+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 4 ve 4

Konu: Âdem Kelimesindeki İlahi Hikmet-İbni Arabi-Fisusul Hikem-

  1. #1
    Ehil Üye zeet06 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2008
    Mesajlar
    1.023

    Post Âdem Kelimesindeki İlahi Hikmet-İbni Arabi-Fisusul Hikem-

    1.BÖLÜM

    FÜSÛS’ÜL HİKEM

    YORUMLU ÖZETİ

    ÂDEM KELİMESİNDEKİ İLÂHÎ HİKMET

    ***
    …uyarı…
    …tüm örneklemeler
    beş duyu mantığının
    dört boyutlu evrenine
    hitap etmek için
    oluşturulmuş mecazlardır,
    zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…
    ***

    Allah ki…

    Kendisini düşünebilecek ve kavrayabilecek varlık yoktur.

    Allah ki…

    Sayısız ve sonsuz güzel isimlere (esmâ’ül hüsnâ’ya) sahiptir. Sonsuz isimlerinin mânâlarını ve isim bileşiklerinin görünüşlerini âyan-ı sâbite âleminde (ilâhî bilgi boyutunda) seyr etmek (algılamak) diledi…

    Ya da başka bir anlatımla…

    Allah kendisini düşünebilecek ve kavrayabilecek başka varlıktan münezzeh olunca zâtındaki (kendi hakikatindeki) sonsuz tecellileri yine kendi zâtında görmeyi diledi. Kendi sırrını kendine açıklamayı murâd etti (istedi) diyebilirsin.
    ***
    Bir şeyin kendi zâtında (kendi ilminde) seyredilmesi ayna gibi başka bir boyutta seyredilmesine benzemez.

    Şöyle ki;

    Aynaya bakan aynada kendisinin ruhsuz, cansız, derinliksiz tek boyutlu sûretini görür. Ayna yetersiz, bulanık, kırık parçalar halinde ise görülen sûretler de yetersiz, bulanık ve parçalar halinde olacaktır.

    İşte bu nedenden dolayı, ilâhî seyirde Hak kendisini hariçteki ayna gibi bir yüzeyde seyretmez. Âlem (evren) dediğimiz şey Hak’ın kendi hakikatinin dışındaki aynası değildir. Hak’ın âlem aynasına tecellisi, sonsuz mânâlarını yine kendi hakikatinde âlem olarak seyretmesidir.
    ***
    Âlem (her canlı boyutunun algıladığı kendi evreni) dediğimiz şey sonsuz ilâhî isimlerin ve mânâlarının zahiridir (dışsal anlamlarıdır).

    Kendi hakikatini algılayacak bağımsız bir varlığa sahip olmayan âlem bu nedenle aynen ruhsuz bir ceset gibidir. Âlemin kendi hakikati olan esmâ boyutunu (salt ilim, saf bilgi boyutunu) algılayabilmesi için âdeta bir ruha (bilince) ihtiyacı vardı.

    Bu ruh da (bilinç de) ona önce Feyz-i Akdes’den ( Hak’ın en yüce makamı olan zât/öz boyutu’ndan) bir alt mertebe olan feyz-i mukaddes’e (Hak’ın zât makamından sonraki sıfat/özellikler mertebesine) inecek oradan da âleme tecelli edecekti.

    Bu ruh (bu bilinç) insan tecelliyatında âlemde “Âdem/Havvâ” ismi ile “göründü”.

    Âlemin sonsuz dışsal görüntüsü (anlamları), sonlu insan bedeni olarak tecelli etti. Bundan dolayı insana sonsuz ilim boyutunun (evrenlerin/âlemlerin) küçültülmüşü, özeti anlamında “âlem-i asgar” denildi.

    İnsanın sonlu gibi görünen dışsal tecelliyatı sonsuz boyuta çevirildiği zaman âlemler olarak açılır. Sonsuz âlemleri sonlu bir dışsal görünüme indirgersen Âdem/Havvâ olarak tecelli eder… ve etmiştir.

    Yine…

    İnsanın cüzî (sınırlı) gibi algılanan ruhunun (bilincinin) hakikatini fark edenler onu küllî ruh (sınırsız, sonsuz, evrensel, tümel) olarak yaşarlar. Resuller, Nebî’ler ve Velî’ler bu yaşam idrakindedirler.

    İnsanın tüm bu hakikatleri idrak ederek bilinç boyutunda yaşamasına mecâzen ruh üfürülmesi denilmiştir.

    Âdemler ve Havvâlar (her an yeryüzünde yaşayan bireyler, insanlar) bu yaratılış sırlarına vâkıf oldukça âlemlerin ruhu ünvânını almaya başlarlar.
    ***
    Melekler büyültülerek âlem haline dönüştürülmüş insan (“insan-ı kebir”) olarak anlatılan evrenin bazı kuvvetleri hükmündedir. Her kuvvet bir melektir ve kendisini sadece kendisi olarak algılar, kendisinden daha alt boyutu ve daha üst boyutu fark edemez. Her boyutta kendi hakikatini bulduğu ve bildiği için de her varlığın bilincini algılarlar. Her kuvvet (her melek) bir öncekinin üst bilinci, bir sonrakinin alt bilinci olduğu için sonuçta yine tek bir tümel bilinçtir… En üst boyutta tümel akıl ve tümel bilinç Cebrâil olarak tecellî eder.

    Cebrâiliyet boyutunu ancak Nebî ve Resul olarak halkedilmiş “insan-ı kâmil” algılayabilir. Bu boyutun hakikati bizlere tamamen kapalıdır. Ancak mecâzi benzetimlerle anlamaya çalışırız.
    ***
    Sonsuz esmâ boyutunun özü ve özeti olan varlığa “insan ve halife” denildi. Hak’ın huzurunda insan bir gözün göz bebeği gibidir. Çünkü Hak kendi mânâlarının tecelliyatı olan âlemlerini kulunda gören göz olarak seyretmektedir… Kuluna kendinden gayrı varlık vermeden.
    ***
    İnsanın dışsallığına mecâzen “mahlûk” yani sonradan yaratılmış (hâdis) denilir. İnsanın içselliğine, hakikatine mecazen “Hak” denilir ki Hak kadîmdir (başlangıçsızdır).

    Böylece insan, sonlu ve sonsuz denizi birleştiren (cem eden) yegâne varlık oldu.

    İnsan, aslında tek/ahad olan mânâyı sonsuz anlamlara dönüştüren ve her bir anlamı çok değişik kavramlarla anlatan bir ayıraç gibidir.
    ***
    Hak’ın varlığı paha biçilemeyen sonsuz bir hazine gibidir. İnsan-ı Kâmil de o hazinenin koruyucusu olan mühür gibidir. Hazineyi açmak için İnsan-ı Kâmil’in ilmini açmak gerekir. Hazinenin değerini ancak İnsan-ı Kâmil dile getirebilir.

    Âlemler hazinedir, insan da âlemlerin giriş kapısındaki koruma mühürü gibidir. Âlemler dâiresine insanın mühür hükmündeki beyninden (eski tabirle kalbinden) ulaşılabilir.

    İnsan bilinci Hak’ın gölgesi olarak ebedî var oldukça sonsuz hazine de sonsuz olarak değerlenecektir.

    İnsan bilinci (mühür) yok olursa hazine (sonsuz ilâhî ilim/data) de boşalmış olur. Değerini açığa çıkaracak olan ayıraç olmayınca hazine de değersiz, boş bir şey hükmüne girer. Âhiret yaşamının sonsuzluk sırrı budur. Hazinenin sonsuz değeri için sonsuz boyutta insanın sonsuz tecellisi gerekmektedir.
    ***
    Tüm isimler Âdem’e/Havvâ’ya bunun için öğretildi, yani varlığında cem edildi (toplandı). İnsana göre cüz (parça/sınırlı) varlık olan melekler varlıklarındaki esmâ eksikliklerinden dolayı insanın halife olarak atanmasındaki hikmeti tam olarak kavrayamadılar. Bu kavrayamamak gerçeği “itiraz ettiler” mecazı ile anlatılmıştır.

    Eğer meleklerin yaratılış terkiplerinde tamlık olsaydı böyle bir “itiraz” açığa çıkmazdı. İnsan hakkındaki yetersiz değerlendirme konumu oluşmazdı. Ya da kendi eksikliklerini fark edecek bilinçte olsalardı insanın hakikatini anlarlardı ve bu sözlerden kendilerini korurlardı.

    Eksiklikleri davalarını daha da ileri götürmelerine ve tesbihde (Hak’ın varlığını her yönden kavrama yeteneğinde) ve takdiste (Hak’ın varlığının tek varlık olduğunu kavrama yeteneğinde) kendilerinin daha üstün olduğu yanılgısına sürüklenmelerine neden oldu.

    Hâlbuki Hak’ın tesbihi ve takdisi için insanın varlığı meleklere göre daha tam idi. Hak insana bu tamlığını meleklerle konuşma motifiyle açıkladı ki insan kendi değerini fark edip gereğini yaşasın istedi.

