http://www.programyaptir.com/compone...ki-rtibat.html


Halik-ı Zülcelâl Kâinatı ve insanı bir maksad üzere yaratmıştır. Ta ki onlar üzerinde esması tecelli etsin. Ve onlar bu tecelli ile O'nu tanısınlar. İşte insan bu vesile ile (Cenab-ı Hakkı tanıyıp sevmekle) üzerindeki bu gayeyi de yerine getirmiş olur.
Demek ki kâinat ve insan birer vasıtadır. Ne için, Cenab-ı Hakkın esma ve sıfatının tanınması için.
Maksad ile vasıta arasında ne kadar kuvvetli bir irtibat var. İşte bu irtibat muhafaza olduğu müddetçe madsadlar unutulmaz. Ne zamanki bu irtibat kopar, işte o zaman maksadlar da unutulur. Ve vasıta gayesiz olur. Daha doğrusu belki de vasıta gayenin kendisi olur.
Bir yakınımın Azeri bir ortağıyla tanışmıştım. Kendisi önceleri Azerbaycan'da öğretmenlikle iştigal ederken kabuğunu yırtıp ticarete başlamış birisiydi. Ve o günlerde sık sık Türkiye'ye gelip gitmek mecburiyetinde kalmıştı. Muhabbet arasında istikbale ait planlarından bahsederken
-"Muhtemelen Türkiye'ye taşınırım" demişti. Sebebini sorduğumda ise işte bu maksad ve vasıta arasındaki kuvvetli irtibatı nazara veren müthiş bir cevab vermişti:
-"Bizler madem çoluk-çocuğumuzun memnuniyeti için çalıştığımızı söylüyoruz. Yani gayemiz onlara huzurlu ve mutlu bir zemin hazırlamak. Ben ise bu iş vesilesiyle şimdi onlardan uzaktayım. Hâlbuki onlar benden isterler ki, onlarla birlikte olayım. Onlara yakın durayım. Yani onlar için bir şeyler yapacaksam, gayem buysa o zaman ilk önce onlarla birlikte olmam iktiza eder. Yoksa çalışmak bir vasıta iken gaye hükmüne geçer. Ve bu ticaret sebebiyle onlardan ayrı kalmakla başda bahsettiğimiz gayeden uzaklaşmış ve vasıtayı gaye edinmiş oluruz. Ve bir müddet sonra gerçekten ben onları tamamen unutup, onlara sadece harçlık ve güzel maddi imkânlar sağlayan birisi derekesine inerim. Artık işim tek gayem olur."
Evet, hakikaten de bu irtibat çok kıymetli ve ehemmiyetli. Aslında halk arasında günlük konuşmalar arasında (latife olsun diye) anlatılan fıkralarda çok büyük hakikatler gizli olabiliyor. Mesela; bizim bu meselemize ışık tutan bir tanesi var. Onda "Temel Reis" bu hususta bizi irşad ediyor. Hemen hikâyeyi anlatıp biraz tefekkür edelim, bizi nasıl irşad ettiğini müşahede edelim:
Temel kamyon şoförüymüş. Bir gün kamyonu ile yokuş aşağı inerken freninin patladığını fark etmiş. İleriye doğru baktığında da yolun ikiye ayrıldığını görmüş. Bir tarafta pazar kuruluymuş ve yüzlerce insanin alışveriş yapıyormuş. Diğer tarafta ise küçük bir çocuk yolun ortasında oyun oynamaktaymış. Temel çok hızlı bir şekilde düşünerek "pazar yerine girersem bir sürü insan ölür en iyisi çocuğun olduğu tarafa gireyim" demiş.
Ertesi gün gazetelerde söyle bir başlık; "pazara giren kamyon dehşet saçtı. 150 ölü"
Temel’e sormuşlar:
-Sende hiç kafa yok mu? Bu kadar insani zayi edeceğine bari “bir çocuğun olduğu taraf”a kırsaydın direksiyonu. Temel cevap vermiş :
- Siz beni akılsız mı sandınız? Bunu bende düşündüm... Tabii ki çocuğun olduğu tarafa kıracaktım ama çocuk pazara doğru koşunca ben ne yapayım?
Evet, Temel Reis ilk önce az zayiat vermek için çocuğun bulunduğu tarafa arabayı sevk etmek istemiş. Ama bir müddet sonra bu gayeyi unutmuş. Az zayiat vermek gibi yüksek gayesinden tebaüd edip asıl maksad çocuğa çarpmakmış gibi onun peşine takılmış.
İşte gaye ve vasıta arasındaki irtibatın kopmasının neticeleri.... 150 ölü.
Belki bu irtibatın ismi "kasd"dır. Yani maksadı fiilin bütün safhalarında muhafaza edebilmektir.
Malumunuz olduğu üzere "kasd" hikmetli bir fiilin vücûda gelmesinde esastır. "Kasd", irade ve kudretle birlikte bir maksadın vücuda gelmesini sağlar. Fakat irade ve kudret olup "kasd" olmazsa baştaki Hikmetli gaye kaybolur, ortaya başka bir şey'in vücudu çıkar.
Çünkü bütün safhalarda "kasd"ımız devam etmezse maksadımızdan kopma ihtimalimiz gayet yüksektir. Gerçi hakikat nokta-i nazarında insanın bi-temamiha (%100) maksada giden yolu bütün safhalarında o kasdı devam ettirmesi her zaman mümkün olmayabilir. Ama hiç olmazsa kopma-uyanma süresinin kısa olması iyidir. Yani Maksadı unutup vasıtanın gaye ittihaz edildiği andan itibaren tekrar gafletten uyanıp sa'y ve gayretini tekraren maksada teveccüh ettirene kadar geçen sürenin kısalığı/uzunluğu gafletten sıyrılma noktasında gayet ehemmiyetlidir. Bu süre uzun olursa gafletten uyanamama ihtimali yüksektir.
O sebeplerden "Her-çibâd-âbâd" gafletine de düşmeden hemen uyanıp tekraren hedefe müteveccih olmak esasdır.
Bu kadar girişten sonra bu meselenin Hayat-ı Şahsiyye ve Hayat-ı İctimaiyyedeki tezahürlerine biraz nazar edelim.
1- Hayat-ı Şahsiyye: Şu dünyevi hayat bize ebedi bir hayatı kazanmak için bir vesiledir. Rahmet-i İlahiyye bütün mahsulatı ahirete tevcih edecek vesileler nasib etmiştir. Dünyevi bir işimizi yaparken aynı zamanda da ahiret hesabına semerat elde edebiliyoruz. Nasıl ki, rızkı herşeyin merkezine koymuş. Aslında tefekkür etmeden edilen bir nazarın arkasından tevfiksizlik ittihamı gelebilir. "Çünkü, hem kendisine ibadeti emretmiş, hem de rızkı herşeyin merkezine koymuş. Fakat, çok zaman bizler derd-i maişet belasından aslı gayelerimizi unutabiliyoruz." Halbuki, biraz tefekkür edilse (az ama çok değil, perdeyi azıcık aralayacak...) görülür ki, bizler bu dünya hayatı için çalışırken aynı zamanda ahirete de meyveler ihzar edebiliriz. Bu Rahmet-i İlahiyyenin bir hediyesidir. Bunu ise ancak maksad ile vasıta arasındaki rabıtayı mufahaza ederek yapabiliriz. Dünyevi işlerimize çalışırken aynı zamanda halis bir niyyetle o iş ibadet hükmüne geçebiliyor. İşte niyet bu irtibatın olduğunun da bir delilidir. Niyyet muhafaza oldukça bu irtibatta kopmamış olur.
Gün içerisinde çalışırken bazan kendimizi kaybedebilir ve ne maksad ne de vasıta hâtırımızda kalmayabilir. Demek ki, bize ulvi gayeleri ihtar edecek vasıtalar da çok kıymetli. Mesela, Huzur-u İlahiyi temin eden Sünnet-i Seniyye ittiba'dan tutun, onun dini üzerine olduğumuz dostlar, ezkar ve tefekkür gibi... Biz ola ki, gayelerimizden gaflet edip istikamet dairesinin haricine çıkmanın eşiğine geldiğimizde bu ulvi vasıtalar bizi tekrar maksada teveccüh ettirir.
2- Hayat-ı İctimaiyye: Aslında ictimaî hayat, hayat-ı şahşiyyenin bir tezahürüdür. Çünkü, toplumu vücuda getiren nesne ferdlerdir. Ferdlerin içlerindeki dünya hayat-ı ictimaiyyeyi netice verir. Ferdlerin iç dünyasıdır toplum hayatını meydana getiren, şekillendiren.
Ve bakınız hemen NEBEVÎ tarz aklımıza geliyor. Toplumun ıslahı ferdin ıslahı iledir. Bütün bu temel esaslarla birlikte toplumu eğitmek gayesini kendisine vazife edinmiş manevi müesseler için yine bu rabıta çok ehemmiyet arzetmektedir. Çünkü, hedefine ferdi eğitmeyi koymuş manevi bir müessese eğer ulvi gayelerini unutursa, vasıta ettikleri gaye haline getirirse hayat-ı ictimaiyye bozulur, devam etmez.
Umumen hal-i hazırdaki istikameti kaybetme misallerine bakılırsa o manevi müesseselerin ilk çıkış zamanlarında çok ulvi gayeleri kendilerini hedef ittihaz ettikleri görülür. İstikameti hadisesi ise ilerleyen zamanlarda vuku bulduğu görülmektedir. Bu mesele için burada müşahhas bir misal veremesem de(!), gayri müşahhas olmakla birlikte umuma nazar eden bir temsili şöyle dile getirebilirim:
Mesela bir müessese toplumdaki fertleri kemale erdirmek, onların manevi hayatlarını sünneti seniyye dahilinde hayatlandırmak niyyetiyle yola çıkıyor. Kendisine eğitim faaliyetlerini vasıta kılıyor. Kendisine koyduğu ulvi gaye; eğitim-öğretim vasıtasıyla topluma islamiyetin güzelliklerini nasihat vermek, ve o hasiyetleri hayata geçirmek... İşte faaliyetlerine böyle başlamışken daha sonra gaye ve vasıta arasındaki rabıta kopmasıyla veya zayıflamasıyla artık o müessese istikameti kaybetmektedir. Ve sanki gayesi eğitim-öğretim hizmeti vermekmiş gibi, gayeye uymayan hatta ona zıd düşen muamelelere girmeye başlıyor. Daha sonraki safhalarda ise o rabıta iyice kopunca artık gayeden bağımsız, vasıtasını maskad ittihaz etmiş bir müessese ile karşı karşıya kalıyoruz.
Hepimiz biliriz ki bir cesedin ruhu kaçarsa, o cesed artık hayatını devam ettiremez. Hatta sadece hayatını devam ettirememekle kalmaz, tefessuh etmeye başlar. Manevi müesseseler için bu gayeler ruh gibidir. O ruhu kaybederse, o ulvi gayeleri yerine getiremeyeceği gibi infisahdan da kurtulamayacaktır.
Rabbimizin şu hayatımızı istikamet ve istikrarla devam ettirip, hüsn-ü hatemeye mazhar etmesi temennisiyle....