Ölüm, “hayat sadece bir gayeye erişildiği zaman kıymetli olur” düşüncesi ile bakıldığı zaman korkunçluğunu kaybetmektedir.

Kıymetli bir sanatkâr, araştırıcı ve doktor olan Edward Wilson Güney Kutbunun buzları arasında karısına, ölürken mektuplar yazmıştı. Scott’ un araştırma ve keşif gurubuna dahil olan Dr. Wilson, bu mektupları yazdığı sıralarda günlerdir hiç bir şey yememişti. Kendisini kutbun amansız soğuğundan koruyacak hiç bir imkanı yoktu ve ölümün kendisine gitgide yaklaştığını şuurlu olarak biliyordu. Mektuplar sonradan donmuş cesedinin yanında bulunmuştu. Bunlardan birinde “üzülmemelisin” diyordu: “Hepimiz Allah tarafından hazırlanan bir temaya göre rollerimizi oynuyoruz. Benim rolüm oldukça mühim idi, fakat bitti. Nasıl olsa ölümden sonra seninle tekrar bulaşacağız. Hem ölüm o kadar feci bir şey değil. Herşey gibi ölüm de Allah’ı sevenler için güzel.”

Ölüm korkusunun bazı sebebleri vardır:

a) Bu korku ölüm sırasında çekileceği sanılan bedeni acıdan ileri gelmektedir.

b) Sevdiğimiz kimseleri bırakmak, dünyanın çeşitli zevklerinden ayrılmak ve bizi buralara bağlayan zincirleri birer birer kırıp uzaklaşmanın hüznü vardır.

c) En mühimi ise bilinmeyen birşeye karşı duyulan korkudur.

Umumi düşüncenin aksine tecrübeler ölümün, (bazı kazalar hariç) fiziki acı ve elemden uzak olduğunu göstermektedir. Daha çok ölüm anında muayyen bir sükünet ve ferahlık hatta merkezi sinir sisteminde karbondioksitin meydana getirdiği uyuşuklukla karışık bir mutluluk göze çarpar. Ernest Hemingway, “Ölüm acısı, insana diş ağrısından daha hafif gelir” demektedir.
Tıp tarafından bilinenlere göre, ölüm sırasında hissedilenler tıpkı uykuya dalarken hissedilenlere benzer yani ölüm sırasında şuur birden bire bir boşluğa ve karanlığa kayarak baygın bir hale gelir.

En büyük korku ise, tıpkı çocukların karanlığa karşı duydukları şuursuz ve garip çekingenliğe ve ne olduğu çözülemeyen herşeye karşı duyulan korkudur.
Halbuki anne karnından dünyaya gelirken çocukla konuşma imkanımız olsaydı, oradan ayrılmak istemeyen çocuktan çekingen hatta korkak ifadeleri ondan işitecektik. Halbuki daha güzel ve geniş bir aleme gelmiştir. Bu dünya hayatından sonra da—insanların yıldızlar hükmünde 124 bin ilahi mesajın tebliğcilerinin verdiği habere göre— dünyanın bin senelik zevkli hayatı bir saatına mukabil gelmeyen lezzetli ve mesud ebedi bir alem vardır.

Bu mevzu, akli ve mantıki delillerle isbat edilmiştir. Biz isbattan ziyade ahiret inancının neticelerinden ve Cenab-ı Hakkın bazı hikmetlerinden bahsedeceğiz.
Kur’an-ı Kerim’de “0 (Allah), hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı.” (Mülk/2) gibi ayetlerde “Ölüm de, hayat gibi yaratılmıştır, hem bir nimettir.” diye ifade ediliyor.

Evet ölüm, hayat vazifesinden bir terhistir, bir paydostur, bir yer değiştirmedir, baki hayata bir davettir, ebed? bir hayatın başlangıcıdır.

