Zor bir zamanın bu büyük cinsellik fitnesi karşısında bunalan, ümitsizliğe düşen, çıkmazda kalan mü’minler için, ‘kıssaların en güzeli’ olan Yusuf (a.s.) kıssasında hem bir ümit ışığı, hem de bir çıkış yolu gösteriliyor. Yusuf kıssası, şeytanın ‘imkânsız’ dediğinin ‘mümkün’ olabildiğini gösteriyor ve bunu göstermesiyle de, sarayda Yusuf’un yaşadığı imtihanın bir benzeriyle hemhal olarak yaşayagelen ahirzaman mü’minlerine Kur’ân eczanesinden benzersiz bir deva ve derman sunuyor.




‘GÜNAHA SON ÇAĞRI’NIN YERİNİ günaha sonsuz çağrının aldığı bir zamanda yaşıyoruz. Günahın hemen her yeri kuşattığı bu ortamda, özellikle ‘cinsellik’le ilgili günahlar bin koldan saldırıyor. Sokaklar, meydanlar, arabalar, evler, vapurlar, billboard’lar, gazeteler, dergiler, TV’ler, CD’ler, afişler, reklamlar, filmler, internet, vitrinler, düğünler, dernekler, sergiler.. derken, hemen her alanda, cinsellik kâinatın ve insanın Hâlik-ı Zülcelâlinin izin vermediği bir biçimde açığa vuruluyor.

Nitekim, meselâ, ‘elbise’ denilen şey artık insanı sıcaktan, soğuktan ve günahtan korumak üzere sunulmuş bir nimet olarak kullanılmıyor. Aksine, tasarımcıların aklı ‘daha az kumaş, daha ziyade tahrik’ formülüyle çalışıyor. Etekler kısalıyor, kumaşlar şeffaflaşıyor, elbiseler daralıyor. Tasarımlar vücut hatlarını ya düpedüz açıkta bırakacak veya örtülse de belli edecek şekilde gerçekleşiyor. Öte yandan, ‘özgür’ ve ‘özgün’ reklamcıların ‘kadın’sız bir reklam düşünemediği; bir cam şişe reklamının dahi bir köşeye müstehcen bir kadın resmi iliştirmeden becerilemediği gözleniyor. TV programları, filmler, dergiler, kapaklar, billboard’lar, fuarlar, açılışlar.. da eklenirse, yaşadığımız günler, hemen her yönden, akılları ve kalbleri cinselliğe endeksleyen bin türlü tâciz unsurunu kuşanmış vaziyette karşımıza çıkıyor.

Esasen, öncelikle ‘sanal’ dünyalarda inşa edilen, sonra da Jean Baudrillard’ın bir modern olgu olarak ısrarla vurguladığı simulasyon (benzeşim) süreci içinde gerçek hayata kopyalanan bir hal var karşımızda. Önce dergi sayfalarında, TV ekranlarında, film karelerinde sergilenen bir tablo, adım adım sokaklara, evlere, işyerlerine, meydanlara taşınıyor. Böylece, bütün bunları dün yadırgayan pek çok insan dahi, bugün bu sürece dahil olmuş görünüyor.

Cinselliğin kendisini bu kadar açık biçimde ve bu kadar geniş bir zeminde ortaya koyduğu modern zaman tablosu, ahirzaman fitnesinde kadınların mühim bir rol oynayacağına dair hadislerin mânâsını da bilfiil tasdik ediyor. Yaşadığımız ortam, bir yanda kadını meta’laştırıp ete ve tene indirgerken, öte yanda erkekleri nefisleri karşısında büyük ölçüde korunmasız bırakıyor.

TV ekranlarından sokaklardaki insan manzaralarına, gazete sayfalarından işyeri ortamına kadar uzanan pek çok alanda sürekli cinselliğin akla getirildiği bu genel tablo karşısında mü’min insanları ise ekseriya bir bedbinlik hali kuşatıyor. Kendini bu kadar fahiş biçimde açığa vuran günaha karşı içte uyanan meyiller, göz kaymaları, haram bakışlar mü’minleri Rabbine karşı nisyan veya isyan haline düşmenin acısıyla kıvrandırırken, şeytan ‘durumun ümitsizliği’ni fısıldıyor durmaksızın. “Bu ortamda” diyor, “etkilenmemen imkânsız. Sen bu durumdan kurtulamazsın.”

