Asrı saadet dönemine baktığımızda islamın önce sahabe neslinin zihinlerini, düşüncelerini inşa ettiğini görmekteyiz. Kuranı kerimi nüzul sırasına göre incelediğimizde de ilk önce düşünce alt yapısının şekillendirildiğini görürüz. Bunun gerekliliği elbette çok önemlidir. Çünkü insan, eylemlerini düşünce gibi soyut bir mekanizmanın direktifleriyle yapmakta ve bu direktiflerin doğruluğuna inandığı müddetçe de tüm aksi eylemlerin yanlışlığına hükmetmektedir. Dolayısıyla bir insanın eylemlerini düzeltmenin tek yolu düşünce mekanizmasının düzelmesini sağlamaktır.

Düşünce gibi soyut bir yapının imarı da soyut tuğlalar vasıtasıyla olacaktır. İşte bu soyut tuğlalar “kavramlardır”. Zihin örgüsü içerisinde her birinin farklı bir anlamı ve işlevi olan bu tuğlalar olması gereken yerde olduğu müddetçe çelişkisiz ve mantıklı bir düşünce altyapısı elde edilecektir. Bu kavramlardan herhangi birinin eksik olması, yanlış yerde bulunması veya muadillerinin (benzerlerinin) kullanılması zihnimizde bulanıklığa, çelişkilere ve şüphelere yol açacaktır. Var olan bu boşluğun doldurulması ise çok kolay olacak ve diğer değerlerimizle, doğrularımızla ve her şeyden önemlisi kutsallarımızla çelişen bir virüsü şeytan oraya bırakacaktır. Zihnimize bırakılan bu virüs zamanla tüm düşünce sistemimizi çökertecek ve ters dönen zihnimizin doğru algılaması için tüm doğruları ters çevirme mücadelesine başlamış olacağız. Kur’anın birçok ayetinde ifade edildiği gibi dünyada fesat çıkaranların en şiddetlisi olduğumuz halde kendimizi ıslah ediciler olarak görecek etrafımızı da ıslah edilmeye muhtaç olarak algılayacağız. Bunun tek nedeni kavramların yerine oturmamasından doğan boşlukla zihnimizdeki doğruların ters yüz olması ve esasen ters olan bizken baktığımız her şeyin ters olduğunu zannedip düzeltmeye çalışmamız olacaktır.

Onlara: "Yeryüzünde fesat çıkarmayın." denildiğinde: "Biz ancak ıslah edicileriz." derler.
İyi bilin ki, onlar ortalığı bozanların ta kendileridir, fakat anlamazlar.

(Bakara 11)

Böyle bir konuma düşmek için müşrik ya da kâfir olmaya gerek yoktur. Müslüman olduğumuzu iddia ettiğimiz halde (Allah korusun) bu durumlara düşülebilir. Hatta şuan Müslüman toplumların tevhidi duruşu gösterememesinin en büyük etkenlerinden bir tanesi içeriğini Allah’ın değil de ya kendimizin ya da kaynağını dahi bilmediğimiz bir takım ellerin doldurduğu kavramlar ve anlayışlar üzerine İslami hayatımızı bina etmemizdir.

Bu son derece tehlikeli bir yoldur. Müslüman olmayan bir insanı İslam’a, Allah’ın nizamına davet edebilirsiniz ve bu kişi iki yol arasından birini seçmek zorunda olduğunu hisseder. Fakat kendisinin Müslüman olduğunu iddia edip de İslami bir hayattan ve akideden, düşünceden taban tabana zıt olan bir insanı İslam’a çağırdığınızda ilk duyacağınız cevap “Bende Müslümanım!” olacaktır. Hatta bu düşüncede olan insanlar o kadar tatlı konuşurlar ki islamın dünya görüşü, mala bakışı, siyaset anlayışı, hareket metodu gibi tüm temel konuları hakkında çok cazip fikirlere de sahiptirler. Üstelik size karşı bu düşüncelerini savunurken ona “İslam ol” dediğinize pişman edercesine hararetli ve süslüdürler. Ne var ki bu fikirleri kendi nefsi arzularına kılıf olmaktan öteye geçemezler.

İnsanlardan kimi de vardır ki, dünya hayatı hakkındaki sözleri senin hoşuna gider ve o kalbindekine Allah'ı şahit tutar. Hâlbuki O, İslâm düşmanlarının en yamanıdır. (Bakara 204)

Tarihi süreç içerisinde bu zihniyetlerin islama ne kadar zarar verdiği ortadadır. Bu durumda olan bir insan içerisinde bulunduğu hali iki seçenekle açıklamak zorundadır.

Birincisi; bu kişi kasıtlı olarak böyle davranıyordur. Maksatlı ve planlı olarak Müslümanların beynine fitne sokmayı hedeflemekte ve kendisi de bundan çıkar sağlamaktadır. Müslümanların arasına fitne sokmak isteyen her türlü zihniyetin elinde bir kobaydır. Ve kendi aklınca da bu durumdan faydalanmakta ve kazanım elde etmektedir. Ona göre, herhangi bir sıkıntıyla karşılaşmamak için her türlü esnekliği gösterebilmek, asıl amaca ulaşmak için gereken tavizleri vermek veya kimliğini her durumda gizlemek(!) islamın en güzel yaşanma tarzı ve son derece akıllıca bir yöntemdir (?)
İkincisi ise; bu kişi gerçekten islamı bilmiyor, edindiği bilgilerde yanlış kaynaklıdır. Kendisi son derece iyi niyetlidir, ama aldatıldığı için bu düşüncelere saplanmış ve gerçeği de göremez olmuştur. İlk etapta mazeretmiş gibi görünen bilgisizlik hali aslında hiçte masum değildir. Çünkü insanın islamı öğrenirken her türlü sese kulak verip de Allah’ın ve Resulü’nün sesine kulak tıkaması, onu bir türlü duymaması masum bir durum değildir. Hayat tarzı olarak islamı benimseyen bir kişi islamın gereklerini, düşünce yapısını, hayat anlayışını mutlaka asli kaynağından öğrenmekle sorumludur. Özellikle fitnelerin her türlüsünün aleni olarak işlendiği günümüzde İslami öğreti dediğimizde aklımıza gelen ilk kaynak kuran ve sünnet olmalıdır.

***

Din insanlığın en hassas noktasıdır. Buna rağmen en çok hataya düşülen de yine dindir. Böylesine hassas bir konuda neden bu kadar bariz ve çok hatalar yapılır?

Bunun sebebi, dini öğrenme metodumuzdan kaynaklanmaktadır. Eğer dinini öğrenmek isteyen bir insanın aklına Allah ve Rasülü en son geliyorsa, ben dinimi nereden öğrenebilirim diyen bir insan gazete küpürlerinden, dergilerden veya onun bunun sözünden bir türlü kurana sırayı getiremiyorsa; ben hayatımı kimin hayatına benzeteyim diyen bir insan bir türlü peygamberinin hayatına bakacak fırsatı bulamıyorsa elbette o kişi hataya düşecek, elbette dini algısı kirlenecektir. Bunun tek sorumlusu da kendisidir.

Hem ülkemizde hem de dünya genelinde çok çirkin ve kirli oyunlar oynanmaktadır. Bu oyunlarda bir piyon olmak veya oyunlarını kendi başlarına çevirmek bizim dini anlama ve yaşama özverimizle şekillenecektir. Eğer bu noktada bir başarı istiyorsak bunu ancak kuranın onayladığı bir kimlikle elde edebiliriz.

Müslümanlığınızı Kur’ana tekrar onaylatın !