+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 6 Sayfa var 1 2 3 ... SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 53

Konu: Peygamberimizi Neden Kabul Etmiyorlar?

  1. #1
    Ehil Üye ademyakup - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2006
    Mesajlar
    8.211

    Standart Peygamberimizi Neden Kabul Etmiyorlar?

    İlk olarak, gayet uzak mesafeden bakılsa, en büyük şey, en küçük birşey gibi görünebilir. Bir yıldız, bir mum kadardır denilebilir.

    Yani, Kur’ân’ın kapağını açmamış, Allah’ın Resulü hakkında doğru dürüst bilgi edinmemiş, tarihte yalan, yanlış kasıtlı - kasıtsız yazılan ve anlatılanlarla zihni bulanmış, her ikisinin de yani Hz. Muhammed’in ve Kuran’ın insanlığı nereden alıp nereye getirdiğini görmemiş, tarihten habersiz, insanlıktan nasipsiz, Allah’ın verdiği düşünme yeteneğini insan gibi kullanmaktan âciz bir kimseye uzaktan uzağa Kurân’ı herhangi bir kitap gibi göstermek, yine uzaktan uzağa Allah Resulünü herhangi bir insan gibi göstermek ve bu suretle onu kandırmak zor değildir. Çünkü bu bir cahillik örneğidir; bilgi üzerine kurulmuş bir muhakeme değildir. Cahili cehlinde bıraktıktan ve aşağıda sayılacak birtakım nedenlerle ona bir de cehaletini hoş gösterdikten sonra, bilmediği konularda onu kandırmaktan kolay ne vardır?

    İkinci olarak, yüzeysel bir bakışla bakılsa, gayet imkansız bir şey mümkün görünebilir. Herkes dünyayı kendi gözlüklerinin ardından seyreder. Gözüyle görmediğine inanmayacak kadar madde içinde boğulmuş olanlara bir peygamberin ve bir semavî kitabın değerini ve manevî boyutlarını anlatabilmek gerçekten pek güçtür. Öylelerinin hali, buharlı lokomotif icad edildiğinde buna inanmayan ve beygirsiz bir aracın kendi kendisine hareket edebileceğini havsalasına sığdıramayan köylüyü hatırlatır. O köylüye lokomotifi göstermişler; gözü önünde hareket ettiği halde yine inanmamış. Sonra lokomotifin her tarafını gezdirmişler ve ortada ata benzer bir şeyin bulunmadığını göstermişler. Yine inanmamış, fakat gözüyle gördüğü şeyi kendi âlemindeki ölçülere uyduracak bir modeli bulup çıkarmaktan da geri kalmamış. “Şimdi anladım,” demiş. “Bu görünmeyen bir beygir olmalı!”

    Gözü at görmek isteyen insana hayali at gösterecek, gösteremezse uyduracaktır. Bunun gibi, bütünüyle maddeye dalıp gitmiş bir gözle Allah Resulünü anlamaya çalışanlar da onun insani yönünden daha ilerisini hiçbir zaman göremeyeceklerdir. Onların görüp göreceği, tıpkı bizim gibi yaşayan, uyuyan, yemek yiyen, alışveriş yapan, sıcak ve soğuk çeken, düşman elinde eziyete uğrayan bir insandan ibarettir. Fakat onun bir de peygamberlik yönü vardır. Her iki yönün bir arada göz önüne alınması gerekir. Aksi halde sadece insani yönlerine bakarak yapılan değerlendirmeler hatadan hâli olamayacaktır.

    Üçüncü olarak, kabul etmemek başkadır, inkâr etmek başkadır. Kabul etmeyip, kabulden kaçınmak bir lâkaytlıktır, bir göz kapamaktır ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu şekilde, çok açık olan gerçekler bile onun için yalan olabilir. Çünkü akıl yürütmemekte, araştırmamakta ve sadece inkar etmektedir. Ancak diğer taraftan inkâr ise, bir iddiaya dayanır ve bir hükümdür. Dolayısıyla o iddianın ve hükmün sahibi aklını kullanmaya mecburdur. Yani davasına ve hükmüne deliller aramak zorundadır.

    İman eden kimse, bir dâvâ sahibidir. O, bir şeye inanmakta, inandığı şey hakkında bilgi edinmekte, kendisine göre deliller getirmektedir. Aynı şeye inananlar bir araya geldiğinde birbirlerine güç katarlar. Onlardan birinin getirdiği delil, diğerlerinin de dâvâsına kuvvet verir. Çünkü aynı şeye, aynı pozitif bilgiye dayanarak, aynı nedenlerle inanmaktadırlar.
    İman etmekten kaçınan kimse ise, bir hüküm ve bir dâvâ sahibi değildir. O, sadece bir hükme varmaktan kaçınmaktadır; onun için, “İnanmıyorum” şeklindeki beyanı, bir hükümsüzlük bildiriminden ibaret kalır. Hakkında bir hüküm sahibi olmadığı şeyle ilgili olarak bilgi edinmeye, delil araştırmaya mecbur olmaz. Ama bu hükümsüzlük bir iddia şeklini alır da sahibini delil göstermeye zorlarsa, bu defa bu iddia sahibi ya delillerini birer birer göstermeli veya iddiasından vazgeçmelidir.

    İman ehli, Kurân’ın hak kitap olduğunu gösteren belirtilere, delillere ve şahitlere dayanarak iman ederler. Onlar bir dâvâ sahibidirler; dâvâlarına delil istendiğinde de bunları rahatça ortaya koyarlar. Delil getirmekte herkesin bilgi ve becerisi aynı seviyede olmasa bile, onlardan her biri, diğerlerinin kuvvetini de tümüyle kendi arkasında bulmaktadır. Onlardan biri, Kurân’ın yüceliğine dair yeni bir delil bulduğunda, bu delil bütün o inananların hesabına geçer, hepsinin imanlarını ziyadeleştirir.

    Şeytan ise, hiç kimseye Kurân’ın insan sözü olduğunu ispat ederek onu inkâra ikna etmiş değildir. Onun bütün yaptığı, zavallı insanları Kurân’ı hak kitap olarak kabul etmekten alıkoymak, bu fırsatı vermemeye çalışmaktan ibarettir. Bunun için de kurbanlarına farklı yönlerden yaklaşır.