    Ayrıca insan henüz bilmediği bir konuda kendisini yeterli görüp de “ben her şeyi bilirim” davasına kalkışmasın istedi.
    ***
    Akıl, ruh, hayat, ilim ve benzeri kavramlara umur-u külliye ( tümel soyut kavramlar) denilir. Fakat soyut olarak bir varlığa sahip değildirler. Ancak her hangi bir varlıkta özellik (sıfat) olarak anlaşılabilirler. Örneğin, evreni ve kendisini karşılaştırarak yaşamın değerini ve kaynağını araştıran beyinin bu faaliyetine “akıl” diyoruz… Sonlunun ardında gizli sonsuz varlığına “ruh” diyoruz… Gelişimine, değişimine “hayat” diyoruz… Ulaştığı değerlere, yargılara “ilim” diyoruz.

    Umur-u külliye (tümel soyut kavramlar) açığa çıktığı birimden ayrı bir varlığa sahip değildir, o birimlerle aynı da değildir. Mesela ruh insandan ayrı bir şey de değildir, insanın aynısı da değildir. Yine ilim, hayat akıl ve diğer soyut kavramlar insan değildir insanın haricinde de değildir.
    ***
    Allah hakkında mutlak ilim ve mutlak hayat sahibidir hükmü sabittir. Allah; hay’dır (hayatın ve yaşamın mutlak hâkimidir ve kendi sıfatıdır)… Allah; alîm’dir (bilendir, bilgindir).

    Meleklerde ve insanlarda da ilim ve hayat vardır. Varlığın kesreti (çok gibi algılanması) ilmin ve hayatın da kesretini (çokluğunu, parçalanmışlığını) gerektirmez. Allah, melek ve insanı üç ayrı varlıkmış gibi kabul etmek umur-u külliyeyi de çok olarak düşünmeyi gerektirmez. İlim ve hayat bölünmez, parçalanmaz ahad olan hakikatlerdendir… Diğer sıfatları da bu iki misale göre düşünebiliriz.

    Allah ile melek-insan arasındaki ilim-hayat farkı şudur. Allah’ın hayat ve ilim sıfatı kadîmdir (başlangıcı yoktur). Melek ve insanın ise başlangıcı Allah’a göre (hâdistir) sonradandır ki bundan dolayı hayatın ve ilmin birimlerdeki tecellisine sonradanlık ismi verilir. Fakat sadece ismi “sonradanlık”tır, hakikati tek ve bölünmez olduğu için yine ezelîdir (kadîmdir).
    ***
    Allah ezelî ve ebedî varlıktır. Başlangıcı ve sonu yoktur.

    Allah hakkındaki bu hükmü verebilmek, ezeliliğin ve ebediliğin zıttı olan başlangıçlı ve bitişli olan başka varlıklara bağlıdır. Allah’dan başka varlık olmadığı ve olamayacağı da değişmez gerçektir. Bu durumda akıl ve zihin tıkanıyor ve çözümü şöyle buluyor.

    Allah zatında hiçbir şeye muhtaç değildir, (âlemlerden ganîdir). Zatının varlığı geçici varlıklara bağlı değildir. Geçici varlıklar ise O’nun zatına muhtaçtır. Varlığını o zâttan alır. Meselâ zât; insan değildir. İnsan zâtın ilminden var olmuş sonradandır. İnsan olsa da olmasa da zât yine zâttır değişmez. Zâtın ilminde insan ve diğer mânâlar olsa da olur olmasa da olur. Fakat zât olmazsa insan ve diğer mânâlar olmaz. Böylece zâtın ilminden var olan mânâlara başlangıçlı ve bitişli denildi. Allah’ın ezeli ve ebedi olduğu bu şekilde anlaşıldı.

    ***
    Bizim sınırlı olarak algıladığımız sanal (vehmî) varlığımız Hak’ın ilminde mevcûd olmasından dolayı Hak kendi varlığına “vâcib el-vücûd” (zorunlu varlık) dedi. Bizim sanallığımıza da “mümkün el-vücûd” (zorunlu olmayan varlık) dedi.

    Âyetlerini (kendi varlığının hakikatlerini) kendi ilmindeki sanal varlıklarına gösterdi. Bu sebeple biz O’nun varlığına kendi varlığımızı kanıt olarak bulduk. O’nun en büyük varlık delili her kulun kendi nefsidir (kendi hakikatidir). Başka hiçbir delil aramaya gerek yoktur. Çünkü kendi varlığına kendi varlığı olan bizlerden başka delil olabilecek başka bir varlık boyutu daha mevcut değildir.

    Bunun bu halde olduğunun bilgisi bizlere Resul ve Nebî dillerinden kelimeler olarak ulaştı.

    Hak kendisini kulu ile vasfetti (tanımladı). Bu sırdan dolayıdır ki kul Hak’da kendini seyreder, Hak da kulunda kendini seyreder.

    Fakat bu seyir bazı birimlerde fark edilemez. Eğer her birim bu seyir sırrını fark etmiş olsaydı şu anda varlıkta çokluk algısı olmazdı… Çokluk zannı ve vehmi de olmasaydı şu anda kulluk bilincinden doğan yaşam da olmazdı.
    ***
    Hak kendisine evvel ve ahir dedi. Fakat bize göre evvel ve ahir değildir. Çünkü “biz” dediğimiz varlık O’ndan doğmuş ve O’ndan kopmuş bir parça değildir. Eğer Hak bize göre evvel ve ahir olsaydı bu onun için bir eksiklik olurdu. Hâlbuki O tüm eksikliklerden münezzehtir.

    O’nun evvelliği bir an sonraki âhirliğine göredir. O’nun evvelliği bir an sonraki daha da mükemmelliğine göre bir evvelliktir. Her an evvel, her an ahirdir. O her an mükemmelleşmektedir.

    Günde en az yetmiş kez tövbe etmenin sırrı budur… yetmiş sayısı semboliktir…
    ***
    Sonra Hak kendisini zâhir ve Bâtın olarak tanımladı.

    Âlemin varlığı bizim varlığımızla zâhirdir… Âlemin yokluğu bizim yokluğumuzla bâtındır.

    Bizim yokluğumuza “gayb âlemi”… Bizim varlığımıza da “şehadet alemi” denilir.

    Bizim yokluk halimiz O’nun “gazabı”dır, o gazab da bizim havfımızdır (korkumuzdur)… Bizim varlık halimiz O’nun “rızâsı”dır, o rızâ da bizim recâmızdır (ümidimizdir).

    Bizler O’nun gazabından rızâsına, korkusundan ümîdine sığınırız… ve doğal olarak varlık her an rızâda ve her an ümîddedir…
    ***
    Allah ahad olan ilmini âlemlerin teferruatı olarak tecelli ettirince Cemâl ve Celâl sıfatlarını “iki el” ile tabir etti. Varlığı ve varlığın özü olan insanı iki eli ile yarattığını söylemekle her an Cemâl ve Celâl kudretinin yürürlükte olduğunu bildirdi.

    Allah bu cemal ve celal perdelerinin ardında kendi zatını gizledi. Bu perdeler nefsimizdeki ve ufkumuzdaki güzellikler ve şiddetlerdir.

    Âlem dediğimiz cemal ve celal perdesi kendi varlığını bilmez Hak’ın varlığını da bilmez. Bundan dolayı içinde “insan” olmayan âlem Hak’ı ebediyen kavrayamaz. Hak kendi varlığını kavraması için Âdem’i/Havvâ’yı cemal ve celal perdelerinin ardını bilinciyle idrak edebilecek nitelikte yarattı. Ve iki elimle yarattım mecazı ile vahyetti.

    İşte bunun için Allah İblîs’e sordu: İki elimle yarattığım (cemal ve celal sıfatımla halk ettiğim) mahlûka secde etmekten seni men eden şey nedir?

    İblîs ise âlemden bir kuvvettir (cüzdür, parçadır) ve insan gibi tümel değildir. İblis’in secde etmemesi kendi eksikliğini tam olan insanda görmesinden dolayıdır. Halifelik de bundan dolayı tümel varlık olan insanda aksetmiştir.

    İblis’in ve meleklerin halife olamaması Hak’ı her yönüyle ve sonsuzluğuyla kavrayamamaları nedeniyledir. Ve eksikliklerini bilememeleri ve kendilerini tam olan insandan üstün zannetmeleri nedeniyledir.

    Her insan halife donanımı ile yaratılmıştır fakat donanımını fark edip hilafetini açığa çıkarması gerekmektedir. Hilafetini açığa çıkaran insana da “İnsan-ı Kâmil” denilir. Böylece İnsan-ı Kâmil bilincine erişmiş olanın dış sûreti âlemin dış sûretinden ayrılır (özgürleşir) ve özünde de Hak’ı işitme ve görme hakikati olarak keşfeder.

