliği ve mütecavizin de bir nevi te'dibi kabilindedir. Yukarıda geçen son ayetlerin ihtiva ettiği ahlâk ile ilk âyetlerin ihtiva ettiği ahlâk birbirinden ayrıdır. İlk âyetlerde hata işleyenlerin kusurlarının affedilmesi kasdedilmiştir. "Öfkelendikleri zaman bizzat kusurları örtmekteler."(523)
Son ayetler ise caniye hükmünü bildirmekte onu cezasına çarpmakta ve kısas kılıcını boynuna koymaktadır. Böylelikle onun saldırganlığı önlenmiş cesareti kırılmış olur.
Adaletin gecikmesinden sonra da artık fazilet yerini bulmuş olur. Bu durum hilekârların cemiyetten çekilmesine mü'minin de izzetinin artmasına vesile olacaktır... İnsanda zâif ve kararsızlık hasletleri olduğu için nefsinin meseleleriyle arzularının yerine getirilmesini ayırt edebilen kişi az miktarda kötülük ve şahsiyetini lekeliyecek hareketlerde bulunur. Bundan dolayı Resulullah (s.a.v.) bizlere böyle düşük hareketlere girmememizi ve arzuladığımız hususlara açık alınla girişmemizi emir buyurmuştur ve şöyle demişlerdir:
"İhtiyaçlarınızı izzet -i nefs ile talep ediniz. Çünkü her şey takdir -i ilahi ile cereyan eder,"(524)
Resulullah (s.a.v.) bizlere bütün insanlık başımıza toplansa bile Allah (c.c.) bizlere verdiği bir şeyi men edemiyeceklerini Allah'ın (c.c.) men ettiği şeyi de veremeyeceklerini beyan etmiştir. Onun için müslüman işin neticelerini, onlan takdir eden en büyük zata havale edip ona dayanmalı ve güvenmelidir. Mümin dinine sarılmalı, ihmal ettiği için zelil düşmemeli. Ahmaklara kibir ve yükselme fırsatını vermemelidir. Herhangi bir kararın altında Allah'ın (c.c.) îmâsı yoksa gerçekleşmez. Allah (c.c.) şöyle buyurdu:
"Allah'ın insanlara açacağı herhangi bir rahmeti tutacak yoktur. Tutacağı seviyede ondan sonra salıverecek yoktur. O mutlak galip, hüküm ve hikmet sâhibidir."(525)
Allah'ın (c.c.) bazı kullarına verdikleri onun tüm kullarının üzerinde olan iradesinden bir milim değiştirilmez. Bizler çok kere işimizde muvaffak olamadığımızın farkına varırız. Fakat bu durum kendisini hiç bir şeyin âciz bırakmıyacağı Allah (c.c.) hakkında düşünülmez. "Allah emirlerine hâkim ve galiptir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler".(526) Hakka en yakın faydası en çok ve mes'eleleri halletmede en doğru yol; müslümanın dimdik yüce amelli hiçbir ihtiyaç ve zorluğa boyun eğmez. Duasıyla yaratıcısına yalvarır eksikliklerini yalnız Allah'a bildirmesidir. Mü'min aşağıdaki âyet ile tüm eksikliklerini Allah tarafından giderileceğinin şuurunda olduğu için bunu kimseye açmaz.
"Eğer Allah (c.c.) sana herhangi yüzden bir keder bir zarar dokundurursa onu kendisinden başka hiç bir giderici yoktur. Eğer sana bir hayır da dilerse onun fazlını geri çevirici hiç bir kuvvet de yoktur. O bunu kullarından dilediğine eriştirir. O, çok yargılayıcıdır. Çok esirgeyicidir. "(527)
Resulullah (s.a.v.) ashabına nasıl tok gözlü ve kanaati öğrettiğini, en basit olsa bile hiç bir şeyi kimseden istemeyeceğini, reddetmeyi ne biçimde talim ettiğini biliyorsundur". Ashâbdan herhangi biri devesinden iner kamçısını alır ve kimseden kendisine uzatmasını taleb etmezdi.
İnsanlar, şu iki husustan biri için zillete düşüp din ve dünyaları hususunda aşağılığı kabullenirler...
1. Rızık elde etmek,
2. Ecelden kaçmak.
İşin garip tarafı şudur ki, Allah (c.c.) bu iki hususta da hiç bir insana müdahale hakkı tanımamıştır. Hakikatte insanları hayat ve yiyecek konusunda haris olan nefisten kaynaklanan bir vehim ve bu kadar zelil düşürmektedir. İnsanlar zillete düşme korkusu ile zelil, fakirliğe düşme korkusu ile aç gözlüdürler. Oysa İslâm tevhid hakikatini; geçmiş, gelecek ve korkutucu tüm hususlarda Allah'a bağlanma ve hiçbir şeye mâlik olmayan hayır ve serde fonksiyonu olmayan insanlardan bir şey beklememe esasları üzerine kurmuştur.
"Rahmeti tam ve şâmil olan (Allah)'a karşı size kurtarıcı bir yardımda bulunabilecek olan kimdir? Şu sizin ordunuz mu? Kâfirler gururdan başka bir şey içinde değildir. O eğer rızkınızı tutup kesiverirse size rızık verebilecek kim? Hayır onlar bir azgınlık, bir nefret içinde mütemadiyen inat etmişlerdir."(528)
İbnü'l Kayyım bir münacatında şöyle der:
"Ey isteklerimde O'na sığındığım! Ey sakındığım şeylerden kendisine iltica ettiğim Allah (c.c.)! Senin kırmış olduğun kemiği insanlar saramaz. Senin sardığın kemiği de hiç bir insan kıramaz".