Oysa, böylesi zor bir zamanın bu büyük fitne ve imtihanı karşısında bunalan, ümitsizliğe düşen, çıkmazda kalan mü’minler için, ‘kıssaların en güzeli’ olan Yusuf (a.s.) kıssasında hem bir ümit ışığı, hem de bir çıkış yolu sunuluyor. Yusuf kıssası, şeytanın ‘imkânsız’ dediğinin ‘mümkün’ olabildiğini gösteriyor ve bunu göstermesiyle de, sarayda Yusuf’un yaşadığı imtihanın bir benzeriyle hemhal olarak yaşayagelen ahirzaman mü’minlerine Kur’ân eczanesinden benzersiz bir deva ve derman sunuyor.

Kur’ân-ı Hakîm’de Yusuf sûresinde anlatıldığı üzere, Yusuf aleyhisselamın hayatında, hayırla sonlanan, ama son derece zor sınanmalar mevcuttur. Gördüğü bir sadık rüyaya karşılık kıskanç kardeşleri tarafından canına kasdedilerek kuyuya atılması ve onu kuyudan çıkaran kişi tarafından köle edinilip Mısır’a götürülerek satılması, bu ağır imtihanlardan biridir. Yusuf aleyhisselam, ikinci ağır imtihanını ise, kendisini köle olarak satın alan, ama ondaki istidadın farkına vararak hakkında iyi muamelede bulunan Mısır azizinin evinde yaşayacaktır. Bu, henüz çocuk yaşta kuyuya atılan ve köle olarak satılan Yusuf’un gençlik yıllarında yüzyüze geldiği bir imtihandır ve imtihanın merkezinde ‘kadın’ vardır.

Rabb-ı Rahîm, insanları kadın ve erkek olarak yaratmıştır; ve erkekte kadına, kadında erkeğe yönelik bir meyil ve arzu bırakmıştır. Celâl ve cemal aynasından bakıldığında, cemalî yönü ağır basan kadının celâle de muhatap olarak kemale ermesi, celâlî yönü ağır basan erkeğin ise cemale de muhatap olarak kemal bulması gibi çok hikmetler taşıyan bu meyil ve arzu, öte yandan, had konulmamışlığı ile kadınları erkekler, erkekleri kadınlar için bir imtihan konusu kılmaktadır.

Nitekim, ‘insanların en güzeli’ olarak anılagelen Yusuf Aleyhisselam Mısır azizinin karısı için bir imtihan konusu olduğu gibi, azizin karısı da Yusuf için bir imtihan konusu olmuştur. Ne var ki, azizin karısı bu imtihanı geçememiş; Yusuf ise, imtihanı geçmesiyle, insanın cinsellik yönündeki meyil ve arzularını dizginleme imkânının nebevî bir örneğini sunmuştur.

İmtihana konu olan ve birçok kaynakta Züleyha olarak geçen kadın yaşlı veya çirkin biri olsaydı, Yusuf’un imtihanı herhalde bu kadar zor olmazdı. Aynı şekilde böylesine yol gösterici bir örnek niteliği de kazanmazdı. Azizin karısının yaşça genç, suretçe de çok güzel olması, yahut Yusuf’un henüz taptaze bir genç olması imtihanı elbette şiddetlendiren unsurlardır; ama, bunlara rağmen, Yusuf yaşadığı belki de en zor sınanmayı ayağı günaha sürçmeden atlatmıştır.
Üstelik, imtihanını şiddetlendiren başkaca hususlar da vardır. Bunlardan biri, kadının soylu biri, hem de kralın veziri makamındaki birinin hanımı olmasıdır. Yusuf (a.s.), her ne kadar memleketi Filistin’de Yâkub (a.s.) gibi bir peygamberin oğlu, İshak ve İbrahim aleyhisselamların ise torunu olarak saygı görüyor olsa da; Mısır’daki konumu ‘kölelik’tir ve en yüksek sınıftan biri tarafından kendisine gelen teklif ve talep bir köle için dayanmayı ve direnmeyi elbette güçleştirmektedir.

Ve bunun kadar önemlisi, Yusuf’un davet eden değil, davet edilen konumunda olmasıdır.