    İnsan da kendini her an açılan, her an artan ilim tecellisi olarak algılamak zorundadır. Benim ilmim tamam oldu diye yanılgıya düşen hilafetten de düşmüş olur.
    ***
    İnsanın (Âdemlerin/Havvâların) bedenlerinin yaratılışındaki hikmet sonsuz Allah isimlerinin zahiri mânâlarını seyr içindir. Bilinçlerinin yaratılmasındaki hikmet de yine Allah isimlerinin bâtınî mânâlarını seyr içindir.

    Âdem/Havvâ bir yönüyle Hak’ın kendinden kendine tecellisi bir yönüyle de Hak’ın kendinden halk’a (yaratılmışlığa) tecellisidir.
    ***
    Şimdi de şunu bilmemiz gerekir.

    İnsan türü tek bir özden türetilmiştir. Allah buyurmuştur ki:

    1-) Ya eyyühen Nasutteku Rabbekümülleziy halekaküm min nefsin vahıdetin ve haleka minha zevceha ve besse minhüma ricalen kesiyran ve nisaen, vettekullahelleziy tesaelune Bihi vel erham* innAllahe kâne aleyküm Rakıyba;
    [FONT='Calibri','sans-serif'][/FONT]
    [FONT='Calibri','sans-serif']Ey insanlar!... Sizi nefs-i vahide’den [/FONT](bir tek nefs’ten; tek bir öz’den; kozmik bilinçten)[FONT='Calibri','sans-serif'] halk eden ve ondan da kendi eşini halk eden ve o ikisinden bir çok rical (erkekler)[FONT='Calibri','sans-serif'] ve nisa [/FONT](kadınlar)[FONT='Calibri','sans-serif'] üretip [/FONT](böylece)[FONT='Calibri','sans-serif'] yayan Rabbinizden ittika edin... Ve [/FONT](ancak)[FONT='Calibri','sans-serif'] O’nunla [/FONT](B sırrı?)[FONT='Calibri','sans-serif'] birbirinizden istemekte olduğunuz Allah’dan ve RAHMler’den [/FONT](yakınlardan)[FONT='Calibri','sans-serif'] de ittika edin [/FONT](haklarını dikkate alın; o tarafla alakanızı sıkı tutun)[FONT='Calibri','sans-serif']... Muhakkak ki Allah üzerinizde Rakıyb [/FONT](kontrolünde tutan)[/FONT][FONT='Calibri','sans-serif']’dir. [/FONT][FONT='Calibri','sans-serif'](Nisâ Suresi 1. Âyet, B Meal) [/FONT]
    [FONT='Calibri','sans-serif'][/FONT]
    [FONT='Calibri','sans-serif']Allah’ın bu emri zahiri varlığımızın hakikatinin ne olduğuna işaret taşımaktadır. Bâtıni hakikatimizin de yine aynı olduğuna da işaret ederek bizi ittikaya (korunmaya) davet etmektedir. Korunmanın buradaki özel anlamı şudur. Hak’ın hem zahiren hem de batınen tüm isimlerine tam mazhar olduğumuzu unutmamamızdır. Kendimizin hakikatini unutmaya karşı korunmalı olmamızdır.[/FONT]
    [FONT='Calibri','sans-serif'][/FONT]
    [FONT='Calibri','sans-serif'](((…ibn Arabî bu bölümde açıkça bahsetmemiş olsa da Âdem hakkındaki görüşü kısaca şöyledir: Allah sayısız Âdem (öz, nefs, canlı) yaratmıştır. Bu Âdemlerden ilk defa olarak Allah’ın varlığını ve ahadiyetini fark eden insan, Resul ve Nebî olan Hz. Âdem’dir. Diğerleri Allah’ı fark edemeyen, ahadiyeti anlayamayan insan olarak devam etmişlerdir. Kendisinde ahadiyet ilmi açığa çıkanın soyu bilgi yönüyle Hz. Âdem’e nisbet edilir. Resulullah a.s.’ın kendi nesebini de Hz. Âdem’e dayandırması bu sırra bağlıdır… Konuya açıklık getirmek için kısa bir alıntı yapıyoruz. Daha detaylı bilgi için de alıntı kaynağını linkte veriyoruz…[/FONT]
    [FONT='Calibri','sans-serif']{… Adem "nefs"inin hakikatını bilecek ve gereğini yaşayacak bir kapasite ile yaratıldığı için "halife" oldu "yeryüzünde"!..[/FONT][FONT='Calibri','sans-serif'][/FONT]
    [FONT='Calibri','sans-serif']Burada, "Adem" ismiyle, "İnsan"ı kastediyorum.[/FONT][FONT='Calibri','sans-serif'][/FONT]
    [FONT='Calibri','sans-serif']Esasen, bizim bildiğimiz Adem`in, yeryüzünde meydana gelen ilk Adem olmadığı yolunda bazı geçmiş beyanlar var. Yani, bizim neslimizin ilk insanı olan Adem, esas insanlığın başlangıcı olan Adem değil!..[/FONT][FONT='Calibri','sans-serif'][/FONT]
    [FONT='Calibri','sans-serif']Kur`ân-ı Kerîm ‘[/FONT][FONT='Calibri','sans-serif']in bahsettiği Adem, "insan"lığın başlangıcı olan Adem... Belki de yüz milyonlarla ifade edilebilecek bir süre önce yaşamış olan Zât!..[/FONT][FONT='Calibri','sans-serif'][/FONT]
    [FONT='Calibri','sans-serif']Oysa, o Adem`den bu yana değişik sayıda Ademlerin yaşamış olduğu belirtiliyor...[/FONT][FONT='Calibri','sans-serif'][/FONT]
    [FONT='Calibri','sans-serif']Meselâ; Muhyiddin-i Arabi, "Fütühât-ı Mekkiye" isimli kitabında;[/FONT][FONT='Calibri','sans-serif'][/FONT]
    [FONT='Calibri','sans-serif']"Kâ`be ‘de tavaf sırasında bir zâta rastladığını, [/FONT][FONT='Calibri','sans-serif'](tabii bu Zât, bildiğimiz maddi sûretli bir Zât değil, mânevî bir sûret olarak veya Ruh olarak diyelim), kendisine kim olduğunu sorduğunu; o zâtın da cevaben:[/FONT][FONT='Calibri','sans-serif'][/FONT]
    [FONT='Calibri','sans-serif']-Ben senin baban Adem`den kırk bin sene evvel yaşamış Adem`im"[/FONT][FONT='Calibri','sans-serif'] dediğini yazıyor...[/FONT][FONT='Calibri','sans-serif'][/FONT]
    [FONT='Calibri','sans-serif']Bunun gibi, Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm’ın torunlarından, bâtın ve zâhir ilimleri konusunda son derece vukuf sahibi çok değerli bir Zât olan İmam Cafer-i Sâdık da şöyle diyor:[/FONT][FONT='Calibri','sans-serif'][/FONT]
    [FONT='Calibri','sans-serif']"Sen sanıyorsun ki, Allah sizden başka beşer yaratmamıştır. Hayır!. Vallahi, Allah, bin kere bin Adem yaratmıştı ki, siz, o Ademlerin sonuncususunuz"!...[/FONT][FONT='Calibri','sans-serif'][/FONT]
    [FONT='Calibri','sans-serif']Öyle veya böyle, neticede ilk Adem, "Halife" olarak meydana gelmiştir; O`nun genetiğinden gelen bütün "insan"lar da aynı şekilde, Allah sûreti üzere, yani Esmâ-i ilâhînin değişik formüller şeklindeki bileşimler olarak meydana getirmiştir..[/FONT][FONT='Calibri','sans-serif'][/FONT]
    [FONT='Calibri','sans-serif']Şimdi bizler için bütün mesele, bu "Hilâfet" hâlini, bilinçli olarak hissedip yaşayabilmektir...[/FONT][FONT='Calibri','sans-serif'][/FONT]
    [FONT='Calibri','sans-serif']Bunu, nasıl bileceğiz ve yaşayacağız?...[/FONT][FONT='Calibri','sans-serif'][/FONT]
    [FONT='Calibri','sans-serif']Bir insanın, "Halife" olmasını idrâk etmesi için önce, geniş kapsamlı bir bilgiye, ilme ihtiyacı vardır!...[/FONT][FONT='Calibri','sans-serif'][/FONT]
    [FONT='Calibri','sans-serif']Günümüzde bu, kısmen kolaylaşmıştır... Çünkü, eskiden mecaz yollu anlatılan pek çok şey, bugün bilimsel olarak açıklanıp izah edilebilmektedir…}[/FONT][FONT='Calibri','sans-serif'] [Ahmed Hulusi’den alıntıdır][/FONT]
    [FONT='Calibri','sans-serif']http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/bilinc/bilinc03.htm ...)))[/FONT]
    [FONT='Calibri','sans-serif']***[/FONT]
    [FONT='Calibri','sans-serif']Allah Âdem’e/Havvâ’ya kendi nefsinde hem âlemin hakikatini gösterdi hem de evlâtlarının ulaşacağı bilgi mertebelerini gösterdi. Âdem ve Havva’ya açılan bu hakikat benim de nefsimde ilham olarak açığa çıkınca bu kitapta belli bir sınır içinde yazdım, fakat her şeyi olduğu gibi yazmaya ne sayfalar ne de ömürler yeter. Allah Resûlünün ilminden anladığım kadarıyla Âdem kelimesinde gizlenen ilâhî hikmetler bunlardır.[/FONT]

