+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 2 Sayfa var 1 2 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 15

Konu: Burhânü'l-Ârifîn ve Necâtü'l-Gâfilîn'den

  1. #1
    Pürheves mihrali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Erzurum@kütahya.
    Yaş
    52
    Mesajlar
    154

    Standart Burhânü'l-Ârifîn ve Necâtü'l-Gâfilîn'den

    Burhânü 'l-Ârifîn ve Necâtü 'l-Gâfilîn 'den
    D ördüncü Bölüm
    Zahirî bey'at ve bey'attan maksat nedir? Bu dün-yaya gelmekten maksat ibadetse ibadetin amacı neyi bil-mektir?
    Cenâb-ı Allah buyurur: "Rabbinize yönelin" (Zümer, 54) yani Rabbinize bey'at edin demektir. Ve "Ona ulaşmaya yol arayın." (Mâide, 35) Yani Hakk'a ulaştırıct isteyin demektir. Hakk'a ulaştırıcı olan mürşid-i kâmildir. Yani mürşid-i kâmile bey'at ediniz, ona bağ-lanınız, o sizi Hakk'a ulaştırır, demektir. Ve "Doğrusu Allah dilediğini saptırır ve kendisine yöneleni doğru yola eriştirir. Onlar inanmışlar, kalpleri Allah 'ı anmakla hu-zura kavuşmuştur. Dikkat edin, kalpler ancak Allah 'ı an-makla huzura kavuşur (Ra 'd, 27-28 )." Allah murat ettiği kimseyi dalâlette bırakır ve kendine bağlanan yani bey'at edenlere hidayet eder. O hidayet bulanlar bey'at ehli olup imana gelen ve Allah 'in zikri ile kalpleri huzura kavuşan âşıklardır. Bâtın mânâsı demektir ki: "Bey'at edip zikir ehli olan âşıklara Allah hidayet eder.
    Hidayetten murat Hakk'ın cezbesidir yani bir kimse bey'at edip zikir ehli olursa Allah onun gönlüne kendi tarafından bir cezbe bırakır, o cezbe ile Hakk'a ula-şır. Kalbi huzur bulur. Çünkü Hakk'a ulaşmadıkça kalp huzur bulmaz. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Allah'a ulaşmadıkça müminler için huzur yoktur (Keşfü 'l-Hafâ, C. I, s. 362.)" buyurdu.
    Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle dedi: "Kur'ân'ın bazı âyetleri, bazı âyetlerini tefsir eder." Yani Kur'ân'ın bazı yerleri, diğer yerlerini tefsir eder. "Ey Muhammed, şüphesiz sana baş eğerek ellerini ve-renler, Allah'a baş eğip el vermiş sayılırlar. Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir." (Fetih, 10) Ve "Ey Mu-hammed, Allah müminlerden, ağaç altında sana baş eğe-rek el verirken and olsun ki hoşnut olmuştur." (Fetih, 18.) Yani, ey Muhammed, şu kimseler ki sana bey'at et-tiler, onların elleri üzerindeki el, Allah'ın elidir, kud-retidir ve yine ey Muhammed, Allah inananlardan razı oldu. Çünkü onlar sana bey'at ettiler, diye rızasının bey'atta olduğunu bildirdi. Ve kadınlar hakkında "Ey peygamber, inanmış kadınlar, Allah 'a hiç bir ortak koş-mamak şartıyla sana bey'at etmek üzere geldikleri zaman, onları kabul et, onlara Allah'tan bağışlanma dile." (Mümtahine, 12) buyurdu. Yani ey Muhammed, kadınlar sana bey'at etmeye geldikleri zaman, onlara bey'at verip tevbe ettir ki Allahu Taâlâ'ya ortak koş-masınlar, buyurdu.
    Şimdi bu âyetlerden anlaşıldı ki Allah'ın rızası bey'atta imiş. Bey'at etmeyip şeriat makamında ken-diliğinden bin yıl ibadet etsen, olgunluğa ulaşamayıp ta-rikat, marifet ve hakikat sırlarından mahrum kalıp nef-sini ve Rabbini bilemezsin. Pek çok ilâhî sırlar vardır. Bazısı tarikat makamında Allah'ı zikretmenin nuruyla bilinir, bazısı marifet makamında ilham ve keşifle bilinir, bazısı hakikat makamında hâl ve sır ile, ruhu temizleme, kalbi tasfiye etme ve nefsi temizlemeyle bilinir. Ona Rab-bani küllün tecellîsi derler.
    Tecellî, nefsin tabiatını ve benliğini tamamen terk etmesi, ruhun nefisten ayrılıp evvelki sultanlık âlemine geri dönmesinden ibarettir. Şimdi bey'at etmeyince bu sırlar bilinmez. Buna başlangıç ve sonun sırlan derler muhît sırrı ve rububiyet sırrı da denir. Bu sırrı şeriat ma-kamında olan kimseye söylemek uygun değildir. Çünkü onun aklı akl-ı maaştır, idrak edemez. Onun için Pey-gamber Efendimiz (s.a.v.) yasaklayarak şöyle buyurur: "Ehil olmayana hikmeti söylemeyin, ona zulmetmiş olur-sunuz."
    Marifet ve hakikat makamında olan âşığın nefsi, nefs-i mutmainne ve nefs-i sâfiyyedir ve aklı, akl-ı kül-dür. Şeriat makamında olan kimsenin nefsi, nefs-i emmâre ve aklı, akl-ı maaştır. Bu akıl ilahî sırları idrak edemediğinden, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ilâhî sır-ları şeriat makamında açıklamayıp gizledi. Tarikat, ma-rifet ve hakikat makamlarına havale edip "Şeriat bir ağaç- tır, tarikat onun dallandır, marifet onun yapraklarıdır, hakikat onun meyveleridir, Kur'ân bunların hepsini kendinde toplamıştır." buyurdu. Ağaçtan murat meyve olduğu gibi, şeriattan murat da hakikati bilmektir ve hakikatten murat başlangıç ve sonun sırlandır ki Rablık sırlandır. Nitekim "O'na döndürülüp gö-türüleceksiniz." (Rum, 11) âyeti buna işarettir.
    Yukarıdaki hadisin bâtın mânâsı demektir ki, her kim başlangıç ve sonun sırlarını bilmek ve bulmak isterse tarikat, marifet ve hakikat makamlarını yaşamak zo-rundadır, insan bu dört kapının ilmini bilmedikçe insan-ı kâmil olamaz. Her ne kadar âlim ise de yine cahil ve nok-sandır. Çünkü nefsini bilmekten âcizdir. Nefsini bil-meyen ise Rabbini bilemez."Nefsini bilen Rabbini bilir." Keşfü'l-Hafâ, C. II, Sayı: 2532, s. 262.) hadisi buna işaret eder.
    Şimdi, insan tarikattan hakikate ulaşmazsa ona insan demezler. Hakikatte hayvan olan onlardır. Allahu Taâlâ onlar hakkında "İşte bunlar hayvanlar gibidirler, hatta daha da sapıktırlar." (Araf, 179) buyurur. Âyetin iç mânâsı şudur: Şu kimseler ki dünyaya gelip dünya ma-lına muhabbet edip bizi unuttular, mal ve makama tap-tılar nefislerini muhasebe etmeyip hayvanlar gibi sadece yeme içmeye, şehvete yöneldiler bizim sırrımızdan ve hik-metimizden mahrum kaldılar. Nefislerini bilmeyip ilâhlık sırrını bilmediler. Çünkü hayvanda haset, kibir, kin, garaz, buğuz yoktur. Şekli insan olmakla beraber ha-kikate ulaşamayıp içi hayvan olanlarda bu yaramaz huy-lar vardır. Hayvanda ise ancak yeme içme ve şehvet vardır. O sebepten dolayı hayvandan daha azgındır, den-miştir.
    Şimdi ey benim canım, dünyaya niçin geldin ve iba-detten maksat neyi bilmektir? Sana bir miktar rumuz ile açıklayalım. Ey arifler, ey Cenâb-ı Hakk'ı birleyen mu-vahhidler, Allahu Taâlâ, "Ben insan ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım." (Zâriyat, 56) bu-yurdu. İbadetten maksat, nefsini bilip Rabbini bilmektir.
    İnsan, büyük âlem olup bütün varlıkları kendinde toplamıştır. Hak ile daimî olduğu hâlde bütün ya-ratılmışları kendi vücudunda bulmaktadır. Bu da mür-şid-i kâmil terbiyesiyle başlangıç ve sonun sırrını bilip kendini Hak'ta yok edip varlığını Hakk'a vermek, Hakk'ın sonsuzluğuyla bakî olmak, yani Hakk'ın varlığıyla var olmak ile olur. İbadetin aslı budur, bu sırrı bilmektir. Bir kimse bin yıl ibadet etse, bundan maksat başlangıç ve sonun sırrını bilmek olduğunu anlamasa, o ettiği ibadetten hiç fayda yoktur. O kimsenin mertebesi hayvandan daha aşağıdır. Ebedî olarak cehennemden kurtulamaz. Dünyada nasıl kör ise âhirette dahi öyle kör olur. "Bu dünyada kör olanlar âhirette de kör ve daha şaşkındırlar." (İsrâ, 72) âyetine göre, bir kimse bu dünyada can gözünü açamayıp Hakk'ı göremezse âhir ette de göremez, kör olur.
    Şimdi ey benim canım, bu kadar âyet ve hadis ile kesinleşti ki, dünyaya gelmekten maksat başlangıç ve sonun sırlarını bilmek imiş. Şeriat bir ağaç gibiymiş, ta-rikat onun budağı, marifet yaprağı, hakikat meyvesi de-recesinde olunca, ağaçtan maksat meyve olduğu gibi, şe-riattan da maksat hakikatin bilinmesidir. Meyvesiz ağaç yakmaktan başka işe yaramaz. Hakikate ulaşmayan insan da azaptan kurtulamaz; meğer ki Allah'ın lutfu ola.
    Dünyaya gelmekten maksat ibadet, ondan da mak-sat cehenneme girmeye sebep olan kötü huyları, cennete girmeye sebep olan iyi huylarla değiştirmektir. Mürşid-i kâmil terbiyesiyle Hakk'a ulaşıp Allah'ı görmektir. Mürşid-i kâmile bey'at edip onun gönlüne girmenin lü-zumunu Allahu Taâlâ şu âyetiyle kullarına haber ver-miştir: "Ey tatmin olmuş nefis, sen ondan razı, o da senden razı olarak Rabbine dön. Haydi velî kullarımın arasına gir, cennetime gir." (Fecr, 27-30). Bunun bâtın mânâsı şudur: Ey huzura kavuşmuş olan nefis sahibi sâdık âşıklarım, sizin nefisleriniz asi iken imana gelerek huzura erip benim sâdık âşıklarım oldunuz. Eğer bana kavuşmak isterseniz, benim velî kullarımın gönlüne gi-riniz, beni isterseniz buna yol, velîlerin gönlüdür. Şimdi onların gönüllerine girip onların nazarı ve him-metiyle nefislerinizi razıyye ve marzıyye edip cennetime girin, demektir.
    Zahir âlimleri dünyada Allah'ı görmek mümkün değildir diye müşahedeyi inkâr ederler. Dünyada Allah 'ı görmek ve ona kavuşmak mümkündür. Kötülüğü terk eden âşıklarına söylesen bilmediklerinden senin kâfir ol-duğuna, dinden çıktığına inanırlar. Şeriata aykırı söy-ledin, eğer Allah'ı görmek mümkün olsaydı nitekim Hz. Mûsâ, Tûr-ı Sînâ'da görürdü, derler. "Mûsâ: Rabbim! Bana görün, cemâlini göreyim, dedi. Allah: Beni gö-remezsin fakat şu dağa bak... Musa'nın Rabbi o dağa te-cellî edince dağı parça parça etti. Mûsâ bayılarak yere düştü." (Araf, 143). Bu âyeti delil getirip Hz. Mûsâ resul iken Allahu Taâlâ'yı görmek istedi de göremezsin diye cevap geldi. Sen Hz. Musa'dan büyük müsün ki onu göresin, diye âyetin zahir mânâsını düşünürler. Bâtın mânâsından habersiz olduklarından, Hakkın cemâlini görmekten mahrum kalırlar. Hem de ken-dilerine bağlananları Allah'ın cemâlini görmek müm-kün değildir diye bundan men ederler.
    Ey ahmaklar, Kur'ân-ı Kerim'in hemen zahir mânasına aldanıp kalmayın. Bilin ki istenilen bâtın
    ş mânâsıdır. Kur'ân'in zahir mânâsı ile bir rivayete göre yedi kat bâtın mânâsı, bir diğer rivayete göre yetmiş kat mânâsı vardır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Kurân’da gizlilik vardır. Onun içinde yedi kat gizli mânâ vardır (diğer rivayete göre) yetmiş kat gizli mânâ vardır." buyurur.
    Şimdi yukarıdaki âyetin bâtın mânâsını dinleyip ne demek olduğunu anla da sâdık âşıklara taş atma. "Len terânî" ey Mûsâ, sen beni göremezsin, yani Mûsâ 'nın gözü beni göremez. Mademki sende Mûsâlık var, bu hâlde kaldığın sürece beni göremezsin, demektir. Ben-likten ve enâniyyetten geç, "benliğin sana büyük gü-nahtır." Senin vücudun ve senliğin varken beni gö-remezsin. Vücudunu tamamen terk edip fenâfillahta yok olmadıkça beni göremezsin, demektir.
    Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Fa-kirlik tamamlandığında o Allah'tır." Fakirlikten murat olan yokluk tamamlanırsa varlık ortaya çıkar. Bu hadis fenâfillaha işarettir. Yani bir kimse sülük ve mücâhede edip mürşidin himmetiyle yokluğu gerçekleştirip vü-cudunu, benliğini terk ederse, "Ben sevdiğim kulun ku-lağı, gözü, eli ve dili olurum." mânâsınca o kulda o vakit benlik kalmaz. Dilinden söyleyen, gözünden gören, ku-lağından işiten, elinden tutan, ayağından yürüyen Hak olup Hakka ulaşır, demektir. Âyetteki "Dağa bak." iba-resinden maksat, ey Mûsâ, ben senin benliğinin dağına tecellî edeyim demektir. Burada dağ Musa'nın ben-liğidir. "Eğer yerinde durursa" yani, eğer benliğinin dağı dayanıp yerinde durabilirse, benlik, yani Mûsâlık aradan kalkarsa beni görürsün. "Onun Rabbi dağa tecellî edince" Musa'nın benlik dağına tecellî edince, "dağ par-çalandı" Musa'nın benliği parçalandı. "Mûsâ bayılıp düştü." Yani Musa'nın benliği kalmadı. Yokluk içinde mutlak yokluğa varıp Hakk'a ulaştı, Hak ile bakî oldu. "De ki seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tevbe ettim. Ben inananların ilkiyim." (Araf, 143) Hz. Mûsâ bekâbillah olup Allahu Taâlâ'nm cemâlini görünce ben-liğine tevbe edip, ey Rabbim, bildim ki benim benliğim varken seni göremezmişim. Ey Rabbim, ne zaman ki sen benim benlik dağıma tecellî ederek onu mahvettin, o zaman göründün. Benliğime tevbe edip inananlardan oldum, demektir.
    Şimdi Mûsâ (a.s.) ulu 'l-azm peygamber iken Al-lahu Taâlâ'yı görmek mümkün olmasa, kendini göster diye miinacaat eder miydi?
    Canımın cananı yine yüzünü gösterdi. Ben şimdi canla onun dîvânesi olmuşum. Tamamen yok ol diye can kulağına bir sır geldi. O sebepten vücudumun pervanesi kendini ateşe attı.
    Bu cihan yaratılmazdan önce ben onda âşıktım; onun için bu dünyada çıplak bir abdalı oldum.
    Ben gece ve gündüzü fark edemez olmuşum. Aşkın şarabını içmişim, onun sarhoşu olmuşum.
    Bu Selim 'in adını kader defterine Dîvâne diye yazdı. Böyle bir çılgın Mecnun'un dünya ve ahir et nesine
    İstiğrak ve mahviyyet âleminde Allah'ın cemâlini görmek her sâdık âşığa nasip olabilir. Zahir âlimleri buna inanmazlar. Çünkü bu âyetin zahir mânâsına aldanıp bâtın mânâsını bilmezler. Bunun için hem kendileri Allah'ın cemâlini görmekten mahrum kalırlar, hem de halkı mahrum ederler. Zahir âlimlerinin bu sırrı inkâr et-melerinin sebebi şudur ki, Kur'ân'ı sadece şeriat ilmi üzerine indirilmiş sanırlar. Kur'ân ise dört ilim üzerine indirilmiştir. Bunların ilki şeriat ilmidir, ikincisi tarikat ilmi, üçüncüsü marifet ilmi ve dördüncüsü de hakikat il-midir. Zahir âlimleri ancak şeriat ilmini bilip tarikat, ma-rifet ve hakikat ilimlerini bilemediler ve bilmediklerinden âlimler, ancak şeriat âlimleridir diye tarikat, marifet ve hakikat âlimlerine kızarlar. Halbuki onlar ulemâ-yı Rab-baniyyun ve ilâhî sırlan elde etmiş kimselerdir. Nitekim Allahu Taâlâ bunlar hakkında şöyle buyurur: "Onların tevilini ancak Allah bilir ve râsih âlimler bilir." (Âl-i İmran, 7) Bâtın mânâsı, Allah'ın sırlarını ve hik-metlerini kendisi bilir ve bir de ilimde derinleşmiş olan âlimler bilir, demektir. Alimlerden maksat marifet ve ha-kikat âlimleridir; zahir âlimleri değildir, onlar ne kadar ahmaktır. Bilinmesi lâzım olan ancak rububiyyet sırrı ve hakikat ilmidir. Bizler ancak bu dünyaya rububiyyet sır-rını ve hakikat ilmini bilmek için gelmişizdir.
    İbadetten murat ancak rububiyyet sırrını ve hakikat ilmini bilmektir. Yani nefsini bilip Rabbini bilmektir. Yani yaramaz huylardan geçip iyi huylarla huylandıktan sonra, Allah'ın tecellîsiyle, Hak ile var olduğu hâlde büyük âlem ve küçük âlemi kendi vücudunda bulmaktır. Onun için Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Nefsini bilen Rabbini. bilir. (Keşfü'l-Hafâ, C.U, Sayı: 2532, s. 262) " buyurdu.
    Şimdi zahir âlimleri bunları bilmeyip kendileri ca-hilken şeriat ilmi, tarikat ilmi, marifet ilmi, ahlâk ilmi ve yaratılış sırrı, sözün kısası Allahu Taâlâ'nın kendine mahsus olan ilimleri bilen rabbâniyyûn âlimleriyle sâdık âşıklara cahil ve ümmî derler. Bu da acayip bir seyrandır.
    Bâtın âlimleri Peygamber ilminin varisleridir. Ni-tekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Alimler pey-gamberlerin varisleridir. (Keşfü'l-Hafâ, C.II, Sayı: 1745, s. 64)" buyurur. Yani bâtın âlimleri ledün ilmini -ki ha-kikat ilmidir- miras olarak alırlar. "Ümmetimin âlimleri, Benî İsrail'in nebileri gibidir. (Keşfü'l-Hafâ, C. II, Sayı: 1744, s. 64)" Yani ümmetimin bâtm âlimleri Benî İs-rail'in peygamberleri gibidir. Onların mucizeleri bâtın âlimlerinin kerametleridir.
    Bunlara hakikatte âlim. iken ümmî denmesinin se-bebi, Peygamberimizin "Ben ümmîyim." demelerinden mirastır. Onlardan hakikat ilmine veya marifet ilmine ait bir söz işitilse, şeriat âlimleri bilmedikleri için bunun şe-riatta yeri yoktur, kâfir oldun, diye cahilliklerindenden dolayı derhâl onların kâfirliğine hüküm verirler. Bil-mezler ki, marifet ve hakikat ilmi, şeriat ilminde, zahir il-minde bulunmaz. Eğer bulunması gerekseydi Allah'ın ilmi ancak şeriata mahsus olup Kur 'ân dört ilim üzerine inmezdi. Kur'ân'da her ilim vardır fakat noksan olan kimseler bilmezler. Bir de derler ki, marifet ve hakikat ilmi, şeriat ilmine uymazsa o bâtıldır. Bunların her biri başka bir ilimdir. O hâlde bunlar şeriat ilmini nasıl öğ-renmişler? Bu ilimler şeriat ilminde yoktur. Meselâ, bu şuna benzer ki geometri ve usturlap ilimlerini mantık ve edebiyat ilimlerinde aramak gibidir. Bu ilimler mantık ve edebiyatta bulunmaz. Sen şeriat ehlisin, uygun mudur, değil midir ne bilirsin? Şeriata aykırı ise Kur'ân'a uygun değildir. "Yaş ve kuru her şey apaçık kitapta var-dır." (En 'am, 59) Yani kurudan ve yaştan bir şey yoktur ki o Kur 'ân 'da olmasın. Her ilim Kur 'ân 'da vardır fakat herkes ne kadar bilirse Kur'ân 'dan ancak bildiği ilim ka-darını çıkarır.
    Şimdi sen şeriat ehlisin hakikat ilmini bilmezsin. İnsaf et, kendisini Hak'ta mahvedip Hak ilminden bah seden âşıklara kâfir oldun diye kızma; tarikat, marifet ve hakikat ilimlerini inkâr etme. Çünkü Kur'ân bu dört ilim üzerine indirilmiştir. Adın âlimken cahilliğinle Kur'ân'ı inkâr edip imansız gidiverirsin. Bu dört ilmi kendisinde topladığına şu hadis delildir. Bu hadis sahih midir, uy durma mıdır diye şüphe edersen, hoş bâtın ilmini inkâr edecek hâlin yoktur.
    Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle dedi: "Şeriat ağaçtır, tarikat onun dalları, marifet yapraklan ve ha-kikat meyvesidir. Kur'ân ise hepsini içinde toplamıştır." Yani Kur'ân şeriat, tarikat, marifet ve hakikat ilim-lerininin dördünü de kendisinde toplamıştır.
    Şimdi bu hakikat ilmi Allah'ın kendisine olan il-midir, kenarı olmayan bir denizdir. Aşıklar o kenarı ol-mayan ilim denizinin dalgıçlarıdır. Zahir ilmi o denizin sahilidir. Denizin ortasında olan dalgıçlar inci mi çıkarır,
    altın mı çıkarır, bakır mı sahildekiler ne bilsin. Zahir âlimlerinin bâtın âlimlerine kızmaları bilmedikleri içindir. "Kişi bilmediğinin düşmanıdır." hadisinin mânâsınca, erenler onları mazur görmüşlerdir. Zahir âlimleri, bâtın âlimlerinin ilmini bilmezler. Bâtın âlimleri ise zahir âlimlerinin ilmini kuşatmışlardır. Çünkü onlar Allahu Taâlâ 'nın kendine mahsus olan ilmini bilirler. Bir ilim veya bir şey onlardan asla gizli saklı değildir.
    Bana Mecnun denildi, ben dostumun delisiyim. Akıl ehlinin aklı ermez, bir acayip dîvâneyim.
    Şeriat ehli, ilmimin bir damlasını anlamaz. Dam-lanın damlası bir cihandır, ben onun deniziyim.
    Bu yaratıklar yaratılmazdan önce ben Tanrı'nın zâtı ile beraberdim. Ortaya çıkışımın sebeb-i hikmeti şu ki, ben dört unsurun devranıyım. Dört unsur hava, su, ateş ve topraktır.
    Hızır'ın henüz adı sanı yokken ledün ilmini bilir idim. Len terânî sözünü ben demişim, ben âlemin sul-tanıyım.
    Tanrı, bu Selim Divânenin aklını, bütün varlığını aldı. Varlığım tamamiyle onundur, ben onun bir isbatı, bir deliliyim.
    Zahir âlimleriyle bâtın âlimlerinin ihtilâfı, Hızır ile Mûsâ (a.s.)'nın kıssasında anlatılan ihtilâf gibidir. Zahir ilmi şeriat ilmidir ki Hz. Musa'nın ilmi gibidir. Bâtın ilmi ledün ilmidir ki Hızır'ın ilmidir. İnsan onu ken-diliğinden anlayamaz. Bu söylenen nutuklar Kur'ân'a muhalif değildir, akl-ı maaşa muhaliftir. Aşk ma-kamından ve mahviyyet âleminden söylenen nutukları akl-ı maaş nasıl anlayabilir?
    . Mevlâm, sana kavuşmak için bütün varlığımı ve-reyim, canım. Nefsimin benliğini sana kurban edeyim, canım.
    Sensiz olduktan sonra dünyayı, huri ile gılmanı ne yapayıml Onların hepsini yüzünü görmenin müjdesi olarak vereyim, canım.
    Bu vücudumun varlığını aşkının külhanında yakıp yandırayım, canımı ateşe atayım, canım.
    Ey canım, Hazrelinin dergahına yokluğumu arz edip, gözümden yaş yerine kanlar dökeyim.
    Hallâc-ı Mansur gibi can ve başımdan geçip Ene'l-Hak cezbesinin davulunu çalayım, canım.
    Senin aşkının damgacına ben de başımı eğeyim, ur-ganımı elimle kendim çekeyim, canım.
    Bu Selîm Dîvâne'yi senin zâtında yok edip vah-detinin denizinde yüzeyim, canım.
    Eşrefoğlu Rûmî'nin de bir nutkunu uğur getirmesi için yazalım:
    Ey dost! Senin yoluna canımı vereyim, canım. Ateşegirsem de, yine aşkını bırakmayayım, canım.
    Bu dünya, âşıklara bir aldatıcı olmuştur. Bu ya lancı ve aldatıcıyı terk edeyim, canım.
    Beni sana vereyim, sensiz beni ne edeyim? Ben senin Hazret'ine bensiz varayım, canım.
    Vahdetinin şarabından bir yudum içeyim. Ene'l-Hak diyeyim, feryat edeyim, canım.
    Beni, senin için yetmiş kez öldürseler de, bin kez daha ölmeye boynumu vereyim, canım.
    Sen canımın camsın, cevherimin kaynağısın. Vus-lat haberini tekrar sana sorayım, canım.
    Eşrefoğlu Rûmî'yi aradan çıkarayım, senin ile bakîyim/bakayım, seni göreyim, canım.
    Şimdi ey benim canım, bu nutuklar şeriata aykırı de-ğildir; belki şeriatta yeri yoktur, Kur'ân'da vardır. "Kur'ân hepsini kendinde toplamıştır." hadisinin mânâsınca o söz ya şeriat, ya marifet veya hakikat ilminden söylenmiştir. Artık onu şeriat âlimlerinden sorma, onlar bilmezler; ya marifet ya da hakikat âlimlerinden sor.
    Miftâhu Müşkilâti'l-Ârifîn Âdâbu Tarîki'l-Vâsılîn'den
    Öncelikle bilinmelidir ki, tarikata girip mürşide tes-lim olmaktan maksat, Allah'ın velîlerinin edebiyle edep-lenip kötü huyları terk ederek hayvanı özelliklerden arı-nıp iyi huylarla huylanmak, böylece ınarifetullaha ulaşıp enfüsî ve âfâkî (maddî ve manevî) cehennem azabından kurtulmaktır. Bunu bildikten sonra şunu da bil ki, velîlerin ahlâkı şu on özelliktir.
    Evvelâ Hak ile işlerinde sâdık ol, yani kendini kur-tarmayan inançtan son derece sakın. İkincisi halkla daima iyi geçin, onlara insaflı ol, nefsinin isteklerine uyma, ulu kimselere hizmet et, emrindekilere merhamet et, dostlarına öğüt ver. "İnsanların en iyisi, insanlara faydalı olan kimsedir." (Hadis). Düşmanlarına yumuşak davran, âlimlere karşı tevazu göster, dervişlere cömertlik et, cahillerle konuşma; velîlerin huyları bunlardır. Kim bu huylarla huylanırsa muradına erer, arkadaşları da
    safâ bulur. Âleme huzur ve rahmet bunun yüzü su-yunadır. Böyle bir âşık, gazap vaktinde bağışlar, belki ya-ramazlık edene iyilik eder. Herkese insaf etmeli; ama baş-kasından insaf beklememeli, herkese karşı daima iyi hizmet etmeli.
    - Bunları anladıktan sonra, ehlullah diye kime de-nildiğini bil. Bir âşık, ehlullahtan tasavvufu öğ-renmedikçe ehlullah olamaz. Ehlullah, tasavvuf ehli ve Hak ehli demektir. Bir kimsenin tasavvuf ehliyle otur-ması, Hak ehliyle oturması gibidir. Nitekim Peygamber: "Allah'la oturmak isteyen, tasavvuf ehliyle otursun." buyurur. Bundan ehlullahın tasavvuf ehli olduğu anlaşılır.
    Şimdi, tasavvuf denilen nedir, ilhad ve sapıklıktan kurtulmak için onu da bil. Tasavvuf, zahir ve bâtında eh-lullahın edebi ile edeplenmektir. O hâlde, derviş ve tasavvuf ehli, ehlullah demektir. Ona lâyık olan zahir ve bâtın edebi ile edeplenmektir. Zahir edebi abdest almak, namaz kılmak, Allah'ın emrettiğini yapıp yasakladığından kaçınmak; helâli helâl, haramı haram bilmektir. Bâtın edebi, yaramaz huylarla hayvanı sıfatlardan kurtulmak, iyi huylarla bezenip eli ve diliyle halkı incitmemek, herkese iyi davranıp hizmet etmek, gönlünü dedi kodudan temizleyip Allah 'in cemâlini seyretmeye dalmaktır.
    Şunu anla ki, bu edeple edeplenmeyip belki onu bir yalan tuzağı anlayıp bâtın edebiyle de edeplenmeyerek daima gaflette kalıp halka kin, kibir, hased ve bozuk fi-kirlerle bakmak değildir. Tek kanatlı kuş uçmaz. Bir vücut iki parçadan meydana gelir: Biri ten ve biri can. Onun zahiri (dışı) ten, bâtını (içi) candır. Eğer dinin emirlerini yerine getirirsen tenin şükrünü edâ etmiş olursun. Tensiz can olmadığı gibi, zâhirsiz de bâtın olmaz.
    Kimseyi incitme. Halka karşı iyi davran, son derece edepli ol. Allah 'a ihlâs ile ibadet et. İbadetinde herhangi bir maksat olmasın. Kendini değersiz, hakir ve âciz gör. Hakk'ın varlığı katında kendini yok bil. Sürekli olarak ac-zini belirtip niyaz et. Gurur ve davadan uzak ol. Halka karşı iki yüzlülük yapıp keramet göstermeye kalkma. Ta-rikata girmekten maksat nefsin hilesinden kurtulmaktır. Kibir, gurur ve iddia nefsin büyük hilesidir. Eğer sen iki yüzlülük edersen nefsini Müslüman etmemiş olursun, o hâlde nasıl evliya olursun? Velî diye, kendisini nefsin gurur ve hilesinden, varlığından kurtarıp nefsini zabdetmiş olan âşıka denir. Kendini kimseden büyük görme;
    sen nasüsan, herkes öyledir. Hakikatte kimse kimseden büyük veya küçük değildir. Herkesin isteğine göre ha-reket ederek gönüllerini alıp onlara yardım et. Böyle ya-parsan Hak senden razı olup her yüzden sana cemâlini gösterir.
    Muhammediyye sahibinin:
    "Bana ne kilise, ne cami gerekir; benim is-tediğim o mürşiddir.
    Onu cilâlı bir yüzeyde görüp her yüzden gö-rüneyim."
    dediği buna işarettir; yani Hakk'ın rızâsını isteyen Hakk'ın her yüzünü (görüntüsünü) hak bilip herkesin gönlünü alarak herkese yardım eder. Eğer sen Hak âşığı olup Hakk'ı seversen, kimseyi incitme, herkesi sev. Herkesi hak bilip onlara hak nazarı ile bak, her-kesin hakkını ver. Herkesin hakkını vermek, Hakk'ı nasıl seversen, herkesi öyle sevmektir. Gerçek ile taklit bunda belli olur.
    Bunları anladınsa, şunu da bil: Gönlü temizleme vasıtası dörttür. Velîlerin Hakk'a sülûku bu dört şey ledir, îlki daima Hakk'ı zikretmek, ikincisi hayır ve şer herşeyi gönülden çıkarmak, üçüncüsü halka düşmanlık etmeyip herkese merhamet ve şefkat ederek kendine is tediğini halk için de istemek, dördüncüsü murakabe, yani devamlı olarak Hakk'a teveccüh etmek, can gö zünü açıp eşya ve halkı Hakk'a perde yapmayıp sürekli müşahedede bulunmaktır. Eğer Hakk'ı kendinde gör mek istersen, kendinden geçip kendi hasedini gör; yani kendini yok edip Hakk'ı ispat et. Sanki sen yok gibi olup senin vücudundan duran, gören ve işiten Hak'tır diye Hakk 'a öylece yönel.
    Bir âşık bu dört şeyi elde ederse taklitten kurtulup hakikate erişir. Günden güne ilerleyerek herşeyin aslına erer. Tevhid-i Bârî'de (Allah'ın birliğinde) kuvvet bulup gittikçe Hakk'ı anlaması ve bilmesi gelişir, Hakk'a yakınlığı artar. Halkı çok sevmek, Hakk'a ya-kınlığın fazla olmasındandır. Bu dört şey elde edil-medikçe bu yakınlık kimseye nasip olmaz. Kendi zan-nına göre, Hakk'ı bildim ve ona ulaştım, der; ama yalandır. Çünkü Hakk'ı bilince halkı sevmek gerekir ve halka iyi muamele etmek gerekir.
    Hakk'ı bilmek son derece zordur, söz ile olmaz; bu terke, kâmil mürşide ve ilahî cezbeye muhtaçtır. Cezbeye bu dört nesne getirir. Cezbeye ulaşamayan âşık, marifet menzilinde kalır, hakikate ulaşamaz; çünkü gafletle menzil alınmaz. Daima bir makamda bulunur, belki gaf-leti çok olduğu için menzilinden bile düşer. Yani baş-langıçta Hakk'ı ararken bir âşık ortaya çıkar, sonra kâmil mürşide rastlar. Aşkı yanlış anlayıp kâmil oldum zannedip mahvolur, sırf emmâre nefis mertebesinde kalır. Kendinden haberi olmaz. Allah korusun, kendisini amelsiz ve halsiz kuru söz ile bildim, evliyadan oldum zannedip gururlanarak Allah 'a âsî olur.
    Evliya bizim gibi gafil, nefis ve tabiat esiri değildir. Onları kendi şum nefislerimize kıyas etmeyelim. Onlar nefislerinin kulu değillerdir, nefislerine tapmazlar; Allah'a taparlar. Ama bizler daima nefislerimizin ar-zularına taparız. Onlara eşya asla perde olmaz; ama biz-lere hep perdedir. Çünkü biz hazan gaflet edip eşyayı Hakk'a perde yaparız. Eşref oğlu Rûmî:
    "El ele tutuşarak Hak'tan yana koşa koşa gidelim, bu yolda ak ve karalar bizi aldatmasın."
    buyurur. Yani çabuk bir şekilde Allah 'ı düşünerek eş-yanın örtüsünü kaldırıp Hakk'ı görelim, eşyayı Hakk'a örtü yapmayalım, demek ister. Yani Hak ile beraber olup gaflet etmeyelim, demektir.
    Ehlullahın sülûku asla gaflet etmeyerek can gözünü açıp eşyanın örtüsünü kaldırmak, eşyada Hakk'ı gör-mekmiş. Eğer eşyayı Hakk'a perde ederek Hakk'ı gö-remeyip eşyayı görürsen, Hakk'ı bilsen bile fayda etmez. Çünkü bilmek, görmek içindir; eğer görmedin ve bil-medin, sen de zahir halkı gibi gafilin biri oldun. Velîler gaflet etmeyip Hakk'ın emriyle dönerler, yani Allah Taâlâ ne yüzden cemâlini arz ederse, onlar gaflet etmeyip onu görürler.
    Bunları bildikten sonra, şimdi havâtırı (fikirler) da bil. Havâtır üçtür: Biri nefsânî, biri melekî ve biri de Rahmanî'dir. Nefsânî olan fasit bozuk fikirlerdir. Melekî olan namaz kılmak, oruç tutmak, zikir yapmak gibidir. Rahmanı olan ise Hak'tan başka her şeyi ta-mamen gönülden çıkarıp Hakk'ın her yüzden zuhuru ile her fiillerini kendinde ve halkta görmektir. Meselâ şimdi burada otururken seni ordan kaldırıp başka bir yere götürür. Bütün bunları gaflet etmeyerek ken-dinden bilmeyip Hak'tan bil. Bazı velîler şöyle bu-yururlar:
    Sırların sırrını hakikatte cihanda hâl ehli anlar,
    avam olan ne bilsin, aşk hâlini vebal sanır.
    Kalb âlemine temizlenmeden girebileceğini mi sa-nırsın! Gönül hâlini beyan etsen, görmeyi bilmeyenler hayâl sanırlar.
    Hâl ehli olanlar, Levh-i Mahfuz kitabını okurlar, zahirde kalanlar ise yemin olsun ki bir dedi kodu sanırlar.
    Beka, sonsuzluk kadehinin şarabından nasip al-mayan çaresiz kimse, dünyanın zehirini içer de bal şer-beti içtim sanır.
    Her insan aşk rumuzunun hâlini düşünebilir mi! Hakikat sırrını herkes ne bilsin, hoş bir hayal zannederler.
    Böyle âşık daima vuslat namazı kılar. Bu ma-kamdaki âşığın işareti şöyledir: Hiç Ur şeyi inkâr etmez ve hiç bir nesne görmez. Allah 'in hiç bir şeyi abes olarak yaratmadığını bilir. Gerek hayır, gerek şer, hidâyet veya dalâlet her şeyi yerli yerinde yaratmıştır. Hepsi haktır ve hepsi Hakk'ın dilemesi ile olmuştur, der. j.. Her şey yerli yerinde iyidir. Bunların bize çirkin görünmesi, bizim Hakk'ın hikmetini bilmediğimiz içindir. Eğer Hakk 'in hikmetini buseydin, hiç bir şeyi çirkin görmezdin; halkın kimisini fena ve kimisini iyi görmezdin. Belki bütün iş ve halkın hayır veya şer olsun, bütün hareket ve duruşlarının Hakk'ın emriyle olduğunu bilirdin. Herkesi tamam görüp hayır veya şer demez, Hakk'ı kazanmaya çalışırdın. Böyle âşık Hakk'ın yakınlığını kazanır. Her şeyi Allah'ın ilminde olduğu gibi gördüğü için, konuşmayıp susar; şu şöyledir, bu böyledir, demez. Hiç bir şeyi boş görmeyip her şeyin aslının Hak olduğunu anlar.
    Bu menzilde olan âşığın alâmeti şudur: Onda asla tarikat ve şeriata aykırı söz ve fiil, uygunsuz bir davranış bulunmaz. Her şeyi Hak'tan bilip Hakk'ın bütün kud-retini anlayıp isbat edince, hiç bir şey için bu böyledir, şu şöyledir, demez. Böyle âşık, bir kimse yalan söylese ve yalan olduğunu bilse bile, yine eyvallah, gerçek söyledin, haksin, doğrusun efendim, der. Çünkü bilir ki söyleyen Hak 'tır ve Hak yalan söylemez.
    Yalan söyleyene gerçek söyledin, denilir mi, yalan dalâlettir dersen, anla ki o kimse Muzu isminin maz-harıdır. O âşık, bu kimsede Hakk'ın Muzil ismiyle zuhur ettiğini görür, Muzil ismiyle birleşir, o isminin gereği ola-rak hak onun yalan söylemesindedir. Hakk'ın bir ismi Yâ Muzil 'dir. Onda Hakk 'in Muzil ismiyle zuhurunu görür.
    Velîler bu mertebede uyanıktırlar, bizim gibi gaf-lette değildirler. Eğer sen yalan söyledin der ve aslını bi-lirsen, Hakk'ı yalancı çıkarmış olursun. Ey benim canım! Gaflet etmeyip Hakk'ın herkesten zuhurunu gö-