Zira, bir erkeğin hayatı boyunca yaşayabileceği belki en ağır imtihan, —gençlik, güzellik, servet, soyluluk gibi—her türlü cazibe unsurunu üzerinde taşıyan bir kadından gelen davete ve iltifata hayır diyebilmektir. Erkeklerin en zayıf yönlerinden biri, iltifat gördüğü anda, bunu yapan kişiye karşı korunmasız hale gelmesidir. Güvercinden insana, aslandan koça.. bütün erkek tâifesi, güç gösterisine fıtrî bir meyil ile yaratılmıştır; ve bu duygunun karşılığı olarak da üstün görülme, hayran olunma, takdir edilme gibi bir sonuç beklemektedir. Bir diğer deyişle, ‘teveccüh-ü nâs’ erkeklerin en korunmasız oldukları hallerden biridir, ve bu teveccüh erkeklerin ‘cazibe’ ölçülerine tıpatıp uyan bir kadından geliyorsa korunmasızlık hali iyice katmerlenmektedir.

Lâkin, Yusuf’ta bu böyle olmamıştır.
Hem de, “Heyte lek” (Hadi gelsene!) diye ısrarla çağıran Züleyha’nın, sarayın bütün kapılarını sıkıca kapamış olmasına rağmen...

Ki, bu son durum, insanda günaha karşı hayâdan gelen direncin kırılmasına elverir bir zemin hükmündedir. “Nasıl olsa kimse görmüyor!” düşüncesi, başkaları görüyor, biliyor yahut bilecek olsa yapmaktan kaçınacağı fiilleri yapma yönünde insana cür’et kazandırmaktadır. Nitekim, Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) mü’minleri yolculuğa yalnız çıkmama yönünde uyarması bu sırdandır. “Şeytan, tek başına olanla, iki kişi beraber olana sıkıntı verir. Eğer üç kişi olurlarsa onlara sıkıntı veremez” buyuran Resûl-i Ekrem, “İnsanlar yalnızlıktaki mahzuru benim kadar bilselerdi, hiçbir atlı tek başına bir gececik olsun yol yapmazdı” da buyurmuştur. Zira, kimsenin görmediği yahut görenlerin de tanımadığı bir ortamda, hayâ duygusunun kullanım alanı daralmakta; dolayısıyla, insan günaha daha açık ve yatkın hale gelmektedir.

İşte, Yusuf aleyhisselam, sarayda kendisi ve Züleyha’dan başka kimsenin olmadığı ve kapılar sıkıca kapatıldığı için kimsenin girme riskinin de bulunmadığı bir vasatta; yani, nefisten gelebilecek talebe karşı hayâ duygusunun akim kalması muhtemel bir vasatta sözkonusu imtihanı yaşamıştır. Ve, Allah’ın izniyle, başarmıştır da.

Hem, onun imtihanını daha da şiddetlendiren bir unsur daha vardır. Yusuf sûresinde anlatıldığı üzere, Yusuf, kadının kendisine tasallutu karşısında ondan kurtulmak için kapıya koşmuş, kapı açıldığında ise aziz ile karşılaşmıştır. Danıştığı bir dostunun gösterdiği istikamette soruşturma yürüten aziz, gömleğinin arkadan yırtılmış olmasından hareketle, Yusuf’un taciz eden değil, davet edilen ve davet edildiği şeyden sakınan kişi olduğunu anlamıştır. Aziz Yusuf’tan hadiseyi kimseye anmaması ricasında bulunmuştur ama, Yusuf hiç sözünü etmemiş de olsa, soylu kadınlar arasında Züleyha’nın işi konuşulur olmuştur. Bunun üzerine o günün sosyete kadınlarını evine çağıran Züleyha bu kadınlar indinde kendini mazur gösteren hile ile Yusuf’u iyice zor durumda bırakacaktır.