Nasıl ki, hayatın dünyaya gelmesi bir yaratma ve takdir iledir;öyle de, dünyadan gitmesi de bir yaratma ve takdir ile, bir hikmet ve tedbir iledir. Çünkü en basit hayat tabakası olan nebati hayatın ölümü, hayattan daha muntazam bir sanat eseri olduğunu gösteriyor. Zira meyvelerin, çekirdeklerin tohumların ölümü; kokuşup çürümek veya dağılmak şeklinde göründüğü halde gayet muntazam bir kimyevi muamele, mizanlı bir bileşim ve hikmetli bir zerrevi teşekkülden ibaret olan bir yoğurmaktır ki, bunların görünmeyen intizamlı ve hikmetli ölümü, sünbülün hayatı ile tezahür ediyor. Demek çekirdeğin ölümü, sünbülün hayatının başlangıcıdır, belki hayatın aynı hükmünde olduğu için, şu ölüm dahi, hayat kadar yaratılmıştır ve muntazamdır.
Hem, canlı meyvelerin yahut hayvanların insan midesinde ölümleri, insanı hayat seviyesine çıkmalarına menşe olduğundan; o ölüm, onların hayatından daha muntazamdır, denilir.

İşte en aşağı hayat tabakası olan nebati hayatın ölümü, böyle yaratılmış, hikmetli ve intizamlı olsa hayat tabakasının en ulvisi olan insani hayatın başına gelen ölüm, elbette yer altına girmiş bir çekirdeğin hava aleminde bir ağaç olması gibi, yer altına giren bir insan da, Berzah Aleminde, elbette baki bir hayat sünbülü verecektir.

Ama ölümün nimet oluş ciheti ise; çok vecihlerinden dört vechine işaret ederiz;

Birincisi: Ağırlaşmış olan hayat vazifesinden azad edip, yüzde doksandokuz ahbabına kavuşmak için, Berzah Aleminde bir visal (kavuşma) kapısı olduğundan, en büyük bir nimettir.

İkincisi: Dar, sıkıntılı, gürültülü, zelzeleli dünya zindanından çıkıp geniş, şuurlu, ızdırapsız, baki bir hayata mazhar olmakla, Mahbub-ı Baki olan Cenab-ı Hakkın rahmet dairesine girmektir.

Üçüncüsü: İhtiyarlık gibi, hayat şartlarını ağırlaştıran bir çok sebepler vardır ki, ölümü hayatın çok üstünde nimet olarak gösterir. Mesela, sana ızdırap veren pek ihtiyar ölmüş peder ve validen ile beraber, dedenin dedeleri, sefaletli halleriyle senin önünde şimdi bulunsaydı; hayat ne kadar azab, ölüm ne kadar nimet olduğunu bilecektin. Hem mesela, güzel çiçeklerin aşıkları olan güzel sinek ve böceklerin, kışın şiddetleri içinde hayatları ne kadar zahmet ve ölümleri ne kadar rahmet olduğu anlaşılır.

Dördüncüsü: Ölüm nasıl ki, bir rahat, bir rahmet, bir istirahattır; bilhassa musibete uğrayanlar ve intihara sevkeden belalarla mübtela olanlar için, nimet ve rahmetin ta kendisidir. Ama inançsızlar için ölümde hayat gibi azab içinde azabtır.

Ticaret ve memuriyet için, mühim vazifelerle bu imtihan diyarı olan dünyaya gönderilen insanlar; ticaretlerini yapıp, vazifelerini bitirip hizmetlerini tamamladıktan sonra, yine onları gönderen Yaradanlarına döneceklerdir. Ve Mevlayı Kerimlerine kavuşacaklardır. Doğrudan doğruya herkes kendi Halıkı ve mabudu ve Rabbi ve Seyyidi ve Maliki kim olduğunu bilecek ve bulacaklar.

Ey insan! bilir misin nereye gidiyorsun? Ve nereye sevk olunuyorsun? Dünyanın bin sene mesudane hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatına o cennet hayatının dahi bir senesi, bir saat ilahi cemalini seyretmeye mukabil gelmeyen Cenab-ı Hakkın rahmet dairesine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun.