+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 2 Sayfa var 1 2 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 15

Konu: Aşkın Ölümü

  1. #1
    Ehil Üye slim - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Bulunduğu yer
    kayıp şehir
    Mesajlar
    1.184

    Standart Aşkın Ölümü

    Hayatım boyu, ‘duygusal’ biri olmayı beceremedim. Bir ‘çocukluk aşkım’ olmadı meselâ. İlkgençlik yıllarım boyunca da, ne zaman kendimi ‘âşık oluyor gibi’ hissetsem, bunun bir ‘gibi’den ibaret olduğuna inandırdım kendimi. Aşk denilen şey öyle ‘-miş gibi hissederek’ gerçekleşen bir duyguysa çok temelsiz olmalıydı. Yok eğer aşk çok esaslı bir duyguysa, aşk, kendini ‘âşık oluyor gibi’ hissetmekten son derece farklı olmalıydı. Etrafıma baktığımda, ilkokul, ortaokul veya lisede âşık olduğu—yani, benim anlayışımca, âşık olduğunu düşündüğü—biriyle evlenmiş hiç kimse yoktu. Ama okul yıllarını ‘âşık oldum’ sarhoşluğuyla boşlayıp, hayatının ilerleyen yıllarında boşa kürek sallayan çoktu.


    Bu gözlemlerimin eşliğinde, orta öğrenimim boyunca, ne zaman kendimi birine ‘âşık oluyor gibi’ hissetsem, bunun bendeki yansıması derslerime daha bir sıkı sarılmam oldu. Aşkın gerçekte hayatın daha sonraki dönemlerinde gerçekleşen, ciddi ve dolayısıyla ciddiye alınması gereken bir duygu olduğunu farketmiştim. Bu farkedişle, hayatımın o müstakbel yıllarına hazırlık namına, çevremdeki kızlar yerine, derslerimle ilgilenmiştim.

    *

    Gelin görün ki, insanın kendisini kalabalıklar içinde bir zombi gibi hissetmesine sebep olan bir durumdu bu. Sınıf içinde kızlarla oğlanlar sapır sapır âşık olup durur ve ders arası muhabbetler “duydun mu filan falana aşıkmış-filanı falana mektup verirken gördüm-falanla filan gene barışmışlar-sen kime âşıksın-hoop oğlum, o kıza ben göz koydum”lar ile geçip giderken, birileri ve birileriyle bir yerlerde gezmek yerine kendi köşesinde öylece işine bakıp dersine çalışıyor olmak, ya ‘ot gibi yaşamak,’ ya ‘ineklik,’ yahut ‘anormallik’ti.


    Neyse ki, o beğenmediğimiz takvim yapraklarında yıllar önce okuduğum bir hikâyecik yetişiyordu imdadıma. Yanlışı çok sayıda insanın yapmasının doğrunun değerini eksiltmediğini kavrayacak yaşta ve doğru bildiğim noktada diretebilecek kavrayışta sayılırdım. Zombi gibi görülmek, ‘uzaylı garip yaratık’ muamelesine maruz kalmak kolay değildi gerçi; ama, okul içindeki modaya uyup, birilerine âşık olmaya çalışıp mektuplar yazmayı, çiçekler koparmayı denemedim.


    Hayatımın ilerleyen yılları, ilkgençlik yıllarımda edindiğim bu düşünceyi şükür ki boşa çıkarmadı. Rabbim, aşkın bir hevesten öte bir duygu olduğunu, ‘-mış gibi olma’nın ötesinde insanı gelişip değiştiren, inceleştirip olgunlaştıran bir duygu olduğunu bilfiil gösterdi bana. Gün geldi, âşık da oldum; ama savrulmadım, dağılmadım, dağıtmadım. Gönül borcu duyduğum acılar yaşadım gerçi. Hissettiklerimin ‘-mış gibi’nin ötesinde olup olmadığını anlama çabası içinde sevgimi henüz açamadığım sevdiğimin, ben sevgimi ifade edemezken başkalarına yâr olması ihtimalinin sancısıyla yaşadım. Ama o sancılar, “Rabbim! Onun için hayırlısı ben isem, bizi birbirimize nasip et! Değilsem, hakkında hayırlısı kim ise, onu ona nasip et!” gibi dualar öğretti bana. Rabbimi, ‘kalbler kudret elinde olan Zât-ı Zülcelâl’ olarak tanımayı öğretti. “Hasbünallahi ve ni’mel-vekîl” diyerek, işi ve eşi için, Rabbü’l-âlemîni vekil tutmayı öğretti.


    Aşk, bana bütün bunları ve çok daha fazlasını öğrettiği için, son derece değerli bir duygu olarak kaldı hep benim için. Değerli, gerçek, ciddi, ciddiye alınması gereken bir duyguydu aşk. Soylu bir duyguydu. İnsanın gerek kişilik olarak incelmesi, gerek Rabbini her işine vekîl tutmayı öğrenmesi için âşık olmasının lüzumuna da inanır olmuştum; ama ortalıkta görünen ‘aşk’ muhabbetleri bana benim anladığım aşktan söz etmiyordu. Ayağı yerden, duygusu gerçeklikten kesik bir melâl hali, bir sevda, bir hülya; hayır, aşk bu olamazdı. Aşk, önce ayağı yerden kesilmek, sonra da dümdüz yere çakılmak sûretinde yaşanması mukadder bir duygu olamazdı. Bir sevmede, bir bakmada, bir öpmede insanı batıran bir kör nokta olmamalıydı o.

    **

    Hayatımın en önemli keşiflerinden biri, işte böylesi bir iklimde gerçekleşti. Bu, duygusuzluk ile duygusallık arasındaki orta çizgiye tarif getiren bir keşifti ve üç sacayağı vardı: ‘hüsün,’ ‘cemal’ ve ‘hüsn-ü mücerred.’
    Anladığım kadarıyla, ‘cemal’ daha ziyade dışa dönük bir güzelliğin ifadesi iken, ‘hüsn’ içe dönük bir güzelliğe işaretti. Her iki kelimeyi de ‘güzellik’ ile karşılayan Türkçe’nin bu noktadaki kısırlığına bedel, cemal zahire, hüsün ise bâtına bakan bir güzelliğe işaret ediyordu. Meselâ, yüzün güzelliği ‘cemal’de ifadesini bulurken, ruh güzelliği ‘hüsün’le ifade olunuyor; ve en önemlisi, ruhun hüsnü yüzün cemaline yansıdığında güzellik tamam oluyordu. Hüsünsüz cemal, tek başına, bir değer olmuyordu ve olamazdı bu yüzden.

    ***

    Bu çağda, akılla kalb bölünmüş, doğru-güzel-iyi parçalanmış, doğru bilime, güzel sanata, iyi ahlâka verilmiş haldeydi. Bir şeyin doğruysa güzel ve iyi, iyiyse güzel ve doğru, güzelse doğru ve iyi olduğu gibi bir açıklamaya kulaklar kapalıydı artık. Bu parçalanmanın eşliğinde, ruhunu yitiriyor, bütünlüğünü kaybediyordu herşey. Ki, bu çağ, ruhun da inkâr edildiği bir çağ değil miydi zaten? Şefkat gibi, aşk gibi duyguları insan beynindeki kimyasal faaliyetlerle izaha yeltenenler, neyin nesiydi?

    **

    Hüsnün unutulduğu bir zeminde ise, Şeyh Galib’in o müthiş Hüsn ü Aşk’ı ile belgelediği üzere gerçekte hüsne karşı duyulan aşk adlı o güzelim duygu, yalnızca dışa dönük bir biçimde anlaşılır olacaktı. Daha da vahimi, bu dışa dönüklüğün, gün gün yalnızca bedenlere, daha sonra da yalnızca bedenin bazı kısımlarına mahsus hale gelişiydi. İçinde karşısındaki insanı kendine esir etme, süründürme, çılgınlar gibi peşinde koşturma arzusu taşıyan bir insan, yüzü veya teni ne kadar güzel olursa olsun, ‘güzel insan’ olabilir mi; orası sorulmaz olmuştu artık. Yüzü güzelse, boyu posu yerindeyse, teni alımlıysa, ‘güzellik’ için bunlar yetip de artıyordu bile. Sonuçta, aşk ölüyor, ama insanlar içlerinde uyanan bir bedenî arzuyu, bir şehveti ‘aşk’ sanmaya başlıyordu. Böyle olmasa, birilerinin gömlek değiştirir gibi ‘sevgili’ değiştirmeleri ve buna rağmen ‘aşk’tan söz edebilmeleri mümkün olur muydu?


    Oysa, aşk’a dair, yaşanmış ve yaşanası o kadar güzel hatırası vardı ki insanoğlunun. Meselâ, çağları aşıp gelen Leyla ile Mecnun öyküsü, aşk adlı duygunun kalitesini ve asaletini belgeleyen bir mühür gibiydi. Leyla’dan geçip Mevla’yı bulan Mecnun, aşk-ı mecazî’den aşk-ı hakikî’ye geçişin timsali iken, aşk-ı mecazî’ye de razı olduğumuz günler görmüştük. Bir Cyrano de Bergerac da, bir David Copperfield’de ‘aşk-ı hakikî’ teması, Mevlâ’yı bulma düşüncesi yoktu meselâ. Ama onlarda dahi, aşkın asaleti ve kalitesi vardı. Sevdiğine olan sevgisinden dolayı kendinden feragat edişin örnekleriydi bunlar. Ama, haydi bırakalım dünün İslâm klasiklerini, dünün Batı klasiklerine yer etmiş bu aşk tasvirine karşılık, şimdilerde “aşk eşittir ilk fırsatta cinsellik” anlamına gelen romanlar, filmler kaplamıştı ortalığı... Öyle ki, içlerinde, ‘aldatma’yı normal, evliliği ve sadakati ise ‘anormal’ ilan edebilenler vardı. Feragatin semtlerine asla uğramadığı, kendi benliklerine en ufak bir toz konmasına tahammül etmekten aciz, kendilerine toz konduğunu hissettiği anda avazı çıktığı kadar ortalığı velveleye vererek çekip giden insanlar, herkesin gözünün içine baka baka, ‘âşık olmak’tan söz ediyor ve sözümona habire ‘âşık oluyor’lardı. Bu sözün ne anlamda kullanıldığına birazcık dikkat ettiğinde, gerçek mânâda aşkın ölümüne pekâlâ hükmedebilirdi insan. “Filana âşığım” sözü, şimdilerde, “Filanın bedenine karşı şehvet duyuyorum” demeye geliyordu yalnızca.


    * * *

    Sözün kısası, elbette herkesin dünyasında değilse de, giderek daha fazla insanın dünyasında aşkın öldüğü bir zamanda yaşıyoruz. Gitgide daha fazla sayıda insan, kendini âşık hissetmekle aşkı, sevdayla aşkı, arzu duymakla aşkı, şehvetle aşkı karıştırıyor. Karşıdakini bir ‘insan’ olmaktan ziyade, bir beden, hatta elde edilecek bir ‘av’ olarak gören insanlar zuhur ediyor böylece. Böylesi bir duygulanım ise, en başta, aşkı öldürüyor.


    Çünkü aşk, bir bedenin bir diğer bedene duyduğu ilgi değildir. İki insanın, Allah’ın kalblerine koyduğu bir sevgiyle insan olarak birbirlerini sevmesidir. İnsanı insan yapan ise, bedeni değil, ruhu, aklı ve kalbidir. Bir başkasına duyulan bedenî bir ilgi, insanı insan yapmaz; zira, böylesi bir ilgi, tek başına, ‘hayvanî bir ilgi’den ibarettir ve akıl ve kalbe değil, bedenî arzu ve hevese baktığı için zamanla dağılıp gitmektedir. Bir ‘kullan-at’ ikliminde sözümona ‘aşk’ yaşayan insanların zaman içinde birbirlerine olan ilgilerinin dağılması, araya aldatmacaların girmesi, bu ‘aldatma’lara göz yummaya mecbur kalınması, elbette tesadüf değildir.


    Oysa aşk, iki insanın beraberliğidir; dolayısıyla, öncelikle iki kalbin, iki aklın, iki ruhun beraberliği... Bu bakımdan, bedene endeksli bir aşk tarifi, gerçekte aşka yapılan en büyük kötülük hükmündedir, zira aşkı öldürmektedir.

    (kısaltılmıştır)
    metin karabaşoğlu
    karakalem.net

    sükût gibi münzevî, çığlık gibi hür

    *

    Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim

    Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim,

    Adam aldırma da git, diyemem aldırırım

    Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.


  2. #2
    Vefakar Üye mephistoteles - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2008
    Mesajlar
    314

    Standart

    çok güzel bir yazı. allah razı olsun...
    (keza yazının ilk kısımlarını hala yaşamaktayım )

  3. #3
    Biz
    Biz isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Yasaklı Üye Biz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2008
    Mesajlar
    1.668

    Standart

    "Bedene aşık olan bedenin ömrü kadar ücretini alabilirse alır, kalbe ve ruha aşık olan onların ömrü kadar ücretini alır."

  4. #4
    Müdakkik Üye KERRÂ_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2008
    Bulunduğu yer
    gonya
    Yaş
    31
    Mesajlar
    626

    Standart

    harbi güzel yazıymıiş.sağolasın.

    Geceyi imar eden MİMAR'ın kudret eline bırakmak hüzünleri...ne güzelmiş meğer...



    Ey gönül!canına üflenen nefhayla yanda kavrul!amma lale gibi ol ki,halinden sadece"YAR" haberdar olsun...


  5. #5
    Ehil Üye havf_reca - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    1.322

    Standart

    çok uzunmuş. mutlaka güzeldir ama sonra okurum inşallah
    NEYE YAKLAŞSAM SONU UZAKLIK VE KIRGINLIK; ANLA Kİ YOK ALLAH'TAN BAŞKASIYLA YAKINLIK...N.F.K

  6. #6
    Gayyur fatoş 25 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2007
    Bulunduğu yer
    erzurum
    Mesajlar
    54

    Standart

    Karakalemi çok Takip Ederim çok Süper Bir Site Tavsiye Ederim

  7. #7
    Dost esra- - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2008
    Mesajlar
    40

    Standart

    Çok güzel ve anlamlı bir yazıymış. özellikle bu cümle çok anlamlı 'Aşk, önce ayağı yerden kesilmek, sonra da dümdüz yere çakılmak sûretinde yaşanması mukadder bir duygu olamazdı.' Allah razı olsun...
    Dağıtın bu müjdeyi yer yer ve kucak kucak; Allah birdir diyenler cennette buluşacak.N.Fazıl.Kısakürek
    ALLAH VE İNSAN

    Seni aramam için uzağa attın !

    Âlemi benim , beni kendin için yarattın

  8. #8
    Vefakar Üye ehlenvesehlen - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2008
    Mesajlar
    302

    Standart

    teşekkürler
    ....BİZ ÖYLE BİR HAKİKATE HAYATIMIZI VAKFETMİŞİZ Kİ GÜNEŞTEN DAHA PARLAK,CENNET GİBİ GÜZEL VE SAADETİ EBEDİYE GİBİ ŞİRİNDİR....

  9. #9
    Vefakar Üye BEYAZ007 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    *antalya*
    Mesajlar
    444

    Standart

    aşk, bir bedenin bir diğer bedene duyduğu ilgi değildir. İki insanın, Allah’ın kalblerine koyduğu bir sevgiyle insan olarak birbirlerini sevmesidir. İnsanı insan yapan ise, bedeni değil, ruhu, aklı ve kalbidir. Bir başkasına duyulan bedenî bir ilgi, insanı insan yapmaz; zira, böylesi bir ilgi, tek başına, ‘hayvanî bir ilgi’den ibarettir ve akıl ve kalbe değil, bedenî arzu ve hevese baktığı için zamanla dağılıp gitmektedir. Bir ‘kullan-at’ ikliminde sözümona ‘aşk’ yaşayan insanların zaman içinde birbirlerine olan ilgilerinin dağılması, araya aldatmacaların girmesi, bu ‘aldatma’lara göz yummaya mecbur kalınması, elbette tesadüf değildir.
    ALLAH razı olsun yerinde bir yazı.............................................. ..........
    Bu kulunu hizmet-i imaniye ve Kur'âniyede daima muvaffak eyle.Cümlesine ihlas-ı tam ihsan eyle. Cümlesinin kusurlarını ve günahlarını mağfiret eyle. Cümlesini dünyada a'mal-i hayriye içinde hüsn-i hatimeye mazhar eyle, ukbada Cennet-ül Firdevsde sakin etmekle mesut eyle Âmin. Âmin. Âmin.

  10. #10
    Pürheves malatyayolcusu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2007
    Mesajlar
    212

    Standart

    Yazıyı okudum .. haklısınız.. bende o gün "neden şarkı sözlerinin aşk üzerine olduğunu " düşünmüştüm.. ama bir kaç sanatçının eserlerinden başka diğer eserler hemen kaybedilip gidiyor.. hissetmeden yazıyorlar .. Rabbim yardımcımız olsun. Tüm duyguları doğru yolda hissetmemiz ve yaşamamız dileğiyle..

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Ah Aşkın Elinden Ahh
    By selh in forum Edebiyat
    Cevaplar: 9
    Son Mesaj: 23.10.08, 19:41
  2. Aşkın Halleri...
    By EyFiSu in forum Edebiyat
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 06.08.08, 16:22
  3. Aşkın Vav Hali
    By akıncı in forum Şiirler
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 02.07.08, 17:59
  4. Aşkın Sırrı...
    By Tılsım in forum Edebiyat
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 05.04.08, 15:31
  5. Aşkın Macerası
    By Ali_Dildade in forum Şiirler
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 13.10.06, 09:28

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0