OSMANLININ SON DÖNEMİ

I. Dünya savaşında, Osmanlı devletinin taraf olduğu kuvvetler mağlup olmuş, neticesinde Osmanlı yönetimine bağlı ve şu anda her biri birer ayrı devlet olan pek çok bölge, itilaf devletleri tarafından işgal edilmişti.

Bu arada Osmanlı devleti cihad-ı ekber ilan etmiş fakat mağlubiyetten kurtulamamış ve misak-ı milli sınırları dâhilinde kalan bölgeler dahi işgal edilmeye başlanmıştı.

İşgal kuvvetleri, Osmanlı başkenti olan İstanbul’a girmiş ve Marmara bölgesi ile Karadeniz sahilleri işgal edilmişti. Öte taraftan Yunanlar Ege bölgesinde, Fransız ve İngilizler Akdeniz, Güneydoğu ve Doğu bölgelerinde işgale devam ediyorlardı. Böylelikle Anadolu çembere alınmış ve çember her geçen gün biraz daha daraltılıyordu.

İşgal kuvvetleri, Hilafeti (Her ne kadar asli fonksiyonunu icra etmiyorsa ve sembolik bir hal almış olsa bile) ortadan kaldırıp İslam âlemini başsız bırakmak suretiyle parçalamak ve İslam coğrafyasını tamamen kendi kontrollerine almak istiyorlardı. Böylelikle İslam’ın hâkimiyetine ve Müslümanların etkinliğine son verilecekti.

İstanbul’u köşeye sıkıştırmışlardı ancak Müslüman halk boyun eğmemiş ve kendi imkânlarıyla silaha sarılmıştı. Bir yandan hilafet merkezi ve diğer yandan Kudüs’ün işgal altında bulunması Müslüman halkı direnişe sevk etmişti.

Bu bakımdan M. Kemal’in Samsun’a çıkışı bir dönüm noktası olmuştur. Kemalistler bu olayı kurtuluşa atılan ilk adım olarak değerlendirirler.

Çünkü İstanbul hükümeti, ordunun genç subaylarını Anadolu’ya göndererek oradaki halk hareketlerini örgütlemek istemişti.

M. KEMAL’İN ANADOLU’YA GÖNDERİLMESİ

Fevzi Paşa, Vahdettin’in talebi üzerine hazırladığı vatansever genç subaylar listesine M. Kemal’i de eklemişti ve M. Kemal, İstanbul hükümeti tarafından ve bizzat Vahdettin’in onayıyla görevli olarak Anadolu’ya gönderilmek isteniyordu. Buna rağmen şu bilinen bir gerçektir ki; M. Kemal ta baştan beri Batı yanlısıydı, Cumhuriyet fikrini benimsemekteydi, hilafete karşıydı, kendisiyle aynı fikri taşıyan subay arkadaşları vardı ve fikirlerini hayata geçirmek için imkân ve fırsat arayışı içindeydi. Dolayısıyla kendisine verilen bu görev, M. Kemal için arayıp ta bulamadığı mükemmel bir fırsattı. Ancak fikirlerini hayata geçirebilmek ve hedeflerini gerçekleştirebilmek için daha fazlasına ihtiyaç duyuyordu. Hem ordu ve hem de halk nezdinde kabul görüp geçerli sayılan ve geniş bir alanda, her bakımdan geniş yetkilere sahip olan bir salahiyet istiyordu. Böylelikle, hilafet makamı namına, hilafet ve vatanın kurtarılması gerekçesiyle bu yetkiyi kullanarak ordu ve halk üzerinde nüfuz sahibi olabilecek ve istediklerini yapma imkânına kavuşmuş olacaktı.

Neticede M. Kemal, İstanbul hükümetinin aldığı kararla ve Vahdettin’in de onayı ile Anadolu’ya gönderilir. “Hatt-ı Hümayun” diye bilinen ve Vahdettin tarafından, M. Kemal’in Anadolu’ya gönderilmesini onaylayan belge şu şekildedir: “Yaveran-ı Şahriyarimden Erkan-ı Harbiye Mirlivası Mustafa Kemal Paşa’ya: “Harb-i Umuminin Müttefikin hesabına ziyaı üzerine tahassül eden vaziyet-i siyasiye, ecdad-ı izamım mülkünü ve makam-ı Hilafet ve Saltanatımı müşkül ve tehlikeli bir sahaya sürüklediğinden, hükümet-i seniyemin kararı veçhile tayin olunduğunuz mıntıkada asayişi temin ve merzi-i şahaneme muğayir ahvalin hududunu men ile cümleten def-i saile bezl-i cehd ü gayret ederek milletimin masuniyetini te’yid ve mülkümün eyad-ı mütearızinden tahlisi için yekvücut olarak hareket edilmesini, selam-ı şahanemle asker ve memurine ve ehaliye tebliğini irade ettim” (Vahdettin)

