+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 2 ve 2

Konu: Vahdeti Vucud Inanci

  1. #1
    Yasaklı Üye AHMED BIN HANBEL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2008
    Mesajlar
    1

    Standart Vahdeti Vucud Inanci

    TASAVVUF VE VAHDET-İ VUCUD İNANCI [1]

    A - Mekke müşriklerinde dahi bulunmayan yanlışlık



    Daha önceki bölümlerde ayrıntılı olarak anlatıldığı gibi, Mekke müşrikleri Allah'ın mevcudiyetini biliyor ve kabul ediyorlardı. O'nun mutlak güç ve kudret sahibi olduğunu, herşeyi yaratan olduğunu tasdik ediyorlardı. Ancak ayette de geçtiği gibi, onlar bu olumlu özelliklerine rağmen müşriktiler, çünkü Allah'ı gerektiği kadar ve gerektiği biçimiyle bilmiyor, tanımıyorlardı.



    Dolayısıyla inançlarının olumlu yönleri, olumsuzlarla karşılaştırıldığında bir anlamı kalmıyordu. Onların Allah'la ilgili inançlarının genel özellikleri şöyle idi; onlar putları Allah ile kendi aralarında aracı ve putları kendileri için Allah'a karşı şefaatçi kabul etme yanlışlıklarına karşılık, Allah ile yaratıkları, varlık ve sıfatlar itibarıyla tamamen ayrı kabul etmek gibi bir doğruya da sahiptiler.



    Hatta Allah ile yaratıkları ayırmada o kadar hassastılar ki bu hassaslıkları bir başka yanlışlığa neden olmuştu. Söz konusu yanlışlıkları, Allah'ın yüceliği nedeniyle, hiç bir yaratıkla aşağılığı nedeniyle ilgilenmeyeceği inancıydı. Bu yanlışlık nedeniyledir ki Resûlüllah (sav)'e karşı çıkarken Allah'ın bir insanı elçi olarak seçmiyeceğini, Öylesi yüce bir varlığın insan ile irtibat kurmayacağını belirtiyorlardı.



    İşte bütün bunlar ve özellikle de inançlarındaki olumlu yönler nedeniyle Resûlüllah (sav)'e ilk gelen ayetlerden bir kısmını oluşturan ve Tevhid esasının başhbaşına açıklandığı bir sûre olan İhlâs sûresi "De ki O Allah tektir" ayetiyle başlıyordu. Yani müşriklerin "Rabb'ın nasıldır, kimdir?" içerikli sorularına Resul aracılığıyla "Bilmek istediğiniz Rabb'im yeni bir İlâh değil, Allah'tır. Benim Rabb'im, diğer mabudları bırakarak kendisine ibadet edeceğiniz yeni bir Rabb değildir. Aslında o Rabb, Allah dediğiniz Rabb'ın kendisidir" biçiminde cevap verilerek, Allah'la ilgili inançlarının doğru yönleri tasdik edilip açıklanıyor, yanlışları da gösteriliyordu.



    Böylelikle onların Allah inancı, tashih edilmiş oluyordu. Ayrıca daha önce de belirttiğimiz gibi onların yanlışlarının en önemli yönünü ise İlâh, Rabb ve Melik'lik sıfatlarını parçalayıp bir kısmını kendilerine ait kılmaları oluşturuyordu. Bu nedenle ilk gelen ayetlerden itibaren bu sıfatların sadece Allah'a ait olduğu açıklanır.



    Hatta bundan dolayı ki ilk ayetlerde Allah'ın İlâh, Rabb ve Melik oluşu tekrar tekrar vurgulanır. Bu hakikat insanların kafa ve kalplerine iyice yerleştirilir ve sonraki ayetlerde ise ayrıntılı sıfatlar fazla zikredilmeden Allah'tan sadece Allah ismiyle bahsedilir. Çünkü insanlar artık Allah'ın kim olduğunu doğru şekilde bilmektedirler.



    Fakat ne yazık ve gariptir ki İslâm Tasavvufu ismiyle oluşan yapı içerisindeki bazı sûfiler, müslüman sıfatlarına rağmen, Allah hakkında, Mekke müşriklerinin sahip oldukları doğrular kadar dahi doğrulara sahip olamamışlardır. Hemen belirtelim bu tesbitimizi çok ağır bir iddia/itham olduğunu belirterek karşı çıkanların bulunmasını beklemek gerekecektir. Keşke öyle olsaydı. Fakat ne yazık ki bu tesbitimiz, ne bir iddia, ne de bir ithamdır, aksine gerçeğin ifadesidir.



    Zira bazı sûfiler (ki bunların en önemli özellikleri ise, halk arasında büyük bir takdir ve kabul görmüş olmalarıdır) bu tesbitimizi hiç bir şüpheye yer bırakmayacak kadar haklı çıkaracak özelliklere sahip olmuşlardır. Bu tesbitimizin en önemli dayanağı, Tevhid esasının çarpıtılmasında çok önemli fonksiyonlar üstlenmiş olan Fenâ-Bekâ konusudur. Şöyleki;



    Allah'ın güç, kudret, ilim ve sıfatları gereği bütün yaratıklarının her anına ve haline hakim olduğu gerçeği Tevhid'in temellerinden birisi ve hatta en önemlisidir. Her Elçi, insanlara la ilahe illallah hakikatini tebliğ ederken, Allah ile yaratıklar arasındaki ayrılığı (farklılığı) özellikle vurgulamıştır. Buna göre Allah ile yaratıklar arasında hiç bir şekilde benzerlik ve ortaklık yoktur;



    "(Allah'ın) zatına benzer hiçbir şey yoktur."(42/ll)



    Allah, bütün yaratıklar üzerinde mutlak güç, kudret ve hakim olmasına karşılık, yaratıklar ise (özellikle de insan) varoluş şartlan gereği varlıklarının dayanağı ve sebebi olan Allah'a ibadet etmeleri gerekir. Diğer bir ifadeyle, Allah ile yaratıklar arasındaki tek ilişki, Rabb-Kul ilşkisidir. İnsanın Allah'a ibadetinin esasını ve asıl biçimini ise Fena ile ifade edilen özellikler oluşturur.



    Burada önemli olan isim değil, o ismin ifade ettiği şartlardır. Buna göre Fenâ'nın temel üç özelliği vardır;

    1-) Allah'tan başkasına ibadet/kulluk etmemek;

    2-) Allah'tan başka hiç bir varlığı, Allah'a rağmen ölçü kabul etmemek;

    3-) Allah'tan başka bütün varlıkların varlığının nedeninin Allah olduğunu bilmek.



    Bunlar gerçekleştiği zaman kul, bütün sorumluluklarını, dolayısıyla Misak'ın şartlarını gerçekleştirmiş olur. Bu ise Rızaullah'a nail olmaktan başka bir sonuca neden olmaz.



    Dinin özellikle ibadetle ilgili esaslarında sınırları zorlayarak fazla sorumluluklar üstlenme eğilimine girmiş olan zâhidler, iç ve dış etkilerin sonucunda zamanla inanç ve düşün çelerde de farklı özelliklere sahip olmaya başlarlar. Zaten bu safha, tasavvufun oluşum aşamasını oluşturur. Bu süreçte önemli bir değişiklik (bozulma) Fena inancında görülür. Bu değişiklik zamanla artarak ve genişleyerek, sonuçta Allah-Kul, Yaratan-Yaratılmış ayrımının kaybedildiği bir noktaya ulaşır, işte Mekke müşriklerinde dahi bulunmayan yanlışlık buradadır. Ve bu yanlışlığın mensup ve taraftarları "Müslüman" sıfatına sahip bazı insanlar olmuştur.



    İlk dönem sûfileri (H.2./M.8.yüzyıl) Allah'a hakkıyla kulluk edebilmek için, kişinin kendisinden geçmesi (Fena olması) inancını oluştururlar. Bu genel hatlarıyla ve büyük oranda doğru temeller üzerinde yer alan bir inanç ve kanaat olur. Buna göre kişi, Allah'tan başka her şeyden geçmeli ve sadece Allah'a yönelmeli, böylelikle kulluğun gerçek şuuruna erebilmelidir.



    Ancak kişinin kendisinden geçmesi inancı, bir ileri safhada kendisinden geçilen mevcudun ne olduğu problemini gündeme getirir. Probleme göre, kendinden geçmenin (Fena olmanın) gereği olan Fenâfillâh Allah'ta yok olma hali gerçekleşince, yani Allah'tan başka hiç bir şeyi görmeme, bilmeme, duymama hali gerçekleşince, kendisinden geçilenler (Vûcudlar, Allah'tan gayrı herşey) ne olmuştur?



    Bu, çözülmesi gereken önemli bir konu olarak gündemi oluşturur. Buna bağlı olarakta, Fena gerçekleştiği zaman, bunun tamamıyla Allah'ın rıza ve takdirine uygun yaşamak, davranmak anlamına mı geldiği, yoksa Allah-Kul ayrımını kaldırıp "Bir" olmak anlamına mı geldiği konusu, üzerinde sıklıkla düşünülen husus olur. Bazılarını tahmin ede-bilsek dahi, tam olarak bilemediğimiz bazı sebeplerden dolayı, söz konusu problemin odaklaştığı yukarıdaki soruya Bekâ-billah (Allah'la bakî olmak) biçiminde cevap verilir ve bu cevap çoğu sûfî tarafından kolaylıkla kabul edilir.



    Bu cevabın açığa çıkmasında ve bunun oluşumunda o günün müslümanların ilgi odaklarından birisini teşkil eden Felsefe'nin önemli etkileri olur. Ancak felsefenin oynadığı bu önemli rol çoğu zaman saklanmaya çalışılır. Hint mistisizminin bazı inançları ise Beka billah inancının oluşumunda diğer önemli esin kaynağı olur.

    Şöyleki;

    Plotinus'a (M.270) göre, Tanrıyı bilmek, onunla "Bir" olmak anlamına gelir. Bu bir olmak ise, bilen/bilinen ayrımım tamamen ortadan kaldırır. Hint mistisizmin kaynağı olan Upanişadlar ve Vedantalar'a göre ise varoluşun gereği ve şartı Evrensel Varlık'la (Tanrı'yla) "Bir" olmaktır. Bu ise çoğu zaman Evrensel Varhk'ın insana hulul etmesi şeklinde gerçekleşir. Bu durumun gerçekleşme nedeni ise, insanın arınması, ve yüceleş-mesidir.