Züleyha, çeşit çeşit yiyecekler ve meyvelerle süslü mükellef bir sofra hazırlayıp, her bir kadının eline bir biçak vermiş; Yusuf’a da, “Onların yanına çık” demiştir. Yusuf’u görünce, kadınlar onun güzelliği karşısında kendilerinden geçerek meyve yerine ellerini kesmiş, lâkin bunun acısını hissetmemişlerdir. Züleyha’ya “İşte, beni kınamanıza sebep olan kimse budur. Yemin ederim, ben ondan muradımı almak istedim de, o iffetini korudu” diyerek kendini savunma imkânı tanıyan bir durumdur bu. Kadınların kendisini mazur görür hale girmelerinden istifade ile, Züleyha eklemiştir: “Ona emrettiğimi yapmazsa, muhakkak zindana atılacak ve muhakkak küçük düşenlerden olacaktır.”
Böylece, Yusuf’un karşısına, kendisini elde etmek için herşeyi göze almış cazibedar bir kadının yanında, böyle davranacak olduğunda o kadını başkaca kadınların haklı ve mazur görecek olması gibi bir imtihan unsuru daha çıkmıştır. Günaha giden yolda “İnsanlar ne der?” sorusu, çevrenin ayıplaması endişesi, yani sosyal baskı insanı alıkoyan unsurlardan biridir; bu sosyal baskının gevşediği yahut yok olduğu ortamda insanlar yapmadıkları bazı şeyleri yapar hale gelmektedir. Lâkin, Yusuf böyle yapmamıştır. Bu zorluğa aksi takdirde hapsedilme ve aşağılanma tehdidi de eklendiği halde, “Ey Rabbim! Onların beni davet ettiği şeytden, zindan bana daha sevimlidir” demiş, “Eğer onların hilesini benden uzaklaştırmazsan, ben onlara meyleder ve cahillerden olurum” diyerek bu sözde cazip ortama bedel zindanı istemiştir.

Ki, zindana atılma, Yusuf’un hayatı boyunca yaşadığı büyük imtihanınlardan ikincisinin son noktası, üçüncü büyük imtihanının ise başlangıcı olacaktır.
Hemen belirtelim; Yusuf erkeklik duygularından mahrum biri yahut bu duyguları körelmiş veya törpülenmiş bir ihtiyar olsaydı, imtihanı ne bu kadar zor, ne de bu derece yol gösterici olurdu. Gerçekten, kadın ona niyeti kurmuştu. Rabbinin bürhanını görmeseydi, o da (Yusuf da) ona niyetlenip gidecekti” âyetinin işaret ettiği üzere, Yusuf (a.s.) fıtraten bir erkeğin taşıdığı tüm duyguları taşıyor olduğu halde bu zoru başarmıştır. Onun bu halini mucize kılan budur. Bu halin Kur’ân-ı Hakîm’de tüm zamanlar için bir örnek davranış olarak zikredilmesinin bir sebebi de budur.

Bir erkeğin taşıdığı tüm duyguları üzerinde taşıyor olduğu, üstelik imtihan içre imtihan denilebilecek kat kat sınanmalar beraberce dünyasına sökün ettiği halde, Yusuf Aleyhisselam, Kur’ân-ı Hakîm’de bildirildiği üzere, ‘Rabbinin bürhanını görmesiyle’ kendini günahtan korumuştur. Peki, gördüğü bu ‘bürhan’ nedir? Hem, başka niceleri yine cinsellikle ilgili çok daha kolay imtihanları geçemezken, neden çok zor bir imtihanı atlatmasını mümkün kılan bu bürhan Yusuf’a gösterilmiştir?

Yusuf sûresine ve bu sûrenin tefsirlerine bu soruların eşliğinde nazar ettiğimizde, sadece Yusuf (a.s.) için değil, hepimiz için de geçerli formüller çıkar karşımıza. Sözkonusu ‘bürhan’ın ne olduğu konusunda ulemâ farklı görüşler beyan etmişlerdir. Zira, elbette çok hikmetlere binaen, Rabb-ı Rahîm Kelâm-ı Ezelî’de bu ‘bürhan’ı zikretmiş ama ne olduğunu bildirmemiştir. Demek ki, bizatihî ‘bürhan’ın ne olduğundan daha önemlisi, ‘bürhan’ın neden Yusuf’a gösterildiğidir. Ve, Yusuf sûresi, özellikle de 23. âyet, bunun cevabını bize sunarak, hepimiz için geçerli bir reçete vermektedir.

Bu âyetten anlaşıldığı üzere, kapıları iyice kapatan kadın bütün şehvetini ve cazibesini kuşanarak “Heyte lek!” (Hadi gelsene!) diye ısrarla Yusuf’u yatağa çağırırken, Yusuf’un ağzından ilk çıkan, “Maâzallah”tır. “Maâzallah;” yani, “Allah’a sığınırım.”

