DERD-İ MAİŞET HELAKE GÖTÜRÜYOR
İmtihan
Daha önce de değindiğimiz gibi, cemaatin hayırlı çalışmaları bir yandan bereketli meyveler verirken, diğer yandansa mücahitler de dâhil halkı sarmalayan, derince düşündüren bir geçim derdi ve sıkıntısı söz konusuydu. Aslında, bir manasıyla bu, hep olagelmiştir. Bahusus müminlerin fakirlik, açlık ve kıtlıkla imtihanları, genel imtihanlarının bir vasat nümunesi olarak hep olagelmiştir. Artık müminlerin imanına bağlı bir şey kalıyor ortada. İmanları ahireti, davayı, dava programını önceleyecek derecede ise ahireti; değilse, dünyanın ve onun başa bela ettiği geçim derdine, sıkıntısına kapılıp giderler. Dün de böyleydi, bu gün de.
Ekmek davası
İşte yine böyle bir imtihanla karşı karşıyayız. Bir yandan müminler ahiret, dava, ilahi mesuliyetler endişesiyle gece uykularına bile hasret iken, diğer yandan insanlar geçim sıkıntısının sarhoşluğu içinde debelenmektedirler. Artık bu insanlara göre en kutsal dava ‘ekmek davasıdır’. Bunun için neyle karşılaşsalar onlara göre değerdir. Hangi eziyet, hangi hakaret, hangi aşağılanmaya maruz kalırlarsa kalsınlar, onlar için bu önemli değil; önemli olan, dava edindiği bir ekmeği ele geçirmek, karnını doyurmak ve yarınını kurtarmaktır. Akraba-iyal, çoluk-çocuk bunun için seferber edilir. Namazdır, Kur'andır, Oruçtur, taattır… Çoğu için olmasa da olur. Zira bu düşüncede olanlar ‘ekmek davasını’ daha önemli görürler. Bunun için türlü felaketler yaşarlar. Türlü bela musibetlere maruz kalırlar. Gün de olur bu nedenlerden dolayı kötü ve iğrenç yollara düşer veya bu yolları tercih ederler. Sorduğunuzda ‘N’edersin, ekmek davası!’ derler… Bilseler ki bu, onlar için ne büyük bir felaket, ne tuzak bir davadır.
Vazife
Cemaatin buna eğilmesi, yol göstermesi gerekiyordu. Bu davanın bir ‘dava’ olmadığı, bunun bir felaket olduğunu izah etmesi, yönlendirmesi gerekiyordu. Rezzak, Allah’tır demesi, tam bir iman, tam bir kanaat ve tam bir iktisat düsturuna sarıldığı takdirde her hususta olduğu gibi bu hususta da ilahi adaletin behemehal tecelli edeceğini insanlara anlatması, bir şekilde kavratması gerekiyordu. İslam'a sarıldıklarında, onun emir-nehiyleri mucibince bir hayatı tercih ettiklerinde, muzdarip oldukları bu sıkıntının kendiliğinden izale olunacağını, yaşayarak göstermeleri gerekiyordu. Açık ki mücahitlerin daha fazla; ama daha fazla çalışmaları gerekiyordu. Korkunç bir tuzakla karşı karşıya olan anne-babasına, akraba-aşiretine, uzak-yakın komşusuna ve en nihayet halkına, takip etmekte oldukları yolun ve “ekmek davası” dedikleri davanın esas itibariyle onları Allah-Resul-İman-Ahiret davasından dehşet verici bir tarzda uzaklaştırdığını; “Uyanın!” “Kendinize gelin!” “Ölüm ve ötesi var” “Çetin hesap, sonra cehennem var” demek suretiyle onları uyarmaları, inzar etmeleri gerekiyordu. Kesinlikle bunu yapmaları gerekiyordu. Çünkü zalim avcılar pusuda, avlamayı bekliyorlardır.
