O!

Bir küçük dikenin hikâyesidir bu.

Yokuştan aşağıya inen taş merdivenlerin gizli bir oyuğuna yerleşmiş. Onu kimsenin görmesine imkân yok. Ne inerken, ne de çıkarken fark edilmiyor. Belki ben de onu fark edemeyebilirdim. Âni bir şekilde bakışlarım oraya döndürüldü ve Yaratan onu fark ettirdi. Zira onunla Rabbim namına bir sohbet geçecekmiş aramızda. Bu kaderde yazılmış, ne güzel bir yazı!

Onu gördüğüm anda, başına çöktüm kaldım. İri iri, acıtıcı dikenleri olan bir çalı gibi görünüyor. O dikenler bambaşka bir sanat ve mucize. Bu ayrı bir olay da, ya o acıtıcı dikenlerin arasında gizlenmiş mini minnacık çiçekler! Bir kelebeğin kanadı inceliğinde biçilmiş, eflâtun ve morun uçucu renkleriyle boyanmış o muhteşem çiçekler… Aklımı başımdan aldılar. Kalbime uçuşup kondular.

Bir hayranlık hissi ki, bana kendimi dahi unutturacak kadar büyüdü, muhabbete dönüştü ve yüreğimi Rabbime rabtetti. Öylece kalakaldım. Sonra, o çiçekleri böyle biçen, boyayan, nakışlayan, Eşsiz Sanatkâra hissiyatımı ifade edebilecek kelime arayışına girdim. Ona övgülerimi sunabilmenin tatlı burukluğu ve heyecanıyla çırpındı kalbim.

Hep gülü koparmak için dikene takılıp kalırlar. Ama ben dikene batırıp yüreğimi, açılan yerden sunmaya çalıştım yüreğimi Rabbime. Büyüdü güller… Giderek kırmızılaştı. Eminim O aldı ve gördü. Dilimle ifade edebilmek istesem de hayranlığımı, kelimeler öylesine yetersiz kaldı ki, kekelemekten öte geçemedim. Kelimelerle oyalanmayı bırakıp, yine hayranlık hisleri içinde erimeye bıraktım kendimi. Tâ ki, yok olana kadar…

Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum. Saatler, hatta bir ömür, hatta bir ebed, bu hissiyat ile yaşansa yine azdır. O öyle bir Yaratıcı ki, zaten bizi bunun için yaratmış. Onu tanımamız, Onu sevmemiz, Ona ebed dolusu talip olmamız için.

Diken ile Rabbim namına buluştuğumuz o an, öyle unutulmaz bir andı ki, o anda diken, ben günahım, sevabım, kimliğim, yaşayıp yaşamadığım hiçbir şey önemli değildi. Önemli olan sadece O idi.

O! Her şey Onun için… Bütün yaratılanlar, onların ifade ettiği bütün güzellikler, kelimeler, o kelimeleri okuyacak bütün şuur sahipleri ve o şiir sahiplerinin en efdal bülbülü, Hz. Muhammed (a.s.m.).

O nurefşan bülbül (a.s.m.), Yaratıcımızı ve Onu ifade etmek için yaratılmış her ne varsa, tümünü bize en güzel şekilde anlatmış. Bir gül goncası gibi dürülüp, çevremize sarılmış bu muhteşem kâinatın içindeki yerimizi ve görevimizi bize en doğru şekilde bildirmiş. Kiminle muhatap olduğumuzu ve neden muhatap seçildiğimizi, getirdiği Kur’ân ile sadece bize değil, bütün gelecek asırlara açıklamış.

Ah ne olurdu, insanlar, insan olarak seçilmenin yüksek şerefini idrak edebilseydiler. Sadece sûreten değil, sîreten de insan olabilseydiler.

Bir diken bile Rabbini ne de güzel övgülerle anlatıyor. “Bana görev yeri olarak burayı mı seçtin?” demeden Onun emirlerine kayıtsız şartsız teslim oluyor. Bizim ondan ne eksiğimiz var ki, hâlâ şuursuz bir sarhoşluk içinde dolanıp durmaktayız?..



Mümine Güneş