EHEMMİYET VE KIYMET CEMAATINDIR
Öyle ya! Şu “müşkülatlı ve dehşetli şerait içinde” bu kadar ağır bir vazifeyi tek bir şahsın zayıf omuzlarına yükleyerek bütün bütün ümidi ona bağlamak ve ondan başka bir hazırlığa teşebbüs etmemek ne kadar isabetli bir tercih olabilir? Bunun, zamanın gerçekleri ile alakası ne kadar olabilir? Davanın mesuliyetinden öte, daha ziyade duyguya dayalı bir yaklaşım değil mi? Şimdi kalkıp geçmiş zamanlardan bazı örnekler getirmeye çalışırsanız, size derler ki: “O geçmişte kalmış bir zamandı. Bu ise başka bir zamandır.” Dolayısıyla şimdiden böyle bir zahmete girmeyiniz. Kaldı ki biz Muhakemat’ta: “Her zamanın bir hükmü vardır” kaidesini ders olarak görmüştük. O halde zaman kaybına gerek yok, işimiz dünü değil bugünü konuşmak olmalıdır.
Bugünün dünden pek çok farkları bulunmaktadır. Dünün hükmünü bugüne bina etmek bu nedenle doğru ve isabetli olmayacaktır. Bunu tespit ettikten sonra ehemmiyet ve kıymetin merkezi adresini doğru ve isabetli bulabiliriz. “Ehemmiyet ve kıymet, şahs-ı maneviye göre olur” yani önem ve değer şahs-ı manevi dediğimiz cemaatin hakkıdır. Esas ölçü, şahsında İslamı yaşayan cemaatin kendisidir. Cemaatin esas ittihaz ettiği program, bu ölçü ve esasın pratiği ve elle tutulur somut örneğidir. Buna bakmak, bunu esas yapmak lazımdır. Zira zaman ferdi ve dâhilerin ve kutupların bir başına iş yapma zamanı olmaktan çoktan çıkmıştır. Ferdi ve dahi şahsiyetler dahi bu zamanda cemaatsiz yürüyemeyeceklerdir. Dolayısıyla Müminler enerjilerini doğru yer ve doğru zamanda harcamaya bakmalıdırlar.
Mesela Müslümanlar söz konusu olduklarında kâfirlerin bütün imkânlarıyla birleştiğine ve tek bir yapı görünümüne büründüklerine şahid oluyoruz. Kendi aralarında onarılması mümkün olmayan derin ihtilaflar olmasına rağmen zamanın bütün imkânlarını bu amaç uğruna seferber ettiklerini görüyoruz. Hâlbuki Mü’minler bu birleşmeye kâfir ve zındıklardan daha ziyade hak, salahiyet sahibidirler. Madem böyledir; o zaman bu batıl kuvvet görüntüsünün kofluğunu yalın bir şekilde insanların önüne çıkarmak lazımdır. Fakat bu basit olmasına rağmen o kadar kolay olmayacaktır. Çünkü kâfirin kâfirliği onun sanatında ebleh ve echel olmasını gerektirmez. Onun için hadise tek bir akıl ile yürütülemeyecek kadar ciddidir. Bu da tek bir maddi ve ferdi ve fani şahıs yerine bugün, şahs-ı manevi olan büyük bir şahsın, cemaatin önerdiği programlar, planlar ve stratejilerle hareket etme, bunlara uyarak dava mücadelesini vermeyi zorunlu kılar.
O halde “maddi ve ferdi ve fani şahsın mahiyeti nazara alınmamalı” Ferdi meziyetlerin tezahür etme zemini her zaman açıktır. Kahramanlıklar, dahiler, kutublar, isim ve namlar her zaman ortaya çıkar. Cemaat ummanı içinde bunların önü hiçbir zaman kapatılmaz. Önleri açıktır. Bu umman deryasında nice kahraman ve yiğit ğavvaslar ortaya çıkmıştır, çıkacaktır. Ama bu hassas zamanın nazik terazisinde üstün meziyetlerin tümü davanın, yani şahs-ı manevi olan cemaatindir. Hak onundur. Zamanın hükmü bu ince çizgiyi zorunlu kılar. Kaldı ki maddi bir değerin, ferdi bir yapının, fani bir varlığın ne ehemmiyeti var ki? Sonra her birimizin şahsiyeti Allah(cc)’ın inayeti olan cemaatin şahs-ı manevisi ile şekil ve değer almış değil midir? Bunlar ehemmiyet ve kıymetin asıl menzilini gösteren işaretlerdir...