Nefsin kalbe, şehvetin akla, hissin iradeye galebesinin iyice kolaylaştığı bir durumda bu sözü diyebilmesi, Yusuf’un derûnundaki imanın derecesini gösterir esasında. Âlemlerin Rabbi bir Zâtın varlığına ve her daim O’nun huzurunda olduğumuza öyle derin bir iman ki, Yusuf’a en zor zamanında dahi Allah’ı hatırlatmış ve Yusuf yaşadığı fitneden Allah’a sığınmıştır.

Yusuf’taki bu imanın derecesi ve derinliği ise, zindandaki iki gençten birinin gördüğü rüyanın yorumunu istemesi üzerine onlara yaptığı konuşmadan okunur:
“... Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Çünkü ben Allah’a inanmayan ve ahireti inkâr eden bir topluluğun bâtıl dinlerine asla iltifat etmedim.
Ben atalarım İbrahim, İshak ve Yâkub’un dinine uydum. Bizim, hiçbir şeyi Allah’a ortak koşmamız mümkün değildir. Bu, biz peygamberlere ve insanlara Allah’ın bir ihsanıdır; lâkin insanların çoğu bilmezler.

Ey benim iki zindan arkadaşım! Ayrı ayrı ilahlar mı daha hayırlıdır, yoksa bir olan ve kudreti herşeye yeten Allah mı?

Ondan başka taptığınız şeyler, sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlerden başka birşey değildir. Halbuki Allah bunun için hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allah’ındır; O ise, Kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru din işte budur; lâkin insanların çoğu bilmezler.” (bkz. Kur’ân, 12:37-40)

Yusuf Aleyhisselam hâlikıyet-mahlûkiyet, rububiyet-ubudiyet denklemini doğru ve tam kurduğu, kendini ve Rabbini doğru ve tam bildiği içindir ki, günahın en güzel ve en cazip sûrette kendisine çağırdığı ve Allah’tan başka kimsenin de görmediği bir vasatta ‘Rabbinin bürhanı’nı görmüş; sapmamış, sürçmemiştir. Bir mahluk ve bir kul olarak sürçmeye ve sapmaya müsait halde olduğunu derk ile, sürçmenin ve sapmanın en önemli kanallarından biri olan “Bana dokunmaz” rehavetini taşımamış; bilakis, ‘dokunma’ ihtimaline binaen Rabbine sığınmıştır. “Maâzallah” ile gelen sığınma talebine kendisine sığınılanların en hayırlısı olan Zât-ı Zülcelâl’in vereceği cevap da, elbette sığınan kulunu yardımsız bırakmayıp koruma ve kurtarmadır. Sığınmak, kurtulmaktır.

Hepimizin değişik alanlarda defaatle tecrübe ettiği üzere insan en ziyade “Bana dokunmaz” ruh halini taşıyorken günaha düşer. İnsana ubudiyet miracının basamaklarını öğreten İsrâ sûresinde yer alan “Zinaya yaklaşmayın” ilahî ikazıyla da dikkat çekildiği gibi, günaha kaymada bir eşik noktası vardır. Bu eşik geçildi mi, insan günahın manyetik çekimine kapılmakta; ruh, kalb ve aklın rağmına, bile bile günaha girmektedir. Takvâ ve amel–i salih, insanı bu manyetik alanın eşiğinden uzakta tutan bir sur olduğu gibi, istiâze hariçten gelen tazyiklerle bu eşiğe yaklaşıldığı vasatlarda insanı koruyan bir zırhtır. Yusuf Aleyhisselam da, görüldüğü üzere, tamamen hariçten gelen bir tazyikle günaha kaymanın tam eşiğine gelindiği halde, istiâzesi ile kurtarılmıştır. Maâzallah, Yusuf istiâze etmeyip kendine güvenseydi, bizatihî belirttiği üzere ‘onlara meyleder ve cahillerden olur’du. Lâkin, olmamıştır; çünkü o, kendini ve Rabbini bilen ve O’na avdet eden ihlasa erdirilmiş bir kuldur. ‘Muhlesîn’dendir. Müthiş bir günah çağrısına karşı mucizevî bir biçimde kendini tutan bir kul olarak, gene de “Ben nefsimi temize çıkarmam. Nefis daima kötülüğü emreder—ancak Rabbim rahmet ederse o başka. Muhakkak ki, Rabbim Gafûr ve Rahîm’dir” diyebilendir.

