Nakşibendi meşayihlerinden ve evliyanın büyüklerinden Seyyid Osman Nuri Bağdadi Hazretlerinin oğlu Es-Seyyid M. Latif Lütfü Efendi, (k.s.) anılarında anlatıyor:

İkindi zamanı sobayı yakmak için bir kucak odun aldım yukarıya çıktım. Kapıyı açtım, içeriye girdim. Şeyh ikindi namazını kılmış rabıta alemine dalmıştı...

Bir ara döndü bana baktı: “Kimsin?” dedi. Şaşırarak: “Lütfü'yüm.” dedim. Bana: “Nerelisin?” dedi. Ben: "Bağdatlıyım." dedim. “Kimin oğlusun?” dedi. “Osman'ın oğluyum” dedim.... "Allaahhh! Huuuu!, Baakiii!, Allaahhh!” dedi. Tekrar ikinci bir sefer rabıtaya geçti... (Gözleri yumuk başı eğik bir halde, hareketsiz kalmak demek)

Aradan yarım saatten fazla bir zaman geçti. Ondan sonra gözünü açtı. Dedi ki:

Oğlum ben mahşerden geliyorum. Suphanallah! Cenab-ı Hakk bize öyle bir selahiyet bahşetmiş ki... Arkadaşlarımızı aldık. Saf halinde sıratı geçtik. Bir müddet sonra bir tepenin başında bize bir seda aksetti:

Osman bu tarafa, Osman bu tarafa!”

döndüm baktım bizim şeyh rahmetullah-ı aleyh Şeyh Ömer... O da arkadaşlarını toplamış; sancağını bir ağacın başına dikmiş. Haşir saatini bekliyor. Arkadaşlar birbirimize karıştık. Ben de şeyhimin sancağının altına sancağımı diktim. Yanı başına oturdum. Haşir saatini bekliyordum. Bir müddet sonra yine yüksek bir tepeden bir seda aksetti kulağıma. Şeyh Ömer rahmetullah-ı aleyh:

Abdülkadir Geylani Hazretleri (r.a.) seni istiyor... Ses yok; oraya git! Bir müddet sonra hep birlikte Allah’ın(cc), Peygamberin(sav) huzuruna çıkacağız!”

dedi. Arkadaşlarımı aldım. Gavs-ı Azam Abdulkadir Geylani Hazretlerinin (r.a.) arkadaşları arasına karıştık. Sancağımı sancağının altına diktim. Bir müddet sonra tekrar oradan sancağımı aldım arkadaşlarla beraber Haşir yerine gittik. Allah bize o kadar büyük bir selahiyet verdi ki. Haşir meydanında dolandık, dolaştık. Hiç kimse bize nereden geldiniz, nereye gidiyorsunuz? demedi... Fazl-ı Bari Cenab-ı Hakk bize na-mütenahi selahiyet bahşetmiş. Bununla beraber, yer gök melekleri bir ara tespih ettiler. Oradakilerden sorduk:

Bu ne ki?” diye... Dediler ki:

Rabbi’l Azze Cenab-ı Hakk zuhur edecek!”

dediler. Hakikaten bir müddet sonra Rabbil Azze Cenab-ı Hakk zuhur etti ve arkadaşlarıma da ferden ferda Cenab-ı Hakkı gösterdim. Bir müddet sonra yine yer gök melekleri tespih etti.

Bu nedir?” diye onlara sordum. Dediler ki:

Peygamber aleyhisselat-ı vesselam zuhur edecek!”

Neticede bir müddet sonra Peygamber aleyhisselat-ı vessellem zuhur etti ve arkadaşlarıma gösterdim. Ondan sonra Peygamber aleyhisselat-ı vessellem bana bir anahtar uzattı. Anahtarın üzerinde “La ilahe illalah Muhammeden Resullah” ibaresi yazılıydı:

Osman, cennetin kapısını sen açacaksın!”

dedi. Hakikaten Cennetin kapısını açtım ve arkadaşlarla beraber içeriye girdik. Cenneti, Kur'an'da Cenab-ı Hakk az methetmiş; cennet daha fazla methe şayan bir yer. İçeri girdik ve herkesin makamına göre çalışması nispetine göre yerini ayırdık ve yerleştik. Vaziyet bundan ibaret."

Allaahhh!, Huuu!, Bakii!, Hayyy!” diyerek gözünü açtı bana baktı ve döndü dedi ki: “Oğlum biraz evvel buraya kim gelmiş?” dedi. “Bendim baba.” dedim... “Ne dedim?” dedi... “Nerelisin?” dedin, ben de “Bağdatlıyım” dedim. “Kimin oğlusun?” dedin, ben de “Osman'ın” oğluyum"... “İsmin?” dedin, ben de “Lütfü”dedim... Bunun üzerine, “Ya Rabbi şükür! Ya Rabbi şükür!”... dedi. Üç defa şükür ettikten sonra tekrar secdeye kapandı, Allah'a hamdü sena etti... Sonra “Oğlum, ben elli altı sene evvel tekkedeyken bu hal Şeyhimin başından geçti... Şeyhim Rahmetullah-ı aleyh Şeyh Ömer (r.a.); oğlu Necmettin’den (r.a.) bu suali sormuştu.. Allah bize de nasip etti. Dolayısıyla, Allah’a şükrederiz, vaziyet bundan ibaret." Allah büyüklerimizin şefaatine nail eylesin...


(alıntıdır)