Bu kadar yakışıklı olmasaydım keşke dedi içinden. Sonra da bu bir isyan olur diye 'estağfirullah' çekti.

Acaba bir eksik tarafını mı görmüşlerdi de ona mankenlik teklif etmişlerdi? Tam samimi olsaydı ona, böyle bir teklifte bulunamazlardı. Kendisine bu teklifi yapanlara şu cevabı verdi:

Güzellik Allah'ın insanlara bir ihsanıdır, bir imtihan vesilesidir, bir emanettir: kimse onu kendi malıymış gibi çarçur edemez. Hele hele onu, kendisini ve başkalarını günaha sokmak için hiç kullanamaz. Fânî güzelliğime dayalı bir kazanç, ebedî güzelliğimin elimden alınmasına sebep olur. Bana teklif ettiğiniz parayı bin misliyle çarparak vermeyi isteseniz, yine de manken olamam.

Bu cevabı alan muhatapları, onun aklından şüphe eder gibi, anlamsız bir şekilde yüzüne baktılar. Oradan uzaklaşırken kapının çıkardığı gıcırtı onların aralarındaki farkın bestesi gibi boşluğu doldurdu.

Allah onu o kadar yakışıklı yaratmıştı ki, onu görünce hayran kalmamak mümkün değildi. Mevzun dudaklarının arasından görülen inci gibi dişlerine çarparak çıkan kelimeler, insanın tâ kalbinin en müstesna köşelerinde yerlerini bulurlardı. Gülen zeytin gözleri insanı kendine bağlar, anlatılan hakikatleri dinlerken insan, bu iki ateşîn mıknatıstan kendini kurtaramazdı.

Hele mahallenin gençleri. Halit ağabeylerinin en müstesna öğrencileriydi. Bunlar, fakülte son sınıf öğrencisi olan Halil'in ve arkadaşlarının evine, her zaman uğramadan edemezlerdi. Halit'in en büyük güzelliği de maddî güzelliğinin yanında ruh asaletine ve manevî güzelliğe sahip olmasıydı. O, engin bir imâna ve kültüre sahipti. Onun fikirlerini âlemlerin rabbi Allah'ın insanlara gönderdiği semavî mesajlar besledi. O bu hakikatler için hayatını bile verebilirdi.

Halit Allah'ın emirlerini yaşamakta ve yasaklarından kaçmakta çok hassastı. Kalbine ve kafasına O'ndan başkasının girip, fena bir ur gibi yerleşmesinden çok korkardı. Allah'ın yarattığı kalbine başkasını kabul edemezdi. Bu çelikten iradesi sayesinde, başkalarına karşı daha tesirli oluyordu.

Zaman zaman mankenlik teklifleri gibi onu müstakim düşünceden uzaklaştırıcı tekliflerle karşı karşıya kaldığı da oluyordu. Allah'ın koruması sayesinde korunuyor, usta bir şoförün varyantları dönüşü gibi sırat-ı müstakimden ayrılmıyordu.

Apartmanın dış kapısından girdi. Dış kapı açıktı. İç kapıyı açmak için anahtarlarını cebinden çıkardı. Alt katta bulunan dairenin kapısına doğru dalgınca ilerliyordu. İsraf olmasın diye elektriği yakmamıştı. Daire kapısında sanki bir gölge vardı? Bu gölge acaba arka taraftan mı kapıya aksediyordu? Aniden durakladı Halit. İçinden otomatiği yakmak geçti. Sonra vazgeçerek kapıya doğru biraz daha yaklaştı. O anda onun bir gölge olmadığını anladı. İçinde birşeyler kıpırdandı. Oradaki insan, evinin lam kapısının önündeydi. Işığı yakmanın gerektiğini kesinlikle anlayan Halit. kapının yanındaki otomatik düğmesine dokundu. Dokunmasıyla birlikte otomatiğin solgun ve ölgün ışığının karanlığı kovmasıyla, kapıdaki hayaletin kim olduğu anlaşıldı. O anda Halil'in gözleri, apartman sakinlerinden olan kızın gözleriyle buluşmuştu. Her fırsatta kendini Halife arzetmek isteyen kız, bu vesileyle ilk defa Halil'le bu kadar yakından buluşma imkânını elde etmişti. Halit mahcubiyet içinde bakışlarını başka noktalara kaçırdı. Gözlerini kaçırmasına rağmen, kalbi ona meyletmişti. Geçici de olsa Allah'ın kıblegâhı olan kalbine, onun bakışları ve endamı girip oturmuştu. Ondan kapıdan uzaklaşmasını istedi. Titreyen elleriyle kapıyı açtı. Diğer arkadaşlarının tamamı oradaydı. Onlar Halit Ağabeylerini bekliyorlardı. Beraberce akşam yemeğini yiyeceklerdi. Halk onlara selam verdikten sonra koşarak kendi küçük odasına kapandı.