Bunu şu şekilde sadeleştirmek mümkündür: “Genel savaşın (Dünya savaşının) müttefikler lehine ortaya çıkmasıyla doğan siyasi durum, ulu atalarımın mülkünü ve hilafet ve saltanat makamımı sıkıntılı ve tehlikeli bir sahaya sürüklediğinden, hükümetimin kararı ile atandığınız bölgede asayişi sağlamak ve rızama aykırı hallerin meydana gelmesini engellemek ve topyekün tehlikeli şeylerin ortadan kaldırılmasına gayret göstererek milletimin dokunulmazlığını gerçekleştirmek ve memleketimin işgalcilerden kurtarılması için tek vücut olarak hareket edilmesini, şahane selamımla askerlere, memurlara ve halka bildirilmesini irade ettim (emir ve rica ederim)”

Evet! M. Kemal, aldığı salahiyet ile istediğine kavuşmuş olarak Anadolu’ya gitmek üzere yola koyulur. İstanbul’dan 16 Mayıs 1919’da Bandırma Vapuru ile yola çıkmış ve 19 Mayıs 1919’da da Samsun’a varmıştı. Artık M. Kemal büyük bir yetki ve aynı zamanda hem imkân, hem de büyük fırsatlar sahibidir. Hedeflerini gerçekleştirmek için önemli ve ilk adımını böylece atmıştır.

Aynı yılın Haziran ayında Amasya, Temmuz ayında Balıkesir, Erzurum, Eylül ayında Sivas gibi illere gider, buralarda, padişahtan aldığı yetkiyi kullanarak, askeri komutanlar, aşiret reisleri ve toplumun ileri gelenleri, gönüllü direniş hareket öncülerini vs toplayarak kongreler düzenler.

Sonrasında bütün bunları örgütleyip organize eder ve bu organize yapının tepesine oturur.

Bundan sonra da Laik Cumhuriyete götürecek adımları tek tek ve ürkütmeden atmaya başlar.

11 Nisan 1920’de İstanbul tamamıyla işgal edildikten sonra Padişah, Osmanlı Mebuslar Meclisini kapatır.

Hemen ardından M. Kemal 23 Nisan 1920’de, yeni adıyla TBMM’yi Ankara’da açar ve kendisini de meclis başkanı seçtirir.

Bundan sonra olaylar birbirini hızla takip etmektedir.

Henüz M. Kemal’in neler yapmak istediğini tam olarak bilmeyen Hilafet yanlıları, Osmanlı devletinin devamından yana olanlar ve Batı karşıtı olanlardan pek çok kişi bu mecliste bulunuyorlardı. Çünkü bunlar halen, M. Kemal’in Padişah yetkisiyle hareket edip kabul gördüğünü ve işgale karşı devlet ve vatan müdafaası yapıldığını hesap ediyorlardı.

Ancak 29 Ekim 1923 günü, M. Kemal tarafından Cumhuriyet ilan edilince, başta meclis içindeki birtakım milletvekili olmak üzere, pek çok kesimden tepki almaya başladı.

Bunun sonrasında ise, bir yandan M. Kemal düzenli orduyu kurmaya, batılılara yanaşmaya, ülke içinde art arda inkılâplar yapmaya çalışırken, öte yandan, şimdiye dek kendileriyle savaştıklarını zannettikleri Batılıların kucağına atıldıklarının, onların sistemlerini ve kanunlarını getirip uyguladıklarının farkına vardıktan sonra bir takım din adamları, molla ve şeyhler, M. Kemal ve yeni Cumhuriyete karşı mücadeleye girişmişlerdir.

VE ŞEYH SAİD (RA) KIYAMI

Bütün bunların bir sonucu olarak Şeyh Said; yok edilmek istenen İslami değerlere sahip çıkmak ve ümmet anlayışının terk edilerek yerine ırkçı, milliyetçi bir anlayışın idame ettirilmeye çalışılmasına büyük bir tepki olarak faaliyetlere başladı. Ancak faaliyetlerini daha kemale erdiremeden, rejim güçlerinin provokasyonu sonucu erken harekete geçmek zorunda kaldı ve 13 Şubat 1925 yılında kıyam başladı.

Piran’da tutuşan kıyam alevi, Bingöl, Muş, Elazığ gibi yerler başta olmak üzere tüm Kürdistan bölgesine kısa sürede yayıldı. Önemli bir merkez olan D.Bakır üzerine yürüyen ve kuşatma altına alan Şeyh Said, yapılan tüm çabalara rağmen şehre giremeyince kuşatmayı kaldırdı. Rejim yanlılarının şehir içinde sivil giyimli olarak yaptıkları yağmalamaların da, şehrin düşmemesinde etkili olduğu bilinmektedir.

Bu arada yeni mecliste bu kıyamı bastırmanın çareleri konuşuluyor, M. Kemal sert konuşmalar yaparak katı ve ciddi önlemlerin alınmasını şart koşuyordu. Ardından da 14 doğu vilayetinde sıkıyönetim ilan edildi. Hemen akabinde, Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na; “Dini esaslara göre cemiyet kurulması yasaktır ve dini siyasete alet edenler Vatan hainidir” şeklinde ekleme yapıldı. İsmet İnönü’nün rahatsızlığı yüzünden başbakanlığa getirilmiş olan Fethi Okyar’ın istifa etmesinden sonra kurulan ikinci İsmet İnönü kabinesinin ilk icraatı; Takrir-i Sükûn (sözde huzur ve güveni sağlama) Kanunu’nu çıkarmak oldu. 4 Mart 1925 yılında çıkarılan bu kanunla, iki yıllık süreyle hükümete neredeyse sınırsız yetkiler verilmiş oldu. Bu kanunla, biri Doğu için Diyarbakır'da, diğerleri Ankara'da olmak üzere üç İstiklal Mahkemesi kuruldu. Ordunun 7, 8 ve 9. Kolorduları ile 12 tümenin katıldığı bir bastırma harekâtı başlatıldı ve Şeyh Said ile yandaşları her taraftan kuşatmaya alındı. Çıkan şiddetli çatışmalarda her iki taraf ta çok kayıp verdi.

Ordunun halka karşı giriştiği ağır zulümler ve topyekün imha hareketleri neticesinde pek çok aşiret Şeyh Said’ten desteğini çekti. Bununla birlikte, zamansız başlayan ve yandaşlarının düzenli, eğitimli ve iyi organizeli olmayışı, Şeyh Said’i zor durumda bırakmıştı. Bütün bu olumsuzluklar ve güç dengesizliği, zayıf karakterli pek çok insanı da karşı tarafla işbirliği ve ihanete sevk etmişti. İşte bu ihanet çemberinde bulunanlardan biri, Şeyh Said’in yakalanmasına vesile oldu. Üstelik bu kişi, Şeyh Said’in bacanağı olan Binbaşı Kasım’ın ta kendisiydi. Şeyh Said ve beraberindekiler İran’a doğru yönelmişken, Muş/Varto güneyinde Çarpuh köprüsü üzerinde tuzağa düşürüldü ve Binbaşı Kasım marifetiyle yakalandılar.

Takrir-i Sükûn Kanunu'na dayanılarak bütün muhalefet sindirildi, muhalif basın susturuldu, yayıncılar İstiklal Mahkemeleri'nde yargılanarak mahkûm edildiler. Şeyh Said kıyamına teşvik ettiği iddiasıyla Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatıldı. İzmir'de Atatürk´e suikast girişimi iddiasıyla son muhalifler bertaraf edildiler ve istiklal(!) mahkemelerinde yargılanarak çoğu bedenen ortadan kaldırıldılar. Muhalefetin tamamen tasfiye edildiği böyle bir ortamda M. Kemal, düşündüğü ancak bir türlü hayata geçiremediği asıl köklü değişimlerini gerçekleştirme fırsatı bulmuştur.

Şark İstiklal Mahkemesi'nde görülen Şeyh Said davasında 81 sanık yargılandı, dava sonunda 12 kişi beraat etti, Şeyh Said'le beraber 49 idam kararı verildi, bunlardan ikisinin cezası 10 yıl hapse çevrildi, diğer 47 hükümlü 29 Haziran'da Diyarbakır'da yerli ve yabancı erkânın huzurunda asılarak şehit edildi. Diğer sanıklar ise bir ila 10 yıl arasında değişen hapis cezalarına çarptırıldı.

İdam edilmesine karşılık Şeyh Said: “ Başımdaki saçlarım adedince kellem olsa ve her birini tek tek koparsanız da gam yemem. Yeter ki davam Allah ve din için olsun.“ şeklindeki ölümsüz deyişini haykırmıştır.

İslami değerlerin ortadan kaldırılmasına, ümmet anlayışının bir kenara bırakılıp ırkçılığı esas alan zihniyetin Müslüman halklara dayatılmasına, İslam ve Müslümanlara yönelik icra edilen saldırılara ve gayri İslami sistemlerin dayatılmasına sessiz kalmayarak kıyama kalkan ve bu uğurda canını vererek Müslümanların izzet ve şerefine halel getirmeyen Şeyh Said (ra)’i rahmet ve minnetle anıyor, bu değerli İslam âlimi ve mücahidini Batı ajanı ya da Onun kıyamını ırkçı bir hareket olarak gösterme çabalarını da şiddetle kınıyoruz. Selam ve dua ile.


M. ALİ NUR