    [1] Bu yazımızın bir bölümü Celaleddin Vatandaş hocamız tarafından kaleme alınmıştır.

    Hummalı bir çalışma ile kısa sürede tercüme edilerek, Arapçaya kazandırılan felsefe kitapları ve bilhassa Hallac-ı Mansûr (309/922) gibi bazı sûfilerin Hint'i sık sık ziyaret etmeleri, Bekâbillah inancının oluşmasında etkili olan malzemeyi sağlamış görünüyor. Bu inancın oluşup, kabul görmesi fena inancının aslından oldukça farklı boyutlarda anlamlandırılmasına da zemin hazırlar. Bütün bunlar sonucunda da kendisinden geçilenin ne olduğuna yönelik soruya cevap verilmiş olur;



    "Ben, sevgi ile bağlı olduğum O kimseyim ve sevdiğim O kimse benim,

    Biz bir tek cesede girmiş iki ruhuz,

    Sen beni görüyorsan, O'nu da görürsün,

    Şayet O'nu görüyorsan her ikimizi de görürsün"

    Biz bir tek cesede girmiş iki ruhuz,

    Sen beni görüyorsan, O'nu da görürsün,

    Şayet O'nu görüyorsan her ikimizi de görürsün" [1]



    Daha çok hulul inancını ifade eden bu ve benzeri ifadelerle de anlaşılmış olur ki, terkedilen, kendisinden geçilen yoktur. Aksine Mutlak Varlık oluşun bilincine varmak vardır. Hallac-ı Mansûr'un (309/922) diğer bir çok şiirinde ifade edilen bu inancın özeti ise "Enel Hakk" sözü olur. O, Hint seyahatleri sırasında öğrendiği Hulul inancını Fena inancının çarpıtılmış biçimi içerisinde ifade ederek bu inancın yaygınlık kazanmasına zemin hazırlar.



    Elbetteki Mansûr, değiştirilip, çarpıtılan ve bu nedenle Tevhid muhalifi bir özellik kazanan Fena konusunun tek örneği değildir. Daha bir çok sûfi, değişik vesilelerle Mansûr'unkine benzer inançlarını açığa vurmaktan geri kalmazlar. Zamanında zındıklıkla suçlanan

    Zü'n Nün el-Mısrî (246/861)



    "Harmaniyemin içinde Allah'tan başka birşey mevcut değil." [2]



    gibi sözleriyle, söz konusu inancı dile getirirken, bu inancı sistemleştirip, başlıbaşına bir inanç sistemi haline getiren İbn Arabî (638/1240) ise



    "O'nun peygamberi O'dur, göndermesi O'dur ve kelimesi O'dur. O kendisini kendisiyle Kendi'ne göndermiş'tir." [3]



    sözleri ve benzerleriyle aynı inancı bazı ufak farklılıklarla tekrarlar. Daha bir çok örneği bulunabilecek bu şahsiyetlerin bir diğer temsilcisi ise Yunus Emre (20/1320-21) olur.



    O, genel kabul görmüş olan şiirlerinin arasına serpiştirdiği ve hulul ile Vahdet-i Vûcud arasında gidip/gelen inancı ile Allah-Kul, Yaratan-Yaratılan ayrımını kaldırmaya yönelik tavırlar sergiler. Örneğin şu şiirinde olduğu gibi;



    "Dost yüzin göricek şirk yağmalandı Anunçün kapuda kaldı serî'at"

    "Dost yüzin göricek şirk yağmalandı Anunçün kapuda kaldı serî'at" [4]



    Ünlü mutasavvıf-şair Kaygusuz Abdal'ın (848/1444 ifadeleri de aynı inancın bir başka örneğidir;



    "Bu cümle eşyaya mevcûd olan sen

    Bu mevcûd olana vücûd olan sen

    Dohsın yirde gökde her mekânda

    Bî-nişân sır olarsın her nisanda

    Şol ay yüzlerde çesm-i siyah sen

    Hocasın dahi her bir meta' sen

    Geh olur âlemü'l-esrar olur sın

    Gehî Ahmet gehi Haydar olursın

    Gehî Yûnus ile batn-ı semekde

    Gehi asel olursın her petekde

    Gefi Yûsuf-ıla Mısır'da sultân

    Gehl Fir'avn-ıla Musa'ya düşman

    Külli şeyde mevcüd oldı çün ki Hakk 'un varlığı

    Gel Hakk'ı hâzır görürsen hüsni inkâr eyleme"[5]



    Bütün bu örneklerde anlam bulan ve bazı ufak farklılıklarla ifade edilen inancın en somut tezahürü Şebüsterî'de (725/1324-25) karşımıza çıkar;



    "Enelhak, mutlak olarak sırları açığa vurmaktır, Hak'tan başka kim Enelhak diyebilir?

    Alemin bütün zerreleri Mansur gibi Enelhak demektedir... Sen, onları ister sarhoş say, ister Mansur!

    Daima bu teşbihi çekip dururlar...hepsi de bu hakikatle vardır.