Gizli dertlerine, Rabbiyle münasebetlerine vesile olan küçük odasına girmiş, kendini yüzü koyun yatağına atmıştı. Biraz Önceki olaydan dolayı bütün hassasiyeti uyanmıştı. Nasıl olur da gönlü bir an da olsa başkasına kayabilirdi. Allah'ın çok bağışlayıcı olduğunu biliyordu. Allah onu affetse de kendini bir türlü bağışlayamıyordu. Başkalarına göre yaptığı bir kötülük de yoktu onun. Yusufça bir iradeyle kendini kurtarmıştı. Bu insanların elinden nasıl kurtulacaktı. Sosyal hayattan kendisini çekemezdi. Bütün herkes kendisi gibi hassas olsaydı bu zorluklar ortadan kalkardı.

Allah'ın kitabında: Zinaya yaklaşmayın buyuruluyordu. Yaklaşmak çeşitli yollardaki duraklara uğramakla olurdu. Onun kötü bir yol olduğu ifade ediliyordu. Bir hâdis de bunu açıklıyordu. Haramı görmek. ona bakmak bu kötü yolun birinci durağıydı. Elin ayağın, gözün kulağın, dilin dudağın hasılı bütün âzâ ve cihazatın kendine göre bir zinası vardı. Bu düşünceler onu daha da mükedder etmişti. Hıçkırıkları boğazında düğümleniyordu.

Beraber kaldığı arkadaşları onu bu kadar kederli hiç görmemişlerdi. Onların yanına çıkmamıştı zaten. Hıçkırık seslerine hakim olamaması onun kederini anlatmaya kâfiydi. Müteaddit defalar yemeğe çağırmalarına rağmen ondan cevap alamamışlardı. Yemek de yemeyecekti. Kendine bu kadar ihsanda bulunan Rabbine isyan etmişti. Onun nimetlerinden yemeyi de kendine haram etti.

Etejerin üstündeki teybin tuşuna bastı. Altın Nesil'in vasıflarından birisi de polat gibi bir iradeye sahip olmaktır... cümlesiyle beyninden vurulmuşa döndü. Ona göre genç; hem günahlardan azamî derece uzaklaşacak, hem de bunu her zaman devam ettirecekti. Bu irade gücünü gece rüyalarına varıncaya kadar kullanacaktı. Kendisi öyle yapamamıştı, kapıda gördüğü birine gönlü hemen kayıvermişti. Bu zihin karışıklığı ve kalp teşvişinden bir an önce kurtulmalıydı. Bütün asabı kasedi dinledikten sonra elektrik şokuna tutulmuş gibi titriyordu. O gecelerden daha siyah gözleri, ağlamaktan yerinden çıkacaktı. Bir mil çekip gözlerini önüne akıtıp cezasını verse miydi? Kendinin ruhuna giren bir günah vasıtasıyla değiştiğinin zehabına bile kapılmıştı. Bu yüzden kalkıp odasının ışığını yakıp aynaya bakamamış, arkadaşlarının yanına çıkamamıştı. Yüzünde, alnının tam ortasında, mutlaka bir sevimsizlik, siyah bir leke halinde belirmişti. Bu lekeyi, gözyaşları silmeye kafi gelecek miydi? Bütün bu sorular zihninde taze bir kor gibi birikiyor, beyni şakaklarından ter halinde akıyordu sanki.