Buna binaen Mü’min ferd, İslamı bütün zerrelerine yerleştirme ve muhlisen bütün fiillerinde yaşama azmindeki bir cemaate olan sade ve yalın bir mensubiyeti bile bu zamanda ve bu mücadele meydanında bir kahramanlık ve bir feridlik ve bir kutupluk addetmeli, kabullenip bütün ruhuyla buna sarılmalı ve İsmaili bir teslimiyet göstermelidir. Kesinlikle bunda kazançlı çıkacaktır. Ve vakıanın duru siması böyle davranması gerektiğini ders verir. Zira Mü’min bir cemaatin yapı taşları Mü’minlerin bizzat niyetleri, önerileri, sözleri, amelleri ve sair meziyetlerinden oluşmuş bulunmaktadır. Cemaatin her kazancı, cemaatin her kahramanlığı onlardan her birinin kazancı ve kahramanlığıdır da aynı zamanda. Bu halis bakış nefsanî ve malayani arzuların saldırılarına karşı bir kalkan olur. Böyle olunca artık kimsenin dava mücadelesi ummanında kendi nefsinin süfli hevesatına pay çıkarma ve şeytana malzeme toplayacak kırıntılarla uğraşma ihtiyacı da kalmaz. Çünkü bu anlayışı kazanmış bir Mü’min sade bir cemaat mensubiyetini bile kendisi için artık bir ilahi nimet, büyük bir şeref ve kahramanlık ve sair meziyetler telakki etmiştir. Doğru olan da budur.
Kabul ki, maddi ve ferdi ve fani şahıslar, şahsiyetler ve hatta şurda burda bu değerden kopuk mini mini grupçuklar... ölümlüdürler. Âdem(as) ile başlayan davanın ebedi mesajı yanında bunların ömürleri yok denecek kadar bir ‘an’dan ibarettir. İnsanların en iyileri olan önderler bile bugün insanlığın zihninde rüya benzeri bir anı kadar yer almaktalar. Diri olan, onların da emek verdikleri kutsal davanın ölümsüz mesajıdır. Nihayet insanın varacağı menzil bellidir. O halde davanın ölümsüz mesajını fani olanlar değil, davanın ölümsüz mesajına uygun ve bu sorumluluğu müteselsilen manevi bir rabıta ile devir daim edecek bir şahs-ı manevi yüklenmelidir. İlahi yasa bunu zorunlu kılar. Böylece insanlar bu büyük dava ummanında selamet sahiline çıkaracak diye ümitlerini maddi, ferdi ve fani varlıklara bağlamayacaklar. Bunları nazara alarak sonradan kendilerini hayal kırıklığına uğratacak yanlış davranış ve anlayış biçimlerine düşmeyecekler. Elbette ki İslamı yaşayan her Mü’min birey genelde insanlık âleminin, özelde Mü’minlerin ümidi ve göz aydınlığıdır. Bu böyledir ve bu anlamıyla her Mü’min birey bir derya, bir umman, bir müjde ve bir göz nurudur. Ancak mevzubahis olan işin bu tarafı değil, çok daha genel bir tespit ve mühim bir prensip, hatta hayati bir meseledir. İslami mesuliyet açısından olay, zamanın bu diliminde bunu zorunlu bir gereklilik haline getirmiş bulunuyor. Bu açıdan ehemmiyet ve kıymet, şahs-ı manevi olan cemaate göre olur.

Devam ederek dedi ki:
“Hususen benim gibi bir biçarenin
kıymetinden bin derece ziyade ehemmiyet vermekle,
bir batmanı kaldırmayan zayıf omzuna
binler batman ağırlığı yüklense, altında ezilir..”
