Evet "Hayatın gayesi; Halık-ı kainatı tanımak, O'na iman etmek ve itaat etmektir." (Zariyat Suresi,51/56) Şualar.
Demek, insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve sebebi; Allah'ı derinlemesine tanımak, ve O'na iman edip, ibadet etmektir.Zira yaradılışın en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi İmanı-Billah'tır. İnsanlığın en ali mertebesi ve beşeriyetin en yüksek makamı, İmanı-Billah içindeki Marifetullahtır. Yani Allah'ı bilmek, O'na muhabbetle bağlanmaktır. Evet, şu perişan dünyada, avare nev-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta, sahipsiz, hamisiz bir surette, aciz miskin bir insan bütün dünyanın sultanı da olsa ne yazar.
Evet madem bu kâinatın en mühim neticesi ve mayesi ve hikmet-i hilkati hayattır. Elbette o hakikat-ı âliye; bu fâni, kısacık, noksan, elemli hayat-ı dünyeviyeye münhasır değildir. Belki hayatın yirmidokuz hâssasıyla mahiyetinin azameti anlaşılan şecere-i hayatın gayesi, neticesi ve o şecerenin azametine lâyık meyvesi; hayat-ı ebediyedir ve hayat-ı uhreviyedir ve taşıyla ve ağacıyla, toprağıyla hayatdar olan dâr-ı saadetteki hayattır. (Sözler s:106)
Hem anla ki; bu hayat, madem kâinatın en büyük neticesi ve en azametli gayesi ve en kıymetdar meyvesidir; elbette bu hayatın dahi kâinat kadar büyük bir gayesi, azametli bir neticesi bulunmak gerektir. Çünki ağacın neticesi meyve olduğu gibi, meyvenin de çekirdeği vasıtasıyla neticesi, gelecek bir ağaçtır. Evet bu hayatın gayesi ve neticesi hayat-ı ebediye olduğu gibi bir meyvesi de, hayatı veren Zât-ı Hayy ve Muhyî'ye karşı şükür ve ibadet ve hamd ve muhabbettir ki; bu şükür ve muhabbet ve hamd ve ibadet ise; hayatın meyvesi olduğu gibi, kâinatın gayesidir. Ve bundan anla ki; bu hayatın gayesini "rahatça yaşamak ve gafletli lezzetlenmek ve heveskârane nimetlenmektir" diyenler, gayet çirkin bir cehaletle; münkirane, belki de kâfirane, bu pek çok kıymetdar olan hayat nimetini ve şuur hediyesini ve akıl ihsanını istihfaf ve tahkir edip, dehşetli bir küfran-ı nimet ederler. (Lemalar s:330-331)
Hayat, imanın altı erkânına bakıp isbat ediyor; onların tahakkukuna işaretler ediyor. Evet madem bu kâinatın en mühim neticesi ve mayesi ve hikmet-i hilkatı hayattır; elbette o hakikat-ı âliye, bu fâni, kısacık, noksan, elemli hayat-ı dünyeviyeye münhasır değildir. Belki hayatın yirmidokuz hassasıyla mahiyetinin azameti anlaşılan şecere-i hayatın gayesi, neticesi ve o şecerenin azametine lâyık meyvesi, hayat-ı ebediyedir ve hayat-ı uhreviyedir; taşıyla ve ağacıyla, toprağıyla hayatdar olan dâr-ı saadetteki hayattır. Yoksa bu hadsiz cihazat-ı mühimme ile teçhiz edilen hayat şeceresi; zîşuur hakkında, hususan insan hakkında meyvesiz, faidesiz, hakikatsız olmak lâzım gelecek.. ve sermayece ve cihazatça serçe kuşundan meselâ yirmi derece ziyade ve bu kâinatın ve zîhayatın en mühim yüksek ve ehemmiyetli mahluku olan insan, serçe kuşundan saadet-i hayat cihetinde yirmi derece aşağı düşüp en bedbaht, en zelil bir bîçare olacak. Hem en kıymetdar bir nimet olan akıl dahi, geçmiş zamanın hüzünlerini ve gelecek zamanın korkularını düşünmekle kalb-i insanı mütemadiyen incitip bir lezzete dokuz elemleri karıştırdığından, en musibetli bir bela olur. Bu ise, yüz derece bâtıldır. Demek bu hayat-ı dünyeviye, âhirete