İşte tam da burada, fakr-u zaruretin halkı zorladığı acı bir zamanda çoluk çocukların açlıktan ağladıkları ve hatta bir kısmının kıtlıktan ötürü ölümle kucaklaştıkları iç yakıcı bir zamanda, anne-babaların çaresizliğe boyun eğdikleri veya eğmek üzere oldukları ürpertici bir zamanda ve sonra zalim avcıların bundan istifade ile pusuya düştükleri bu dehşetengiz dönemde büyük mücahid teşhisini koydu ve arkadaşlarına dönerek ya da onlara bin bir riski göze almak suretiyle yazarak…
Yardıma koşun
Dedi ki: “... Bu aciz ve zayıf kardeşinize, ma’nevi ve uhrevi sa’y ve çalışmanızdan zekât miktarınca vermenizi ve onun hesabına bir miktar çalışmanızı ve ziyade hüsn-ü zannınızla ona tahmil ettiğiniz ağır yüke o cihette yardımınızı pek çok rica ederim..” zira vazife ağır.. Zaman zor… Şartlar çetin.. Ahval karışık.. İnsanlar ümitsiz.. İnsanlar endişeli.. İman binası darbeli.. Darbeler dehşetli.. Müminler zayıf, fakir ve az.. Zalimler ise pusuda.. Evet, zalimler ve münafıklar oyun, tuzak, hile ve entrika peşindeler. İnsanların zayıf damarından girmek istiyorlar. İnsanları en zayıf noktadan vurmak istiyorlar. Siz bunu biliyor ve görüyorsunuz.
O halde, şu manevi kışta, bu aciz kardeşinizin yardımına koşunuz. Pek çok rica ederim, onu yalnız bırakmayınız. Cemaati yalnız bırakmayınız. Daha gayret, lütfen daha gayret ediniz. Saflarınızdaki aciz ve zayıf kardeşlerinizin yüklerini, göstereceğiniz daha fazla gayretle hafifletiniz. Çalışma ve gayretiniz zekât nisabını ziyadesiyle aşmalı. Ve sizin, aciz ve zayıf kardeşlerinize yardımınız, o çalışmanızın, o kazancınızın zekâtı olmalı. Bir bunu yapınız. Bir de ‘şu da kardeşime olsun!’ diyerek, bir miktar da ona bedel çalışınız. Onun adına, onun yerine ona, ahirette sevab olsun diye, Allah rızası için, o niyetle çalışınız. Her biriniz, kendi çapında bunu yapınız. Ki cemaat bereketine vasıl olalım. Ki cemaat kuvvet ve kudretine kavuşalım. Ki Allah Teala’nın inayetine, nusretine mazhar olalım. İşinizden, aşınızdan, zamanınızdan fedakârlık yapınız. Şu zor zamanda kurtuluşun, saadetin anahtarı budur, biliniz…
Yoksa ateş sadece düştüğü yeri değil, her tarafı yakıp kavuracak. O zaman derimiz, kemiklerimizle beraber eriyecek de ona kan olacak, onu eski can-civan haline getirebilmeye vesile bir avuççuk amelimiz olmayacak. Birbirimizi, yekdiğerimizi mücrim gösterme gayretine girmeye çalışsak da buna takatimiz olmayacak. Onun için hazır vakit varken, fırsatlar-imkânlar elden kaçmamışken zaman kaybına girmeden kenetlenelim. Çalışma ve cehdimizi adamakıllı sağlam bir programa bağlayalım ki, paspal ve dağınık hesaplı tüccarın durumuna düşmeyelim. Teslim etmek gerektir ki, cemaate tahmil ettiğiniz yük, misyon ve konum, siz de bilirsiniz ki, ancak muhkem bir program ve bu programa mutlak bir riayetin olması ile mümkün olabilir. Değilse, bu yükü hakkını vererek götürmek zor. O halde Rabbimizin, “Yapın” dediklerine kulak veriniz “Yapmayın, kaçının” dediklerinden de kaçınınız. Programlı olmak, programa riayet etmek demek, bu demektir. Aksi takdirde kıtlık, açlık, maişet derdi kırıp geçiriyor. Kitleleri hakka yöneltip sevk etmek zor oluyor. Va’zı, nasihati, irşadı dinletebilmek mümkün olmuyor. Eskinin insanı gibi taş bağlamazlar bunlar. İman kalbura dönüşmüş durumda. Onun için cemaate dönmek, programa dönmek, yardımlaşmaya dönmek; ama hemen dönmek gerektir.
Sesime ses verin ey Müslümanlar! Nereye gidiyorsunuz!
