KÜÇÜK KÜFÜR, ŞİRK, NİFAKYUNUS HÜDAYİ
Efendimiz; şirk koşmama, hırsızlık yapmama, zina etmeme, evlatları diri diri gömmeme, iftira atmama, maruf üzere isyan etmeme üzere biat alırken şöyle buyurdular: "Bunlara kim riayet ederse onun mükafatı Allah'a aittir. Bunlardan birini işleyen olur da dünyadayken cezalandırılırsa, o ceza keffaret olur. Kim de bir günahı işler ve Allah (cc) onu örterse durumu Allah'a kalır. Dilerse afv, dilerse ceza ile karşılık verir. " (Buhari, Ubade b. Samit'den)
Bu, günahın dinden çıkarmayacağına apaçık bir delildir.
Küçük küfr ve şirk denilen hadise kişiyi cehennemde ebedi bırakacak şekilde dinden çıkarmaz. Sadece belli bir azaba müstehak kılar.
Mesela; "Kim Allah'ın dışındaki şeyler adına yemin ederse şirk koşmuş olur." (Ebu Davud)
"Benden sonra birbirinizin boynunu vuran kafirler olmayın." (Veda Hutbesi.)
"Kim kardeşine, ‘Ey kafir! derse, tekfir işi ikisinden birine döner."
"Müslümana sövmek fasıklık, onu katletmek küfürdür."
"Kim kahini doğrular ve kadına arkadan yaklaşırsa, o, Muhammed'e küfretmiştir."
"Komşusunun kendinden emin olmadığı kimseden, içki içenden, zina edenden Rasûlullah imanı zail kılmıştır." gibi, o şahsın küfr ve şirk içerisinde olduğuna delalet eden bu haberler, dinden çıkaran büyük küfr ve şirke delalet etmezler.
Nitekim Hz. Ali Cemel ve Sıffin savaşlarında kendisiyle savaşanları tekfir etmemiştir.
İbn-i Kayyım da bu sebeple der ki "Bütün günahlar küçük küfür hükmündedir. Bu da ibadet etme manasında şükrün zıddıdır." (1)
Bediuzzaman da bu farklılığa şöyle parmak basıyor: "Bazı ayet ve hadisler vardır ki, mutlaktır. Küllî sanılır. Bazıları zamana münhasırdır, daimî sanılır. Mukayyed olan bazıları da umumî sanılır. Mesela; "Bu şey küfürdür" denilmiş. Yani, o sıfat imandan neş'et etmemiş o sıfat küfr sıfatıdır. O haysiyetle, o zat küfretti denilir. Fakat o zat iman ehli olup, imanın şartlarına haiz olunca, bu sebeple o zat kafirdir denilemez. Hem o sıfatın küfründen neş'et ettiğinde şek var, imanda da yakin olduğundan şek ile yakin zail olmaz." (2)
Her bir müslümanın her bir sıfatının müslüman olması lazım olmadığı gibi, her bir kafirin dahi bütün sıfat ve san'atlarının kafir olması gerekmez. Binaenaleyh, ehl-i kitabtan bir zevcen olsa seveceksin. Burda sevilen onun namusluluğunu intaç eden müslüman sıfatıdır. (Bu yüzden ki ehl-i kitap zevcede, dost edinmemiş olma sıfatı ayette şart koşulmuş. (Y.H.) )
(Diğerlerinden ayrı olarak) Kör adama kör demek, gibi eziyet olmasın diye, ehl-i kitaba da -ey kafirler yerine -ey ehl-i kitab, denmiştir. (3)
İmam-ı Azam der ki, "Beni tekfir eden kişiyi tekfir etmem. Çünkü o, benim hakkımda hilaf-ı hakikat bir şey söylüyor. Ona yalancı derim. (4)
İbn-i Kayyım el-Cevzi, küçük - büyük küfr ve şirk farkını çok esaslı bir şekilde mütalaa ederek aradaki farkı ayan beyan ortaya şöyle kor: "İman da olduğu gibi küfür de şubelere sahiptir. Haya iman şubelerinden ise, hayasızlık da küfür şubelerindendir. Doğruluk imanın şubesindense yalan da küfrün."
İtaatin tümü imanın şubelerinden birisi olduğu gibi asiliğin tümü de küfrün şubelerdendir. Kâlb tasdik etse de kalbin ameli yoksa o imanın faydası olmaz. İblis, Firavun ve kavmi, bir kısım yahudi ve müşrikler, Rasulullah'a yalancı dememişler ama ona iman edip tâbi olmayacaklarını belirtmişlerdir.
"Allah'ın indirdiğiyle hükmetmemek; namaz kılmamak gibi hususlar naslarda küfür olarak nitelendirilmiştir. Bunlardan bu hükmü kaldırmak olmaz. Ancak bu, amelî bir küfürdür. (Yani dinden çıkaran itikadî küfür değil)."
Yukarıda küfr ve şirk olarak nitelenen davranışların belirtildiği hadislerde de durum böyledir. Bu küfür ve şirk amelî bir küfürdür. Bu küfürler kişiyi İslâm dairesinden bir bütün olarak çıkarmaz.
(Nifak da böyledir, itikadî nifak, amelî nifak. Hadis-i şerifte münafıklık alametleri sayılırken buna işaret edilmiştir.)
Şu halde anlaşılan, küfrün dışında bir küfr, nifakın dışında bir nifak, fıskın dışında bir fısk söz konusudur.