iman rüknünü kat'î isbat ediyor ve her baharda haşrin üçyüz binden ziyade nümunelerini gözümüze gösteriyor. Acaba senin cisminde, senin bahçende ve senin vatanında hayatına lâzım ve münasib bütün levazımatı ve cihazatı hikmet ve inayet ve rahmetle ihzar eden ve vaktinde yetiştiren, hattâ senin midenin beka ve yaşamak arzusuyla ettiği hususî ve cüz'î olan rızık duasını bilen ve işiten ve hadsiz leziz taamlarla o duanın kabulünü gösteren ve mideyi memnun eden bir Mutasarrıf-ı Kadîr, hiç mümkün müdür ki; seni bilmesin ve görmesin ve nev-i insanın en büyük gayesi olan hayat-ı ebediyeye lâzım esbabı ihzar etmesin ve nev-i insanın en büyük, en ehemmiyetli, en lâyık ve umumî olan beka duasını hayat-ı uhreviyenin inşasıyla ve Cennet'in icadıyla kabul etmesin ve kâinatın en mühim mahluku, belki zeminin sultanı ve neticesi olan nev-i insanın arş ve ferşi çınlatan umumî ve gayet kuvvetli duasını işitmeyip küçük bir mide kadar ehemmiyet vermesin, memnun etmesin, kemal-i hikmetini ve nihayet rahmetini inkâr ettirsin? Hâşâ.. yüzbin defa hâşâ!..
Hem hiç kabil midir ki; hayatın en cüz'îsinin pek gizli sesini işitsin, derdini dinlesin ve derman versin ve nazını çeksin ve kemal-i itina ve ihtimam ile beslesin ve ona dikkatle hizmet ettirsin ve büyük mahlukatını ona hizmetkâr yapsın; ve sonra en büyük ve kıymetdar ve bâki ve nazdar bir hayatın gök sadâsı gibi yüksek sesini işitmesin ve onun çok ehemmiyetli beka duasını ve nazını ve niyazını nazara almasın. Âdeta bir neferin kemal-i itina ile teçhizat ve idaresini yapsın; ve muti' ve muhteşem orduya hiç bakmasın.. ve zerreyi görsün, Güneş'i görmesin.. sivrisineğin sesini işitsin, gök gürültüsünü işitmesin? Hâşâ.. yüzbin defa hâşâ!..
Hem hiçbir cihetle akıl kabul eder mi ki; hadsiz rahmetli, muhabbetli ve nihayet derecede şefkatli ve kendi san'atını çok sever ve kendini çok sevdirir ve kendini sevenleri ziyade sever bir Zât-ı Kadîr-i Hakîm, en ziyade kendini seven ve sevimli ve sevilen ve Sâniini fıtraten perestiş eden hayatı ve hayatın zâtı ve cevheri olan ruhu, mevt-i ebedî ile i'dam edip, kendinden o sevgili muhibbini ve habibini ebedî bir surette küstürsün, darıltsın, dehşetli rencide ederek sırr-ı rahmetini ve nur-u muhabbetini inkâr etsin ve ettirsin? Yüzbin defa hâşâ ve kellâ!.. Bu kâinatı cilvesiyle süslendiren bir cemal-i mutlak ve umum mahlukatı sevindiren bir rahmet-i mutlaka, böyle hadsiz bir çirkinlikten ve kubh-u mutlaktan ve böyle bir zulm-ü mutlaktan, bir merhametsizlikten, elbette nihayetsiz derece münezzehtir ve mukaddestir.
NETİCE: Madem dünyada hayat var, elbette insanlardan hayatın sırrını anlayanlar ve hayatını sû'-i istimal etmeyenler, dâr-ı bekada ve Cennet-i bâkiyede, hayat-ı bâkiyeye mazhar olacaklardır. Âmennâ. (Lemalar s:334)

“Nasıl olacak haliniz ? O gün kadınların baş kaldırdığı , sere serpe , açılıp saçılarak sokağa döküldüğü, kötülüklerin her tarafa yayıldığı ve hakkı ifadenin terk edildiği gün? “ sahabe bu sözler karşısında dehşete düştü ; zira akılları böyle bir şeyi kabul edemiyordu. Onlar tek bir mü’min dahi kalsa , bir cemiyette bu kabil kötülüklerin yaygınlaşmayacağına inanıyorlardı. Bu yüzden sözlerin tesiri , üzerlerinde bir şaşkınlık meydana getirmişti. Bundan dolayı da hemen sormuşlardı :
“ Bunlar olacak mı ki Ya Resûlallah ?