    rürsen Hak ile olan yakınlığın gittikçe artar, Hakk'ın çok çeşitli olan ilim ve kudretleri ortaya çıkmaya başlar.
    Evliyâullahtan bazı zâtlar şöyle derler: Hakk'a talip olan kimse gaflet etmesin, gönlüne Hak'tan başka bir şeyin gelmesini engellesin. Eğer âşığın gönlünde Hak'tan başka bir fikir, üç nefes alıp verinceye kadar du-rursa, o âşığın feyiz yolu bağlanır, ilmullahta iler-leyemez. Gönlünden rûhaniyyet gider. Felçli organ gibi olur, hareket etme, yürüme kabiliyeti kalmaz.
    Hak'tan başkasını gönlünden çıkar. Bütün alâkalar, halkın zikri, dostluğu ve düşmanlığından kal-binde bir şey kalmasın; eğer kalırsa Hak ile senin aranda bir kuyu oluşur. Hak'tan gafil olursan gönlün kararır, gönlüne gam gelir. Baktığın her şeyi bulanık görürsün. Dışarı çıksan daralırsın. Bunun sebebi, Allah'ın evi, ha-remi olan gönle nâ-mahremi koymandır. Hakk'ın sana, evime nâ-mahrem koyma diye, açık bir azap ve ikazı var-dır.
    Zahir ve bâtınını (iç ve dışını) Hak'tan baş-kasından temizlersen, işte o zaman cünüplükten, ab-destsizlikten kurtulup vuslat namazını kılarsın. O vakit bütün ilim, fiil, söz, davranış, hareket ve sakinliğin iba-det ve tâat olur.
    Şimdi susup Hakk'ın halktan zuhur eden çeşit çeşit kudretlerini gör, bâtın hâllerini görmeye ve fikrini aydınlatmaya yol budur. Çünkü mâsivâ fikrinden te-mizlenen gönül basiret ehli olur, her nefeste Allah'ın halktaki çeşitli kudret eserlerini görür. Onun zikri, "Ey Rabbim, ilmimi arttır." (Taha, 114) olur. Bu şerefli kişi her nefesinde pek çok ilmi öğrenir. Çünkü Allah Taâlâ 'nın her gün ve her ân sürekli olarak her bir kim-sede çeşitli hareket ve fiilleri zuhur eder. Yani Allah Taâlâ herkesin fiilini, hareketini, sözünü ve her hâlini her nefeste farklı bir şekilde yaratıp başka bir hâl giy-dirir. Bütün âlemin nefsi ve hareketi sürekli olarak ye-niden yaratılmakta, âlem her ân o yaratılış elbisesini giymektedir.
    Senin can gözün açık olmadığı için gaflet edip Hakk'ın her ân yeniden yarattığı hareket ve durumları göremeyerek önceki yaratılmışlar, önceki durum ve ha-reket sanırsın. Hakk'ın hızından ve halkın hareketlerinin birbirine benzediğinden yeniden yaratıldığını gör-mezsin. Meselâ sen yine o adamsın; fakat Allah Taâlâ senden bir günde, bir saatte pek çok çeşit işler yaratır; sen ve ben zannetiğin için (ikilikle baktığın için) Hakk'ın senden zuhur eden kudretlerini göremezsin.
    Şimdi o şerefli zât bu mânâyı anlar, halkı aradan kaldırarak bütün fiil ve sözleri Hakk'a verirse Hakk'ın
    fiil, söz ve bütün kudretlerini isbat etmiş olur.
    Sen her vakit Hakk'ın eserisin. Nefsin, ömrün, ha-yatın; görmen, işitmen, bütün hareket ve işlerin, her hâlin Hakk'ın kudretinin her ân ortaya çıkmasıdır. Sana Hak'tan bir nefes verilir; eğer onun fiilinin eseri senden ve halktan bir an ırak olsa, bu yaratılışlar bâtıl olur. Allah Taâlâ her nefeste senin bütün hareket, söz, fiil ve dav-ranışlarını yeniden yaratır. Sen her nefeste o yaratılış el-bisesini tekrar giyersin, ikinci nefeste o hâli değiştirip başka bir hâli yeniden giyersin. Hakk'ın bu şekildeki zuhur ve hikmetlerini düşünüp anlayan her âşık, her ne-feste yeni bir ilim öğrenip daima yükselir. Bu halktan bütün bu hareket ve fiilleri yaratan Hak'tır. Sen halk sa-nırsın ve ben sanırsın. "Ve biz ona şah damarından daha yakınız" (Kaf, 17). Hakk'ın "nahnü/biz" dediği herkese işarettir; yani herkes bir taraftan onun aynıdır. Şimdi bunları böylece Hak'tan görüp, bu fikirde olmak ha-yırlıdır. Bu sırrı bilmeyenlere, Kur 'ân 'in pek çok yerinde: "Düşünsünler, düşünüyorlar, tefekkür ediyorlar." (Meselâ bkz., Haşr, 21; Câsiye, 13 vd.) buyuruldu. Te-fekkür bir senelik ibadetten hayırlıdır; ama Hakk 'in zâtını düşünmek hatadır. Hakk'ın bu zuhurlarını, bu garip hik-metlerinin sırlarını düşünmek gerekir. Dokunulmamış, işlem görmemiş temiz bir defter gibidir, demişler.
    Tefekkür, bâtılı terk etmektir. Gönlü Hak'tan tarafa sağlamlaştırmaktır. Böyle tefekkürde olan kimse, eşyanın Hak diliyle Hakk'ı zikrettiğini, Hakk'ın ilmini beyan et tiğini görür. Aşık kendi fikrini terk etse, bir nefes bakar, ayrılık ateşine karşı bin yıl aşkın belâsını anlatır. Ölsem bu dilim zikrine devam eder. Bu gönül, sussam bile fik rine devam eder. Velîlerin edep, sülük ve huylarını an- ladınsa, şimdi de hakikî tevhide gelelim, yani velîlerin Hakk'ı tevhid etmesi nasıldır, onu anla.
    Ey sadık âşık, Hak diye varlığa derler, bâtıl diye de yokluğa. Her ne ki vardır, Hak 'tır, varlığıyla vardır; yani bütün varlıklar Hakk'ın vücudundan meydana gelirler ve yine Hakk'ın vücuduna dönerler. Peygamber "Ondan meydana gelir ve ona döner." buyurur. Bütün eşya ha-kikatte Hakk'ın vücudundan meydana gelir ve yine Hakk'ın zâtına geri döner. Buna mebde ve mead (baş-langıç ve son) sırrı derler. Niyâzî-i Mısrî'nin, mebde ve mead nedir, bana bunları bildir, demesi budur.
    Yer, gök ve ikisi arasında Hak'tan başka bir şey yoktur. Nitekim Allah Taâlâ: "Allah, göklerin ve yerin nurudur." (Nur, 35) buyurur. Şimdi, nur varlığa derler. Varlık Hakk'indir. Zulümât, yani karanlık yokluğa der-ler. Hak'tan başka var olan bir şey yoktur. Nitekim Eş-ref oğlu Rûmî şöyle buyurur:
    Eşrefoğlu Rûmî'ye Hak nerededir? diye sorarsan,
    yer, gök; arş ve kürsî ile buların arası dopdoludur, der.
    Her ne kadar açıklarsam, gizliliğini o kadar artırır; o ortada iken bütün açıklamalar onu gizlemekten başka bir şeye yaramaz.
    Aşağıdan yukarıya her ne varsa, hepsi tek bir zâttır; ama -pek çok değişik sıfat ile görünmüştür.
    Zât tek bir tanedir; ama sıfatlan pek çoktur. Fanusa bak ve gör, onun mumu zâtın nuru olmuştur.
    Allah Taâlâ, "O evvel, âhir, zahir ve bâtındır." (Hadîd, 3) buyurur. Şimdi bundan anla ki, gizli veya açık, O'ndan aşka bir şey yoktur. Hep O'dur. Nitekim, "Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü (zâtı) oradadır." (Ba-kara, 115) buyurur.
    Niyâzî-i Mısrî şöyle buyurur:
    Nereye bakarsam, orada dostun yüzü vardır, gö-zümü ondan ayırmam;
    Dilimden onun sözü, zikri gitmez, sürekli dost dost diye çağırırım.
    Şimdi bu makamda ârif-i billah şöyle der: "Ben her şeyde, önce ve sonra ancak Allah 'ı gördüm." yani ben bir şeyde Allah 'tan başkasını görmedim veya ilk ve son, önce ve sonra yalnızca Allah'ı gördüm, demektir. Çünkü bütün eşya yani varlık, Allah'ın cemâl perdesidir. Ârif-i billah, gaflet perdesini kaldırıp eşyayı Hakk'a perde yap-mayarak can gözüyle daima Hakk'ı görendir. Nitekim Nâcî,
    "Eşya bir perde oldu, can gözü bakmaz; canım seni arzuluyor, cemâlini göster." der.
    Şimdi vuslatın mânâsı, gönlü Hak'tan başka şey-lerden temizleyip eşyayı Hakk'a perde yapmadan her ân onu görmektir. Eğer eşyayı perde yaparak Hakk'ı gör-meyip eşyayı görsen, Hakk'ı bilsen bile ona vuslat de-mezler, ayrılık derler. Nitekim Şemsî şöyle der:
    "Allah'a hamd olsun ki, Allah'ı düşünmek aklımı aldı; dilimdeki Allah zikri bana dost oldu.
    Ey sûfî, eğer gönül aynasını saflaştırıp temizlersen, sana bir kapı açılır ve Allah'ın cemâlini apaçık gö-rürsün."
    Sûfî eğer gönül aynasını temizlersen, dediği; gerçi senHakk'ın tam bir mazhansın, fakat Hak'tan başkaşey-leri gönlünden çıkarıp gönlünü temizler ve onları perde yapmazsan, Allah 'in cemâlini eşyada apaçık görürsün. Eğer gaflet edersen, Hakk'ı göremezsin, demektir. Hakk'ı görmek, eşyadan perdeyi kaldırmakla olurmuş. Hazret-i Peygamber, "Ya Rabbi, bana eşyanın hakikatini göster." buyurmuştur. Eşyanın hakikati Hak'tır, yani ey Rabb'im can gözümden gafleti kaldır, cemâlini göreyim, demektir. Çünkü hakikatte bütün eşya, Hakk'ın vücudundan meydana gelir, yoksa Hak son derece latif ve gizli olduğundan idrâk etmek mümkün olmazdı. Kendi zâtında olan bütün kudretini göstermek ve görmek istedi, halk yüzünden göründü. Yani zâtı sı-fatına tecellî etti. Zâtı sıfatına tecellî edip sıfatı yüzünden göründüyse, bizim sıfat zannettiğimiz aslında zâttır. Tevhid, izafetleri kaldırmaktır, yani tevhid masivayı terk etmektir, dedikleri budur. Tevhid, sıfatı kaldırıp zâtı gör-mektir, böyle olursa tevhid sahih olur. Çünkü Hak'tan başka vücut, varlık olduğunu isbat etmek şirktir. Son de-rece naz ve istiğna sahibi olup büyüklüğü kendi şa-nından olduğu için, eşyayı zâtına perde yapıp, "beni gö-remezsin" (Araf, 143) hitabıyla halktan gizlendi.
    Muhammediyye sahibinin, yüzün seb'a'l-mesânîdir, gören ve görünen kendisidir; fakat gö-remezsin hitabıyla halkı hayrette bıraktı, dediği buna işa-rettir. Yani gören ve görünen kendisidir; kendisinden başkası yokken göremezsin, diyerek halkı hayrette bıraktı.
    Niyâzî-i Mısrî şöyle buyurur:
    Güneş olmasa zerre görünür mü? Bulut olmasa yağmur damlaları nasıl yağardı?
    Zât denizi dalgasının ucu bucağı yok; eğer onun hava kabarcıkları olmasa cihan ortaya çıkmazdı.
    Ey dost, göremezsin şeklindeki yüce hitabının per-desi olmasa, senin yüzünü herkes görüp anlardı.
    îki âlem gibi şerh eden, açıklayan bir kitap olmasa senin zülfün ile kaşlarının mânâsını kim bilirdi?
    Ey Niyâzî, bir kimsede cehaletin azabı olmasa, vah-det yakınlığının köşesi, hasrı seyretme yeri olurdu.
    Ey benim canım! Senden, benden ve bütün her-kesten sen ve ben diyen odur; çünkü can Hakk'ın zâtından ayrı değildir, ten onun sıfatıdır. Allah Taâlâ zâtındaki kudretini göstermeyi istediyse; görmeye göz, tutmaya el, işitmeğe kulak, yürümeye ayak lâzım ol-duysa, senin ve benim vücudumuzu kendisine vasıta ya-parak "Ben ona ruhumdan üfledim." (Hicr, 29) hitabına göre sana ve bana tecellî ederek bizi diriltip gezdirdi. Yüce muradı senin ve benim vücudumdan, hayır veya şer ne meydana getirmek istediyse getirdi. Nitekim "Sizi kendim için yarattım." buyurdu. Bâtın mânâsı sizin vü-cudunuzu kendi zâtıma âlet olarak yarattım; göz-lerinizden gören, elinizden tutan benim; yani bütün söz, fiil ve tasarruflarımı sizin vücudunuzla icra ederim, de-mektir. Niyâzî-iMısrî'nin, "Nefsini bilen Rabbini bilir." ile "Attığın zaman sen atmamıştın." sözlerinin sırrını eğer mümkün ise fark edip tek tek açıklayıver, diye sor-duğu budur. Cevabı aşağıda söylenir. Çünkü bizim vü-cudumuz Hak'tan bize verilmiş bir emanettir, geçicidir. Emaneti sahibine iade eden azaptan kurtulur. Allah Taâlâ şöyle buyurur: "Biz emaneti göklere, yere ve dağ-lara teklif ettik de, onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir" (Ahzab, 72).
    Bu âyetteki emanetten maksat, Hakk'ın varlığı, fi-illeri, sözleri, zâtı, sıfatları, isimleri ve bütün ta-sarruflarıdır. Çünkü yer, gök, dağ, taş; hepsi Hakk'ın varlığıdır; fakat Hak isimlerini, fiillerini, sözlerini, zât ve sıfatları ile bütün tasarruflarını insana yükledi. Bütün kudreti ve tasarrufuyla insan yüzünden zuhur eder. Gör-müyor musun, Hakk 'in gerek kahrı, gerek lutfu bütün ta-sarrufu zahir ve bâtında insan yüzünden zuhur eder. Rızkını insan yüzünden verir. Bari bundan hisse, ibret al! Böyle ol!
    İnsan, Hakk'ın görür gözü, tutar eli, söyler dili ve yürür ayağı imiş; her surette Hakk'ın âleti imiş. Bakmaz mısın ki Allah'ın gerek keremi ve gerek lutfu veya ga zabının hepsi insan yüzünden zuhur eder. Hak bizim yü zümüzden söyler, görür ve işitir; söz, fiil ve her tasarrufu bizim yüzümüzden ortaya çıkıyorsa, vücudumuz Allah'ın kudretini göstermeye ve tasarrufuna âlettir. Bizde bu tasarruf ve hareketi yapan Hak'tır. Bizdeki bu vücudun Hakk'ın emaneti ve geçici olduğunu bilmeyip Hakk'ın varlık ve tasarrufunu kendi üzerimize alarak vü cudun aslı ile her tasarrufu bizim zannederek nefsimize cahillik ve zülüm yaptık. Bunun için Peygamber, "Nef sini bilen Rabbini bilir." buyurdu; yani nefsini bilen Allah'ı bilir. Bizim Hakk'a âlet olup vücudumuzda, hayır ve şer tasarruf eden Hak'tir. Bunu bilir, bizde külli veya cüz'î irade bulunmadığını, irade ve hareketimizin Hakk ile olduğunu ve aslının Hakk'ın olduğunu bilip varlığı Hakk'a verirsen, zulüm ve cahillikten kur tulursun.
    Ey benim canım! Zahir ilmine güvenerek gu-rurlanma. Akl-ı maaşınla bunu idrak edemezsin; an-lamadığın için hulul ve ittihat zannetme. Çünkü hulul ve ittihat şeriatta nasılsa hakikatte de öylece küfürdür. Allah hulul ve ittihattan uzaktır. Bunda birliktelikten maksat, bir tarafın gizlenip bir tarafın var olmasıdır; belki bir taraf yok olup bir taraf var olmaktır. Bunda ilim, his ve aklın yolu yoktur. Kâmil bir mürşid huzurunda can ve baş feda edip onun himmetiyle nûrânî ve zulmânî perdeleri bir bir geçmeden bu sırlar bilinmez; çünkü keşif ve cezbeye muhtaçtır.




    ŞİİRLER I
    Burhânü 'l-Ârifîn 'den
    Aşk ateşiyle yanıp, şaşırmış, hayran bir durumdayken bir tecellî nuru erişti ve ben bugün cana kavuştum.
    Eyledüm taklidi tahkik mâsivayı terk idüp Cezbe-i Rahman ile Sübhân'a irdüm ben bugün
    Ben bugün mâsivayı (Allah 'tan başka her şeyi) terk edip taklidi gerçeğe çevirdim; Rahman 'in cezbesiyle Sübhân olan Allah 'a ulaştım.
    Gitdi kesret geldi vahdet cümle âlem ser-te-ser Mahv olup suretle esma cana irdüm ben bugün
    Kesret gitti, bütün âleme baştan başa vahdet geldi. Suret ve isimler yok olup ben bugün cana kavuştum.
    Kalkdı cezbeyle vücûdı bu Selîm Dîvâne'nün "Küntü kenz"ün simyam kim kâna irdüm ben bugün
    Bu Selim Divane'nin vücudu cezbeyle kalktı. "Küntü kenf'in (Gizli bir hazine idim, bilinmek istedim, âlemleri yarattım.) sırrıyım ki, ben bugün sırların kaynağına ulaştım.
    Fâilâtün Fâilâtün Fâilâtün Fâilün
    Âteş-i aşka yakup cismümi biryân eyledün Kıldı celâlün tecellî beni vîrân eyledün
    Vücudumu aşk ateşine yakıp kebap ettin. Celâlin tecellî eyledi, beni viran ettin.
    Ey efendüm aşkımın ben dilde yakdum âteşin Külli kül oldı vücûdum hâke yeksan eyledün
    Ey efendim, aşkının ateşini ben gönlümde yaktım, vü-cudum tamamen kül oldu, onu toprağa karıştırdın.
    Aşk ile yanmakdı her dem âşıkun eğlencesi Cennetü'l-ahlâkı şâhum bana nîrân eyledün
    Âşığın eğlencesi her zaman aşk ile yanmaktı. Ey şahım, yaratıklar cennetini (dünyayı) bana cehennem ettin.
    "Len terânf'si Musâ'nun hep "terânf'dür bana Dahi cemâlün yüzinden bana seyrân eyledün
    Hz. Musa'nın len terânîsi (Benigöremezsin: A'râf, 143) bana hep terânî (beni görürsün) 'dir, hem bana cemâlin yüzünden seyran eyledin.
    Aşka düşüp yanayum Mahv-ı Mutlak olayum Fenâ-ender-fenâyum Yönüm Allah'a döndüm
    Aşka düşüp yanayım, Allah 'ta yok olayım; yokluk içinde yokum, yönümü Allah 'a döndüm.
    Ben Selîm-i Dîvâne Geldüm bunda seyrâne Düşüp şöyle hayrâne Yönüm Allah'a döndüm
    Ben Selim-i Divane, bu dünyaya seyrana geldim, şöyle hayrete düşüp yönümü Allah 'a döndüm.
    V
    Fâüâtün Fâüâtün Fâüâtün Fâilün
    Gice gündüz işüm âh u zâr u efgân oldı gel Bu benüm dîvâne gönlüm gel ki vîrân oldı gel
    Gece gündüz işim ah edip, ağlamak, inlemek oldu. Gel ki, bu benim divane gönlüm viran oldu, gel.
    Âteş-i aşkun derûnum yakdı ber-bâd eyledi Söndüremez bahr-ı umman bitdi külhan oldı gel
    Aşkının ateşi gönlümü yakıp yele verdi. Onu okyanus bile söndüremez. Gel ki, yanıp bitti külhan oldu, gel.
    Kör olan görmez yüzünde vech-i Hakk'ı seyyidüm Gören ol vechi yüzünde ehl-i îmân oldı gel
    Efendim, kör olanlar yüzünde Hakk'ın yüzünü görmez. O işareti yüzünde gören iman ehli oldu, gel.
    Rûz u şeb isterdüm ey dost nûr-ı hüsnünden meded Anı bildüm ki bu derdüm bana derman oldı gel
    Ey dost, gece gündüz yüzünün nurundan yardım is-terdim. Onu bildim ki, bu derdim bana derman oldu, gel.
    Vuslatundur bu dil-i mecruhun ey dost çâresi Gel ki bu bî-çâre âşık yandı bî-cân oldı gel
    Ey dost, bu yaralı gönlün çaresi sana kavuşmaktır. Gel ki, bu çaresiz âşık yanıp cansız kaldı, gel.
    Varlığı mahv oldı gitdi bu Selîm Dîvâne'nün Gitdi benlük geldi senlük cümle yeksan oldı gel
    Bu Selim Divanenin varlığı yok olup gitti. Benlik gitti, senlik geldi; hepsi bir oldu, gel.
    Ey şah, "Ene'l-Hak" zikrini sende yok edip, her zaman, "Hüve Hak'" zikrini söylerim.
    Beni sende seni Hak'da mahv idüp Hakk'ı sende seyyidüm var eylerem
    Ey efendim, beni sende, seni Hak'ta yok edip, Hakk'ı sende var eylerim.
    Cemalünden okuyup âyetleri
    Şerh idüp ledünni tekrar eylerem
    Âyetleri cemâlinde okuyup şerh ederek ledün ilmini tek-rar ederim.
    Vech-i pâkün ismidür ümmü'l-kitâb Bu Selîmî anı ezkâr eylerem
    Ümmü'l-kitâp, senin temiz yüzünün ismidir. Ben Selimi, zikir olarak daima onu söylerim. Ümmü'l-kitâb ile, akl-ı evvel, levh-i mahfuz ve Fatiha suresi kast edilir.
    maide 35-Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakının ve
    (sizi) O'na (yaklaştıracak) vesile arayın; O'nun yolunda
    cihad edin, umulur ki kurtuluşa erersiniz
    .

    secde 24 Ve onların içinden, sabrettikleri zaman emrimizle
    doğru yola iletip-yönelten önderler kıldık; onlar bizim
    ayetlerimize kesin bilgiyle inanıyorlardı.

  2. #2
    acizizfakiriz
    Guest acizizfakiriz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Bu yazıyı siz okudunuz mu ya da okuyabilir misiniz?

  3. #3
    Pürheves mihrali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Erzurum@kütahya.
    Yaş
    52
    Mesajlar
    154

    Standart

    Alıntı acizizfakiriz Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Bu yaz?y? siz okudunuz mu ya da okuyabilir misiniz?
    ALLAH RAZI OLSUN BU YAZI güzeldi siz değerli doslar?mla paylaşmak istedim
    evet okudum yar?m saat e yak?n zaman al?yor.benim düşüncem zaman ?n önemi yok ilim nerdeyse oradan almam?z gerekir diye düşünüyorum.ben aciz selam ve dua ile
    maide 35-Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakının ve
    (sizi) O'na (yaklaştıracak) vesile arayın; O'nun yolunda
    cihad edin, umulur ki kurtuluşa erersiniz
    .

    secde 24 Ve onların içinden, sabrettikleri zaman emrimizle
    doğru yola iletip-yönelten önderler kıldık; onlar bizim
    ayetlerimize kesin bilgiyle inanıyorlardı.

  4. #4
    Pürheves ceyhun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Mesajlar
    257

    Standart

    Gice gündüz işüm âh u zâr u efgân old? gel
    Bu benüm dîvâne gönlüm gel ki vîrân old? gel

    Gece gündüz işim ah edip, ağlamak, inlemek oldu. Gel ki, bu benim divane gönlüm viran oldu, gel.

    Âteş-i aşkun derûnum yakd? ber-bâd eyledi
    Söndüremez bahr-? umman bitdi külhan old? gel

    Aşk?n?n ateşi gönlümü yak?p yele verdi. Onu okyanus bile söndüremez. Gel ki, yan?p bitti külhan oldu, gel.

    Kör olan görmez yüzünde vech-i Hakk'? seyyidüm
    Gören ol vechi yüzünde ehl-i îmân old? gel

    Efendim, kör olanlar yüzünde Hakk'?n yüzünü görmez. O işareti yüzünde gören iman ehli oldu, gel.

    Rûz u şeb isterdüm ey dost nûr-? hüsnünden meded
    An? bildüm ki bu derdüm bana derman old? gel

    Ey dost, gece gündüz yüzünün nurundan yard?m isterdim. Onu bildim ki, bu derdim bana derman oldu, gel.

    Vuslatundur bu dil-i mecruhun ey dost çâresi
    Gel ki bu bî-çâre âş?k yand? bî-cân old? gel

    Ey dost, bu yaral? gönlün çaresi sana kavuşmakt?r. Gel ki, bu çaresiz âş?k yan?p cans?z kald?, gel.

    Varl?ğ? mahv old? gitdi bu Selîm Dîvâne'nün
    Gitdi benlük geldi senlük cümle yeksan old? gel

    Bu Selim Divanenin varl?ğ? yok olup gitti. Benlik gitti, senlik geldi; hepsi bir oldu, gel.


    " Sohbet sünnet-i müekkededir ; en az iki günde bir bu sünnet yerine getirilmeli... "

    Hace Alauddin ATTAR

  5. #5
    Pürheves ceyhun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Mesajlar
    257

    Standart İbret Alin Ey İnsanlar...

    Burhânü'l-Ârifîn ve Necâtü'l-Gâfilîn

    Dördüncü Bölüm

    Zahirî bey'at ve bey'attan maksat nedir?

    Bu dünyaya gelmekten maksat ibadetse ibadetin amacı neyi bilmektir?

    Cenâb-ı Allah buyurur: "Rabbinize yönelin" (Zümer, 54) yani Rabbinize bey'at edin demektir. Ve "Ona ulaşmaya yol arayın." (Mâide, 35) Yani Hakk'a ulaştırıct isteyin demektir. Hakk'a ulaştırıcı olan mürşid-i kâmildir. Yani mürşid-i kâmile bey'at ediniz, ona bağlanınız, o sizi Hakk'a ulaştırır, demektir.

    Ve "Doğrusu Allah dilediğini saptırır ve kendisine yöneleni doğru yola eriştirir. Onlar inanmışlar, kalpleri Allah 'ı anmakla huzura kavuşmuştur. Dikkat edin, kalpler ancak Allah 'ı anmakla huzura kavuşur (Ra 'd, 27-28 )."

    Allah murat ettiği kimseyi dalâlette bırakır ve kendine bağlanan yani bey'at edenlere hidayet eder. O hidayet bulanlar bey'at ehli olup imana gelen ve Allah 'in zikri ile kalpleri huzura kavuşan âşıklardır.

    Bâtın mânâsı demektir ki: "Bey'at edip zikir ehli olan âşıklara Allah hidayet eder.

    Hidayetten murat Hakk'ın cezbesidir yani bir kimse bey'at edip zikir ehli olursa Allah onun gönlüne kendi tarafından bir cezbe bırakır, o cezbe ile Hakk'a ulaşır. Kalbi huzur bulur. Çünkü Hakk'a ulaşmadıkça kalp huzur bulmaz.

    Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Allah'a ulaşmadıkça müminler için huzur yoktur (Keşfü 'l-Hafâ, C. I, s. 362.)" buyurdu.

    Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle dedi: "Kur'ân'ın bazı âyetleri, bazı âyetlerini tefsir eder." Yani Kur'ân'ın bazı yerleri, diğer yerlerini tefsir eder. "Ey Muhammed, şüphesiz sana baş eğerek ellerini verenler, Allah'a baş eğip el vermiş sayılırlar. Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir." (Fetih, 10) Ve "Ey Muhammed, Allah müminlerden, ağaç altında sana baş eğerek el verirken and olsun ki hoşnut olmuştur." (Fetih, 18.)

    Yani, ey Muhammed, şu kimseler ki sana bey'at ettiler, onların elleri üzerindeki el, Allah'ın elidir, kudretidir ve yine ey Muhammed, Allah inananlardan razı oldu. Çünkü onlar sana bey'at ettiler, diye rızasının bey'atta olduğunu bildirdi.

    Ve kadınlar hakkında "Ey peygamber, inanmış kadınlar, Allah 'a hiç bir ortak koşmamak şartıyla sana bey'at etmek üzere geldikleri zaman, onları kabul et, onlara Allah'tan bağışlanma dile." (Mümtehine, 12) buyurdu. Yani ey Muhammed, kadınlar sana bey'at etmeye geldikleri zaman, onlara bey'at verip tevbe ettir ki Allahu Taâlâ'ya ortak koşmasınlar, buyurdu.

    Şimdi bu âyetlerden anlaşıldı ki Allah'ın rızası bey'atta imiş.

    Bey'at etmeyip şeriat makamında kendiliğinden bin yıl ibadet etsen, olgunluğa ulaşamayıp tarikat, marifet ve hakikat sırlarından mahrum kalıp nefsini ve Rabbini bilemezsin.

    Pek çok ilâhî sırlar vardır. Bazısı tarikat makamında Allah'ı zikretmenin nuruyla bilinir, bazısı marifet makamında ilham ve keşifle bilinir, bazısı hakikat makamında hâl ve sır ile, ruhu temizleme, kalbi tasfiye etme ve nefsi temizlemeyle bilinir. Ona Rabbani küllün tecellîsi derler.

    Tecellî, nefsin tabiatını ve benliğini tamamen terk etmesi, ruhun nefisten ayrılıp evvelki sultanlık âlemine geri dönmesinden ibarettir.

    Şimdi bey'at etmeyince bu sırlar bilinmez.

    Buna başlangıç ve sonun sırlan derler muhît sırrı ve rububiyet sırrı da denir.

    Bu sırrı şeriat makamında olan kimseye söylemek uygun değildir.

    Çünkü onun aklı akl-ı maaştır, idrak edemez. Onun için Peygamber Efendimiz (s.a.v.) yasaklayarak şöyle buyurur: "Ehil olmayana hikmeti söylemeyin, ona zulmetmiş olursunuz."
    " Sohbet sünnet-i müekkededir ; en az iki günde bir bu sünnet yerine getirilmeli... "

    Hace Alauddin ATTAR

  6. #6
    Pürheves ceyhun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Mesajlar
    257

    Standart

    Âteş-i aşka yakup Cismümi biryân eyledün
    Kıldı celâlün tecellî Beni vîrân eyledün

    Vücudumu aşk ateşine yakıp kebap ettin. Celâlin tecellî eyledi, beni viran ettin.

    Ey efendüm aşkımın ben Dilde yakdum âteşin
    Külli kül oldı vücûdum Hâke yeksan eyledün

    Ey efendim, aşkının ateşini ben gönlümde yaktım, vü-cudum tamamen kül oldu, onu toprağa karıştırdın.

    Aşk ile yanmakdı her dem Âşıkun eğlencesi
    Cennetü'l-ahlâkı şâhum Bana nîrân eyledün

    Âşığın eğlencesi her zaman aşk ile yanmaktı. Ey şahım, yaratıklar cennetini (dünyayı) bana cehennem ettin.

    "Len terânf'si Musâ'nun Hep "terâni'dür bana
    Dahi cemâlün yüzinden Bana seyrân eyledün

    Hz. Musa'nın len terânîsi (Benigöremezsin: A'râf, 143) bana hep terânî (beni görürsün) 'dir, hem bana cemâlin yüzünden seyran eyledin.

    Aşka düşüp yanayum Mahv-ı Mutlak olayum
    Fenâ-ender-fenâyum Yönüm Allah'a döndüm

    Aşka düşüp yanayım, Allah 'ta yok olayım; yokluk içinde yokum, yönümü Allah 'a döndüm.

    Ben Selîm-i Dîvâne Geldüm bunda seyrâne
    Düşüp şöyle hayrâne Yönüm Allah'a döndüm

    Ben Selim-i Divane, bu dünyaya seyrana geldim, şöyle hayrete düşüp yönümü Allah 'a döndüm.

    " Sohbet sünnet-i müekkededir ; en az iki günde bir bu sünnet yerine getirilmeli... "

    Hace Alauddin ATTAR

  7. #7
    Pürheves ceyhun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Mesajlar
    257

    Standart

    Alıntı acizizfakiriz Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Bu yazıyı siz okudunuz mu ya da okuyabilir misiniz?
    Şu son üç ileti ; okuyup dersinizi alasanız deyu düzenlemiştir.

    Şimdi de okuyamadım diyen olacak mı ?

    Sağol "mihrali"...

    Aşık Selim Divane'mizi hatırlattığın için....
    " Sohbet sünnet-i müekkededir ; en az iki günde bir bu sünnet yerine getirilmeli... "

    Hace Alauddin ATTAR

  8. #8
    Pürheves ceyhun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Mesajlar
    257

    Standart Havatir

    Bunlar? bildikten sonra, şimdi havât?r? (fikirler) da bil.

    Havât?r üçtür:

    Biri nefsânî, biri melekî ve biri de Rahmanî'dir.

    Nefsânî olan fasit bozuk fikirlerdir.

    Melekî olan namaz k?lmak, oruç tutmak, zikir yapmak gibidir.

    Rahmanî olan ise Hak'tan başka her şeyi tamamen gönülden ç?kar?p Hakk'?n her yüzden zuhuru ile her fiillerini kendinde ve halkta görmektir. Meselâ şimdi burada otururken seni ordan kald?r?p başka bir yere götürür. Bütün bunlar? gaflet etmeyerek kendinden bilmeyip Hak'tan bil.

    Baz? velîler şöyle buyururlar:

    S?rlar?n s?rr?n? hakikatte cihanda hâl ehli anlar, avam olan ne bilsin, aşk hâlini vebal san?r.

    Kalb âlemine temizlenmeden girebileceğini mi san?rs?n!

    Gönül hâlini beyan etsen, görmeyi bilmeyenler hayâl san?rlar.

    Hâl ehli olanlar, Levh-i Mahfuz kitab?n? okurlar, zahirde kalanlar ise yemin olsun ki bir dedikodu san?rlar.

    Beka, sonsuzluk kadehinin şarab?ndan nasip almayan çaresiz kimse, dünyan?n zehirini içer de bal şerbeti içtim san?r.

    Her insan aşk rumuzunun hâlini düşünebilir mi!

    Hakikat s?rr?n? herkes ne bilsin, hoş bir hayal zannederler.

    Böyle âş?k daima vuslat namaz? k?lar. Bu makamdaki âş?ğ?n işareti şöyledir:

    Hiçbir şeyi inkâr etmez ve hiç bir nesne görmez. Allah 'in hiç bir şeyi abes olarak yaratmad?ğ?n? bilir.

    Gerek hay?r, gerek şer, hidâyet veya dalâlet her şeyi yerli yerinde yaratm?şt?r. Hepsi hakt?r ve hepsi Hakk'?n dilemesi ile olmuştur, der.Her şey yerli yerinde iyidir. Bunlar?n bize çirkin görünmesi, bizim Hakk'?n hikmetini bilmediğimiz içindir. Eğer Hakk 'in hikmetini buseydin, hiç bir şeyi çirkin görmezdin; halk?n kimisini fena ve kimisini iyi görmezdin. Belki bütün iş ve halk?n hay?r veya şer olsun, bütün hareket ve duruşlar?n?n Hakk'?n emriyle olduğunu bilirdin. Herkesi tamam görüp hay?r veya şer demez, Hakk'? kazanmaya çal?ş?rd?n. Böyle âş?k Hakk'?n yak?nl?ğ?n? kazan?r. Her şeyi Allah'?n ilminde olduğu gibi gördüğü için, konuşmay?p susar; şu şöyledir, bu böyledir, demez. Hiç bir şeyi boş görmeyip her şeyin asl?n?n Hak olduğunu anlar.

    Bu menzilde olan âş?ğ?n alâmeti şudur: Onda asla tarikat ve şeriata ayk?r? söz ve fiil, uygunsuz bir davran?ş bulunmaz. Her şeyi Hak'tan bilip Hakk'?n bütün kudretini anlay?p isbat edince, hiç bir şey için bu böyledir, şu şöyledir, demez.

    Böyle âş?k, bir kimse yalan söylese ve yalan olduğunu bilse bile, yine "eyvallah, gerçek söyledin, haksin, doğrusun efendim", der. Çünkü bilir ki söyleyen Hak't?r ve Hak yalan söylemez.

    Yalan söyleyene "gerçek söyledin", denilir mi, "yalan dalâlettir" dersen, anla ki o kimse Muzill isminin mazhar?d?r. O âş?k, bu kimsede Hakk'?n Muzill ismiyle zuhur ettiğini görür, Muzill ismiyle birleşir, o isminin gereği olarak hak onun yalan söylemesindedir. Hakk'?n bir ismi Yâ Muzill 'dir. Onda Hakk '?n Muzill ismiyle zuhurunu görür.

    Velîler bu mertebede uyan?kt?rlar, bizim gibi gaflette değildirler. Eğer sen yalan söyledin der ve asl?n? bilirsen, Hakk'? yalanc? ç?karm?ş olursun.

    Ey benim can?m! Gaflet etmeyip Hakk'?n herkesten zuhurunu görürsen Hak ile olan yak?nl?ğ?n gittikçe artar, Hakk'?n çok çeşitli olan ilim ve kudretleri ortaya ç?kmaya başlar.


    Selim Divane K?r?mî

    Burhânü'l-Ârifîn ve Necâtü'l-Gâfilîn
    " Sohbet sünnet-i müekkededir ; en az iki günde bir bu sünnet yerine getirilmeli... "

    Hace Alauddin ATTAR

  9. #9
    Pürheves ceyhun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Mesajlar
    257

    Standart

    Marifet ve hakikat makam?nda olan âş?ğ?n nefsi, nefs-i mutmainne ve nefs-i sâfiyyedir ve akl?, akl-? küll'dür.

    Şeriat makam?nda olan kimsenin nefsi, nefs-i emmâre ve akl?, akl-? meaşt?r. Bu ak?l ilahî s?rlar? idrak edemediğinden, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ilâhî s?rlar? şeriat makam?nda aç?klamay?p gizledi. Tarikat, ma-rifet ve hakikat makamlar?na havale edip "Şeriat bir ağaçt?r, tarikat onun dalland?r, marifet onun yapraklar?d?r, hakikat onun meyveleridir, Kur'ân bunlar?n hepsini kendinde toplam?şt?r." buyurdu.

    Ağaçtan murat meyve olduğu gibi, şeriattan murat da hakikati bilmektir ve hakikatten murat başlang?ç ve sonun s?rland?r ki Rabl?k s?rland?r. Nitekim "O'na döndürülüp götürüleceksiniz." (Rum, 11) âyeti buna işarettir.