    Eymen vadisine gir de o ağaç, sana da "Ben Tanrıyım Tanrı" desin.

    Bir ağacın "Ben Tanrıyım" demesi doğru ve yerinde olsun da neden bir kutlu kişinin demesi doğru ve yerinde olmasın?

    Gönlünde şüphesi olmayan kişi şüphesiz olarak bilir ki varlık, ancak birdir.

    Birden başka bir şey daha olmadı ki hulul ve ittihat olabilsin. Halbuki birlik, sülük neticesinde tahakkuk eder.

    Halkın varlığı ve çokluğu görünüştedir. Yoksa görünenler zaten hakikatte yoktur

    Karşına bir ayna al da bak...oradaki aksi gör.

    İşte âlemin aslı da bu çeşit...bildin mi iman et ve bu imana yapış!

    Hak'tan başka bir varlık yok...ister o Hak'tır de, ister ben Hak'kım de" [6]



    Tarihî süreçte bütün bu inançların, şu veya bu şekilde yaygınlık ve meşruluk(!) kazanmasından sonra, Kur'an ve Sünnette açıklanan Tevhid hakikati had safhada değişime uğrar. Bütün yaratıklara oranla müteal (aşkın olan Allah inancının yerine, kendisiyle bir, hatta içice olunabilen Tanrı inancı alır.



    [1] Bazıları duygusal bir tavırla Hallac-ı Mansûr'u ve Ünlü sözü ‘Ene’l Hakk'ı savunup yorumlayarak, temize çıkarmaya ve Hallac-ı Mansur'un ilgili sözüyle kendisinin Allah olduğu gibi bir iddia taşımadığını isbatlamaya çalışırlar. Halbuki onun bü­tün yorumlara kapalı olacak kadar iddiasını ifade eden sözleri vardır ve bu örne­ğin Kitabu'l Tavasin'in de çokça bulunabilir. Ayrıca onun Allah'lık iddiası sonra­dan oluşturulmuş bir itham/suçlamada değildir. Çünkü bizzat yakın adamları ve arkadaşları onun (haşa)Allah' olduğuna inandıkları için öldürülmediğine ve ya­kında tekrar dünyaya geleceğine bizzat o öldürüldüğü sırada dahi inanıyorlardı.(Bkz; İslâm Tarihi, 4/148 Ayrıca İslâm Düşünürleri 20,21)

    Hallac-ı Mansur'un inançları konusuna Ehl-i Sünnet'in alimlerinden el-Bağdadî, kitabına ayrı bir bölüm ekler ve Hallac-ı Mansûr'u ve takipçilerini "sapıklar" arasına dahil eder. Bu konuda bakınız; el-Fark,239-243

  2. #2
    Ehil Üye alanyali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Alanya
    Mesajlar
    2.491