Bunu hem şaşkınlık içinde hem de istifsar mahiyetinde soruyorlardı.
Ve ALLAH Resûlü (sav) :
“Nefsim kudret elinde olan ALLAH ‘a yemin ederim ki , daha şiddetlisi olacak “ buyurunca , etrafa bir garip hava çökmüş ve bakışlar bulanmıştı. Nihayet dehşet içinde:
“Bundan daha şiddetlisi nedir Ya Rasûlallah ?” diyebilmişlerdi.
Bunun üzerine insanlığın İftihar Tablosu:
“ Bütün kötülükleri iyi ve bütün iyilikleri kötü gördüğünüz gün haliniz nice olacak bir bilseniz! “ buyurdular. Biz hadisin bu bölümünden , günümüzde ki umumi duruma işaret etmesi yönüyle bir kesit alalım :
evet Hadis-i Şerif, bir gün her şey tersine dönüp değerlerin alt üst olacağına , iyiler kötü , kötüler iyi görüleceğine , zinanın terviç edileceğine , terör anarşi revaç bulacağına , iman ve Kur’ ânın aşağılanacağına , ALLAH ‘a inananlar hor ve hakir görüleceğine , bir çok kötülük bizzat devletler tarafından kanunlarla korunmaya alınacağına , dine ait hakikatler gericilik addedileceğine işaret etmektedir. İşte değerlerin alt üst olması budur. Çağın insanı bunu misliyle yaşadı ve zannediyorum daha bir süre yaşayacak. Evet tebliğe ait vazife yapılmayınca izzet , şeref ve haysiyetin yerini zillet ve hakaretin alacağı muhakkaktır.
Fıtrat kanunları çiğnenirse , bunların neticelerine de katlanmak gerekir ! Bu hep böyle olmuştur , akl-ı selim sahibi kimselerin başka şey beklemeleride düşünülemez. Bu yüzden bunları vicdanına sığdıramayan sahabe tekrar hayretle sorar :
- Bu da olacak mı Ya Rasûlallah ?Yani iyilikler men edilip kötülükler emredilecek mi?
- daha şiddetlisi bile olacak !
- Bundan daha şiddetliside nedir, ey ALLAH’ın Resûlü?
- Münkerat karşısında susup ve bizzat onu teşvik ettiğiniz gün halinize!
Yani çoluk- çocuğunuzu akıntıya saldığınız , onları başıboş bıraktığınız , hatta onlara halinizle , dilinizle , davranışlarınızla kötülüğü emrettiğiniz zaman.. daha da kötüsü neslinize ALLAH ‘ı unutturduğunuz ve Peygamberi gönüllerden sildiğiniz gün haliniz içler acısı demektir. Artık sahabede hayret ve şaşkınlık son haddine varmış , dizlerde derman kalmamış , göğüsler daralıp , nefesler tıkanmaya başlamıştı ki , dermansız , bitkin ve titrek bir sesle :
- Bu da mı olacak Ya Rasûlallah ?
- Evet . hatta ondan daha şiddetlisi olacaktır.
Ve tam bu esnada ALLAH Resûlü (sav) , ALLAH ‘a kasem ederek O ‘ ndan şu sözü nakletti : “ Celalime yemin olsun ki bu duruma gelmiş bir cemiyetin içine çağlayanlar gibi fitneleri salıvereceğim....” ALLAH Rasûlü (sav) , bu önemli mükellefiyetin idrak edilmediği takdirde , bunun istikbalde ümmete nelere mal olacağını , mucizane bir şekilde dile getiriyordu ki , aslında bizde böyle bir mükellefiyet altında bulunmaktayız. Kalbimizin en hassas yerinde , üç asırdır devam ede gelen bir vebalin ağrı ve sızısı var. Şüphesiz bu ağrı ve sızılarımızı dindirecek olan tek çarede , nebilere ait bu vazifenin hep birlikte ümmetçe idrak edilmesi ve yapılmasıdır.