Çünkü diyerek devam etti: “Derd-i maişet sersemliğiyle, ekser halk, ahiret işlerine ikinci derecede bakmalarından…” Zira zaman uzadı. Salih topluluklarla aramıza uzunca bir mesafe girdi. Kanaat ve iktisat prensipli ilan sahiplerinin hayatları ve yaşadıkları şimdinin insanına bir masal, bir hikâye gibi geliyor. Bulduklarıyla yetinen, yetindiğiyle kâmilen-halisen hamd ve şükreden öncenin insanları, şimdiki insanların tasavvurlarında ve belki de itikatlarında bir “acaba” veya bir “rüya” kadar yer tutuyor. Garip! Ama ne kadar da acayip!
Oysaki Allah Resulü (sav)'nün evinde nice günler ve sonra nice geceler yemek-ekmek bulunmuyordu. Günlerle aç kaldıkları, aç yattıkları oluyordu. Karınlarına bu yüzden taş bağladıkları olmuştur. O Allah Resulü (sav) ki peygamberlerin sonuncusu, Allah (cc)'ın sevgili kulu ve vahyin, ilahi muhatabiyetin son temsilcisi, son sözcüsü… Onun arkadaşlarının, o güzide insanların, sahabe-i kiramın hal u ahvalleri daha mı iyiydi sanki? Mekke’yi Medine’ye bağlayan yıllar ne çetin geçmişti. Mekke’yi Medine'ye götüren yollar ne uzun ve zahmetli geçmişti? Ya Medine'deki zorluklar? Ama bunların hiçbiri ahiret işlerini ikinci dereceye koymuyordu. Allah (cc)'a olması gereken kulluğu başka şeylere vermiyordu. Karnımı doyurayım da ondan sonra ‘namaz’ demiyordu. Barınağım olsun da ondan sonra ‘Kur'an’ demiyordu. Onlardan hiçbiri bunu demiyordu. Önce namaz, önce Kur'an'dı onların işi…
Pek tabii ki sıkıntılar geçicidir. Bir zaman sonra ferahlık gelir. İnsanlar geride bıraktıkları sıkıntıları unuturlar. Nitekim öylesi nice devirler, nice zamanlar ve nice aylar gelip geçmiştir. Ama bugünün insanlarının düşünceleri ve halleri pek garip ve tuhaf görünüyor. Sanki hayatları ve ölümleri şu maişeti temin edip etmemekten ibaret... Böyle olunca imandan fışkıran kanaat zir u zeber oluyor. İktisat prensibi su-i kaste uğruyor. Aç gözlülük, kıskançlık, daha çok mal elde edeyim hesapları, toplumun ruhuna benzin, bedenine de kibrit olup ateşe veriyor. Derd-i maişet ateşi insanları ve imanları yakıyor. Artık ahiret kimin umurunda gibi bir manzara beliriyor. Manzara, dehşet saçıyor. Manzara, izdiham yapıyor. Manzara; indiham, sonra indiras derken acı veren bir inhilal yapıyor.
Manzarayı görmüyor musunuz? dedi. İpin ucunu bütün bütün kaçırdılar. Ahiret işlerinde olması elzem yarış, derd-i maişet arenasında kör bir dövüşe dönüşmüş durumda. Hele şu benim bulunduğum menzile çıkın da sarhoşçasına, sersemcesine koşuşup duran, birbirini itekleyen, döven, düşüren ve ezip geçen şu kalabalıklara bakın! Ha! Şu ileriye! Geriye! Sağınıza, solunuza bakın! Bakın! Seslenin! Sesime sesinizi verin! Sesime sesinizle yardım ediniz ve deyiniz ki: Nereye ey kalabalıklar! Ey Müslümanlar! Nereye? Nereye gidiyorsunuz siz?
Hâlbuki eskinin insanı böyle değildi. Nicesinin örneği gelip geçti. Nicesi bu tür imtihanları verdi. Soruları daha çetin, daha girift olan imtihanlar.. Bunun yanında eskinin insanında da görüldü elbet, buna benzer vakıalar. Açken, fakirken zengin oldular önce. Sonraysa, zenginliklerinde boğulup gittiler. Hâlbuki ‘şükre de edeceğiz’ demişlerdi. Ama gümüşü, altını, kasr-u konağı, sürü sürü deve, sermayelerle koyun ve davarları, sonra rahvan atlar, çarşılar, dükkânlar, tarlalar, bağ-u bostanları görünce şükretmemişlerdi işte! Hâsılı, ekser halkın içinde bulunduğu vaziyet, ahiret, din-iman işlerine ikinci bakmaları hiç de hayra alamet görünmüyor.
“ŞEYTAN SİZİ FAKİRLİKLE KORKUTUR VE SİZE ÇİRKİN İŞLERİ EMREDER” (Bakara: 268)
Çünkü, diyerek devam etti; Ekser halkın bu hali, şeytanı ve onun dostlarının iştahını açıyor. Ölüm, ahiret, hesap, ceza… yokmuş gibi insanların dünyaya dalmalarından “Ekmek davası” deyip geçim derdine düşmelerinden “Ehl-i dalalet istifade edip onları avlıyorlar.” Onların müptela oldukları bu manevi hastalıktan faydalanıyorlar. İmani kanaat ve iktisat prensiplerine saldırıda bulunuyorlar. Sözle, fiille saldırılar yapılıyor. Propagandalar korkunç.. Korkunçluk heyula! Bir yandan halkın fakir ve yoksullaşma sebeplerini üretiyorlar. Bir yandan da bu fakirlik ve soylulukla onları vuruyorlar. Teslim ve itaatkâr köleler konumuna bu şekilde getiriyorlar. Adeta (onları) satın alıyorlar. Canından, kanından, gücünden, vergisinden, kaynaklarından, çoluk-çocuğundan kendi öz mülkleriymiş gibi faydalanıyorlar. Korktuklarını görünce daha bir korkutuyorlar. Daha bir üzerlerine gidiyorlar. Dersiniz ki Rabbimiz Allah, şu mübarek vahyi, bugüne bu halka bu zalim avcılara ve hâsılı şu sürece binaen inzal buyurmuş: “Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size çirkin işleri emreder…” (Bakara: 268) Aynısını yapıyorlar. Türlü şeytani entrikalarla şu zavallı halkı Allah (cc)'ın kulluğundan uzaklaştırıp kendilerine köle yapmak için ellerindeki tüm enerjilerini, teknolojilerini kullanıyorlar. Her gün yeni korku malzemeleri üretiyorlar. Üretilen her korku malzemesi ile de onları korkutuyorlar. Öyle ki, şeytan, oyuncağı haline getirdiği bu gibi toplulukları artık, dilediği gibi ve arzu ettiği şekilde çirkin ve fahşa işlerde rahatlıkla kullanabiliyor. Ve kullanıyor. Şeytana ve onun dostları olan ehli dalalete teslim olan bir kimsenin ya da bir topluluğun hali pek yamandır. İşte, bugün yaşamakta olduğumuz süreç, bu hadisenin çok açık bir izahıdır. Fazla söz sıkıyor zira…
İnsanlara anlatınız
“..Oysaki Allah size, kendisinden bir mağfiret ve ihsan va’d ediyor. Allah vasi’ (lütfu geniş olan)’dır, Âlim (hakkıyla bilen)’dir.” (Bakara: 268) O halde ey dava arkadaşlarım! Ey kardeşlerim! Şu İslam düşmanlarının halkımızın başına getirdiği felaketi anlatıp izah etmekte bana yardıma koşun! Onlara, Allah (cc)'ın bağışlayan ve affeden olduğunu söyleyin. Onlara, lütf-u kereminin tükenmezliğinden bahsedin. Onlara peşinde koşup sersemleştiğiniz şeylerden çok daha hayırlısının Allah (cc)'ın yanında bulunduğunu söyleyin. Dünya için çalışıp çabaladığınız ne varsa burada kalacak, kendinizle bir şey götüremeyeceksiniz, deyin. Oğullar, mallar, kadınlar, akrabalar, dostlar, içinde büyüyüp yetiştikleri ve güya korunak bildikleri aşiretler, süs, ziynet ve sair dünyalıkların tümü kötü, hayır ya da şer, güzel ya da çirkin, salih ya da fasid… Amelleriniz size arkadaş olacaktır, deyin. Salih ise, mesele yok, onlara selam ve esenlik vardır. Fakat dünyalarını birinci iş olarak ele alıp ahiretlerini ciddi ihmal edenlerin heybelerinde şerden başka bir şey mi olur acaba? İşte bu gibi kimselere de korkunç bir hesab ve aman ya Rabbi, ne dehşetli bir azab vardır. Rabbim bizi ve sizi ahiretlerini cidden düşünen salih zatlardan eylesin… Âmin.
Muhammed Şakir (inzar Dergisi 35. Sayı)