    Kimi, cehaletinden ve cehaletinin de farkına varamayışı yüzünden Kurân’ı ya tanımaz, ya anlamaz veya anlamak istemez.

    Kimi, gömüldüğü küfür bataklığı müsaade etmediği için Kur'ana inanmaktan geri kalır. Çünkü iman ederse küfür ve günahları terk etmesi gerekecektir.

    Kiminin hak ve hakikatle arası pek hoş değildir. Bâtıl şeylerle oyalanıp dururken onlara Kurân’ı teklif etmek keyiflerini kaçırır. Yahut putlara tapan bir kavmi gördükten sonra onlara özenip Peygamberlerine “Bize de bir put yap, ona tapalım” diyen Mûsâ kavmi gibi, hak dinin yüceliğine erişemeyen ruhları bir safsata ister ki, peşine takılıp sürünsünler.

    Kimi, kurdukları tezgâh bozulur da insanlar üzerindeki zulüm ve baskılarını sürdüremezler diye, hakkın ve adaletin kokusunu aldıkları her şeye peşin bir düşmanlıkla karşı çıkar.

    Kimi bildiği halde hakka karşı inat içindedir; nefsi ve şeytanı bırakmaz ki hakkı teslim edip kendi haksızlığını kabul etsin. Veya Âlemlerin Rabbine bir kul, Kâinat Efendisine bir ümmet olmayı firavunlaşmış nefsine yediremez. İnkârıyla ancak kendisini hüsrana düşürdüğünü bile bile, Âlemlerin Rabbini ve Onun kitapları ile peygamberlerini yalanlayarak, güya Ondan intikam almaya çalışır: şeytanlar, firavunlar, nemrutlar, deccallar ve süfyanlar gibi. Rablerinin onlara süre tanıyışını bir nimet sanırlar; inkâr ve isyanları yüzünden şimdilik başlarına birşey gelmediğini görüp bundan cesaret alarak, kendilerine vaad olunan azap saati gelip çatıncaya kadar azgınlıklarına devam ederler ve böylece “büyüdüklerini” sanırlar.

    Kimi de “sürülerin” insanıdır. Şeytan Mekke müşriklerinin kulağına “Devenin kulağını kes” diye fısıldayıp ibadet ediyoruz zannıyla onlara develerinin kulaklarını kestirdiği gibi, bunlara da, günün rağbette olan kavramlarına göre, “Çağdaş ol, çevrene uy” gibi telkinleri fısıldar. Bakarlar ki herkes bir inkâr peşindedir ve bazı kutsal değerlere sataşmak yükselen bir değer olup çıkmıştır; onlar da sürüye katılıverirler.

    Ve daha bunun gibi nice sebepler, birtakım insanların imandan yoksun kalmalarına yol açar, Şeytanın tuzaklarına zemin hazırlar. Fakat onların hepsi de delil ve ispat imkânından mahrum, birbirine kuvvet vermekten âcizdir. Kıyamet gününde ise Allah huzurunda tek başlarına kalırlar. Dünyada iken güvendikleri hiçbir kimseden hiçbir yardım görmeksizin, kendi günahlarını bütün ağırlığıyla yükleniverirler.

    O inkâr edenler, “Bu Kur’ân’ı dinlemeyin,” dediler. “Şamata çıkarın; belki böylece bastırırsınız.”

    Biz de o kâfirlere şiddetli bir azabı tattıracağız ve onları yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız. İşte, Allah düşmanlarının cezası böyle ateştir! Âyetlerimizi bile bile inkâr etmelerine karşılık, onların hakkı orada ebediyet yurdudur.

    Ve o kâfirler diyecekler ki, “Ey Rabbimiz, göster bize ins ve cinden bizi saptıranları ki, onları ayaklarımızın altına alalım da en aşağılıklardan olsunlar!”
    (Fussilet Sûresi, 26-29)

    ümit şimşek
    iman insanı insan eder, belki sultan eder..

  2. #2
    Ehil Üye ademyakup - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2006
    Mesajlar
    8.211

    Standart

    Hz. Muhammed’in hayatına bakıldığı zaman sıradan bir insanın hayatında olan yemek, içmek, uyumak, evlenmek, savaşmak gibi fiiller gözükmektedir. Bu fiilleri yapan bir insanın sıradan bir insandan farkı ne olabilir?

    Hazret-i Peygamberin (ASM) halleri ve vasıfları, hayatını anlatan eserlerde ve tarih kitaplarında çokça bahsedilmiştir. Fakat o vasıfların ve hallerin büyük çoğunluğu, Hz. Peygamberin (ASM) insan yönüne bakmaktadır ve anlatılanlar Hz. Peygamberin (ASM) sadece maddi şahsına bakmakta, manevi şahsına bakmamaktadır. Hz. Peygamberin manevi şahsiyeti ve kudsi mahiyeti o derece yüksektir ki, tarih kitaplarında anlatılan maddi şahsiyetiyle alakalı vasıfları, O'nun (ASM) yüksek kıymetini tam olarak anlatmaktan çok uzaktır.

    Kulluk yönü itibariyle bile "bir işe sebep olan, o işi bizzat yapan gibidir" sırrınca, her gün, hattâ şimdi de bütün ümmetinin ibadetleri kadar bir muazzam ibadet, O'nun (ASM) sevaplarına eklenmektedir. Cenab-ı Allah'ın nihayetsiz rahmetine, nihayetsiz bir surette, nihayetsiz bir kabiliyetiyle mazhar olduğu gibi, her gün hadsiz ümmetinin hadsiz duasına mazhar olmaktadır.

    "Levlake levlake lema halektul eflak" kudsi hadisi sırrınca şu kâinatın yaratılışın asıl gayesi, tarihlerin şahitliği doğrultusunda en mükemmel insan (1), Kâinatın Hâlık' ı olan yaratıcımızın tercümanı olan mübarek şahsiyetini ve mahiyetini tam olarak anlamak için kitaplardaki vasıfları ve halleri kâfi gelmemektedir. Meselâ, Hazret-i Cebrâil ve Mikâil iki muhafız gibi Bedir Savaşında yanında bulunan, Hz. Cebrail'i geride bırakarak Mi'raç'da Cenab-ı Allah ile görüşecek kadar yüksek makamlara erişen manevi mahiyetini bir kenara bırakıp; savaşta zırh giyen, yara alan, hasta olan, açlık çeken, ticaret yapan, sahabeleri ile bir arkadaş gibi sohbet eden, bir aile reisi olarak eşleri ve çocukları ile ilgilenen, torunları ile oynayan, … vb. insani yönleri ile değerlendirmeye kalkmak hata olacaktır.

    İşte, yukarıda anlatıldığı gibi Efendimizin (ASM) insani yönü ile alakalı duyulanlar karşısında hata yapmamak için birde başımızı kaldırıp hakikî mahiyetine ve peygamberlik vazifesi ile Cenab-ı Hakkın elçisi ve Rehber Kitabının tercümanı olan asıl nuranî manevi şahsiyetine bakmak lâzımdır. Yoksa, ya hürmetsizlik eder veya şüpheye düşer.

    Anlatılanların daha iyi anlaşılması için şöyle iki misal verilebilir: Örneğin bir hurma çekirdeğini düşünelim. O hurma çekirdeği toprak altına bırakılıp, zamanla büyüyerek koca meyveli bir ağaç olur. Hem gittikçe her tarafa dal ve budak verir büyür. Veya bir tavus kuşu yumurtası düşünelim. Zamanı gelince o yumurtadan yavru bir tavus kuşu çıkar. Sonra, mükemmel olarak yaratılmış ve her bir tüyünde bir sanat eseri gibi nakışlar işlenmiş bir tavus kuşu olacaktır.

    Şimdi, o çekirdek ve o yumurtanın kendilerine has basit yapıları ve sıradan halleri vardır. Ancak sonradan ortaya çıkan ağaç ve kuşun da, o çekirdek ve yumurtanın son hallerine nispeten çok mükemmel özellikleri vardır.

    Şimdi, sıradan bir insana o çekirdek ve o yumurtanın özelliklerini ağaç ve kuşun özellikleri ile irtibatlandırıp anlattığımız zaman olması gereken, çekirdekten ağaca kadar veya yumurtadan mükemmel bir tavus kuşu oluncaya kadar olan mertebelere bakarak o ağaç veya yumurtaya bakmalıdır. Yoksa, “Küçük bir çekirdekten yüzlerce hurma çıktı” veya “Şu yumurta, kuşların sultanı olabilecek güzellikte yaratılan bir tavus kuşudur” denilse aklı almadığından inkâr edecek, yalanlayıp inanmayacaktır.

    İşte, misaldeki gibi, Peygamber Efendimizin (ASM) insan olmasının gerektirdiği hallerini, o çekirdek veya o yumurtaya benzetirsek, peygamberlik vazifesi ile parlayan nurani şahsiyeti de, cennetin bir tûbâ ağacı veya hümayun kuşuna benzeyecektir. Hem de bu manevi yönü daima daha da yükselmeye devam etmektedir. Çünkü yukarıda da bahsedildiği gibi ümmetinin her zaman yaptığı ibadetlerinin, amellerinin ve dualarının bir misli O'nun (ASM) sevaplarına eklenmekte ve manevi mertebesinin her geçen zaman daha da artmasını sağlamaktadır. Onun için, insan olmasının gereği olan yönleri duyulduğu zaman diğer taraftan, Refref’e binip, Hz. Cebrâil’i arkada bırakıp, Kab-ı Kavseyne çıkarak Cenab-ı Allah'a muhatap olan nurani manevi şahsiyetine de hayal gözümüzü kaldırıp bakmamız gerekmektedir. Yoksa ya hürmetsizlik ederiz veya nefsimizin ve şeytanımızın da yardımı ile inkâr ederiz.
    ümit şimşek
    iman insanı insan eder, belki sultan eder..

  3. #3
    Ehil Üye ademyakup - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2006
    Mesajlar
    8.211

    Standart

    Kur'an, Peygamberimizin (sav) sözleri olamaz mı? Değilse nasıl ispat edilir?

    Kur'ân-ı Kerim'in, Efendimiz veya başka birinin sözü olduğu iddiası birkaç gözü dönmüş cahiliye insanıyla, günümüzün, Kur'ân düşmanı batılı, doğu bilimciler tarafından sık sık ortaya atılan bir mevzudur. Bununla bilgisiz, görgüsüz kimselerin zihinlerinin bulandırılması hedeflenmektedir. Kanaatimizce, dünün müşrikleri gibi, bugünün müşrikleri de, bu mevzuda düşünmeden maksatlı davranıyor ve garazlı konuşuyorlar. Zira Kur'ân, kim tarafından olursa olsun, insafla ele alındığı zaman bir beşere mal edilemeyecek kadar üstün ve ilâhî olduğu anlaşılacaktır.

    Şimdi bu ciddî konunun derinlemesine tahlilini dev adamların devâsâ kitaplarına havale edip sadece birkaç ana başlığı hatırlatacağız:

    1) Bir kere Kur'ân'ın üslubuyla hadislerin üslubu birbirlerinden o kadar farklıdır ki; Araplar, Efendimizin Kur' ân dışı beyanlarını, kendi sohbet ve konuşma tarzlarına uygun buluyorlardı ama, Kur'ân karşısında hayret ve hayranlıktan kendilerini alamıyorlardı.

    2) Hadisleri okurken, arkasında düşünen, konuşan, Allah korkusundan iki büklüm olan bir insan imajı sezilir. Oysa ki, Kur'ân'ın sesinde yüksek bir kuvvet, heybetli bir edâ ve cebbar bir şive hissedilir. Bir insan beyanında, birbirinden öyle çok farklı iki üslubu birden tasavvur etmek ne aklın kabul edeceği bir durumdur ve ne de mümkün olabilir.

    3) Mektep-medrese görmemiş ümmî bir insanın -O ümmîye ruhlar feda olsun- eksiksiz, kusursuz; ferdî, ailevî, toplumsal, iktisâdî ve hukukî bir sistem getirip yerleştirmesi, her şeyden evvel düşünce ve aklın gerçeklerine aykırı bir durumdur.. Hele bu sistem, asırlar boyu, dost-düşman bir çok millet tarafından tatbik edilecek kadar harika ve bugüne kadar tazeliğini korumuşsa.