    [FONT='Calibri','sans-serif']1. BÖLÜM SONU[/FONT]

    [FONT='Calibri','sans-serif'][/FONT]

    [FONT='Calibri','sans-serif']Kemal Gökdoğan[/FONT]
    [FONT='Calibri','sans-serif']www.tasavvufdefteri.tr.cx[/FONT]
    [FONT='Calibri','sans-serif']giriş:02mart2008[/FONT]

    ANASAYFA


  2. #2
    Ehil Üye zeet06 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2008
    Mesajlar
    1.023

    Standart

    1.BÖLÜM

    FÜSÛS’ÜL HİKEM

    YORUMLU ÖZETİ

    ÂDEM KELİMESİNDEKİ İLÂHÎ HİKMET

    ***
    …uyarı…
    …tüm örneklemeler
    beş duyu mantığının
    dört boyutlu evrenine
    hitap etmek için
    oluşturulmuş mecazlardır,
    zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…
    ***

    Allah ki…

    Kendisini düşünebilecek ve kavrayabilecek varlık yoktur.

    Allah ki…

    Sayısız ve sonsuz güzel isimlere (esmâ’ül hüsnâ’ya) sahiptir. Sonsuz isimlerinin mânâlarını ve isim bileşiklerinin görünüşlerini âyan-ı sâbite âleminde (ilâhî bilgi boyutunda) seyr etmek (algılamak) diledi…

    Ya da başka bir anlatımla…

    Allah kendisini düşünebilecek ve kavrayabilecek başka varlıktan münezzeh olunca zâtındaki (kendi hakikatindeki) sonsuz tecellileri yine kendi zâtında görmeyi diledi. Kendi sırrını kendine açıklamayı murâd etti (istedi) diyebilirsin.
    ***
    Bir şeyin kendi zâtında (kendi ilminde) seyredilmesi ayna gibi başka bir boyutta seyredilmesine benzemez.

    Şöyle ki;

    Aynaya bakan aynada kendisinin ruhsuz, cansız, derinliksiz tek boyutlu sûretini görür. Ayna yetersiz, bulanık, kırık parçalar halinde ise görülen sûretler de yetersiz, bulanık ve parçalar halinde olacaktır.

    İşte bu nedenden dolayı, ilâhî seyirde Hak kendisini hariçteki ayna gibi bir yüzeyde seyretmez. Âlem (evren) dediğimiz şey Hak’ın kendi hakikatinin dışındaki aynası değildir. Hak’ın âlem aynasına tecellisi, sonsuz mânâlarını yine kendi hakikatinde âlem olarak seyretmesidir.
    ***
    Âlem (her canlı boyutunun algıladığı kendi evreni) dediğimiz şey sonsuz ilâhî isimlerin ve mânâlarının zahiridir (dışsal anlamlarıdır).

    Kendi hakikatini algılayacak bağımsız bir varlığa sahip olmayan âlem bu nedenle aynen ruhsuz bir ceset gibidir. Âlemin kendi hakikati olan esmâ boyutunu (salt ilim, saf bilgi boyutunu) algılayabilmesi için âdeta bir ruha (bilince) ihtiyacı vardı.

    Bu ruh da (bilinç de) ona önce Feyz-i Akdes’den ( Hak’ın en yüce makamı olan zât/öz boyutu’ndan) bir alt mertebe olan feyz-i mukaddes’e (Hak’ın zât makamından sonraki sıfat/özellikler mertebesine) inecek oradan da âleme tecelli edecekti.

    Bu ruh (bu bilinç) insan tecelliyatında âlemde “Âdem/Havvâ” ismi ile “göründü”.

    Âlemin sonsuz dışsal görüntüsü (anlamları), sonlu insan bedeni olarak tecelli etti. Bundan dolayı insana sonsuz ilim boyutunun (evrenlerin/âlemlerin) küçültülmüşü, özeti anlamında “âlem-i asgar” denildi.

    İnsanın sonlu gibi görünen dışsal tecelliyatı sonsuz boyuta çevirildiği zaman âlemler olarak açılır. Sonsuz âlemleri sonlu bir dışsal görünüme indirgersen Âdem/Havvâ olarak tecelli eder… ve etmiştir.

    Yine…

    İnsanın cüzî (sınırlı) gibi algılanan ruhunun (bilincinin) hakikatini fark edenler onu küllî ruh (sınırsız, sonsuz, evrensel, tümel) olarak yaşarlar. Resuller, Nebî’ler ve Velî’ler bu yaşam idrakindedirler.

    İnsanın tüm bu hakikatleri idrak ederek bilinç boyutunda yaşamasına mecâzen ruh üfürülmesi denilmiştir.

    Âdemler ve Havvâlar (her an yeryüzünde yaşayan bireyler, insanlar) bu yaratılış sırlarına vâkıf oldukça âlemlerin ruhu ünvânını almaya başlarlar.
    ***
    Melekler büyültülerek âlem haline dönüştürülmüş insan (“insan-ı kebir”) olarak anlatılan evrenin bazı kuvvetleri hükmündedir. Her kuvvet bir melektir ve kendisini sadece kendisi olarak algılar, kendisinden daha alt boyutu ve daha üst boyutu fark edemez. Her boyutta kendi hakikatini bulduğu ve bildiği için de her varlığın bilincini algılarlar. Her kuvvet (her melek) bir öncekinin üst bilinci, bir sonrakinin alt bilinci olduğu için sonuçta yine tek bir tümel bilinçtir… En üst boyutta tümel akıl ve tümel bilinç Cebrâil olarak tecellî eder.

    Cebrâiliyet boyutunu ancak Nebî ve Resul olarak halkedilmiş “insan-ı kâmil” algılayabilir. Bu boyutun hakikati bizlere tamamen kapalıdır. Ancak mecâzi benzetimlerle anlamaya çalışırız.
    ***
    Sonsuz esmâ boyutunun özü ve özeti olan varlığa “insan ve halife” denildi. Hak’ın huzurunda insan bir gözün göz bebeği gibidir. Çünkü Hak kendi mânâlarının tecelliyatı olan âlemlerini kulunda gören göz olarak seyretmektedir… Kuluna kendinden gayrı varlık vermeden.
    ***
    İnsanın dışsallığına mecâzen “mahlûk” yani sonradan yaratılmış (hâdis) denilir. İnsanın içselliğine, hakikatine mecazen “Hak” denilir ki Hak kadîmdir (başlangıçsızdır).

    Böylece insan, sonlu ve sonsuz denizi birleştiren (cem eden) yegâne varlık oldu.

    İnsan, aslında tek/ahad olan mânâyı sonsuz anlamlara dönüştüren ve her bir anlamı çok değişik kavramlarla anlatan bir ayıraç gibidir.
    ***
    Hak’ın varlığı paha biçilemeyen sonsuz bir hazine gibidir. İnsan-ı Kâmil de o hazinenin koruyucusu olan mühür gibidir. Hazineyi açmak için İnsan-ı Kâmil’in ilmini açmak gerekir. Hazinenin değerini ancak İnsan-ı Kâmil dile getirebilir.

    Âlemler hazinedir, insan da âlemlerin giriş kapısındaki koruma mühürü gibidir. Âlemler dâiresine insanın mühür hükmündeki beyninden (eski tabirle kalbinden) ulaşılabilir.

    İnsan bilinci Hak’ın gölgesi olarak ebedî var oldukça sonsuz hazine de sonsuz olarak değerlenecektir.

    İnsan bilinci (mühür) yok olursa hazine (sonsuz ilâhî ilim/data) de boşalmış olur. Değerini açığa çıkaracak olan ayıraç olmayınca hazine de değersiz, boş bir şey hükmüne girer. Âhiret yaşamının sonsuzluk sırrı budur. Hazinenin sonsuz değeri için sonsuz boyutta insanın sonsuz tecellisi gerekmektedir.
    ***
    Tüm isimler Âdem’e/Havvâ’ya bunun için öğretildi, yani varlığında cem edildi (toplandı). İnsana göre cüz (parça/sınırlı) varlık olan melekler varlıklarındaki esmâ eksikliklerinden dolayı insanın halife olarak atanmasındaki hikmeti tam olarak kavrayamadılar. Bu kavrayamamak gerçeği “itiraz ettiler” mecazı ile anlatılmıştır.

    Eğer meleklerin yaratılış terkiplerinde tamlık olsaydı böyle bir “itiraz” açığa çıkmazdı. İnsan hakkındaki yetersiz değerlendirme konumu oluşmazdı. Ya da kendi eksikliklerini fark edecek bilinçte olsalardı insanın hakikatini anlarlardı ve bu sözlerden kendilerini korurlardı.