    Standart

    İmam-ı Rabbani Mektubat:
    357. MEKTUP
    MEVZUU:
    a) Vahdet-i vücud ve onun ser'i ilimlere tatbiki sorusuna cevap.
    b) "Allah bir kulu severse..."
    Manasina gelen hadis-i serif üzerine sorulan soruya cevap.
    NOT: I
    mam-i Rabbani Hz.leri bu mektubu, Haci Muhammed Mümin'in oglu Muhammed Sadik'a yazmistir.
    Allah'a hamd olsun; seçmis oldugu kullarina selâm.
    ***
    Diyorsun ki:
    -Sofiye, vahdet-i vücuda kaii olmaktadir. Ulema ise, bu kavli küfür ve zindiklik olarak kabul etmektedir. Halbuki her iki taife de firka-i naciyedendir. Size göre bu muamelenin hakikati nedir?
    -Ey Muhib! Bu Fakir bu bahsin tahkikatini mektuplarinda ve risalelerinde yapmistir. Hem de tafsilati ile. Ona göre, her iki taifenin nizai dahi, lâfza raci olmaktadir.
    Durum üstte anlatildigi gibi olmasina ragmen, madem ki sordunuz, zaruri olarak onun cevabini yazacagiz.
    Bilesin ki, Sofiyeden vahdet-i vücuda kail olup da, esyayi Sübhan Hakkin ayni görerek her seyin o olduguna hükmeden kimsenin muradi, esyanin yüce Hakla ittihad ettigi manasi degildir. Ayrica, tenzihin tesbih olup tenezzül etmesi, vacibin mümkün olmasi, lâmisli olanin dahi misli olmaya inkilâbi da degildir. Zira, böyle bir sey küfür ve ilhad olup dalâlet ve zindikliga girer. Zira, burada, ne ittihad, ne ayniyet, ne tenezzül, ne de tesbih vardir. Halbuki, Sübhan Hak, su anda oldugu üzere bakidir.
    Noksan sifatlardan münezzehtir o zat ki, zati, sifati, isimleri kâinatin hadiseleri ile ona bir degisme gelmez. O Sübhan Zat, mutlak sarafeti üzeredir. Vücub evcinden, imkân batakligina meyil de yoktur.
    Onlarin her birinin muradi sudur: Esya madum olup mevcud olan o yüce mukaddes Zat'tir.
    Hüseyin b.Mansur Hallac'in:
    -ENEL HAK... (BEN HAK) sözünden muradi su demek degildir:
    -Ben Hakkim, Hakla ittihad ettim.
    Zira, böyle bir cümle kullanmak müfürdür ve katlini mucibdir. Onun bu cümleden asil muradi sudur:
    -Ben yokum, mevcud olan Sübhan Haktir.
    Bu babda netice söz su ki: Sofiye, esyayi Hakkin zuhurlarina aynalar halinde görüp onlarin isimlerinin ve sifatlarinin tecelligâhlari sanmaktadirlar. Hem de tenezzül saibesi, tagayyür ve tebeddül zanni olmadan. Nitekim, bir sahsin gölgesi uzayip durdugu zaman:
    -Bu gölge, o sahisla ittihad etmistir; bunun onunla ayniyet beraberligi vardir, seklinde bir cümle kullanilmayacagi gibi, söyle dahi denemez:
    -O sahis, tenezzül edip gölge suretinde zuhur etmistir.
    Herhalde, o sahis, sarafet asaleti üzerinedir. Tenezzül ve tagayyür saibesi olmadan da gölge ondan var olmustur, isterse, bazi vakitlerde, gölgenin varligi bir cemaatin nazarindan gizlenmis olsun. Bu durum dahi, o sahsin vücuduna olan tam manasi ile mahabbetlerinden dolayidir. O kadar ki, onlarin müsahedelerinde, o sahsin varligindan baska bir sey asla yoktur. Herhalde, o zaman söyle diyebilirler:
    -Bu gölge o sahsin aynidir.
    Yani gölge yoktur, mevcut olan yalniz o sahistir.
    Üstte yapilan tahkikten su mana gerekeli olarak çikti; Sofiye katinda esya; Hakkin zuhuratina aynalar halindedir; ama yüce mukaddes Zat'in ayni degildir. O zaman, esya Haktan olur, ama Hak oImaz. Bu durumda onlarin sözlerindeki mana dahi su olur:
    -Hepsi ondandir.
    Ulema-i kiram katinda tercih edilen kavi dahi budur. Bu manadan ötürü, ulema-i kiram ile sofiye-i izam arasinda dahi niza olamaz. Hakikatta sebatli olarak onlarin sayilarini taa, kiyamet gününe kadar Allahu Teala artirsin.
    Her iki kavun neticesi de ayni yere çikar.
    Sofiye der ki:
    -Esya, yüce Hakkin zuhurat aynalaridir.
    Ulema ise, böyle bir lâfizdan sakinir. Sunun için ki, hulul ve ittihad vehminden korunalar.
    ***
    Burada söyle bir soru sorulabilir:
    -Sofiye, esyanin zuhuratina kail olmakla beraber, onu hariçte yok görür ve dista Sübhan Hakkin gayrina varlik için kail olmazlar. Ulema ise, esyanin hariçte mevcud olduguna kaii olurlar. O zaman, manada her iki taifenin nizai da sabit oluyor.
    Bunun için su cevabi veririm:
    -Sofiye, her ne kadar alemi haricen yok bilseler de, lâkin onun için hariçte mevhum bir varlik isbat ederler. Onun harici görünüsüne de kail olurlar. Harici olan mevhum kesreti de inkâr cihetine gitmezler. Bununla beraber söyle derler:
    -Hariçte bir görünüs hasil eden bu mevhum varlik, vehmin kalkmasi ile kalkan vehme dayali mevhum mevcudlardan degildir. Yani bir sebati ve karari olmayan cinsten. Amma, öyle degildir. Bu mevhum varlik, bu hayale dayali görünenler; Sübhan Hakkin sun'u ve onun kudret naksi oldugundan zevalden mahfuz olup halelden dahi masundur. Bu dünyanin ve öbür dünyanin muamelesi de buna baglidir.
    Alemi vehimlerden ve hayallerden sayan sofestaiye zümresine gelince, sanirlar ki; vehmin ve hayalin kalkmasi ile alem dahi kalkar. Bunun için de derler ki:
    -Esyanin varligi, bizim itikadimiza tabidir. Isin aslinda onun bir hakikati yoktur. Eger semayi arz olarak itikad edersek, o arz olur; arz dahi bizim itikadimiz geregince sema olur. Yine tatliyi aci olarak hayal edersek, aci olur; aci dahi bizim itikadimiza göre tatli olur.