    4) Kur'ân'da varlık, hayat ve bunlarla alâkalı ibadet , hukuk ve iktisat gibi mevzular birbiriyle öyle dengeli ve yerli yerince ele alınmıştır ki; bunları görmezlikten gelerek onu bir insanın sözüymüş gibi farz etmek, bir bakıma onu tebliğ eden bir insan kabul etmemek demektir. Zira, yukarıdaki meselelerin bir teki bile, süreklilik ve zaman üstü olma gibi, hususiyetleriyle en büyük dâhilerin dahi altından kalkamayacağı ağır meselelerdir. Böyle, yüzlerce meselesinden her biri, birkaç dâhinin üstesinden gelemeyeceği zengin muhtevalı bir kitabı, mektep-medrese görmemiş ümmî bir Zat’a dayandırmak delili olmayan çıplak bir iddiadır.

    5) Kur'ân, geçmişe-geleceğe dair verdiği haberler itibariyle de hârikadır ve kesinlikle insan sözü olamaz. Bugün, yeni yeni keşiflerle ortaya çıkarılan, geçmiş kavimlerin yaşayış tarzları, iyi veya kötü akıbetleri kelimesi kelimesine asırlârca evvel Kur'ân-ı Kerim'in haber verdiği gibi çıkmıştır. İşte, Hz. Sâlih, Hz. Lut ve Hz. Musa gibi peygamberler, işte onların kavimleri ve işte her biri başlı başına birer ibret sergisi olan meskenleri..!

    Kur'ân'ın, geçmişe dair verdiği haberlerin kesinliği ve doğruluğu kadar, geleceğe ait haberleri de o ölçüde önemli ve başlı başına bir mucizedir. Mesela: senelerce evvel Mekke'nin fethedileceğini ve Kâbe'ye emniyet içinde girileceğini 'Allah dilediğinde, güven içinde başlarınızı tıraş ederek ve saçlarınızı kısaltarak korkmadan Mescid-i Haram'â gireceksiniz' (Fetih/27) ayetiyle haber verdiği gibi, İslâm'ın bütün bâtıl sistemlere galebe çalacağını da 'O, Resûlünü, hidayet ve hak dinle gönderdi ki bütün dinlere galebe çalsın. Şahit olarak. Allah yeter' (Fetih/28) beyanıyla ilân etti. Bunun gibi, o gün Roma'lılar karşısında savaş galibi görünen Sâsânilerin yenileceğini ve aynı zamanda, Bedir gâlibiyetiyle Müslümanların da sevineceğini 'Rum yenildi (bölgenize) en yakın bir yerde. Onlar bu mağlubiyetten sonra (yeniden) galebe çalacaklar. Birkaç yıl içinde. Bundan önce de sonra da iş Allah'a aittir. O gün mü'minler de sevinirler.' (Rum/2-4) müjdesiyle duyurmuştu; vakti gelince Kur'ân'ın haber verdiği gibi çıktı. Bunun gibi, 'Ey Resûl, Rabbinden sana indirileni duyur; eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni (insanlardan gelen kötülüklerden) koruyacaktır' (Maide/67) ayetiyle de, en yakınındaki amcasından, düşman millet ve düşman devletlere kadar çevresi düşmanlıklarla sarılı olduğu halde, hayatını emniyet içinde geçireceği va'dolunmuşdu ve öyle de oldu.
    iman insanı insan eder, belki sultan eder..

  4. #4
    Ehil Üye ademyakup - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2006
    Mesajlar
    8.211

    Standart

    Değişik ilim dallarının keşfedilmesiyle, âfâk ve enfüsün yâni insan mâhiyeti ve mekânların didik didik edileceğini, ilmî buluş ve tespitlerin, yeni yeni keşiflerin insanoğlunu inanmaya zorlayacağını 'Biz onlara, ufuklarda ve kendi nefislerinde mucizelerimizi göstereceğiz ki, o (Kur'ân ve Kur'ân'ın getirdiklerinin) gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbi'nin her şeye şahit olması yetmez mi?' (Fussilet/53) mucizevî beyanıyla ifâde etmişti ki, günümüzde süratle o noktaya doğru gidilmektedir.

    Ayrıca, Kur'ân, indirildiği günden bu yana 'Deki: And olsun, eğer insanlar ve cinler şu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek için toplansalar, yine O'nun benzerini getiremezler. Birbirlerine arka verseler de.' (İsra/88) deyip, düşmanlarının damarlarına dokundurduğu halde, bir-iki küçük hezeyanın dışında, kimsenin ona bir benzer yapmaya teşebbüs etmemesi ve edememesi, onun verdiği haberi doğrulamakta ve mucize olduğunu ilan etmektedir.

    Kur'ân-ı Kerim'in indirildiği ilk yıllarda, Müslümanlar az, zayıf, iktidarsız ve geleceğe ait hiçbir düşünceleri yoktu. Ne bir devlet, ne dünya hâkimiyeti ne de yeryüzündeki sistemleri altüst edecek dinamikleri yoktu ve yeni dinin güç kaynağı adına hiçbir şey bilmiyorlardı. Oysa ki, Kur'ân 'Allah sizden, inanıp iyi işler yapanlara va'deti ki; onlardan öncekilerini nasıl hükümrân kıldıysa, onları da yeryüzünde hükümran kılacak ve kendi!eri için seçip beğendiği dinlerini sağlama bağlayacak ve korkularının ardından da onları güvene erdirecektir.' (Nur/55) ayetiyle onlara, bu yüksek hedefleri gösteriyor ve cihanın hakimi olacakları müjdesini veriyordu.

    Daha bunlar gibi, Müslümanlığın ve Müslümanların geleceği, zafer ve mağlubiyetleri, ilerleme ve gerilemeleriyle alâkalı pek çok ayetler var ki, hepsini burada zikretmemiz mümkün değil.

    Kur'ân-ı Kerim'in gelecekle alâkalı verdiği haberlerin büyük bir bölümünü, değişik ilim dallarının varacakları nihâi hudutlarla ilgili olan ayetler teşkil eder. İlmî tespitlerle alâkalı, kısa işaretler halinde, Kur'ân'ın verdiği haberler o kadar hârika ve o kadar erişilmezdir ki, onun bu mevzudaki beyanlarını kulak ardı etmek mümkün olmayacağı gibi, bu mevzudaki beyanlarıyla ona insan sözü demek de mümkün değildir.