    Eksiklikleri davalarını daha da ileri götürmelerine ve tesbihde (Hak’ın varlığını her yönden kavrama yeteneğinde) ve takdiste (Hak’ın varlığının tek varlık olduğunu kavrama yeteneğinde) kendilerinin daha üstün olduğu yanılgısına sürüklenmelerine neden oldu.

    Hâlbuki Hak’ın tesbihi ve takdisi için insanın varlığı meleklere göre daha tam idi. Hak insana bu tamlığını meleklerle konuşma motifiyle açıkladı ki insan kendi değerini fark edip gereğini yaşasın istedi.

    Ayrıca insan henüz bilmediği bir konuda kendisini yeterli görüp de “ben her şeyi bilirim” davasına kalkışmasın istedi.
    ***
    Akıl, ruh, hayat, ilim ve benzeri kavramlara umur-u külliye ( tümel soyut kavramlar) denilir. Fakat soyut olarak bir varlığa sahip değildirler. Ancak her hangi bir varlıkta özellik (sıfat) olarak anlaşılabilirler. Örneğin, evreni ve kendisini karşılaştırarak yaşamın değerini ve kaynağını araştıran beyinin bu faaliyetine “akıl” diyoruz… Sonlunun ardında gizli sonsuz varlığına “ruh” diyoruz… Gelişimine, değişimine “hayat” diyoruz… Ulaştığı değerlere, yargılara “ilim” diyoruz.

    Umur-u külliye (tümel soyut kavramlar) açığa çıktığı birimden ayrı bir varlığa sahip değildir, o birimlerle aynı da değildir. Mesela ruh insandan ayrı bir şey de değildir, insanın aynısı da değildir. Yine ilim, hayat akıl ve diğer soyut kavramlar insan değildir insanın haricinde de değildir.
    ***
    Allah hakkında mutlak ilim ve mutlak hayat sahibidir hükmü sabittir. Allah; hay’dır (hayatın ve yaşamın mutlak hâkimidir ve kendi sıfatıdır)… Allah; alîm’dir (bilendir, bilgindir).

    Meleklerde ve insanlarda da ilim ve hayat vardır. Varlığın kesreti (çok gibi algılanması) ilmin ve hayatın da kesretini (çokluğunu, parçalanmışlığını) gerektirmez. Allah, melek ve insanı üç ayrı varlıkmış gibi kabul etmek umur-u külliyeyi de çok olarak düşünmeyi gerektirmez. İlim ve hayat bölünmez, parçalanmaz ahad olan hakikatlerdendir… Diğer sıfatları da bu iki misale göre düşünebiliriz.

    Allah ile melek-insan arasındaki ilim-hayat farkı şudur. Allah’ın hayat ve ilim sıfatı kadîmdir (başlangıcı yoktur). Melek ve insanın ise başlangıcı Allah’a göre (hâdistir) sonradandır ki bundan dolayı hayatın ve ilmin birimlerdeki tecellisine sonradanlık ismi verilir. Fakat sadece ismi “sonradanlık”tır, hakikati tek ve bölünmez olduğu için yine ezelîdir (kadîmdir).
    ***
    Allah ezelî ve ebedî varlıktır. Başlangıcı ve sonu yoktur.

    Allah hakkındaki bu hükmü verebilmek, ezeliliğin ve ebediliğin zıttı olan başlangıçlı ve bitişli olan başka varlıklara bağlıdır. Allah’dan başka varlık olmadığı ve olamayacağı da değişmez gerçektir. Bu durumda akıl ve zihin tıkanıyor ve çözümü şöyle buluyor.

    Allah zatında hiçbir şeye muhtaç değildir, (âlemlerden ganîdir). Zatının varlığı geçici varlıklara bağlı değildir. Geçici varlıklar ise O’nun zatına muhtaçtır. Varlığını o zâttan alır. Meselâ zât; insan değildir. İnsan zâtın ilminden var olmuş sonradandır. İnsan olsa da olmasa da zât yine zâttır değişmez. Zâtın ilminde insan ve diğer mânâlar olsa da olur olmasa da olur. Fakat zât olmazsa insan ve diğer mânâlar olmaz. Böylece zâtın ilminden var olan mânâlara başlangıçlı ve bitişli denildi. Allah’ın ezeli ve ebedi olduğu bu şekilde anlaşıldı.

    ***
    Bizim sınırlı olarak algıladığımız sanal (vehmî) varlığımız Hak’ın ilminde mevcûd olmasından dolayı Hak kendi varlığına “vâcib el-vücûd” (zorunlu varlık) dedi. Bizim sanallığımıza da “mümkün el-vücûd” (zorunlu olmayan varlık) dedi.

    Âyetlerini (kendi varlığının hakikatlerini) kendi ilmindeki sanal varlıklarına gösterdi. Bu sebeple biz O’nun varlığına kendi varlığımızı kanıt olarak bulduk. O’nun en büyük varlık delili her kulun kendi nefsidir (kendi hakikatidir). Başka hiçbir delil aramaya gerek yoktur. Çünkü kendi varlığına kendi varlığı olan bizlerden başka delil olabilecek başka bir varlık boyutu daha mevcut değildir.

    Bunun bu halde olduğunun bilgisi bizlere Resul ve Nebî dillerinden kelimeler olarak ulaştı.

    Hak kendisini kulu ile vasfetti (tanımladı). Bu sırdan dolayıdır ki kul Hak’da kendini seyreder, Hak da kulunda kendini seyreder.

    Fakat bu seyir bazı birimlerde fark edilemez. Eğer her birim bu seyir sırrını fark etmiş olsaydı şu anda varlıkta çokluk algısı olmazdı… Çokluk zannı ve vehmi de olmasaydı şu anda kulluk bilincinden doğan yaşam da olmazdı.
    ***
    Hak kendisine evvel ve ahir dedi. Fakat bize göre evvel ve ahir değildir. Çünkü “biz” dediğimiz varlık O’ndan doğmuş ve O’ndan kopmuş bir parça değildir. Eğer Hak bize göre evvel ve ahir olsaydı bu onun için bir eksiklik olurdu. Hâlbuki O tüm eksikliklerden münezzehtir.

    O’nun evvelliği bir an sonraki âhirliğine göredir. O’nun evvelliği bir an sonraki daha da mükemmelliğine göre bir evvelliktir. Her an evvel, her an ahirdir. O her an mükemmelleşmektedir.

    Günde en az yetmiş kez tövbe etmenin sırrı budur… yetmiş sayısı semboliktir…
    ***
    Sonra Hak kendisini zâhir ve Bâtın olarak tanımladı.

    Âlemin varlığı bizim varlığımızla zâhirdir… Âlemin yokluğu bizim yokluğumuzla bâtındır.

    Bizim yokluğumuza “gayb âlemi”… Bizim varlığımıza da “şehadet alemi” denilir.

    Bizim yokluk halimiz O’nun “gazabı”dır, o gazab da bizim havfımızdır (korkumuzdur)… Bizim varlık halimiz O’nun “rızâsı”dır, o rızâ da bizim recâmızdır (ümidimizdir).

    Bizler O’nun gazabından rızâsına, korkusundan ümîdine sığınırız… ve doğal olarak varlık her an rızâda ve her an ümîddedir…
    ***
    Allah ahad olan ilmini âlemlerin teferruatı olarak tecelli ettirince Cemâl ve Celâl sıfatlarını “iki el” ile tabir etti. Varlığı ve varlığın özü olan insanı iki eli ile yarattığını söylemekle her an Cemâl ve Celâl kudretinin yürürlükte olduğunu bildirdi.

    Allah bu cemal ve celal perdelerinin ardında kendi zatını gizledi. Bu perdeler nefsimizdeki ve ufkumuzdaki güzellikler ve şiddetlerdir.

    Âlem dediğimiz cemal ve celal perdesi kendi varlığını bilmez Hak’ın varlığını da bilmez. Bundan dolayı içinde “insan” olmayan âlem Hak’ı ebediyen kavrayamaz. Hak kendi varlığını kavraması için Âdem’i/Havvâ’yı cemal ve celal perdelerinin ardını bilinciyle idrak edebilecek nitelikte yarattı. Ve iki elimle yarattım mecazı ile vahyetti.

    İşte bunun için Allah İblîs’e sordu: İki elimle yarattığım (cemal ve celal sıfatımla halk ettiğim) mahlûka secde etmekten seni men eden şey nedir?

    İblîs ise âlemden bir kuvvettir (cüzdür, parçadır) ve insan gibi tümel değildir. İblis’in secde etmemesi kendi eksikliğini tam olan insanda görmesinden dolayıdır. Halifelik de bundan dolayı tümel varlık olan insanda aksetmiştir.

    İblis’in ve meleklerin halife olamaması Hak’ı her yönüyle ve sonsuzluğuyla kavrayamamaları nedeniyledir. Ve eksikliklerini bilememeleri ve kendilerini tam olan insandan üstün zannetmeleri nedeniyledir.

    Her insan halife donanımı ile yaratılmıştır fakat donanımını fark edip hilafetini açığa çıkarması gerekmektedir. Hilafetini açığa çıkaran insana da “İnsan-ı Kâmil” denilir. Böylece İnsan-ı Kâmil bilincine erişmiş olanın dış sûreti âlemin dış sûretinden ayrılır (özgürleşir) ve özünde de Hak’ı işitme ve görme hakikati olarak keşfeder.

    İnsan da kendini her an açılan, her an artan ilim tecellisi olarak algılamak zorundadır. Benim ilmim tamam oldu diye yanılgıya düşen hilafetten de düşmüş olur.
    ***
    İnsanın (Âdemlerin/Havvâların) bedenlerinin yaratılışındaki hikmet sonsuz Allah isimlerinin zahiri mânâlarını seyr içindir. Bilinçlerinin yaratılmasındaki hikmet de yine Allah isimlerinin bâtınî mânâlarını seyr içindir.

    Âdem/Havvâ bir yönüyle Hak’ın kendinden kendine tecellisi bir yönüyle de Hak’ın kendinden halk’a (yaratılmışlığa) tecellisidir.
    ***
    Şimdi de şunu bilmemiz gerekir.

    İnsan türü tek bir özden türetilmiştir. Allah buyurmuştur ki:

    1-) Ya eyyühen Nasutteku Rabbekümülleziy halekaküm min nefsin vahıdetin ve haleka minha zevceha ve besse minhüma ricalen kesiyran ve nisaen, vettekullahelleziy tesaelune Bihi vel erham* innAllahe kâne aleyküm Rakıyba;

    Ey insanlar!... Sizi nefs-i vahide’den (bir tek nefs’ten; tek bir öz’den; kozmik bilinçten) halk eden ve ondan da kendi eşini halk eden ve o ikisinden bir çok rical (erkekler) ve nisa (kadınlar) üretip (böylece) yayan Rabbinizden ittika edin... Ve (ancak) O’nunla (B sırrı?) birbirinizden istemekte olduğunuz Allah’dan ve RAHMler’den (yakınlardan) de ittika edin (haklarını dikkate alın; o tarafla alakanızı sıkı tutun)... Muhakkak ki Allah üzerinizde Rakıyb (kontrolünde tutan)’dir. (Nisâ Suresi 1. Âyet, B Meal)

    Allah’ın bu emri zahiri varlığımızın hakikatinin ne olduğuna işaret taşımaktadır. Bâtıni hakikatimizin de yine aynı olduğuna da işaret ederek bizi ittikaya (korunmaya) davet etmektedir. Korunmanın buradaki özel anlamı şudur. Hak’ın hem zahiren hem de batınen tüm isimlerine tam mazhar olduğumuzu unutmamamızdır. Kendimizin hakikatini unutmaya karşı korunmalı olmamızdır.

    (((…ibn Arabî bu bölümde açıkça bahsetmemiş olsa da Âdem hakkındaki görüşü kısaca şöyledir: Allah sayısız Âdem (öz, nefs, canlı) yaratmıştır. Bu Âdemlerden ilk defa olarak Allah’ın varlığını ve ahadiyetini fark eden insan, Resul ve Nebî olan Hz. Âdem’dir. Diğerleri Allah’ı fark edemeyen, ahadiyeti anlayamayan insan olarak devam etmişlerdir. Kendisinde ahadiyet ilmi açığa çıkanın soyu bilgi yönüyle Hz. Âdem’e nisbet edilir. Resulullah a.s.’ın kendi nesebini de Hz. Âdem’e dayandırması bu sırra bağlıdır… Konuya açıklık getirmek için kısa bir alıntı yapıyoruz. Daha detaylı bilgi için de alıntı kaynağını linkte veriyoruz…
    {… Adem "nefs"inin hakikatını bilecek ve gereğini yaşayacak bir kapasite ile yaratıldığı için "halife" oldu "yeryüzünde"!..
    Burada, "Adem" ismiyle, "İnsan"ı kastediyorum.
    Esasen, bizim bildiğimiz Adem`in, yeryüzünde meydana gelen ilk Adem olmadığı yolunda bazı geçmiş beyanlar var. Yani, bizim neslimizin ilk insanı olan Adem, esas insanlığın başlangıcı olan Adem değil!..
    Kur`ân-ı Kerîm ‘in bahsettiği Adem, "insan"lığın başlangıcı olan Adem... Belki de yüz milyonlarla ifade edilebilecek bir süre önce yaşamış olan Zât!..
    Oysa, o Adem`den bu yana değişik sayıda Ademlerin yaşamış olduğu belirtiliyor...
    Meselâ; Muhyiddin-i Arabi, "Fütühât-ı Mekkiye" isimli kitabında;
    "Kâ`be ‘de tavaf sırasında bir zâta rastladığını, (tabii bu Zât, bildiğimiz maddi sûretli bir Zât değil, mânevî bir sûret olarak veya Ruh olarak diyelim), kendisine kim olduğunu sorduğunu; o zâtın da cevaben:
    -Ben senin baban Adem`den kırk bin sene evvel yaşamış Adem`im" dediğini yazıyor...
    Bunun gibi, Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm’ın torunlarından, bâtın ve zâhir ilimleri konusunda son derece vukuf sahibi çok değerli bir Zât olan İmam Cafer-i Sâdık da şöyle diyor:
    "Sen sanıyorsun ki, Allah sizden başka beşer yaratmamıştır. Hayır!. Vallahi, Allah, bin kere bin Adem yaratmıştı ki, siz, o Ademlerin sonuncususunuz"!...
    Öyle veya böyle, neticede ilk Adem, "Halife" olarak meydana gelmiştir; O`nun genetiğinden gelen bütün "insan"lar da aynı şekilde, Allah sûreti üzere, yani Esmâ-i ilâhînin değişik formüller şeklindeki bileşimler olarak meydana getirmiştir..
    Şimdi bizler için bütün mesele, bu "Hilâfet" hâlini, bilinçli olarak hissedip yaşayabilmektir...
    Bunu, nasıl bileceğiz ve yaşayacağız?...
    Bir insanın, "Halife" olmasını idrâk etmesi için önce, geniş kapsamlı bir bilgiye, ilme ihtiyacı vardır!...
    Günümüzde bu, kısmen kolaylaşmıştır... Çünkü, eskiden mecaz yollu anlatılan pek çok şey, bugün bilimsel olarak açıklanıp izah edilebilmektedir…} [Ahmed Hulusi’den alıntıdır]
    http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/bilinc/bilinc03.htm ...)))
    ***
    Allah Âdem’e/Havvâ’ya kendi nefsinde hem âlemin hakikatini gösterdi hem de evlâtlarının ulaşacağı bilgi mertebelerini gösterdi. Âdem ve Havva’ya açılan bu hakikat benim de nefsimde ilham olarak açığa çıkınca bu kitapta belli bir sınır içinde yazdım, fakat her şeyi olduğu gibi yazmaya ne sayfalar ne de ömürler yeter. Allah Resûlünün ilminden anladığım kadarıyla Âdem kelimesinde gizlenen ilâhî hikmetler bunlardır.

    1. BÖLÜM SONU

    Kemal Gökdoğan

    www.tasavvufdefteri.tr.cx

    giriş:02mart2008



  3. #3
    Ehil Üye zeet06 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2008
    Mesajlar
    1.023

    Post Hallaci Mansur Ve şeytanin Avukati

    Araştırmacı ve yorumlama bilgisine sahip kimselerin konu hakkındaki yorumları önemle okunacaktır.

    HALLAC-I MANSUR
    VE
    “ŞEYTAN’IN AVUKATI ”

    11-) Ve lekad halaknaküm sümme savvernaküm sümme kulna lil melaiketiscüdu liAdeme, fesecedu illâ ibliys* lem yekün mines sacidiyn;
    (Ey Ademoğlu) andolsun (ki) sizi halkettik (insani manayı takdir ve izhar ettik)... Sonra sizi tasvir ettik (sûretlendirdik)... Sonra melaike’ye (kuvvelere): “Secde edin Adem’e” dedik... İblis (vehim) hariç (hepsi) secde ettiler... (O) secde edenlerden olmadı.

    12-) Kale ma meneake ella tescüde iz emertük* kale ene hayrun minhu, halakteniy min narin ve halaktehu min tıyn;
    Buyurdu: “Sana emrettiğimde seni secde etmekten ne menetti?”... “Ben daha hayırlıyım ondan; beni Nar’dan (manyetik beden?) halkettin, onu tıyn’den (hücresel yapıdan) halkettin” dedi.

    13-) Kale fehbıt minha fema yekûnü leke en tetekebbera fiyha fahruc inneke mines sağıriyn;
    Buyurdu: “(O halde) in oradan!.. Orada büyüklük taslamak senin için olacak şey değildir... Çık!.. Muhakkak ki sen küçülenlerdensin.