    Hülasa, bu mecnunlar, yüce Sultan diledigini yapmakta Muhtar olan yaraticinin icadini inkâr ederler. Esyayi, o yüce Zata dayandirmazlar. Bunun için, kendileri sapittigi gibi, baskalarini dahi saptirirlar.
    Sofiyeye gelince, hariçte esyaya vehme dayali bir varlik isbat ederler. Hem de, sebati ve istikran olan bir varlik, vehmin ortadan kalkmasi ile de kalkmayan. Bu dünya hayatinin ve ahiret hayatinin muamelesi de, o vücuda bagli olarak, daima ve ebedi olarak kabul ederler.
    Ulemaya gelince, esyayi hariçte mevcud olarak itikad ederler. Ayrica, esya üzerine ebedi olarak harici hükümlerin terettübüne dahi itikadlari vardir. Durum böyle olmakla beraber; esyayi yüce Hakkin varligi yaninda zait, nahif olarak tasavvur ederler. Mümkinin vücudunu dahi yüce mukaddes Hakkin varligina nisbetle yok görürler.
    Üstte anlatilan mana açisindan bakilinca; her iki firka katinda dahi, esyanin varligi sabittir. Bu alemin ve öbür alemin hükümleri dahi ona baglidir. Vehmin ve hayalin kalkmasi sonunda, o kalkmaz. Böyle olunca da, ihtilâf kalkar ve niza zail olur.
    Netice mana olarak, sofiye der ki:
    -Bu varlik vehmidir.
    Bunun sebebi de sudur: Uruc zamani, esyanin varligi onlarin nazarindan gizlenir; onlarin nazarinda sani yüce Hakkin varligindan baskasi kalmaz.
    Ulemaya gelince... Bu vücuda,
    -Mevhum...
    lâfzini itlak etmekten sakinirlar, vehme dayali bir vücuda kail olmazlar. Ta ki, kisa görüslü olan, onun kalkacagina hükmetmeye; sonunda, ebedi olan azabi ve sevabi inkâr eder.
    Burada söyle bir soru daha çikabilir:
    -Sofiyenin, esyaya vehmi olan vücud isbatindan gaye sudur ki; bu vü-cudla beraber, sebat ve istikrar dahi ola... Bu dahi, isin aslinda böyle olmadigi gibi, vehimden baska bir seyde dahi olmaz. Bir görüntü disinda dahi onun nasibi yoktur. Ulema dahi esyanin hariçte isin aslina göre varligina kail olurlar ve bu durumda dahi, niza bakidir.
    Bunun için su cevabi verebilirim:
    -Mevhum olan varlik, hayale dayali görüntü; vehmin ve hayalin kalkmasi ile kalkmamis olsa dahi, isin aslinda vardir. Misal olarak, farz etsek ki, vehim sahiplerinin tümünden vehim zail ojmustur; yine de bu vücud sabit olur, vehimlerin zevali ile da zail olmaz. Isin aslinin ve vakianin bundan baska manasi da yoktur. Ancak, mümkinin varliginda isbat edilen isin asli ile, Vacib Taala'nin varliginda sabit olan arasinda bir fark vardir ki, o da sudur: Ikincisinin yaninda birincisi, hiçbir sey olmamak durumundadir. O kadar ki, mevhumlar ve hayal edilenler arasinda sayilir. Meselâ: Sekke düsülen külli cüzleri gibi... Bunlar arasinda dahi, nice degisik farklar vardir. Nitekim, Vacib Taala'nin vücudana nisbetle mümkinin vücudu dahi, hiçbir sey olmama hükmünde olup ademler (yoklar) meyaninda sayilir.
    Durum yukarida anlatildigi gibi olunca, hakikatta niza yoktur.
    ***
    Burada bir baska soru dahi, söyle sorulabilir: Bütün SyanVn vücudu için, isin aslinda müteaddid vucudardmak lazim geldigine göreisin aslinda tek vücud olmamak lâzim gelir. Bu mana dahi, sofiye katinda kabul edilerek ikrar edilen vahdet-i vücuda münafidir.
    Ne denir?
    Bu soruya su cevabi veririm:
    Her iki durumda da, isin aslina mutabiktir. Yani, isin aslindaki taahdüd-ü vücud ve vahdet-i vücuda. Ancak, cihet ve itibar degisik olunca, iki nakzedici seyin içtima tevehhümü kalkmistir.
    Üstte anlatilan bahsi, bir misalle açalim. Söyle ki:
    Zeyd'in sureti aynada görülmektedir, isin aslina göre, aynada asla bir suret yoktur. Bu görülen suret dahi, ne aynanin altindadir; ne de yüzünde. Aynadaki bu suret dahi, bir tevehhüm itibari ile olup oynada, hayali olan bir görüntü disinda husulü yoktur. Bu vehmi olan vücud ve hayali olan görüntü dahi, aynada bulunan surete sonradan ariz olmuslardir, isin aslinda onlarin olusu budur.
    Üstte anlatilan manadan olarak, bir sahis dese ki:
    -Ben, Zeyd'in suretini aynada gördüm.
    Aklen ve örfen o kimse bu sözünde dogrudur ve hakli sayilir. Edilen yeminlerin binasi dahi bunun üzerinedir. Meselâ, bir sahis yemin edip dese ki:
    -Vallahi, Zeyd'in suretini aynada gördüm.
    O kimse, bu yeminini bosa etmemis olar.
    Anlatilan durumda, Zeyd'in suretinin aynada husul bulmamasi vardir. Oradaki husulü dahi, vehim ve tahayyül itibari iledir. Her ikisi de, isin aslina uygun olan bir vakiadir. Lâkin birinci durum, isin aslinda mutlak olup ikincisi ise, vehim ve tahayyül tavassutu iledir.
    Burada asil sasilacak bir durum var ki, o da sudur: isin aslina münafi olan vehim ve tahayyül, isin asli için hasil edenler olmustur. Eger onlar olmasaydi, isin asli da hasil olmazdi.
    Ikinci bir misal de nokta-i cevvaldir; kendisine hariçte daire sureti ariz olmustur. Yani, hayal ve tevehhüm cihetinden. O makamda dairenin husulü haricen yoktur. O dairenin orada husulü dahi, vehim ve tahayyül itibari iledir. Her ikisi de isin aslina mutabiktir. Lâkin dairenin husul bulmayisi, isin aslinda mutlaktir. O dairenin onda husulü dahi vehim ve tahayyül ciheti iledir. Bu durumda, birincisi mutlak olup, ikincisi ise, mukayyeddir.
    Üstte anlatilan misal açisindan bakilarak, üzerinde durdugumuz vahdet-i vücud, isin asli cihetinden mutlak olup, yine isin aslinda taaddüd-ü vücud dahi, tevehhüm ve tahayyül itibari iledir.
    Itlak ve takyid mülâhazasi ile, isin aslina göre iki mütenakiz arasinda tenakuz olmaz; iki nakzedicinin bir arada olmasi dahi isbat edilemez.
    ***
    Burada bir baska soru dahi söyle olabilir:

    -Bütün vehim sahiplerinin vehminin zeval buldugu farzedilince, vehme dayali vücud ile hayali görüntü nasil sabit olur?
    Bunun için dahi su cevabi veririm:
    -Bu vehme dayali vücud, mücerred vehmin ihtirai ile hasil olmamistir ki; vehmin zevali ile zeval bulup gitsin. Elbet o, yüce Hakkin yaratmasi ile, vehim mertebesinde hasil olmaktadir. Hatta, onun için itkan dahi hasil olmustur ki; zaruri olarak, vehmin zevaii ile ona bir halel gelmez. Onun için:
    -Vehmi vücud, denmesi su itibara göredir ki; Sübhan Hak onu his ve vehim mertebesinde yaratmistir.
    Hangi mertebede olursa olsun; Sübhan Hakkin halki (yaratmasi) zevalden ve halelden mahfuzdur.
    Bundan baska, Sübhan Hakkin halki zaruri olarak isin aslina uygun olmaktadir; amma hangi mertebede halk ederse etsin. Isterse o mertebede isin aslinda oldugu gibi olmayip mücerred itibara göre olsun. Ne var ki, o mertebede mahluk isin aslina uygun baglanmaktadir.
    Yukarida söyle bir cümle kullandim:
    -Sübhan Hakkin hakki, his ve vehim mertebesindedir.
    Bunun manasi su demeye gelir:
    -Allahu Taala, esyayi öyle bir mertebede yaratmistir ki; o mertebede, o esya için his ve vehimden gayri bir yerde sübut ve husul yoktur.
    Nitekim gözbagcilar, birtakim gayrivâki seyler gösterirler; bir seyi de on sey olarak göze getirirler. Halbuki o esya için, on tane olmak, histen ve vehimden baska bir yerde yoktur. Isin aslinda mevcud olan dahi, bir seyden baska degildir. O on seye, yüce Hakkin kudreti ile sebat ve istikrar ariz olunca; isin aslina göre de, halelden ve tez zevalden mahfuz olmaktadir.
    Bu on esya, isin aslinda göre hem mevcud olmaktadir; hem de madum. Lâkin, iki itibarda... Meselâ:
    a) Histen ve vehimden kat'i nazar edildigi zaman, onlar, yoktur.
    b) Hissin ve vehmin mülahazasi ile de onlar vardir.
    Asagida anlatilan meshur kissalar arasindadir:
    -Bu gözbagcilar, Hindistan beldelerinden bir beldede, sultanlardan birinin yaninda oyunbazlik binasi kurmuslar. Bu arada, tilsim ve oyunbazlikla insanlarin gözlerine bahçeler, agaçlar ve bitkiler çikarmislardir. Bu mecliste, o agaçlarin büyüyüp meyve verdigini göstermisler ve orada bulunanlar dahi o agaçlann meyvelerinden yemisler.
    Durum böyle olunca, o vakit, Sultan, bu oyunbazlarin katline emir vermis. Sunun için ki, kendisi söyle demis:
    -Bir oyunbazligin zuhurundan sonra, onu yapan öldürülür ise, onun yaptigi Hakkin kudreti ile oldugu gibi baki kalir.
    Onlari katlettirince, o agaçlar, Allah'in kudreti ile oldugu gibi kalmis.
    Duydum ki, o agaçlar su anda dahi bakidir ve insanlar onlarin meyvelerinden yemektedirler.
    Bir ayet-i kerime meali:
    "Bu, Allah'a güç degildir."(14/21)
    Üzerinde niza olan surette; kendisinden baska mevcud olmayan Sübhan Hak, hariçte ve isin aslinda; kudret-i kâmilesi ile, his ve vehim mertebesinde olmak üzere, mümkinat suretlerinin hicaplarinda isimlerinin ve sifatlarinin kemalâtini izhar eylemektedir. Hayali sübut, vehmi vücud ile esya tecelligâhlannda o kemalâtini tecelli olarak meydana getirmektedir. Yani, esyayi, o kemalâta uygun olarak, his ve vehim mertebesinde yaratmaktadir.
    Esyanin vücudu, hayali bir görüntü itibari iledir. Lâkin, Sübhan Hak:
    a) O görüntüye sebat ve istikrar ihsan eyledigi;
    b) Bu esyanin yaratilmasinda, saglamlik da kattigi;
    c) Ebedi muameleyi dahi onun baglisi kildigi için; o esyanin vehme dayali ile hayali sübutu ayni sekilde isin aslina göre olmustur. Halelden dahi mahfuz bulunmustur.
    Bu arada söyle denmesi de mümkündür:
    -Esyanin hariçte ve isin aslinda vücudu ardir; ama onun vücudu yoktur. (Yani, hem vardir; hem yoktur)
    ***
    Nitekim, bu mana mükerrer olarak, daha önce de anlatildi.
    Merhum pederim, muhakkikin ulema arasinda idi. Bana anlattigina göre; mütebahhirin ulemadan olan Celhaleddin Ekri kendisine söyle sormus:
    -Vakiaya mutabik olan vahdet midir, yoksa kesret mi? Eger vahdet ise, binasi degisik ve ayri hükümler üzerine kurulan seriat batil olur. Sayet kesret ise, sofiyenin kavli batil olur. Zira onlar, vahdet-i vücuda kaildirler.
    Hazret-i Seyhimiz, onun cevabinda söyle dedi:
    -Her ikisi de isin aslina ve vakiaya mutabiktir; onda vakidir.
    Ne var ki, onun beyaninda söyledikleri bu Fakir'in hatirinda kalmadi. Su anda, Fakir'in hatirina feyiz yollu geleni yaziyorum. Emir Sübhan Allah'indir.
    Vahdet-i vücuda kail olan sofiye haklidir.
    Kesret hükmünü veren ulema dahi ayni sekilde haklidir.
    Bu manadan olarak, sofiyenin haline münasip düsen vahdettir; ulemanin haline münasip düsen ise, kesrettir. Zira, seriatin kurulan binasi kesret üzeredir. Ahkâmin degismesi dahi kesrete baglidir. Enbiyanin daveti, uhrevi olan nimet, azap cinsinden hemen her sey kesrete mütealliktir.
    Sübhan olan yüce Hak dahi, kesreti murad edip zuhuru sevdigi için, söyle buyurdu:
    "Bilinmemi sevdim."
    Bu mana icabi olarak beka dahi bu mertebede zaruri olmaktadir. Zira bu mertebenin tertibi dahi, alemlerin Rabbinin razi oldugu ve sevdigidir. Su mana icabidir ki, sanli Sultan karsisinda hizmetçiler, hasmet, zül, iftikar, inkisar onun azameti ve kibriyasi için lâzimdir. Isterse, vahdet-i vücud hakikat gibi; ona nisbetle kesret dahi mecaz gibi olsun. Bu mana icabi olarak, vahdet alemine:
    -Hakikat alemi denmis; kesret alemine dahi:

    -Mecaz alemi tabir edilmistir. Lâkin, esyaya ebedi beka ihsan edildigi ve kudret dahi hikmet libasina bürünüp çiktigi, sebepler dahi ef'al nikabi kilindigi için o hakikat bir yana birakilmistir. Bilinen dahi bu mecaz olmustur. Nokta-i cevvale, her ne kadar hakikat, o noktadan çikan daire dahi mecaz gibi ise de, lâkin o hakikat orada unutulmus ve bir yana atilmis gibidir. Görülen, bilinen artik daire olmustur.
    ***
    Su kavlin manasini sormussun:
    "Allah bir kulu sever ise, günah ona zarar vermez."
    Bilesin ki, Allahu Teala, bir kulu sevdigi zaman, ondan günah sudur etmez. Zira Allah'in veli kullari günah irtikâbindan mahfuz bulunmaktadirlar. Isterse bunlardan günah süduru caiz olsun. Amma enbiya böyle degildir; zira, onlar günah islemekten yana masumdurlar, günah isleme cevazi dahi onlardan alinmistir. Onlara salât ve selâm olsun.
    Anlatilan manada evliyadan günah sudur etmeyecegine göre, günahin zarari da dokunmaz. Günah südurunun olmayisinda; günahin zarari dokunmayacagi dogrudur. Nitekim bu, mana ilim erbabina malumdur.
    Burada anlatilan günahtan murad, daha önce islenen günahlar dahi olabilir. Yani, velayet derecesine vasil olmadan evvel... Zira, Islâm, dahi önceleri yikar. Isin hakikati Allah katindadir.
    Bir ayet-i kerime meali:
    "Rabbimiz, unuttuk veya yanildiysak bizi muaheze eyleme."(2/286)
    Selâm size ve diger hüdaya tabi olanlara. Mütabat-i Mustafa'yi birakmayanlar... Ona ve âline salât, selâm ve üstün tahiyyat...
    ***


    cehennem ağzını açmış, bekliyor; cennet ise ağuş-u nazdaranesini açmış, gözlüyor.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Vahdet-i Vücut, Vahdet-i Vucud (3)
    By muhsin iyi in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 10.05.14, 15:41
  2. Kesrette (Çokluk) Vahdeti (Birlik) Bulmak
    By ıslak seccadem in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 28.05.12, 15:20
  3. İslam Ülkeleri Vahdeti Korumalıdır
    By TURKUAZ in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 08.09.07, 10:46
  4. İnsan'ın Kesret İçinde Vahdeti
    By karatoprak1975 in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 24.06.07, 14:47

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0