    Yüzlerce âyetin doğrudan, delillerle ve işaret yoluyla ifâde ettikleri harikalara dair pek çok eser yazıldığından, bu meselenin geniş olarak izahını o eserlere havale ederek, misâl teşkil edecek birkaç ayetin işaret ve delâlet ettikleri hususları kaydedip geçeceğiz.
    iman insanı insan eder, belki sultan eder..

  5. #5
    Ehil Üye ademyakup - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2006
    Mesajlar
    8.211

    Standart



    1. Kâinatın Yaratılışı
    Kâinatın yaratılışıyla alâkalı olarak 'İnkâr edenler, gökler ve yer bitişik bir durumdayken, onları birbirinden ayırdığımızı, sonra da bütün canlıları sudan yarattığımızı görüp düşünmüyorlar mı? Halâ imân etmeyecekler mi?' (Enbiya/30) ayetinin anlattığı yüksek hakikat, teferruatına dair farklı fikirler ileri sürülse bile ilk yaratılışla alâkalı değişmeyen en sabit bir prensiptir. Ayette anlatılan, bitişik olma ve ayrılma, ister gazlardan meydana gelen kitlenin, nebulolara ayrılması, ister güneş sistemi gibi sistemlere bölünüp şekillenmesi ve yörüngeli mükemmel düzenli sistemlere dönüşmesi, isterse bir sahâbiye ve bir dumanın bölünüp, parçalanıp, kontrol altına alınması şeklinde olsun netîce değişmez. Âyet, kullandığı malzeme ve seçtiği üslup itibariyle, ilmî araştırmalar için hep bir ışık kaynağı olmuş, bütün iddia, teori ve tezlerin eskiyip atılmasına karşılık o, tazeliğini korumuş, bugünlere gelmiş ulaşmış ve yarınlara hakim olmaya da aday görünmektedir.




    2. Astronomi
    Kur'ân-ı Kerim'de astronomiye esas teşkil edecek o kadar çok âyet vardır ki, bunların bir araya getirilerek teker teker tahlil edilmeleri, ciltler ister. Biz bir-iki âyetin işaretiyle yetineceğiz.

    'Allah o zattır ki, gökleri, görebildiğiniz bir direk olmaksızın yükseltti; sonra da iradesini (tekvin) arşına yöneltti. Artık hepsi belli bir süreyle kayıtlı olarak akıp gitmektedir.' (Ra'd/2)

    Âyet, göklerin yükseltilmesini, genişleyip büyümesini hatırlattığı gibi, her şeyin düzen içinde baş başa, omuz omuza olmasını da (bilebileceğimiz cinsten bir direk olmaksızın) sözüyle ifade etmektedir. Evet, gök kubbeyi tutup, dağılmasına meydan vermeyen, görebileceğimiz cinsten bir direk yok ama, yine de bütün bütün direksiz değil. Zira, kütlelerin dağılmaması ve gelip birbirine çarpmaması için, görülsün görülmesin mevcut düzene esas teşkil edebilecek kanun, kaide, prensip mânâsında böyle bir direğin vücudu zarurîdir.

    Kur'ân bu ifadesiyle bizlere, kültürler arası ile'l-merkez (merkez çek) an'il-merkez (merkez kaç) prensibini düşündürmektedir ki, bunun, Newton'un çekim kanununa veya Einstein'in (hayyiz)'ine uyup uymaması bir şey ifade etmez.
    Hele âyetin, Güneş ve Ay'ın akıp gittiğini ifade etmesi çok enteresandır ve üzerinde durulmaya değer. Rahmân suresindeki 'Güneş ve Ay'ın hareketleri. tamamen bir hesaba bağlıdır' (Rahman/5), Enbiya suresindeki 'Geceyi, gündüzü, Güneşi, Ay'ı yaratan O'dur. Bunların her biri bir yörüngede yüzmektedirler' (Enbiya/33), Yâsin suresindeki 'Güneş kendine mahsus yörüngede akıp gitmektedir' dedikten sonra 'Bunların her biri belli bir yörüngede döner dururlar'(Yasin/38-40) diyerek,Güneş, Ay ve sair gezegenlerin bir düzene göre yaratıldıklarını, bir âhengi temsil ettiklerini ve hesaplı bir gerçeğe dayalı bulunduklarını apaçık dile getirmektedir.


    iman insanı insan eder, belki sultan eder..

  6. #6
    Ehil Üye ademyakup - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2006
    Mesajlar
    8.211

    Standart

    Yerin Yuvarlaklığı
    'Geceyi gündüzün üstüne, gündüzü de gecenin üstüne doluyor'(Zümer/5) ayeti, kullandığı malzeme itibariyle, gece ve gündüzün birbirini takip etmesini, sarığın başa sarılması gibi, ışık ve karanlığın, yerkürenin başına 'sarık gibi dolanması' sözüyle anlatıyor. Bir diğer âyette ise 'Sonra da yeri döşeyip (elips şeklinde) yerleşmeye hazırladı.' (Naziat/30) diyerek araştırmacılara en son noktayı göstermektedir.




    Mekân genişlemesi hususunda:
    'Semâyı biz kendi elimizle kurduk ve sürekli genişletmekteyiz'(Zariyat/47) Bu genişleme ister Einsteine'nin anladığı mânâda, ister Edwin Hubble'in Güneş sisteminin dahil olduğu galaksiden, nebulozların uzaklaşması şeklinde olsun fark etmez. Önemli olan Kur'ân'ın, ana konuya parmak basıp, sonrasında keşifsel ilimlerin çok önünde zirveleri tutup onlara ışık yaymasıdır.