Teybin bulunduğu dolabın çekmecesinde bir mum vardı. Mumu yakıp kendisini onun aydınlığına bırakacaktı. Kibriti ani bir refleksle yaktı. Odanın içi ani yanan alevin tesiriyle aydınlanmıştı. Şimdi ise mumun hüzünlü alevleriyle ağlıyordu. O anda aklına daha önce dinlediği, mumla aydınlanılan dönemlere ait bir hikaye geldi. Her nasılsa sarayda bir yangın çıkar. O arbede içinde padişahın kızı heyecanla dışarıya fırlar. Gecenin yarısıdır. Gecenin karanlığında ders çalışan bir talebenin bulunduğu evin camlarından dışarıya hüzünlü bir ışık demeti sızmaktadır. Padişahın kızı tek sığınak noktası olarak gördüğü bu eve dalıverir. Rahlesinin başında dersine çalışan bu namuslu talebe, bu manzara karşısında ne yapacağını şaşırır. İradesini zorlar. Karşısındaki masumenin kılına zarar vermeyecektir. Başında bir derdi olmasaydı buraya kadar koşup gelmezdi, diye düşünerek sabahı bekleyecektir. Ahireti, cehennemi düşünür. Orada suçlara ateşle cevap verilecektir. Şu önünde yanan mum alevine tahammül edebilecek midir? Gözlerini okuduğu kitabına mıhlar. Sol elinin işaret parmağını da mumun sönük alevi üzerinde yanıncaya kadar tutar. Bu hareketi biteviye tekrarlar. Beyaz ipin siyah ipten ayrılacağı zamana yaklaşıldığı bir anda kapısının önünde heyecanlı koşuşmalara şahit olur. Talebenin fakir kulübesinin kapısını bir hamlede açarlar. Onun hâlâ parmağı mumun alevi üzerindedir. Padişahın kızını götürmeye gelenler onu bu azaptan azat ederler. Halit bu gence imrenirdi her zaman. Şimdi, o gence benzemek fikriyle mi, ne yapacağını bilememekten gelen bir saikten mi, o da parmağını yaktığı mumun alevi üzerinde yanıncaya kadar tutuyordu. Kimseye duyurmadan kapıyı açtı. Arkadaşlarının sesleri geliyordu. Odasına çok yakın olan lavabodan bir abdest aldı. Abdestle beraber günahkâr uzuvlarını yıkıyordu. Biraz rahatlamıştı. Yine kimseye duyurmadan odasına geri girdi. Namaza durdu. Namazda ihanetini düşünüyordu. Hakiki aşk, zevalsiz ve elemsizdi. Mahbub u Huda her an hazır ve nâzırdı. Her dileyen her istediğini O'na arz edebilirdi. Yakup gibi hüznünü ve perişaniyetini O'na şikayet ediyordu. Eyyûb gibi ağlıyordu. Rabbi de onun iltifat nurlarını kalbine serpiştiriyordu. Namazını bitirdi. Bir hayli rahatlamışa.

Kapının hemen yanındaki gardropdaki bütün elbiselerinin ceplerinde neyi var neyi yoksa hepsini ortaya döktü. Bütün bunları hibe edecekti. Lise son sınıf öğrencisi olan Cüneyt'i çağırdı. Halit ağabeylerinin seslerini duyan diğerleri de çok sevinmişlerdi. Cüneyt koşarak Halit'in odasına gitti. Halit odanın ortasında bir heykel gibi duruyordu. Elindeki çıkını uzatarak:

- Bunu sizlere hediye ediyorum aranızda pay edersiniz dedi.

Cüneyt olur anlamında başını sallayarak dışarı çıktı. Halit ağabeylerinin bir hediyesine malik olmaktan dolayı sevinen öğrenciler, yarın okullarına gidebilmek için istirahate varırken, Halil mumla beraber sabaha kadar uyumadı.