İşte kâmil tevhid budur. Zavallı miskinler bununla iyileşmeye koşuşsunlar. Onlar ki kapılarda dilenmek, istismara elverişli elbiselerle evlerin eşiklerine dayanmak suretiyle yüzlerindeki suyu dökmüşlerdir. İslâm insandaki kararsızlıkları yıkıp onun tertemiz havayı teneffüs etmesini sağlamak ister. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"İnsanın eceli kendisini aradığı gibi, rızkı da kendisini taleb eder. "(529)
Resulullah (s.a.v.) insanların farz olan çalışmayı terketmeleri için bunu söylememiştir. Bunu ancak cahil olanlar söyleyebilir. Fakat O bunu insanların güzel çalışıp kötü ısrar ve ayıp olan yaltaklanmalara tenezzül etmemeleri için söylemiştir. İşte Allah'ın (c.c.) şu yeminlerinin sırrı da budur:
"Rızkınız ve size va'd olunagelen şeyler göklerdedir. İşte o göğün ve yerin Rabbine and olsun ki va'd olduğunuz o şeyler tıpkı sizin konuştuğunuz gibi şüphesiz ve kat'i bir gerçektir" (530)
İbn Mes'ud (r.a.) Resulullah'tan (s.a.v.) şunu rivayet eder:
"Sizleri cennete götürecek her şeyi emredip cehenneme götürecek olan her şeyden de sakındırdım. Cibril (a.s.) ruhuma nakşetti ki hiçbir kimse rızkını tamamlamadan ölmeyecektir. Binaenaleyh ey insanlar .'Allah'tan korkun ve rızık talebinde güzel hareket ediniz. Birinizin rızkı biraz gecikince Allah'a (c.c.) masiyette bulunmak suretiyle onu aramasın. Çünkü Allah'ın (c.c.) nimetlerine masiyetlerle ulaşılmaz."(531)
İslâm bu tavsiyelerle kendine sarılanların şanını yükseltip yeryüzünde onları şerefli bir makama yüceltmişir. Sonra da onlara, kendi ihtiyaçlarımız için gittiğimiz insanları, vermek veya men etmek için ancak, vasıtalar olabileceklerini beyan etmiştir. Abdullah b. Mes'ud Resulullah'tan (s.a.v.) şu hadisi rivayet etmiş:
"Allah'ın (c.c.) rızasızlığı ile kimseyi memnun etmeye kalkışma. Allah'ın sana verdiğini başkasından bilme. Allah'ın (c.c.) sana vermediği bir şeyden dolayı başkasını yerme. Hiç kimsenin hırsı ile rızık gelmediği gibi istemeyenin rızıksızlığı ile de, gelecek olan rızık geri gitmez. Allah (c.c.) adalet ve ihsanı ile genişlik ve bolluğu, kendisine teslim olma ve inançta kılmıştır. Üzüntü ve kederi de rızıksızlıkta kılmıştır".
Bu hadisi şerif iyiliğe karşı nankörlükte bulunmayı veya verileni hakir görmeyi kasdetmemiş. Hadis şunu kasdetmektedir:
"İnsanlara teşekkür etmeyen Allah'a (c.c.) da teşekkür etmez."(532)
Bir önceki hadisin mânâsı: insan, kendisine verilen bir iyi-
lik için köleleştirilmemeli ve şahsiyeti çiğnenmemelidir. Çünkü bu iyilik verenden önce Allah'ın (c.c.) bir nimetidir. Veren kişi de bu bağışı ile istediği şekilde insanları kullanıp satın aldığını düşünmemeli...
Bu hareket onun ecrini öldürmeye kâfidir. Bu durum riyakârların işidir. Şahsiyetli kişiler böylelerinin vereceği bağıştan sıkıntı çekerler.
Şiir:
"Vallahi sana amcaoğluyum. Ne neseple beni geçer ne de bana bir şey vermişsin ki beni azarlayabilesin."
Allah (c.c.)rızası için verip insanlara Allah (c.c.) için haklarını verenlerin mükafatı hakkında Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuş:
"Kime birşey verilirse, bulduğu takdirde ona karşılık versin, karşılığını versin, karşılığını bulamayan ona teşekkür etsin. Kim ona teşekkür ederse, karşılığını vermiş sayılır. Kim de ona teşekkür etmezse nankörlük etmiş olur."(533)
Ne şekilde olursa olsun dünyada kalmak için ölümden korkmak ve ölçüsüz hareketlerde bulunmak ahmaklıktır. Çünkü ölümden kaçmak eceli uzatmadığı gibi öne atılmak ta ömrü kısaltmaz. Bu nasıl olabilir ki?
"Her ümmetin mukadder bir eceli vardır. Binaenaleyh o müddetleri gelince bir saat ne geri bırakabilirler ne öne alabilirler."(534)
Kader, şereflinin başına gelir. O bu vasıta ile hayır kazanır. Zelilinden basma gelir. Rızasızlığımdan dolayı, günah kazanır. Öyle ise takdiri ilahiden kurtuluş yok, sen şerefli olmaya bak...

_________________
(512) Casiye, 36-37
(513) Ahmed b. Hanbel
(514) Buharı
(515) Tebarâni
(516) Nisa, 97
(517) Nisâ, 98-99
(518) Yunus, 26-27
(519) A-li İmrân, 155
(520) Müslim
(521) Şûrâ, 36-38
(522) Şûrâ, 39-40
(523) Şûrâ, 37
(524) İbn-i Asakir
(525) Fâtır, 2
(526) Yusuf, 21
(527) Yusuf, 10
(528) Mülk, 20-21
(529) Tebarâni
(530) Zariat, 22-23
(531) Hâkim
(532) Tebarâni
(533) Tebaâni
(534) A'raf, 34