    3. Meteoroloji
    Hava akımları, bulutların yoğunlaşması, havanın elektriklenmesi, şimşeklerin çakması ve yıldırımların meydana gelmesi Kur'ân-ı Kerim'de, yer yer ilâhî nimetleri hatırlatma ve yer yer de insanları tehdit etme bahislerinde çokça zikredilen hususlardan biridir. Meselâ 'Baksana, Allah bulutları sürüyor, sonra toparlayıp birleştiriyor, sonra da üst üste yığıyor.. Bir de bakıyorsun bunun arkasından yağmur ortaya çıkıyor. Doluyu da yukarıda dağlar gibi olanlardan indiriyor; onunla dilediğini vuruyor, dilediğinden de onu öteye çeviriyor' (Nur/43) Her yerde olduğu gibi, burada da Kur'ân yağmur hadisesinin zirve durumunu ihtâr ederek, havayı velveleye veren, bulut, yağmur, şimşek ve yıldırımlar gibi ürperten, korku veren hadiselerin arkasındaki nimetlerini ihsan eden eli göstermek ve ruhları ona karşı uyanık olmaya çağırmakta aynı anda, belli disiplinlere bağlı olarak yağmur ve dolunun meydana geliş keyfiyetlerini ve sonra da yeryüzüne inmelerini öyle garip bir biçimde anlatmaktadır ki; böyle bir anlatış tarzından hemen herkes bugün bilinene ters düşmeyecek şekilde yağmur ve dolunun meydana geliş keyfiyetlerini anlar ve Kur'ân'ın beyanına hayranlık duyar. Kur'ân, iki ayrı çeşit elektriğin birbirini çekmesi, aynı cinsten elektrik yükünün birbirini itmesi, rüzgârların devreye girerek birbirini iten bu bulutları birleştirmesi; yerden yukarıya yükselen pozitif yüklü akımların hava boşluğundaki mevcut elektrikle birleşmesi neticesinde elektriklenmenin meydana gelmesi ve bu noktada buharın su damlaları halinde yere inmesi gibi detaylarla meşgul olmaz. O, ana hadise ve asıl tema üzerinde durur; ayrıntıya ait diğer meselelerin izah ve isimlendirilmelerini zamanın tefsirine bırakır.




    Hicr suresindeki 'Aşılayıcı rüzgârları gönderip onunla gökyüzünden su indirip size takdim ettik (yoksa) siz o suyu depo edemezdiniz' (Hac/22) ayeti, bu hususa ayrı bir boyut ilâve ederek ağaçların ve çiçeklerin aşılanmasında rüzgârların fonksiyonuna dikkati çektiği gibi onların bilhassa, bulutları aşılama vazifesini de ihtar etmektedir. Oysa ki, Kur'ân indirildiği zaman, ne otun, ağacın, çiçeğin ne de bulutların aşılanma ihtiyaçları bilinmediği gibi, rüzgârların çelik-çavak bu önemli vazifeyi gördüklerinden de hiç kimse haberdar değildi...


    iman insanı insan eder, belki sultan eder..

  7. #7
    Ehil Üye ademyakup - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2006
    Mesajlar
    8.211

    Standart

    4. Fizik
    Varlığın ana unsuru madde ve onun çift ve tek olma gibi hususiyetleri de Kur'ân-ı Kerim'in ele alıp anlattığı mevzulardandır.

    Meselâ, Zâriyat suresinde 'İyice düşünesiniz diye biz her şeyi çift olarak yarattık' (Zariyat/49) her şeyin çift olarak yaratıldığı ve Kur'ân'ın kullandığı malzeme itibariyle, bunun önemli bir esas ve tüm zamanlara hitap eden bir prensip olduğu anlaşılmakta. Şuarâ suresindeki ayette ise 'Yeryüzüne bakmıyorlar mı? Biz onda nice iç açıcı çiftler yaratıp yetiştirdik' (Şuara/7) denilerek, her sene gözümüzün önünde haşr-ü neşr olan yüzbinlerce çifte dikkat çekilmekte ve Allâh'ın nimetleri hatırlatılmakta. Yâsin suresindeki ayet ise, daha genel ve daha enteresan: 'Ne yücedir o Allah ki toprağın bitirdiklerinden, (onların) kendilerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden hep çiftler yaratmıştır' (Yasin/36) şeklindeki beyanıyla, bugün bilip tespit edebildiğimiz çift yaratıkların yanında, henüz bilemediğimiz birçok çiftlerin varlığı da, ihtar edilmektedir.

    Evet, Allah, insanlardaki erkeklik ve dişilikten, otların, ağaçların çift olma esasına; atomlar, atomlardaki elektron ve çekirdek ikiliğinden, madde -anti madde zıd eşliliğine kadar, canlı-cansız, yerde-gökte değişik keyfiyet ve boyutlarda ne kadar çift varsa, umum nimetlerini hatırlatma sadedinde, kendinden başka her şeyin çift olduğunu zikredip bizleri düşünmeye davet ediyor.

    Sırf birer misal teşkil etsin diye, yukarıda zikrettiğimiz âyetlerden başka, pek çok ilâhî beyan var ki, her birisi başlı başına birer mucize olması itibariyle, hem Kur'ân'ın Allah kelâmı olduğuna hem de Peygamberimizin O'nun elçisi bulunduğuna apaçık delâlet etmektedir.

    Evet, Kur'ân yeryüzünde hayatın ortaya çıkışından, bitkilerin aşılanma ve üremelerine, hayvan topluluklarının yaratılmasından hayatlarını onlarla devam ettirdikleri bir kısım sırlı düsturlara, bal arısı ve karıncanın esrarlı dünyalarından kuşların uçuş keyfiyetine, hayvan sütünün hasıl olma yollarından insanın anne karnında geçirdiği safhalara kadar pek çok mevzuda, kendine has ifade tarzıyla, öyle veciz, öyle muhtevâlı, öyle hâkim bir üslupla ele aldığı şeyleri takip etmektedir ki; bizim yorumlarımız bir yana, ne zaman onlara müracaat edilse hep taze, genç ve ilimlerin varabilecekleri en son hedefleri tutmuş oldukları görülecektir.

    Şimdi, bir kitap, binlerce insanın, bilmem kaç asırlık çalışmaları neticesinde varabildikleri noktaların dahi ötesine parmak basıyor, mevzuya hakim bir üslupla o mevzunun özetini ve temelini veriyorsa, o kitabı, değil on dört asır evvelki bir insana, günümüzün farklı ilim dalları ile meşgul yüzlerce, binlerce dâhisinin mesâisine vermek dahi mümkün değildir. Hele o kitap, Kur'ân gibi muhtevası zengin, ifadeleri çarpıcı, üslubu yüksek, şivesi de ilâhi olursa...

