Bilemezdim böyle bir şey yaşayacağımı. Bu tuhaf hâdise, okulun o canlı ve renk cümbüşü yıllarının ardından tatil devresine hazırlandığımız mayısın bunaltıcı sıcaklarında oldu. Okulun yoksul apartmanlara bakan penceresinden arada bir dışarıyı seyrediyor, birkaç arkadaşla günlük meseleleri konuşup dururken hayat sermayemi zaman rüzgârına bırakarak ha bire fakirleştiğimi görmenin talihsizliğini yaşıyordum. Eski müdürümüz olsaydı şimdi, böyle havadan sudan mevzularla vakit öldürmeye kalkışmazdık. Büyük ihtimalle elimizde bir iki kitap olur, kendimizi farklı bir boyuta taşıyarak dünyanın hay huyundan uzaklaşıp ruhumuzu sakin denizlere doğru hoş bir yolculuğa çıkarırdık. O yolculuk bitimindeyse biraz daha zenginleşip kalbin ve zihnin tatlı yemişleriyle hayatın içine karışırdık. Belki de onun odasında uzak ülkelerden yeni dönmüş bir bilgeyi veya dervişi andıran kişiliği sayesinde bin bir tecrübe imbiğinden geçmiş gönle şifa, ruha gıda, zihne fezâ konuşmaları bizi biraz daha insan olmanın erdemine çağırırdı. Hayatın içinde yeni kapılar açacaktı bize ve bizler de sıradanlığın o boğucu ve dumanlı kuyusunda oturup durmayacaktık böyle.

Müdürümüz başka bir şehre tayin olduktan sonra, müdür yardımcısı Sadri Bey’in müdürlüğe atanıp her şeyimize karışmaya kalkışması, ortalık yerde öğrencilere bağırıp çağırması, öğretmenlerle yerli yersiz takışması beni iyice bunaltmıştı. Hele kendini eski müdürümüz yerine koyup karganın kendini bülbül zannetmesi gibi, tuhaf sohbetleriyle herkesi çileden çıkartışı tam bir Çin işkencesiydi. Gelen gideni aratır dedikleri buymuş demek. Olmaz olsun bu atasözü. Sadri Bey hakkında kafamda ne senaryolar oluşmaya başlamıştı. Acaba bunların hepsi benim kuruntularım, hezeyanlarım mıydı? Evet, evet buydu plânı. Şizofren olacaktık, böylece Sadri Bey istediği gibi at koşturacaktı. Şu okulda neyin atını ve ne için? Tuhaflık bendeydi galiba. Tamam da diğerleri de onu görünce suratlarını ekşitmiyorlar mıydı? Uğraştım, olmadı. Ne yapsam sevemiyordum Sadri Bey’i, zorla değil ya. Yine de sabredecektim Sadri Bey’e, eninde sonunda zihnimin bir köşesinde kalmaya mahkûmdu. Bir gün bu okuldan o gittiğinde ya da ben kaçtığımda kendisini mazinin en ıssız vadilerine bırakıp hayat yolculuğuma devam edecektim. Biliyorum; belki bazı zaman bilinçaltım, uykularımda bana bir oyun yapıp onu bir heyula olarak tatlı uykularımın kâbusu diye o ıssız vadilerden çağıracaktı. Olsun, onu görmeyeyim de heyulasına razıyım. Peki, hayatın kendisi bir rüyayken asıl dünyaya uyandığımda Sadri Bey’le karşılaşmayacak mıyım? Sustur vicdanını, sustur. Ez işte, bırak Sadri Bey’i. Şu anda burada olmayan bir adam ruhuna işkence yapıyor. Sal gitsin, sal hadi. Durma!

Talat Abi, duvardaki haftalık ders programına baktıktan sonra: “Şu işe bak, Sadri Bey yine Kazım Bey’i kayırmış. Adam yine yok, biz izin alalım desek yetmiş tane problem çıkartır. Bu işler böyle azizim, bir yerlere geldin mi geçmişi unutup yakınlarını ezecek sonra da etrafındaki dalkavukları yaşatacaksın!” diyerek kahverengi sandalyeyi çekip masaya oturdu. Mayısın o taze sıcakları gibi, Talat Abi’nin acımasız eleştirileri ve arkadan konuşmaları vicdan termometremizin derecesini artıracağa benziyordu. Mağara sessizliği vardı odada. Üç arkadaş Talat Abi’ye baktı ne diyeceğini merak ediyorlarmış gibi. Hepsi bal gibi biliyordu onun ne diyeceğini. Gözüm saate gitti. Belli bir ritim içinde ilerleyip duran yelkovanın her kıpırdayışı, o sessizliğin içinde odayı dolduruverdi. Sessizliği kabullenmiş bir mağaradaki sarkıttan kayıp giden damlalar, kalbin atışlarını hatırlatır ya yelkovan da odanın kalbi gibi ritmine devam ediyordu; fakat görünen oydu ki artık kan yavaş yavaş kirleniyordu. Kalb, olanları fark ettiğinde elden bir şey gelmeyecekti. Belki de farkına da varamayacak ve ani bir krizle tüm vücudu iflas ettirecekti. Odayı terk etmeli miydim? Sanırım, evet.

Kalkacaktım, içeri Nazmi Bey girdi. Bana öğrencilerin bir sorusuyla ilgili fikrimi merak ettiğini söyledi. Şimdi nereden çıktı bu adam? Oturdum yerime. Nazmi Bey, Talat Abi’nin konuşmasını bölmeden sesini alçaltarak: “İki öğrenci -me, -ma ekinin yapım eki mi yoksa çekim eki mi olduğu konusunda ihtilafa düşmüş. Şimdi ben de bu eklerin yapım eki olduğunu, fakat…” kendi görüşünü değişik örneklerle ispatlamaya çalışıyordu. Nazmi Bey bırak şu olumsuzluk ekini sonra da konuşuruz bunu, Talat Abi ne diyor ona bak, diye zihnimden geçiriyordum. Talat Abi konuştukça benim yaşadığım fakat söylemeye cesaret edemediğim Sadri Bey’le ilgili hususlara dikkat çekip onu yerden yere vuruyordu. “Kardeşim, müdür dediğin oturaklı olur. Sadri’ye bir bakın, çoluk çocukla ne diye muhatap olur ki? Ben hiç unutmam idarecilik yaparken bir dostum beni takdir edip demişti ki…” sözleriyle bir yandan Sadri Bey’i yerden yere vuruyor bir yandan da kendini yere göğe sığdıramıyordu. Sık sık “Ben, ben, ben…” kelimeleriyle kafamı tokmaklıyordu sanki. İlk başta acıtmıyordu. Sonra bir daha, bir daha, yetmedi bir daha. Alışıyorsun. Bırakamıyorsun, bir torba tuzlu ay çekirdeği gibi. Hattâ devam ettirdikçe uyuşturuyor adamı, rahatlatıyor. İğrenç, marazi bir rahatlık.

Nazmi Bey; elinde yeni müfredata göre hazırlanmış bir kitabı ikide bir gözümün içine sokar gibi uzatıyor, anlatıyor, bıkmıyor. Benim aklımsa Talat Abi’de. Söze bir iki arkadaş daha katıldı. Sadri Bey için atış serbest, ilk kurşun Talat Abi’den. Diğerleri konuştukça Talat Abi gevşiyor, geriye doğru iyice yaslanıyor, bacak bacak üstüne atıyor, sigarasını da yaktı yakacak. Nazmi Bey yine kitabı uzatınca kitaba bakıyorum, bir resim. Resimde iki robot ve solda Sedat Umran’ın şiiri. Nazmi Bey, şiirdeki eklerin derdinde. Bırak ekleri Nazmi, şiire bak: “Yüreğimin çelik atışlarında / Duyarsınız içimin gerginliğini / Bendeki maddenin derinliğini.” Gerginim Nazmi bırak eki meki, diyorum içimden. Anlamıyor Nazmi Bey. Talat Abi’ye bakıyorum. Anlatıyor yine hatıralarını. Saçını düzeltiyor. Elleri ne tuhaf Talat Abi’nin… Metalimsi. Şiir mi etkiledi beni. Ya tırnakları, bakır renginde. Hayır resmen bakır. Saçlarını düzeltirken elleriyle, tırnakları da derisini çiziyor. Zevk alıyor sanki bundan, alnı kan içinde. Parmaklarıyla yüzünü tırmalıyor. Sonra yanaklarını, boğazını. Nefesim kesiliyor. Diğer arkadaşlar niye görmüyor. Olamaz onlar da öyle; fakat Nazmi öyle değil. O hâlâ kitaptaki örneklerin peşinde. Dilim damağım kuruyor, masada serili bir gazete, gazetenin üstünde kırmızı bir insan ciğeri ve kalbi. Elini uzatıyor Talat Abi ve diğerleri. Midem kaldırmıyor. Biliyorum, hissediyorum bunlar Sadri Bey’in. İspatlayamam şimdi, ancak yemin bile edebilirim. Dehşet içindeyim. Korku filmlerini hiç sevmem ve oralardan da etkilenmiş olamam. Hey Nazmi, yeter bırak artık şu eki. Almıyor musun kan kokusunu. Yamyamlar tarihte değil işte şu masada, yanı başında Nazmi. Sadri Bey’e ne olmuş böyle Nazmi? Arkadaşlarım Talat Bey’i dinliyorlar hâlâ. Haysiyetleri, onurları yok artık. Zevk alıyorlar bu işten. Talat Abi, kanlı dişleriyle ben ben demekten bıkmıyor. Kaçacağım, daha fazla duramam. Sana mı dert Sadri Bey’in yaptıkları, yanlışsa hesabını Allah görür. Sus artık, Talat Abi. Korkutuyorsun beni. Tırnaklarını ne olursun yüzüne geçirme öyle, iğrenç bir ses çıkıyor. Midem de, ruhum da, kalbim de kaldırmıyor bunları Talat Abi. Ben insanım, robot değilim.

“Yeter!” diye bağırarak fırlamışım lavaboya. Yüzümü yıkadım defalarca. Aynaya bakamadım, ya benim yüzüm de öyleyse diye. Tırnaklarıma baktım, bir an bakırdanmış gibi geldi. Ürktüm. Geriye çekildim. Sonra tekrar baktım. Hayır, bunlar benim beyazımsı ve pembemsi tırnaklarımdı, çiçek gibi. Aynaya baktım, normaldi her şey. Arkadaşlarım geldi. Yüzleri, tırnakları eskisi gibiydi. “Selim, bir şey mi oldu?” dediler. Gördüklerimi anlatmadım. Siz olsanız anlatır mıydınız?

Birkaç hafta sonra okul kapandı. Talat Abi’nin o yaz bir trafik kazasında parmakları yandı, ancak on ay sonra düzelmeye başladı. Sadri Bey, yazın müdürlüğünü gözden geçirmiş ve eski müdürümüz kadar olmasa da artık anlaşabileceğimiz biriydi. Ha unutmadan, Nazmi Bey de bu arada Dilimizdeki Ekler diye bir kitaba başladı. Eğer basılırsa almayı falan da düşünmüyorum.

Abdülmecid Orhan
------
alıntı