Aynı zamanda, şirk ve tevhid, takva ile facirlik, nifak ile iman olabilir. Ancak bu amelî mânâdakiler için sözkonusudur.
İmam-ı Ahmed: "Büyük günahları yapana (zina, hırsızlık, içki, yağma) müslüman denir. Ama mü'min denmez. Bu büyüklerin altındakilere noksan imanlı denir." diyerek bedevilerin inandık demelerine, Hucurat suresindeki “Deyin ki İslam olduk. Zira henüz iman kalplerine yerleşmedi.” talimatına dikkat çekmiş, böylece iman ve İslam arasındaki nüansı belirtmiştir.
Nasıl ki, kişi iman şubelerinden birini yapmakla kabul edince mü'min deniyor veya denmeyebiliyorsa, küfür şubelerinden birini yapana kafir dendiği gibi böyle denmeyecek durum da sözkonusu oluyor. Şunun gibi ki, tıbbın bir kısmını bilene doktor denilmez. Her kimde küfür şubelerinden biri olsa da kafir denmez, aynen zina eden, içki içende, iman olsa da o haldeyken mü'min denmez ama ona kafir de denmez, müslüman denir. (5)
Şevkani der ki: “Halkı tekfir etme işi, tekfir edenin küfrünü artırır. Çünkü halkın müslüman olduğuna hükmetmek, zaruret-i diniyyedendir. Onları tekfirse bunu inkardır. Kur'an onlara “İslâm olduk deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi." ( Hucurat 14) diyerek İslâmlarını tescil etmiştir. Ümmetin Cumhurunun yöneticiye sükût ettiğini ileri sürerek yahut te'vil sebebiyle birilerini tekfir etmediler diye onları tekfir etmek doğru değildir. Bu hususta meşru bir delilleri olmadığı gibi meşhur haberler tamamen aksinedir." (6)
Çoğu kimse hep keskin hükümlerin peşine düşer de orta yolu hesaba katmaz. Ya siyah ya beyaz der de gri aklına gelmez.
Peygamberimiz (SAV) Ebu Zer'e bir hadise sebebiyle: “Sen içinde cahiliye kalıntısı olan birisin.” demiştir.
Ebu Davud Huzeyfe b. Yeman’den, rivayet etmiştir: "Kalpler dört çeşittir: Perdeli kalp, kafirlerin kalbidir, yosunlaşmış kalp, münafıkın kalbidir. Mücerred berrak kalp, mü'minin kalbidir. Bir de bir kalp var ki hem iman hem nifak vardır. Bunda iman bir ağaç gibidir. O ağacı temiz ve berrak sular besler. Bundaki nifak ise, bir yaraya benzer ki, bunu da kan ve irin besler. İşte hangisi o kalpte fazla olursa o galip gelir."
İbn-i Teymiyye de selef alimlerinin kalbin içinde hem iman hem de nifakın bulunabileceğini açıkladıklarını belirtir. Hadislerden anlaşıldığına göre; münafık hasletlerinden biri bulunan onu terkedinceye kadar o haslet onda kalır. Ancak zulüm ve fıska karşı kalbiyle olsun buğz yoksa zerre hayır ve iman yoktur.
Tabi ki küfrün aslı zarurat-ı diniyyeden bilinen bir şeyi yalanlamaktır. Bunu inkar ve te'vili olmayan bir konuda te'vil adı altında gizlenen kişinin küfründe de ihtilaf yoktur.
Mesela; nesh olayına kafasına göre kıyaslama yaparak Kur'an’da bir kısım ayetlerin hükmünün zamanımızda kaldırılması gerektiğini söylemek gibi.
Nitekim, yukarıda tekfir hadisesinin hassaslığını anlatmaya çalışırken her küfr kazıyyesinin bildiğimiz mânâda tekfire sebeb olan küfr olmadığını otoriter alimlerin görüşleriyle açıklamaya çalıştık. Ameldeki küfr ile itikaddakini ayırdık. Dolayısı ile bu tür amellerde bulunan şahıslara karşı tekfir cüretinde bulunmamamız gerektiğini anladık. Ancak bu durum toplumda yaygınlaşmış bulunan, kalpleri karartan, belki bazılarını itikadî anlamda batıla sürükleyebilen bir cehaletin, sapmanın fıskın yahut hurafelerin olduğu hükmünden bizi vazgeçirmemelidir. Belki bu cehalet toplumu olma küfr anlamında bir cehalet olmasa da işin tehlikeli olma özelliğini ortadan kaldırmaz. Çünkü küfrün başlangıcına medar olan inat ve cehaletten başka nedir?
Şu halde mü'min olma şuuruna sahip herkes, bu cehaletle derin bir hesaplaşma içinde olmalı. Toplumun girdiği bataklığı kurutmaya çalışmalı. Bu muzır ve müzmin hastalığın kansere dönüşüp itikadı tadlil etmemesi için ciddi bir mücadeleye girmelidir.
Hakkın dışında batıldan başka ne kalır?..

Kaynaklar
1) Yusuf el-Kardavi, ez-Zahira fit Tekfir, (Risale)
2) Bediuzzaman /2045 Sunuhat
3) Bediuzzaman, Münazarat, 1944)
4) Beyazizâde, İmam-ı A'zam'ın İtikadî görüşleri, Sh. 112
5) Hüseyin Yunus, Tekfir Meclisi (Sh. 190-192)
6) Hüseyin Yunus, age, Sh. 261
7) Kardavi, age, (Risalesi)


http://www.ilkadimdergisi.com/140/kultur-yunus.htm