    Şimdi dönüp muhatabımıza soralım, okuma yazma bilmemesi ile mucize o Zât, okulun, medresenin, kitabın bilinmediği o cahilîye döneminde, canlılarda sütün meydana geliş şeklini kimden öğrendi? Rüzgârların aşılayıcı olduğunu, bitkileri ve bulutları aşıladığını, yağmur ve dolunun meydana gelme noktalarını nasıl bilebildi? Yerkürenin elips şeklinde olduğunu O'na kim öğretti? Uzay genişlemesini hangi rasathanede ve hangi dev teleskoplarla tespit edebildi? Atmosferin yapı taşlarını ve yukarılara doğru çıktıkça oksijenin azlığını hangi laboratuarda öğrendi? Hangi röntgen veya ultrasyon cihazları ile anne karnındaki embriyonun geçirmiş olduğu safhaları aynı aynıya tespit etti? Sonra da bütün bu bilgilerin detaylarını bilen alanında uzman bir ilim adamı edasıyla, tereddütsüz, şüphesiz ve kendinden gayet emin bir tarzda muhataplarına anlattı?..
    iman insanı insan eder, belki sultan eder..

  8. #8
    Ehil Üye ademyakup - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2006
    Mesajlar
    8.211

    Standart

    Kur'ân-ı Kerim, Efendimizin vazife, mesuliyet ve yetkilerini anlatıp O'na yol gösterdiği gibi, yer yer de seviyesine uygun olarak O'na uyarılarda bulunmakta ve ikaz edip yönlendirmektedir.

    Meselâ: Bir defa münafıklara, izin vermemesi gerekirken izin verdiğinden dolayı 'Allah seni affetsin, doğru söyleyenler sana iyice belli olup ve yalan söyleyenleri bilmezden önce niçin onlara izin verdin?' (Tevbe/43) şeklinde tembihte bulunduğu gibi, Bedir esirleri hakkındaki tatbikatından dolayı da 'Yeryüzünde tam yerleşip istikrar kazanıncaya kadar hiçbir peygambere esirler sahibi olmak yakışmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, Allah ise (sizin için) ahireti istiyor. Allah daima üstün ve hikmet sahibidir... (Enfâl/67) 'Eğer Allah'tan (affınıza dair) bir yazı ve takdir geçmemiş olsaydı, aldığınız fidyeden dolayı size mutlaka büyük bir azap dokunurdu.' (Enfal/68) mahiyetinde uyarıda bulunmuştu.

    Bir keresinde, Allah'ın dilemesine havale etmeden, 'yarın bu işi yaparım' dediği için 'Hiçbir şey için bunu yarın yapacağım deme. Ancak Allah dilerse (de). Unuttuğun zaman Rabbini an ve "Umarım Rabbim beni bundan daha doğru bir bilgiye ulaştırır" de' (Kehf/23-24) emir ve tembihinde bulunmuş, bir başka sefer 'insanlardan korkup çekiniyordun; oysa asıl çekinmeye lâyık olan Allah idi' (Ahzab/37) uyarıyı andırır bir mahiyette sadece Allah'tan korkulması lâzım geldiğini ihtar etmişti.

    Zevcelerini bir meseledeki tavırlarına karşı bal şerbeti içmemeye yemin edince 'Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını arayarak Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin haram kılıyorsun? Allah çok gafûr ve rahimdir' (Tahrim/1) diyerek sertçe ikaz ediyordu.

    Daha bunlar gibi, pek çok âyetle, bir taraftan O'nun vazife, mesuliyet ve yetkilerinin sınırları belirlenirken, diğer taraftan az dahi olsa bu sınırlara riâyet edilmediği, vazife ve mesuliyetin yapılması gerektiği gibi yerine getirilmediği zamanlarda O'na ikaz ve tembihte bulunulmuş ve yer yer sertçe uyarmalar yapılmıştır.

    Şimdi hiç akıl kabul eder mi ki, bir insan bir kitap telif etsin, sonra da o kitabın muhtelif yerlerine kendi hakkında, uyarı, kınama, ikaz ve ihtar ifade eden âyetler yerleştirsin. Hâşâ!... O kitap Allah kitabı, O zât da O'nun şerefli tebliğ edicisidir.

    Kur'ân-ı Kerim, bir belağat harikasıdır ve bu sahada eşi menendi yoktur. Bu itibarla da onu bir beşere mal etmek mümkün değildir.

    Efendimiz (sav) Peygamberlikle ortaya çıktığı zaman, kitleleri arkasından sürükleyen bir yığın şâir, edip ve söz üstâdı vardı. Bunlar pek çoğu itibariyle de O'na düşman idiler. Yer yer kafa kafaya verip düşünüyor; Kur'ân'ı bir kalıba yerleştirmek, bir şeye benzetmek ve ne olursa olsun mutlaka hakkından gelmek istiyorlardı. Hatta, zaman zaman Hıristiyan ve Yahudi âlimleriyle de görüşüyor, onların düşüncelerini alıyorlardı . Ne pahasına olursa olsun Kur'ân çağlayanını durdurmak ve kurutmak için akıllarına gelen her şeyi yapma kararındaydılar. Bütün bu engellere ve engellemelere, akla hayâle gelmedik karşı koymalara aldırmadan yoluna devam eden Hz. Muhammed (sav), bilumum inkârlara, ilhadlara karşı sadece ve sadece Kurân'la karşılık veriyor ve mücadelesini de zaferle noktalıyordu. Hem de bunca düşmana rağmen.
    iman insanı insan eder, belki sultan eder..

  9. #9
    Ehil Üye ademyakup - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2006
    Mesajlar
    8.211