Elbette ki hizmet, tek bir faninin omzuna yüklenebileceğinden çok daha ağır ve çok daha ciddidir. Hizmette istişare esas, taksimül a’mal bina olmalıdır. Tesanüd sırrı ise bu yapının olmazsa olmazı olmalıdır. Biliyorsunuz “Cemaat, bir akide birliği esası üzerine bina edilir. Aynı akide ve dünya görüşüne sahip olan insanların belirli kurallara uyma, belirli ilişkiler sergileme, görev ve sorumluluk alma, bir kurum, bir misyon, fonksiyon perspektifinde ve bir sorumlu kontrolünde hareket etmeyi zorunlu kılar. Söz konusu sorumlu, başı kuru üzüm tanesi gibi olan bir habeşli olsa bile…” 2
Demek oluyor ki yükün merkezinde sadece benim gibi bir biçare olmamalıdır. Yükün dağılımında adil bir paylaşım esas alınmalıdır. Bu öyle alelade bir adillik değil, dengeleri ve ölçüleri hassas bir biçimde ehil Mü’minlerce belirlenmiş bir terazi ile yapılmalıdır. Zamanın hassasiyetleri, düşmanın kuvveti ve kapasitesi, mekânın ve sair imkânların değeri ile cemaati oluşturan her Mü’minin istidadı ve daha başka bazı değerler bu terazide göz önünde bulundurulmalıdır. Müminlerdeki ihlâs, teslimiyet, takva gibi özellikler elbette ki bu seçiciliğin ölçütleri arasındadır; ama kesinlikle bunlar tek başına ölçüt değillerdir. Bununla beraber bu hizmet binasına girmiş olan her Mü’min bu yapının harcı, tuğlası, demiri, çivisi, aleti, edevatıdır. Binanın varlığı Allah(cc)’ın inayeti ve onun (Mü’min ferdin) samimi gayreti ile ayakta durur.
Dedi ki: “Benim gibi bir biçarenin kıymetinden bin derece ziyade ehemmiyet vermekle…”
Bu söze şarih olarak biz bir parantez açmak zorundayız. Çünkü çözüm ve çare mercii olan müellifin bu sözü ondan ziyade bize bakar. Mutlaka, Allah(cc) indinde abd biçare makamındadır. Bu anlamıyla söz, yerindedir. Ama müellife nisbeten muhatap olan bizler bu sözü itirafa daha yakınız. Parantezi kapatıyoruz.
Demek ki, hizmet çadırının gölgesini meydana getiren her bir ferd taşıdığı cevherle mutabık ehemmiyete haizdir. Rabbimiz Allah(cc), ölçüsüz hiçbir şey yaratmamıştır. Her şeye bir ölçü koymuş ve her şeyi bir hikmetle yaratmıştır. Potansiyel kabiliyetlerin hülasası olacak kişideki cevher, kıymet ve değerin merkezi olmalıdır. Kişinin kıymetinden daha ziyade bir teveccüh kişiye iyilik değildir. Hak ettiğinden daha nakıs bir ilgi de adalet değildir. Demek ki kıymet ile ehemmiyet uyumlu ve adil bir ölçüme göre olmalıdır.
Bu bağlamda bu hizmet binasının yükünü taksim ederken herkese kaldırabileceği kadar tevdi edilmelidir. Beraberlik süresi içinde kişinin eğitim ve gelişimine göre bu ağırlık daha ziyadeleştirilebileceği gibi daha da hafifletilebilir.
Kabul ki şu zor zamanda çok daha ehil hizmetçilere ihtiyaç vardır. Davayı nimet bilen anlayış sahiplerine ihtiyaç vardır. Zamanın değerini bilip, bu şuurla adım atan şahsiyetlere ihtiyaç vardır. Zamanın musibetlerine aldırmayan ve tek derdi davası olan yiğitlere ihtiyaç vardır. Zamanın zorluğu, yükün ağırlığı ve elemanların kifayetsizliği sizleri işlerinizde atalete sevk etmesin. ‘Beni geçin’ diyor kalp doktoru. Ben, benden önce giden erler gibi gidiciyim. Faniyim, maddiyim, ferdiyim. Siz bir şahs-ı manevi oluşturacak kıymet ve ehemmiyet anlayışını yakalamaya çalışınız. Önemi bana değil, davanın kendisine veriniz. Böyle yaparsanız davaya önem verdiğiniz anlaşılır. Kabul ki, bu zorlu vazife size ve bana tevdi edilmiştir. Biz de “ala re’si vel ayni” diyor Ona tevekkül ediyoruz.

1- Kastamonu Lahikası
2- Şehid bir âlimin tespitlerinden
Muhammed Şakir (inzar Dergisi 28. Sayı)