Vatansız seyyahlar!


Kâinatta her şey bir akış halinde. Statik hiçbir şey yok. En hareketsiz görünen bir kaya parçasının içinde bile, atom altı âlemde astronomik hızlarda bir hareketlilik mevcut. Zerreden devâsâ kürelere kadar her şey deveran ediyor.

Ya kendi ekseninde,
ya başka bir şeyin yörüngesinde yahut her ikisinde birden ve hep de bir başka menzile doğru seyrediyor… Bana tek bir şey gösterin ki bu kurala riayet etmesin!

İnsan ise kâinatın en kıymetli seyyahıdır. Dünya insanoğlu için tam teçhizatlı hazırlanmış bir gemi. Onu âlem-i ervahtan alıp âlem-i şahadet üzerinden baki bir âleme taşıyor. Yolcu eğer yolculuğun hakkını verirse saadete erişecek, aksi halde son durakta onu felaket bekliyor… Dünya ise sadece musahhar bir gemi ve bir gölgelik aynı zamanda.

Her şeyin aktığı şu koca kâinatta insanoğlunun bu akışa dur demesi beklenemez. Şüphesiz insan da bir akıştadır. Dünya bizi kıyamete taşırken bu evrensel akış içinde kendi mecramızı doğru tayin etmek ve yaratılış gayesinin rağmına ve hilafına değil de, ona uygun olarak hareket etmek asıl mesele.

Denilir ki Hazreti Âdem dünyaya ilk indirildiğinde Havva anamızı bulana dek sürekli seyahat etmiştir. Ancak Hz. Havva ile buluşup insan neslinin ilk meyvelerini verecek bir yuva kurduktan sonra da seyahatleri bitmemiştir…

Muhtelif rivayetlerde Hazreti Âdem’in Avrupa ve Afrika gibi kıtalara uzun seyahatler yaptığı anlatılır. Bu seyahatlerinde hem kendisinden türeyecek ve ‘Âdemoğlu’ diye kendi adıyla anılacak torunlarının yaşayacağı dünyayı görmüş ve bir nevi kolaçan etmiş, hem de insan neslinin devamlılığını sağlayacak farklı şeyleri öğrenme fırsatı yakalamıştır.

Âdem’in seyahatlerinde hangi vasıtaları kullandığı, bu seyahatlerinin tam olarak nerelere olduğu ve ne kadar sürdüğü gibi bilgiler bizim için meçhul olmakla beraber, insanlığın ilk seyyahının Âdem Peygamber olduğunu anlıyoruz.


Peki, insan neden seyahat eder? Şüphesiz liste yapmaya kalkacak olsak bitiremeyiz. Seyahatin mazereti ve sebepleri sayısızdır. Aynı şekilde faydası da öyledir. İnsan şu dünyada başıboş ve amaçsız olmadığı gibi seyahatlerinin de amaçsız olması düşünülemez.

Ancak her şeyde olduğu gibi seyahatlerimizde de asıl mesele niyetimizdir. Tıpkı hicret eden sahabelerin bu hicretlerindeki niyetlerine göre muamele görmeleri gibi, seyahatlerimiz de niyetlerimize göre netice verir…


Tarih boyunca insanlar ilim elde etmek, ticaret yapmak, yeni yerler görmek ve farklı kültürleri tanımak gibi farklı amaçlarla seyahat etmişler. Kimilerinin gayesi ise sadece inandığı bir şeyi yaymak, davasını anlatmak olmuş.

Kimileri de sırf inandıkları yüzünden zoraki seyahatlere katlanmış, sürgün edilmişler… Kimisi gurbet acısı çekmiş, kimisi vatan hasretini hissetmiş kalbinin derinliklerinde. Kimileri de ilmine ilim, bilgisine bilgi katmış… Bazısı vatanına dönmüş, bazısı ise gurbet ellerde yitip gitmiştir…


Bazı seyyahların da vatansız olduğu söylenir. Öyle ya koskoca dünya insan için yaratılmışsa neden tek bir yeri vatan edinecektik ki! Siz bakmayın sınırlara, tel örgülere ve çizilmiş haritalara...

Siz, farklı lisanlar konuşan, farklı alışkanlıklara sahip, farklı renk ve görünümdeki insanlara aldanmayın. Bu seyyahlar için hepsi birdir, her yer vatandır. Dünyada gurbet çekmez, vatan hasreti duymaz onlar. Adeta yuvasını sırtında taşıyan kaplumbağa misali, nereye giderlerse orayı vatan edinirler…


Seyyahların ufukları sınırsızdır. Yollar bitici, mesafeler aşılmaz değildir asla… Gözlerinin gördüğü ve göremediği bütün uzaklıklar, varılması gereken menzillerdir. Sırtlarında bohçaları, yüreklerinde yol aşkı gider dururlar.

Ne mutlu o seyyahlara ki, asıl vatanlarının bu dünyada değil, dünyaların ötesinde, hatta kâinatın ötesinde, âhiret yurdunda olduğunu bilirler.

Bir tek oraya, ebedi vatanları olan cennete hasret duyarlar. Oradan sürgün edilip, imtihan olarak dünyaya gönderildikleri andan beridir, gözleri havada, kulakları İsrafil’de, sûra üflenecek o ânı beklemektedirler. İşte o zaman seyahatlerinin menzil-i maksuduna erişirler…


Umut YAVUZ,
13-06-2008
Genç Yaklaşım Dergisi