    Standart



    Evet, o gün, Hıristiyan ve Yahudilerden ileri gelen alimlerle beraber, belagatın dev temsilcileri, tek cephe olup etrafı velveleye verdikleri bir dönemde, Kur'ân o üstün ifade gücü, o büyüleyici beyanı, o baş döndürücü üslûbu, o insanın içini ürperten mana derinliği ve ruhâniliğiyle muhataplarının gönlüne girdi; arşı, ferşi çınlatacak bir ses, bir soluk oldu yükseldi. Sürekli olarak düşmanlarını, karşı koymaları için çağırdı, tehdit etti, meydan okudu: 'Siz de Kur'ân'a benzer bir kitap, hiç olmazsa onun bir suresine denk bir şey, daha da olmazsa aynı ağırlıkta bir âyet ortaya koyun; yoksa savulun gidin!..' dediği ve o günden bugüne de 'Eğer kulumuz Muhammed'e (sav) indirdiğimizden şüphe içindeyseniz, haydi onun gibi bir sûre getiriniz ve eğer doğru iseniz; Allah'tan başka bütün yardımcılarınızı da çağırınız.' (Bakara/23) 'De ki: and olsun, eğer insanlar ve cinler şu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek için toplansalar, yine onun benzerini getiremezler. Birbirlerine arka çıkıp yardım etselerde...' (İsra/88) 'Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? De ki: Öyle ise siz de onun benzeri on uydurulmuş (dahi olsa) sure getiriniz. (Hatta) eğer doğru iseniz, Allah'dan başka çağırabildiklerinizi de çağırınız' (Hud/13) ayetleriyle aynı şeyleri tekrar edip durduğu halde, bir-iki hezeyanın dışında, Kur'ân'ın bu meydan okuyuşuna cevap verilmemesi, onun kaynağının insani olmadığını gösterir. Zira, tarih şahittir ki, Kur'ân'ın düşmanları O'na ve O'nun tebliğ edicisi olan Peygamber Efendimize (ASM) her türlü kötülük yapmayı denedikleri halde, Kur'ân'a benzer yapmayı akıllarından bile geçirmediler. Böyle bir şeye güçleri yetseydi, yaptıkları nazire ile Kur'ân'ın sesini kesecek, tehlikelerle dolu savaşma yolunu seçmeyeceklerdi.

    Evet, o koca belagat üstadları, şeref, haysiyet hatta ırz, namus gibi en değerli şeylerini tehlikeye atıp savaşma yolunu seçmeleri, Kur'ân'a benzer yapılamamasının en açık delîlidir. Eğer benzerini yapmak mümkün olsaydı, bu şekilde karşı koymayı savaşmaya tercîh edecek ve geleceklerini katiyyen tehlikeye atmayacaklardı.

    Arap şâir ve edebiyatçılarının, Kur'ân'ın benzerini getirememeleri tahakkuk edince, ona Hıristiyan ve Yahudiler arasında menşe' aramak bir zavallılık ve çaresizlik ifadesidir. Hem, Hıristiyan ve Yahudiler bu muhteva ve bu ifade zenginliğinde bir kitap hazırlayıp ortaya koymaya güçleri yetseydi, ne diye onu başkasına nispet edeceklerdi. 'Biz yaptık' der ve onunla övünürlerdi.

    Kaldı ki, dünden bugüne, dikkatsiz veya garazlı bir iki batılı doğu bilimci ve müşrike bedel, bir sürü ilim adamı, araştırmacı ve düşünür Kur'ân'ın içerik zenginliği, ifade gücü karşısında hayranlıklarını gizleyememiş ve onu alkışlamışlardır.

    Charles Milles; Kur'ân'ın üslubundaki zenginlik itibariyle benzerinin yapılamayacak ve tercüme edilmeyecek kadar yüksek bir edâya sahib olduğunu...

    Victor İmberdes; Kur'an'ın, bütün hukuk esaslarına kaynak olabilecek zengin bir muhtevaya sahib bulunduğunu...

    Ernest Renan; Kur'ân'ın dînî bir inkılâb kadar edebî bir inkılâb da yaptığını...

    Gustave Le Bon; Kurân'la gelen İslâm'ın en saf, en hâlis bir tevhid anlayışını dünyaya tebliğ ettiğini...

    CI. Huart; Kur'ân'ın Allah kelâmı olup, vahiy yoluyla Hz. Muhammed'e (sav) tebliğ edildiğini...

    H. Holman; Hz.Muhammed'in (sav) Allah'ın son peygamberi, İslâmiyet'in de vahy edilmiş dinlerin en sonuncusu bulunduğunu...

    Emile Dermenyhem; Kur'an'ın, Peygamber'in (as) birinci mucizesi olduğunu, edebî güzelliği itibariyle de erişilmez bir muamma olduğunu...

    Arthur Bellegri; Hz. Muhammed'in (sav) tebliğ ettiği Kur'ân'ın bizzat Allah'ın eseri olduğunu.,.

    Jean Paul Roux; Peygamberimizin en güçlü mucizesinin melek vasıtasıyla gönderilen Kur'ân-ı Kerim olduğunu...

    Raymond Charles; Kur'ân'ın, hükmü hâlâ devam eden ve Allah'ın bir elçi vasıtasıyla müminlere tebliğ ettiği beyanların en canlısı olduğunu...

    Dr. Maurice; Kur'an'ın her türlü itiraz ve eleştirinin üzerinde bir mucize, bir harika olduğunu hatta daha da ileri giderek, edebiyatla ilgilenenler için Kur'ân'ın bir edebî kaynak, dil uzmanları için lâfızlar hazinesi ve şairler için bir ilham membaı bulunduğunu...

    Manuel King; Kur'ân'ın, peygamberimizin peygamberliği süresince Allah'tan aldığı emirlerin mecmuu bulunduğunu...

    Mr. Rodwell; İnsanın Kur'ân'ı okudukça hayretler içinde kaldığını ifâde eder ve onu takdirlerle alkışlarlar.

    Sadece birer cümleciklerini alıp naklettiğimiz bu seçkin ilim adamı ve düşünürler gibi, daha yüzlerce fikir adamı ve araştırmacı, bilgilerinin genişliği ölçüsünde, aynı hakikatlara parmak basmış ve Kur'ân karşısında takdirle iki büklüm olmuşlardır.

    f.gülen
    iman insanı insan eder, belki sultan eder..

  10. #10
    Ehil Üye ademyakup - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2006
    Mesajlar
    8.211

    Standart

    okuyalım..aşkımız,sevgimiz artsın efendimize sav.

    imanımız inkişaf eyleye..
    iman insanı insan eder, belki sultan eder..

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Duamız neden kabul olmuyor?
    By BiRDüNYaUMuT in forum Serbest Kürsü
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 14.11.13, 22:11
  2. Duam Neden Kabul Olmuyor Diyenler
    By elyasa1983 in forum Klip, Video, Film ve Animasyon
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 26.11.11, 18:06
  3. Duam Neden Kabul Olmuyor Diyenler
    By elyasa1983 in forum Klip, Video, Film ve Animasyon
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 26.11.11, 17:43
  4. Cevaplar: 50
    Son Mesaj: 14.01.09, 22:58
  5. Neden Duamız Kabul Olmuyor
    By ademyakup in forum Dualar
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 08.11.06, 16:36

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0