    14-) Kale enzırniy ila yevmi yüb'asun;
    “(İnsanların) ba’solacakları güne (vefatlarına) kadar bana mühlet ver” dedi.

    15-) Kale inneke minel münzariyn;
    Buyurdu: “Muhakkak ki sen mühlet verilmişlerdensin.

    16-) Kale feBima ağveyteniy leak'udenne lehüm sıratakel müstekıym;
    Beni (B sırrınca) sapıttırmana (mukabil, sebebiyle, onun gereği) yemin ederim ki (Hakkın Zatından gafil?), elbette senin sırat-ı müstakiym’ine onlar için oturacağım (onlara engel olacağım; da vasıl olamiyacaklar)”.

    ((( A’RAF SURESİ- B MEAL’den alınmıştır)))
    Hallac’ın başını derde sokan açıklamalarından birisi, belki de en başta geleni, Azazil’in yani sonradan “İblis ve Şeytan” olarak isimlenenin savunmasını yapmış olmasıdır.
    Hallac’ın bu savunma avukatlığı karşısında devlet idaresinde etkin olan “yüzeysel şeriat bilginleri” verecek cevap bulamamışlardır. Ancak ; “ Bu sözler küfrü icâp ettirir ve katli câizdir” nakaratını okuyarak zaten ölümü kesinleşmiş olan Hallac bir kez daha ölüme mahkum edilir.
    Derme çatma mahkeme heyetinden başka bir mahkeme daha vardır ki asıl yargılama ve hüküm orada verilir. Bu mahkeme insanlık ile birlikte kurulan “halk mahkemesi” olan “halkın gönlüdür” Hallac’ı halkın gönlü öyle bir yargılar ki “şehit” hükmünü verir ve “ halkın gönlüne defnedilir”. Şehitlerin diri olma sırlarından biri de budur. Halkın gönlüne giren Hak’kın gönlüne girmiş olacağı için “ebedi diri” hükmünü alır. Şimdi Hallac’ın muhteşem “savunmasını” inceleyelim.

    Azazil ve Âdem ve diğer melekler yok iken,
    sadece Allah ( illâ Allah ) var idi.

    Allah, kendisine ibadet edecek ve isyan edecek
    kendinden “başka”
    iki varlık daha olsun diledi.

    O’nun dilemesi “ olmak “ tır.
    Olan O’nun ilmidir.
    Olmak, başkasını yaratmak değildir
    Yaratmanın sırrı budur.
    Allah,
    ezeli itaat ve ebedi kulluk halinde kalan melekler olarak
    teklik’ten
    (ahadiyetten);
    sayısız sonsuz melekler olarak
    çokluk (kesret) âleminde tecelli etti.
    Bundan dolayı “melekler” Hak’tır.

    Allah;
    kendisine evvelde itaat
    şimdi de isyan
    ve
    sonsuza kadar da isyanına devam edecek
    varlık olsun diledi.

    Allah’a kendisine ezelde isyan eden bir varlık olamazdı.
    Çünkü ezelde sadece kendisi vardı.
    Fakat Allah’da
    ezelde kendisi ile birlikte var olan
    “isyan” ilmi mevcuttu.
    Bu isyan ilmi ile birlikte mevcut olan “itaat” ilmi de vardı.
    İsyanın itaate, itaatin isyana dönüşebilmesi de vardı.

    Tüm bu ilimler birleşerek” AZAZİL “ mânâsı ZAHİR oldu.
    Bundan dolayı
    AZAZİL’in
    BÂTIN’ı, ZÂHİR’i, EVVEL’i ve ÂHİR’i
    HAK’tır.

    HAK kendisindeki ÂSİYE manasına İBLİS libasını giydirerek
    “BÂTIL” boyutunda
    Şeytan olarak tecelliyet verdi.

    Hak ona “secde et” diye emir verdi;
    İblis, “Senden gayrıya secde etmem “ dedi.
    Hak, “ O halde ebedi olarak ben’den uzaklaştırılacaksın” dedi.
    İblis, yine aynı cevabı verdi; “ Sen’den başkasına secde etmem! “


    Ve
    Şeytan
    Şu şiiri okudu:

    “İnkârlarım seni takdis
    aklım, önünde tehvis
    (hevesle itaat halinde)
    senden ayrı bir şey mi ki âdem?
    orta yerde kimmiş iblis?
    senden başkasına yok benim yolum
    seni seven boynu bükük bir kulum”

    “Secde et” emrine “melekiyet” tecellileri hemen uydu.
    Çünkü
    Melekler
    Sadece itaat kökenli esmadandı

    Bu arada
    << evvel, âhir, zâhir, bâtın >>,
    << zât, sıfat, esmâ, ef’al >>
    ve
    <<itaat, isyan>>
    <<vahdet ve kesret>>
    <<asıl ve tecelli>>
    gibi bir ayrıma düşmeden

    Allah,
    Hak olarak
    İNSAN
    Gerçeğinde
    Kendisine secde eden ve secde etmeyen
    mânalarını seyrediyordu.

    İnsan, tüm esmayı kendisinde seyretti.
    Hiçbir var oluş ve tecelli ile sınırlanamayan
    Allah ismi ile işaret olunanın
    Hak, Batıl, Âdem, Melek ve İblis
    olarak kendi nefsinde “cem” olduğunu fark etti.

    Hak, Şeytan’a sordu;” Kibirlendin mi? “
    Şeytan cevap verdi;
    “ seninle birlikteliğim sonradanlık şeklinde olsaydı
    senden ayrı fakat senin mahlukun olarak kibirlenmek bana yaraşırdı.
    Halbuki benim seninle olan birlikteliğim ezelidir.
    Bundan dolayı kibirlenen ben değilim sensin ! “

    Ve şu şiiri okudu

    “Ondan üstünüm ben!
    Hizmetim ondan kıdemli
    Şu âlemlerde seni benden iyi tanıyan var mı ki?
    Benim sende muradım
    Senin de bende muradın var.
    Ve senin beni isteyişin daha eski.
    Ya senden başkasına secde etseydim?

    Secde etmeyince aslıma dönmem gerekti.
    Çünkü sen beni ateşten yaratmışsın.
    Bu bir gerçek.
    Ve ateş ateşe dönecek
    Netice olarak,
    Taktir edip seçme senin elinde.

    Ne kaldı kopacak, ne var korkacak?
    Nasıl olsa uzak düşmüşüm sana
    Anladım bir bana, yakınla uzak,
    Sevgiyle ayrılık olur mu yoldaş?
    Ayrıldım, ayrılık oldu arkadaş.

    Ey tek kudret, sana hamd sana senâ
    Seçkin bir kul eğilmez başkasına. “

    Şeytan kendisinin Âdem’den eski olduğunu, hizmetinin daha kıdemli olduğunu söylemesi zamansallıkla ilgili değildir.

    Üstünlük iddiasında da haklıdır.
    Bazı yönlerden üstündür.
    Mesela tenzih
    (Allah’ın varlığı yanında başka varlıklar kabul etmemek)
    ve
    teşbihte
    (varlıkların Hak’kın tecellileri olduğunu kabul etmek)
    Âdem’den daha üst bilgiye sahiptir.

    Tenzih ilminde, kendi varlığının Allah’dan ayrı bir varlık olmadığını bilir. Allah’ı başka varlıkla var olmaktan böylece tenzih eder.

    Teşbih ilminde, kendi sanal varlığının ÂSİ kökenli esmâ topluluğu olduğunu bilir. Böylece kendi varlığının Hak olduğunu teşbih eder.

    Âdem Şeytan’ın bu ilmine onda olmayan başka bir ilimle cevap verir. Bu ilim aslında tenzih ve teşbih ilminin birleştirilmesi olan TEVHİD ilmidir.

    Âdem; Allah’ın tecelli etmek(teşbih) ve tecelli etmemek(tenzih) gibi bir durumu olmadığını, her an kendisi olarak var olduğunu TEVHİD ilmi ile bilir. Böylece melek ve şeytan kavramlarının kendi hakikatindeki itaatkarlık ve isyankarlık kuvvetleri olduğunu fark eder.

    Şeytan’ın kendisine secde ettiğini görür.
    (yazım hatası yok)

    Ve şeytan’ın secdesinde
    “ Ey âdem! Zâhiren secdem seni meydana getiren esmâ topluluğunadır.
    Yoksa senin toprak varlığına değildir.
    Secdem sana değil Hak’kadır.
    Sen kendini Âdem olarak görüyorsan secdem sana değildir.
    Sen kendini Hak olarak biliyorsan secdem Hak’kadır.
    Her halükarda secdem sana değil Hak’kadır ! “

    Dediğini işitir.

    Melekler ise hiçbir yorum yapmadan secde etmişlerdir. Çünkü melekler Hak’kın varlığını hangi isim ve resim altında olursa olsun tanırlar ve secde ederler. Meleklerin boyutunda tek varlık Hak’tır. Hatta melekler hâlâ Âdem’in varlığından dahi haberdar değillerdir.

    Âdem ise meleklerin ve şeytan’ın ve kendisinin dahi henüz var olmadığını var olanın Hak olduğunu TEVHİD ederek ezeli ve ebedi yalnızlığını yaşamanın hüznü ile dolu olarak GÖZ YAŞI (ilim,irfan) dökmektedir.

    Hallac, varlığın hakikatini “ ÇIPLAK KELİMELERLE ” ortaya dökünce birazcık aklı olan herkes MÂRİFET’den payına düşeni anlar.

    Hallac’ın meczub olmadığını, hakikata tam uyanmış olduğunu, aklı başında hatta “ilahi akıl”a (küllî akıl-evrensel akıl) ulaştığını anlarlar.

    Hallac’ın konuşmaları Şeytan’ın avukatlığı değil “ŞEYTAN” ismi ile ne anlamamız gerektiğidir.

    Hallac Şeytan’ın varlığını inkar etmemiştir. Tam aksine İslam’daki Şeytan kavramının Allah ile çatışmaya giren ilkel dinlerin ve tekrar ilkelleşmiş olan tek tanrılı dinlerin şeytan anlayışından tamamen farklı olduğunu kanıtlamıştır. Kur’an’daki anlatımın mecazlardan sıyrılarak anlaşılması gerektiğini izah etmiştir.

    Yine de tek tanrı inancından ALLAH gerçeğine yükselemeyen din adamlarının ve din adamlarının güdümündeki saltanatın
    Şimdi de Şeytan’ın varlığını ve Tanrı’ya kafa tutuşunu inkar ediyor,
    Kur’an’ı sapıkça yorumluyor,
    bir kez daha ölüme mahkum edildi zındık!
    fetvası ile
    şehid olmaktan kurtulamamıştır.

    İdama giden Hallac gibi, onları suçlayamıyoruz. Nasıl suçlayabiliriz ki? Daha dün, umman zannettiğimiz su birikintilerinde oyalanırken kendimizi “ kaptân-ı deryâ “ zannediyorduk.
    Hallac’ın ilmini değil de efsanesini okuyorduk. Eğer Hallac’ın bu savunmasını kendimizi âlim zannediyorken okusaydık, O’nu yüz kere de biz asardık.

    Ne zaman ki su birikintilerinden kurtulup OKYANUS’un kenarına geldik ve OKYANUS’un bize sunduğu GERÇEK TASAVVUF BİLGİ MELTEMLERİNE mâruz kaldık, o zaman Hallac’ın savunmasını anladık.
    Kg
    20ekim2007
    Isparta

    NOT: Hallac’ın KİTÂB’ÜT-TAVÂSİN adlı eserini dikkate alarak hazırladığımız bu bölümü şimdilik noktalıyoruz. Konunun orijinalliği ve alışılmışın dışındaki fikir teorileri zihinleri hayli yormaktadır. Bu nedenle Hallac’ın Şeytan’ın Hz. Musa ile mülakatını anlattığı satırları daha sonra “ günümüz mantık yapısına” uyarlayarak incelemeye ayrı bir bölümde devam edeceğiz.
    ***4***
    bitti

    ***5***
    hazırlanıyor

    Hallac'ın bu konudaki düşüncelerini daha yumuşak bir üslup ile Mevlana Celaleddin Rûmi de anlatmıştır. Mevlana'nın düşüncelerini okumak için renkli yere tıklayın

  4. #4
    Ehil Üye zeet06 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2008
    Mesajlar
    1.023

    Post şeytan Adem'e Neden Secde Etmedi ?

    MEVLANA CELALEDDİN RUMİ’NİN
    MESNEVİ’SİNDEN
    BİR ALINTI




    ŞEYTAN ADEM'E NEDEN SECDE ETMEDİ ?



    Hak’kın yaptıklarını da gör, bizim yaptıklarımızı da. Her ikisini de gör ve bizim yaptığımız işler olduğunu bil, zaten bu meydanda. Ortada halkın yaptığı işler yoksa, her şeyi Hak yapıyorsa, şu halde kimseye “bunu niye böyle yaptın” deme!
    Allah’nın yaratması, bizim yaptığımız işleri meydana getirmektedir. Bizim işlerimiz Allah işinin eseridir.
    Söz söyleyen kimse, ya harfleri görür, yahut manayı. Bir anda her ikisini birden nasıl görebilir? İnsan konuşurken manayı düşünür, onu kastederse harflerden gafildir. Hiçbir göz bir anda hem önünü hem ardını göremez. Şunu iyice bil! Önünü gördüğün zaman ardını nasıl görebilirsin?
    Madem ki can, harfi manayı bir anda kavrayamıyor, nasıl olur da hem işi yapar, hem o iş yapma kudretini yaratır? Ey oğul! Allah, her şeye muhittir. Bir işi yapması, o anda diğer bir işi yapmasına mani olamaz.
    Şeytan, “Bima ağveyteni” dedi; kendi fi’lini gizledi.
    Adem ise “Zalemna enfüsena” dedi; bizim gibi Hak’kın fiilinden gafil değildir.
    Günah ettiği halde edebe riayet ederek Allah’ya isnad etmedi. Allah’nın halk ettiğini gizledi. O suçu kendine atfettiğinden ihsana nail oldu.
    Adem, tövbe ettikten sonra Allah, “Ey Adem! O suçu, o mihnetleri, sen de ben yaratmadım mı?” O benim taktirim benim kazam değil miydi; özür getirirken niye onu gizledin?” dedi.
    Adem “Korktum, edebi terk etmedim” deyince Allah, “İşte ben de onun için seni kayırdım” dedi.
    Hürmet eden hürmet görür. Şeker getiren badem şekeri yer. Temiz şeyler temizler içindir; sevgiliyi hoş tut, hoşluk gör; incit, incin!
    Ey gönül! Cebirle ihtiyarı birbirinden ayırt etmek için bir misal getir ki ikisini de anlayasın:
    Titreme illetinden dolayı titreyen bir el, bir de senin titrettiğin el... her iki hareketi de bil ki Allah yaratmıştır; fakat bu hareketi onunla mukayeseye imkan yoktur. İhtiyarınla el oynatmadan pişman olabilirsin; fakat titreme illetine müptela bir adamın pişman olduğunu ne vakit gördün?
    Anlayışı kıt biriside şu cebir ve ihtiyar meselesine yol bulsun, bu işi anlasın diye söylediğimiz bu söz, akli bir söz, akli bir bahistir. Fakat zaten bu hilekar akıl, akıl değildir ki.
    Akli bahis, inci ve mercan bile olsa can bahsi, başka bir bahistir. Can bahsi başka bir makamdır, can şarabının başka bir kıvamı vardır. Akıl bahisleri hüküm sürdüğü sırada Ömer’le Ebülhakem sırdaştı. Fakat Ömer, akıl aleminden can alemine gelince can bahsinde Ebülhakem, Ebucehil oldu. Ebucehil, cana nispetle esasen cahil olmakla beraber his ve akıl bakımından kamildi.
    Akıl ve bahsi, bil ki eser, yahut sebeptir (onunla müessir ve müsebbip anlaşılır). Can bahsi ise büsbütün şaşılacak bir şeydir.
    Ey nur isteyen! Can ziyası parladı; lazım, mülzem, nafi, muktazi kalmadı. Bir gören kişinin. Nuru doğmuş parlamaktayken sopa gibi bir delilden vazgeçeceği meydandadır.

    Yine hikayeye geldik; zaten ne zaman hikayeden ayrıldık ki?
    Cehil bahsine gelirsek o Allah’nın zindanıdır; ilim bahsine gelirsek onun bağı ve sayvanı. Uyarsak onun sarhoşlarıyız; uyanık olursak onun hikayesinden bahsetmekteyiz. Ağlarsak rızıklarla dolu bulutuyuz; gülersek şimşek!
    Kızar, savaşırsak bu, kahrının aksidir, barışır, özür serdedersek muhabbetinin aksidir.
    Bu dolaşık ve karmakarışık alemde biz kimiz? Elif gibiyiz. Elif’inse esasen, hiç ama hiçbir şeyi yoktur!
    www.semazen.net ‘den değiştirilmeden alınmıştır.
    09ekim2007

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Adem-i zade eğer bildebest adem nist
    By *SAHRA* in forum Serbest Kürsü
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 21.08.13, 23:47
  2. Deprem emir ve hikmet-i İlâhî ile olur, başka olamaz
    By Bîçare S.V. in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 27.10.11, 12:57
  3. Kabul-i Adem,Adem-i Kabul Meselesi İle İlgili Anladıklarımızı Paylaşabilir miyiz ?
    By *reşha* in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 12
    Son Mesaj: 09.03.09, 19:45
  4. Seyyid İbni Abidin ...
    By alanyali in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 13
    Son Mesaj: 27.04.08, 23:23
  5. İbni Metta Kimdir?
    By Gül-ihamra in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 22.04.08, 15:57

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0