    Yukar?daki hadisin bât?n mânâs? demektir ki, her kim başlang?ç ve sonun s?rlar?n? bilmek ve bulmak isterse tarikat, marifet ve hakikat makamlar?n? yaşamak zorundad?r, insan bu dört kap?n?n ilmini bilmedikçe insan-? kâmil olamaz. Her ne kadar âlim ise de yine cahil ve noksand?r. Çünkü nefsini bilmekten âcizdir. Nefsini bilmeyen ise Rabbini bilemez."Nefsini bilen Rabbini bilir." Keşfü'l-Hafâ, C. II, Say?: 2532, s. 262.) hadisi buna işaret eder.

    Şimdi, insan tarikattan hakikate ulaşmazsa ona insan demezler. Hakikatte hayvan olan onlard?r. Allahu Taâlâ onlar hakk?nda "?şte bunlar hayvanlar gibidirler, hatta daha da sap?kt?rlar." (Araf, 179) buyurur. Âyetin iç mânâs? şudur: Şu kimseler ki dünyaya gelip dünya mal?na muhabbet edip bizi unuttular, mal ve makama tap-t?lar nefislerini muhasebe etmeyip hayvanlar gibi sadece yeme içmeye, şehvete yöneldiler bizim s?rr?m?zdan ve hikmetimizden mahrum kald?lar. Nefslerini bilmeyip ilâhl?k s?rr?n? bilmediler. Çünkü hayvanda haset, kibir, kin, garaz, buğuz yoktur. Şekli insan olmakla beraber ha-kikate ulaşamay?p içi hayvan olanlarda bu yaramaz huylar vard?r. Hayvanda ise ancak yeme içme ve şehvet vard?r. O sebepten dolay? hayvandan daha azg?nd?r, denmiştir.

    Şimdi ey benim can?m, dünyaya niçin geldin ve ibadetten maksat neyi bilmektir? Sana bir miktar rumuz ile aç?klayal?m.

    Ey arifler, ey Cenâb-? Hakk'? birleyen muvahhidler, Allahu Taâlâ, "Ben insan ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yaratt?m." (Zâriyat, 56) buyurdu. ?badetten maksat, nefsini bilip Rabbini bilmektir.

    ?nsan, büyük âlem olup bütün varl?klar? kendinde toplam?şt?r. Hak ile daimî olduğu hâlde bütün yarat?lm?şlar? kendi vücudunda bulmaktad?r. Bu da mürşid-i kâmil terbiyesiyle başlang?ç ve sonun s?rr?n? bilip kendini Hak'ta yok edip varl?ğ?n? Hakk'a vermek, Hakk'?n sonsuzluğuyla bakî olmak, yani Hakk'?n varl?ğ?yla var olmak ile olur. ?badetin asl? budur, bu s?rr? bilmektir.

    Bir kimse bin y?l ibadet etse, bundan maksat başlang?ç ve sonun s?rr?n? bilmek olduğunu anlamasa, o ettiği ibadetten hiç fayda yoktur. O kimsenin mertebesi hayvandan daha aşağ?d?r. Ebedî olarak cehennemden kurtulamaz. Dünyada nas?l kör ise âhirette dahi öyle kör olur. "Bu dünyada kör olanlar âhirette de kör ve daha şaşk?nd?rlar." (?srâ, 72) âyetine göre, bir kimse bu dünyada can gözünü açamay?p Hakk'? göremezse âhirette de göremez, kör olur.

    Şimdi ey benim can?m, bu kadar âyet ve hadis ile kesinleşti ki, dünyaya gelmekten maksat başlang?ç ve sonun s?rlar?n? bilmek imiş. Şeriat bir ağaç gibiymiş, tarikat onun budağ?, marifet yaprağ?, hakikat meyvesi derecesinde olunca, ağaçtan maksat meyve olduğu gibi, şeriattan da maksat hakikatin bilinmesidir. Meyvesiz ağaç yakmaktan başka işe yaramaz.

    Hakikate ulaşmayan insan da azaptan kurtulamaz; meğer ki Allah'?n lutfu ola.

    Selim Divane K?r?mî (K.S.)

    Burhânü'l-Ârifîn ve Necâtü'l-Gâfilîn
    " Sohbet sünnet-i müekkededir ; en az iki günde bir bu sünnet yerine getirilmeli... "

    Hace Alauddin ATTAR

  10. #10
    Pürheves ceyhun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Mesajlar
    257

    Standart Dünyaya gelmekten maksat :

    Dünyaya gelmekten maksat ibadet, ondan da maksat cehenneme girmeye sebep olan kötü huylar?, cennete girmeye sebep olan iyi huylarla değiştirmektir. Mürşid-i kâmil terbiyesiyle Hakk'a ulaş?p Allah'? görmektir.

    Mürşid-i kâmile bey'at edip onun gönlüne girmenin lüzumunu Allahu Taâlâ şu âyetiyle kullar?na haber vermiştir: "Ey tatmin olmuş nefs, sen ondan raz?, o da senden raz? olarak Rabbine dön. Haydi velî kullar?m?n aras?na gir, cennetime gir." (Fecr, 27-30).

    Bunun bât?n mânâs? şudur: Ey huzura kavuşmuş olan nefis sahibi sâd?k âş?klar?m, sizin nefsleriniz asi iken imana gelerek huzura erip benim sâd?k âş?klar?m oldunuz. Eğer bana kavuşmak isterseniz, benim velî kullar?m?n gönlüne giriniz, beni isterseniz buna yol, velîlerin gönlüdür. Şimdi onlar?n gönüllerine girip onlar?n nazar? ve himmetiyle nefislerinizi raz?yye ve marz?yye edip cennetime girin, demektir.

    Zahir âlimleri "dünyada Allah'? görmek mümkün değildir" diye müşahedeyi inkâr ederler. Dünyada Allah '? görmek ve ona kavuşmak mümkündür. Kötülüğü terk eden âş?klar?na söylesen bilmediklerinden senin kâfir olduğuna, dinden ç?kt?ğ?na inan?rlar. "Şeriata ayk?r? söyledin, eğer Allah'? görmek mümkün olsayd? nitekim Hz. Mûsâ, Tûr-? Sînâ'da görürdü", derler.

    "Mûsâ: Rabbim! Bana görün, cemâlini göreyim, dedi. Allah: Beni göremezsin fakat şu dağa bak... Musa'n?n Rabbi o dağa tecellî edince dağ? parça parça etti. Mûsâ bay?larak yere düştü." (Araf, 143).

    Bu âyeti delil getirip "Hz. Mûsâ resul iken Allahu Taâlâ'y? görmek istedi de "göremezsin" diye cevap geldi. Sen Hz. Musa'dan büyük müsün ki onu göresin", diye âyetin zahir mânâs?n? düşünürler. Bât?n mânâs?ndan habersiz olduklar?ndan, Hakk'?n cemâlini görmekten mahrum kal?rlar. Hem de kendilerine bağlananlar? Allah'?n cemâlini görmek mümkün değildir diye bundan men ederler.

    Ey ahmaklar, Kur'ân-? Kerim'in hemen zahir mânas?na aldan?p kalmay?n. Bilin ki istenilen bât?n mânâs?d?r. Kur'ân'in zahir mânâs? ile bir rivayete göre yedi kat bât?n mânâs?, bir diğer rivayete göre yetmiş kat mânâs? vard?r.

    Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Kurân’da gizlilik vard?r. Onun içinde yedi kat gizli mânâ vard?r (diğer rivayete göre) yetmiş kat gizli mânâ vard?r." buyurur.

    Şimdi yukar?daki âyetin bât?n mânâs?n? dinleyip ne demek olduğunu anla da sâd?k âş?klara taş atma.

    "Len terânî" "ey Mûsâ, sen beni göremezsin, yani Mûsâ 'n?n gözü beni göremez. Madem ki sende Mûsâl?k var, bu hâlde kald?ğ?n sürece beni göremezsin", demektir.

    Benlikten ve enâniyyetten geç, "benliğin sana büyük günaht?r." Senin vücudun ve senliğin varken beni göremezsin. Vücudunu tamamen terk edip fenâfillahta yok olmad?kça beni göremezsin, demektir.

    Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Fakirlik tamamland?ğ?nda o Allah't?r."

    Fakirlikten murat olan yokluk tamamlan?rsa varl?k ortaya ç?kar. Bu hadis fenâfillaha işarettir. Yani bir kimse sulûk ve mücâhede edip mürşidin himmetiyle yokluğu gerçekleştirip vücudunu, benliğini terk ederse, "Ben sevdiğim kulun kulağ?, gözü, eli ve dili olurum." mânâs?nca o kulda o vakit benlik kalmaz. Dilinden söyleyen, gözünden gören, ku-lağ?ndan işiten, elinden tutan, ayağ?ndan yürüyen Hak olup Hakka ulaş?r, demektir.

    Âyetteki "Dağa bak." ibaresinden maksat, ey Mûsâ, ben senin benliğinin dağ?na tecellî edeyim demektir. Burada dağ Musa'n?n benliğidir. "Eğer yerinde durursa" yani, eğer benliğinin dağ? dayan?p yerinde durabilirse, benlik, yani Mûsâl?k aradan kalkarsa beni görürsün. "Onun Rabbi dağa tecellî edince" Musa'n?n benlik dağ?na tecellî edince, "dağ parçaland?" Musa'n?n benliği parçaland?. "Mûsâ bay?l?p düştü." Yani Musa'n?n benliği kalmad?. Yokluk içinde mutlak yokluğa var?p Hakk'a ulaşt?, Hak ile bakî oldu. "De ki seni noksan s?fatlardan tenzih ederim, sana tevbe ettim. Ben inananlar?n ilkiyim." (Araf, 143)

    Hz. Mûsâ bekâbillah olup Allahu Taâlâ'nm cemâlini görünce benliğine tevbe edip, ey Rabbim, bildim ki benim benliğim varken seni göremezmişim. Ey Rabbim, ne zaman ki sen benim benlik dağ?ma tecellî ederek onu mahvettin, o zaman göründün. Benliğime tevbe edip inananlardan oldum, demektir.

    Şimdi Mûsâ (a.s.) ulu 'l-azm peygamber iken Allahu Taâlâ'y? görmek mümkün olmasa, kendini göster diye münacaat eder miydi?

    Can?m?n canan? yine yüzünü gösterdi.
    Ben şimdi canla onun dîvânesi olmuşum.
    Tamamen yok ol diye can kulağ?na bir s?r geldi.
    O sebepten vücudumun pervanesi kendini ateşe att?.

    Bu cihan yarat?lmazdan önce ben onda âş?kt?m;
    onun için bu dünyada ç?plak bir abdal? oldum.
    Ben gece ve gündüzü fark edemez olmuşum.
    Aşk?n şarab?n? içmişim, onun sarhoşu olmuşum.
    Bu Selim 'in ad?n? kader defterine "Dîvâne" diye yazd?.
    Böyle bir ç?lg?n Mecnun'un dünya ve ahiret nesine?...

    Selim Divane K?r?mî el-Nakşbendi (K.S.)

    Burhânü'l-Ârifîn ve Necâtü'l-Gâfilîn
    Konu ceyhun tarafından (03.03.08 Saat 10:36 ) değiştirilmiştir.
    " Sohbet sünnet-i müekkededir ; en az iki günde bir bu sünnet yerine getirilmeli... "

    Hace Alauddin ATTAR

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 26.02.14, 19:50
  2. Bir ârifin tabağında, üç tane zeytin vardı.
    By gamze-i_dilruzum in forum Kıssadan Hisseler, İbretli Öyküler
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 10.03.13, 20:59
  3. Miftâhu Müşkilâti'l-Ârifîn * Âdâbu Tarîki'l-Vâsılîn'den
    By ceyhun in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 10
    Son Mesaj: 04.04.08, 08:14

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0