Yusuf’un ‘Rabbinin bir bürhanını görmesi’ne vesile olan bir özelliği de, herhalde, Yusuf sûresinin yine 23. âyetinde dile getirilen ihsankârlığıdır. Bu âyette, “Maâzallah”ın ardından gelen “İnnehu rabbî ahsene mesvâye” ifadesindeki rab’den muradın Rabb-ı Rahîm mi, yoksa ‘efendi’ mânâsında Mısır azizi mi olduğu konusunda müfessirler ihtilaf halindedir. Ancak, hangi mânâda okunursa okunsun, bu ifadenin hâkim unsuru olan ihsankârlık kendini muhafaza etmektedir. Esbab dairesinden ifadeye bakıp burada kasdolunanın Yusuf’u köle pazarından alıp iyi bir muameleye kavuşturan Mısır azizi olduğunu; itikad dairesinden bakıp, Mısır azizini vesile kılarak köle pazarından saygı ve sevgi gördüğü bir saraya onu koyan Rabb-ı Rahîm olduğu söylenebilir. Her iki halde de, Yusuf, kendisine yapılan ihsanı dile getirmekte; “O benim efendim iken ve bana güzel bir yer verip güzelce bakmışken, ben nasıl ihanet ederim?” demektedir.

Demek ki, hayatı süresince sebepleri vesile kılarak Rabbinin kendisine olan ihsanlarını hatırda tuttuğu ölçüde, insanın O’nun emrine isyan etmesi zorlaşmaktadır. Zira, “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” darbımeselinin de dikkat çektiği üzere, insan fıtraten ihsan edene pereştiş eder. İhsana isyanla karşılık vermek insana fıtraten ağır gelmektedir; ve bu bakımdan, Rabbinin üzerindeki nimet ve ihsanını hatırda tutma, günah ve isyandan uzak durmanın elverişli bir vesilesidir.

Yusuf’un, üzerindeki ihsanı zikrettikten sonra “Muhakkak ki, zalimler felah bulmaz” demesi ise, insanın ihsana isyanla mukabele etme durumunda uğrayacağı ilahî ceza ve itaba dikkat çekmektedir.

Zindanla tehdit edilmesine mukabil, Yusuf’un fitnenin sürdüğü ve günahın durmaksızın kendisine çağırdığı ortam yerine zindanı tercih etmesi ve Rabbinden bu durumdaki saraya bedel zindanı istemesi ise, bize üçüncü bir ipucu vermektedir. Demek ki, fitne, içinde kalındığı sürece, insanı kaydırabilir ve saptırabilir. Bir fitne ortamında zarar ve ziyandan masun kalmanın aslî bir şartı, fitne ortamında daimî kalıcı olmamak; olabildiğince, bu fitneden uzak durmanın yollarını bulmaktır. Âhirzamana dair, evde olanın sokakta olandan, oturanın ayakta durandan, uyuyanın uyanık durandan daha hayırlı olacağını bildiren hadis de, her halde bu hususa dikkat çekmektedir.

Her hâlükârda, şu dehşetli ahirzaman ortamında hususan her yönden saldıran cinsellik günahlarına karşı, Yusuf kıssasında ve Yusuf Aleyhisselam örneğinde, hepimiz için uygulanabilir dersler, devalar ve ölçüler vardır. Şartlar ne kadar feci görünürse görünsün, Yusuf Aleyhisselamın maruz kaldığı şartlar kadar feci değildir. O halde, çok daha dehşetli bir ortamda Yusuf’u yanılmaktan ve yanmaktan koruyan Rabb-ı Rahîm, kavlen ve fiilen samimî bir yönelişle Kendisinden istersek, elbette bizi de yanılmaktan ve yanmaktan halâs edecektir.

Yusuf Aleyhisselam bir kadının taşıyabileceği bütün cazibe unsurlarını üzerinde barındıran Züleyha’nın fitnesinden salim olabildiğine göre, cazibelerinin Züleyha ile ölçülmesi gene de gayrıkabil olan ahirzaman züleyhâlarına karşı pekâlâ imandaki derecemiz nisbetinde bir Yusuf olunabilir. Nitekim, Yusuf’u bir örnek olarak bize ders veren Rabb-ı Rahîm, bu imkâna dikkat çekerek, ‘mümkün’ olanı ‘vâki’ kılmaya davet etmektedir.


10.05.2004© 2007 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu