+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 4 ve 4

Konu: Salih Daire

  1. #1
    Yasaklı Üye aön - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2007
    Mesajlar
    320

    Standart Salih Daire

    Soru: İbadet hayatımızın istikrarlı olması ve kulluk yolunun bizim için kolay yürünür bir cadde haline gelmesi hangi hususlara bağlıdır?
    Cevap: İbadetin şuurluca yapılmasıyla onun temâdîsi (sürüp gitmesi, devamlı olması ve kalıcı tesirler bırakması) arasında “sâlih daire” söz konusudur. Çünkü, her şer aynı zamanda başka bir şerre çağrı ve her kötülük sonraki bazı kötülüklerin mukaddimesi olduğu gibi; her hayır da, diğer bir hayrın davetçisi ve her güzel amel başka iyiliklerin vesilesidir.


    Sâlih Daire
    Nasıl ki, insan bir günah işlemekle hakiki imanın nezih atmosferinden bir adım uzaklaşmış, küfre bir adım yaklaşmış ve şerre daha açık, günaha daha meyilli hale gelmiş olur; bir hayır yapmakla da günahların bunaltıcı havasından biraz daha sıyrılmış, imanını daha bir perçinlemiş, dolayısıyla da küfre karşı kendisine yeni bir sera daha oluşturmuş ve o ölçüde dalâletten korunmuş olur. Ayrıca, yaptığı o hayır sayesinde gönlünde başka iyiliklere karşı daha güçlü bir istek bulur. Şayet, şerrin şer doğurmasıyla hasıl olan kötülükler zincirine “fâsid daire” ya da günümüzün moda tabiriyle “kısır döngü” diyeceksek, bir hayrın daha başka hayırlara vesile olmasına ve sonraki iyiliklere zemin teşkil etmesine, böylece sürekli hayırlar meydana gelmesine de uydurma dildeki “doğurgan döngü”nün karşılığı olarak “sâlih daire” diyebiliriz.
    Evet, şuurluca eda edilen her ibadet ü taat, arınmaya ve Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmaya vesile olur. Arınma yaklaşmayı, yaklaşma da arınmayı netice verir. İnsan, ibadet ü taat sayesinde beşerî kirlerden temizlenir, günahlarından arınır ve Allah Teâlâ’ya kurbet kesbeder. Allah’a yakınlaşma da insanın gönlünde ibadet iştiyakını ve hayır yapma duygusunu coşturur. Böyece, samimâne ve şuurluca ortaya konan ibadet ü taat ve hayr ü hasenât ile arınma ve kurbet kazanma birbirini takip edip durur; bu şekilde kullukta temâdî sağlanmış olur. Devam ve temâdî kalb ve ruh hayatında derinleşmeyi temin eder; derinleşme de, şuurda ve vicdanda ayrı bir enginliğe kapı aralar; insanı farklı bir marifet ufkuna ulaştırır.
    Bu sâlih daire, insanın marifetten muhabbete, hatta bazen muhabbetten de lezzet-i ruhaniyeye kadar pek çok güzelliği duyup hissetmesini sağlar. Öyle ki, ibadet iştiyakı onun ruhunu bütün bütün sarar ve kulluk onun için ruhanî bir zevke dönüşür; artık o, bal-kaymak yiyor gibi ibadet eder ve ibadete bir türlü doymaz.
    Gerçi, insan lezzet-i ruhâniyenin ve manevî zevklerin talibi olmamalıdır; fakat, o peşine düşmese de bunlar kulluğun bir semeresi olarak ziyade bir lütuf şeklinde esip gelebilir. Nitekim, Nur Müellifi, “Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billahtır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır. Cinn ü insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en halis sürur ve kalb-i insan için en safi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhâniyedir.” derken bir hedef göstermekten daha çok tabiî bir neticeyi nazara vermiştir. Hazreti Üstad, hakiki saadetin, hâlis sürurun, en şirin nimetin ve safi lezzetin marifetullah ve muhabbetullahta olduğunu belirtmiş ve bir insan marifet ve muhabbet ufkuna ulaşırsa, onun ekseriyetle lezzet-i ruhaniyeyi de derinden duyup tadacağına işaret etmiştir.
    Yoksa, ibadeti ve genel olarak kulluğu -ruhânî de olsa- zevke ve lezzete bağlama bizim mesleğimize uygun değildir. Hâlis bir mü’min, haccını, orucunu, namazını, teheccüdde gece karanlıklarını yırtan âh u vahlarını ve i’lâ-yı kelimetullah hesabına iştirak ettiği hayırlı faaliyetlerini zevk almaya, lezzet-i ruhâniye ile dolmaya ve doyma bilmeme gibi hallere mazhar olmaya bağlamamalı; bütün amellerini sadece ve sadece Cenâb-ı Hakk’ın emrini yerine getiriyor olma mülahazasıyla ve O’nun rızasını arama duygusuyla ortaya koymalıdır. Vakıa, insan bu konuda hâlis niyetini ve istikamet çizgisini korursa, onun bir kısım ekstra lütuflarla mükafatlandırılması da her zaman söz konusudur; o talep etmese de zaman zaman lezzet-i ruhâniye meltemleri eser gelir ve onun ruhunu sarar. İşte, bu marifet, muhabbet ve lezzet-i ruhâniye esintileri de insana o sâlih daire adına bir adım daha attırır; vicdanına “Hadi şunu da yap, bunu da tamamla, o hayırlı işi de eda et!..” dedirtir. Böylece, şuurlu amel temâdîye, temâdî derinleşmeye ve derinleşme de başka hayr ü hasenâta vesile olur.
    İnsan, ibadet ettikçe manen yükselir, terakkî ettikçe de ibadet iştiyakıyla daha bir gerilir. Bir hadis-i şerifte de işaret edildiği gibi, mü’min Kur’an okudukça yükselir, yükseldikçe Kur’an-ı Kerim’e karşı iştiyakı artar. Dahası, bu terakkî onu ötede de Kur’an sayesinde yücelip yükselme ufkuna ulaştırır; orada kendisine “Oku, yüksel!” denilir ve dünyada öğrenip hıfzettiği her ayete bedel ona biraz daha yücelme mükâfatı bahşedilir. Evet, okuma yükselmeye vesile olur; sonra bu yükselme ruhta inşirah hasıl eder, daha çok okuma duygusunu tetikler. Böylece, okuma ve yükselme, ibadet ve terakkî arasında bir sâlih daire oluşur. İnsan o sâlih dairede dönüp durdukça ve o daire güzellikler üretmeye devam ettiği müddetçe kulluk yolundaki bir takım zorluklar da kolaylaşır, ibadet ü taat bir yük ve angarya olmaktan çıkar; aşılmaz gibi görünen engeller küçülür, üstesinden gelinebilecek bir keyfiyete bürünür.
    En Kolay Yol ve En Emin Yolcu
    Kur’an-ı Kerim, Leyl Suresi’nin şu mealdeki ifadeleriyle diğer mesajlarının yanı sıra bu hususa da dikkat çekmektedir: “Kim (Allah’ın kendisine verdiği şeylerden O’nun yolunda ve muhtaçlar için) harcar ve Allah’a gönülden saygı besleyip O’na isyandan kaçınırsa; ayrıca, (inanç, davranış ve bunların karşılığında verilecek mükâfat konusunda “hüsnâ”yı) en güzel olanı tasdik ederse, Biz de ebedî mutluluğa giden yolu (ve ahirette de hesabı) onun için kolaylaştırırız.” (Leyl, 92/5-7)
    Bu ayetlerdeki, {فَأَمَّا مَنْ أَعْطَى} “Kim (Allah’ın kendisine verdiği şeylerden O’nun yolunda ve muhtaçlar için) harcarsa...” ifadesi, sadece maddî imkanlardan infakta bulunmak gerektiği şeklinde anlaşılmamalıdır. Çünkü, insanların, kendilerine lutfedilen nimetlerin herbirine karşı, o nimetlerin kendi cinsinden bir nevi şükür edasına girişmeleri icap etmektedir. İşaratü’l-İ'caz’da da belirtildiği gibi, “...ve min mâ razaknâhum yünfikûn - Kendilerine ihsanda bulunduğumuz nimetlerden infak ederler.” (Bakara, 2/3) ayet-i kerimesindeki “mâ” umumî bir manayı ifade etmektedir. Yani, infak sadece mala ve paraya münhasır değildir; ilim, fikir, kuvvet, kabiliyet ve amel gibi şeylerden de muhtaç olanlara infakta bulunmak gerekmektedir. Bu nükteye bağlı olarak meseleyi ele alırsak; Mevlâ-yı Müteâl bize hangi lütuflarda bulunmuşsa, onların hepsini insanlığın istifadesine sunmak üzerimize bir vazifedir; ilim vermişse ilimden, mal vermişse maldan veya üstün bir dimağ vermişse de ondan başka insanları da faydalandırmak Allah yolunda infakta bulunmak demektir.
    {وَاتَّقَى} “Allah’a gönülden saygı besleyip O’na isyandan kaçınırsa...” sözünde üzerinde durulan takvâ; farzları yapıp günahları terk etmekle beraber haramlardan fevkalâde sakınma duygusu içinde bulunmak, günaha girme korkusundan dolayı bazı mübahlara el uzatırken bile titremek ve hatta şüpheli şeylerden kaçınarak, şöyle-böyle kuşku hasıl eden her şeyi bırakıp, tamamen tereddütten uzak bir hayat yaşamak manalarına gelmektedir. Allah’ın rızasından başka hiçbir şeyi gâye-i hayal edinmeme, maddî-manevî her nimeti Allah’tan bilip hiçbir şeyi nefse mâl etmeme, her meselede dinin hükümlerini gözetme, Allah Rasûlü’ne bilâ kayd ü şart inkıyâd etme, Hak’tan uzaklaştıracak şeylere karşı sürekli tetikte bulunma, haramlara götürebilecek nefsî hazlar karşısında devamlı uyanık olma ve râbıta-ı mevti hayatın bir parçası haline getirme gibi hususlar da takvânın çerçevesine dahildir.
    Ayrıca, bizim telakkîlerimiz açısından, şeriat-ı fıtriye kanunlarına riâyet etmek, Cenâb-ı Hakk’ın kâinatın bağrına yerleştirdiği âdât-ı sübhaniyesini mütâlaa ederek tekvînî emirlerin gereklerini yerine getirmek ve âyât-ı tekvîniyeyi sürekli tetkik ve tefekkür ederek kalbî ve ruhî hayatı yenilemek de takvânın önemli bir buudunu teşkil etmektedir. Bir de, bu ayette kullanılan fiil kipi nazar-ı itibara alınacak olursa, “ittikâ” kelimesinin “iftial babı”ndan olduğu ve bunun da “mutâvaat” (dönüşlülük) ifade ettiği görülecektir. Bu açıdan takvâ; Allah’ın gazabından rahmetine sığınmak, teşriî ve tekvinî emirlere muhalefet etmemek suretiyle daima O’nun himayesinde kalmak, huzuru ve rahatı O’na yakınlıkta aramak, O’ndan korkarken bile yine O’nun merhametine iltica etmek ve bu şuuru tabiatın bir derinliği haline getirmek demektir.
    {وَصَدَّقَ بِالْحُسْنَى} “Ayrıca, (inanç, davranış ve bunların karşılığında verilecek mükâfat konusunda “hüsnâ”yı) en güzel olanı tasdik ederse...” beyanında zikredilen “hüsnâ” tabiri, “ahsen” kelimesinin müennesidir ve “daha güzel” veya “en güzel” manasına gelen bir sıfattır. Hüsnâ ifadesini, Esmâ-yı Hüsnâ, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin tecelli alanı, en güzel haslet sayılan iman ve ihsan veya en güzel kelime olan Kelime-i tevhid, yahut hepsini ihtiva eden Kur’an-ı Kerim ve en güzel mükâfat olan Cennet şeklinde tefsir edenler olmuştur. Genellikle müfessirler, “Lillezîne ahsenû’l-husnâ ve ziyâde - İyi ve güzel davranışlarda bulunanlara en güzel mükâfat ile daha da fazlası var.” (Yunus, 10/26) ayet-i kerimesi gibi ilahî beyanlarda yer alan “hüsnâ” sözünü Cennet, “ziyâde” ifadesini de Allah’ın cemalini görmek şeklinde anlamışlardır.
    Kanaatimce, hüsnâ tabiri, Cennet’i, oradan Zât-ı Uluhiyeti görmeyi ve o büyük pâyeye ulaştıran yolun erkânını bilcümle ifade etmektedir. Bu zaviyeden, mezkur ayette, Din-i Mübin’in esaslarını tasdik etmiş, iyiyi kötüyü öğrenmiş, fazileti rezilliği birbirinden ayırmış; dünyada ihsanda bulundukça daha çok iyiliğe mazhar olacağına, her hayr ü hasenâtın mizanda da mutlaka bir değer ifade edeceğine ve ötede mükâfatının fazlasıyla verileceğine kanaat getirmiş; iman ve ihsan üzere yaşadığı takdirde sonunda en güzel akıbete, ahirette Cennet’e ve Cemal’e erdirileceğine iman etmiş ve hayatını bu en güzel neticenin doğruluğuna inanmışlık içinde sürdürme gayretine girmiş bahtiyar insan nazara verilmektedir.
    İşte, üç önemli vasfı sıralanan bu sadâkat kahramanına ilahî bir vaadde bulunulmakta ve şöyle denmektedir: {فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرَى} “Biz de ebedî mutluluğa giden yolu (ve ahirette de hesabı) onun için kolaylaştırırız.” Demek ki, mazhar olduğu nimetlerden infakta bulunan, takvâ dairesine sığınan ve En Büyük Hakikati tasdik edip coşkun bir imanla O’nun vaad ettiği mükâfata yürüyen bir insan, en hırçın dağlarda, dik tepelerde yasemenlikte yürüyor gibi rahat yürüyecek, yürüyüp Allah’a gidecektir. Beled Sûresi’nde bahsedilen ve başkaları için aşılması çok zor sarp bir yokuş olan hayır yolu ve o yolun akabeleri onun için kolaylaşacak ve ona boyun eğecektir. Nihayet, o önüne çıkan bütün engelleri -Allah’ın inayetiyle- kolaylıkla aşacak, çok zorlanmadan hayırlı işler yapmaya muvaffak olup saadet-i dâreyne erecektir.
    Böyle bir insanın yürüdüğü yol, “kolay yol”dur; zira, o, Hâlık-ı kâinatın rızasına ve insanın fıtratına çok uygundur. Ayrıca, bu yoldaki her iyilik, insandaki hayır yapma duygularını daha da şahlandırır ve yolun zorluklarını kolayca aşmaya vesile olur. Başlangıçta bazı emir ve yasaklar nefse ağır gelse de ve meşakkat televvünlü bir kısım mesuliyetler insanı zorlasa da, şayet insan dinin özündeki yüsr hakikatine muvafık şekilde sorumluluklarının gereğini yerine getirmeye gayret eder ve bu konuda heva ve hevesinin dizginlerini aklının, kalbinin ve iradesinin ellerine verirse, zamanla ihsan ve takvâ şuuru o yolun yolcusunun tabiatı haline gelir. Öyle ki, o göz ucuyla harama bakacak olsa, daha iradesi devreye girmeden ve kendi kendine “Burada ne yapmalıyım, nasıl davranmalıyım?” demeden, hemen tabiatının tepkisiyle karşılaşır; tabiatı ona “Nazarına hâkim ol, bu memnudur!..” der. Dudaklarından dökülebilecek nâhoş bir kelime aklının ucuna gelir gelmez iradesinden önce tabiatı “Hayır, söyleme onu; telaffuz ettiğin her şey kaydediliyor!..” diyerek ona mani olur. Hayaline küçük bir kir bulaşacak olsa, daha tasavvur ve taakkul safhalarına varmadan yine selim tabiatının dürtüleriyle o kirin önünü keser, “Allah Allah, ben ne kadar vicdanı bozuk bir insanım ki böyle çirkin bir sahne benim içime akabiliyor, tahayyül dünyama girebiliyor” diye içinden geçirir ve -tabiatının tepkisi sayesinde- o kötü hayali daha o safhada boğar, büyüyüp başka kirli tabloları zihnine davet etmesine ve hafızasını kirletmesine meydan vermez.
    Evet, takvâ duygusunu tabiatının bir derinliği haline getiren bir insan, artık dinin emirlerine karşı gayr-ı iradî olarak titizlik gösterir, yasaklara karşı da vicdanî tepki verir. Küfür, şirk, isyan, dalâlet ve günah şâibesi taşıyan her türlü, söz, tavır, davranış ve fiillerden tiksinti duyar. Haram mala el uzatmayı ateşi avuçlamak gibi görür; zinaya yaklaştıran her türlü fenalıktan cehennemin alevlerinden ürkmüşçesine kaçar. Namaz kılmak onun için angarya olmaktan çıkar; daha bir vaktin farzını eda eder etmez diğerinin programını yapar. Bir sabah uyanamasa ve namazını kaçırsa yemeden içmeden iştihası kesilir. Gönül hoşnutluğuyla zekatını verir ama onunla da iktifa etmez; infakı hayatının vazgeçilmez bir esası kılar. Yaptığı her iyilik onu daha başka iyiliklere sevkeder; kaçındığı her kötülük ve günah sonrasında, o kötülük ve günahlara karşı iyice bilenir ve onlardan olabildiğine uzaklaşma azmini güçlendirir.
    Böylece o insan tam bir sâlih dairenin içine girmiş olur. Artık o, öyle namaz kılar, öyle oruç tutar, öyle hacca gider, öyle mücahede eder ki, bu işin neşvesine akıl erdiremeyenler bakar da ona ya hayran olur veya “Bu delidir!..” derler. Zira, Allah Teâlâ iyiye giden ve sonu Cennet’e açılan yolu ona kolaylaştırmıştır ve onu çağlayan bir ırmak gibi akar hale getirerek hedefine rahatlıkla varacağı bir kıvama ulaştırmıştır. Mevlâ-yı Müteâl ötede de onu “Hesabı kolayca görülür ve ailesine sevinç içinde döner.” (İnşikak, 84/8-9) ilahî beyanıyla resmedilen bir mazhariyete erdirecek ve çok kolay bir hesap ile Cennet’e girmeye muvaffak kılacaktır.


  2. #2
    Yasaklı Üye aön - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2007
    Mesajlar
    320

    Standart

    Perişan Yolcu ve Sarp Yokuşlar
    Diğer taraftan, sadece dünya hayat?na bel bağlayan, ahiret az?ğ? haz?rlamaya hiç ihtiyaç duymayan, hem teşriî hem de tekvînî emirleri gözard? eden, her konuda kendini yeterli görüp nefsine güvenen, kendi menfaatlerinden başka hiçbir şey düşünmeyen ve -iyiliği tabiat?na mâl etmek bir yana- hep kötülüklerle içli d?şl? yaşayan kimseler ise, en geniş caddeleri bile patika gibi görürler; en selametli bir şehrah olan Din-i Mübin yolunda dahi rahatça yürüyemez, yönlerini bulamaz ve sonsuz saadet hedefine ulaşamazlar.
    Nitekim, Kur’an-? Kerim, zikrettiğim ayetlerde sâlih dairenin hep iyiliklerle iç içe olan kahramanlar?n? anlatt?ktan sonra, akabindeki ayetlerde de bir fâsid dairenin girdab?nda debelenip duran zavall?lara değinmiş ve onlar? sürekli kötülüklere sevkeden çirkin huylara karş? mü’minleri şöyle ikaz etmiştir: “Cimrilik yapan ve kendisini her konuda yeterli görüp Allah’a ihtiyac? yokmuş gibi davranan; bir de hüsnây?, o en güzel kelimeyi (kelime-i tevhidi ve onu ikrar?n gereklerini) yalanlayan kimseyi ağ?r bir sorguya ve ebedî helaka giden en güç yola sard?r?r?z.” (Leyl, 92/8-10)
    {وَأَمَّا مَنْ بَخِلَ} “Cimrilik yapan” sözüyle zemmedilen “bahîl” insan?n eli çok s?k?d?r; o kendi rahat? ve ailesinin ihtiyaçlar? için çok cömertçe mal sarfetse ve bazen bu konuda müsrif davransa bile, hay?rl? bir iş için cebinden beş kuruş dahi ç?karmaz. Hatta, kimi zaman o, aş?r? mal h?rs?ndan dolay? kendisi ve ailesi için de harcamada bulunmaktan kaç?n?r; sadece mal biriktirmeyi ve daha çok servet sahibi olmay? düşünür.
    Bu arada, infak sadece mala ve paraya münhas?r olmad?ğ? gibi, cimrilik de yaln?zca maddî imkanlarla ilgili bir kavram değildir. ?nfakla alâkal? mülahaza cimrilik hakk?nda da geçerlidir; ilim, fikir, kuvvet, kabiliyet ve amel gibi şeylerde de cimrilik söz konusudur. Bildiğini öğretmeyen ve ilminden diğer insanlar? istifade ettirmeyen kimse de en az mal konusunda eli s?k? olan insan kadar cimri say?l?r.
    {وَاسْتَغْنَى} “Kendisini kendine yeterli görüp Cenâb-? Hakk’a bile ihtiyac? yokmuş gibi davranan” bu aldanm?ş adam, kendi heva ve hevesinden başka hiçbir şeyi umursamaz, hay?r ve hasenata karş? alâka göstermez ve salih kimselerle beraber olmaya dahi tenezzül etmez. Ahireti hiç düşünmez ve Allah’?n gazab?ndan rahmetine s?ğ?nmay? asla akl?na getirmez. Kulluk yolunda önüne ç?kabilecek bütün engelleri aşmas?n? sağlayacak olan takvâ şuuruna karş? da bütün bütün bîgâne yaşar; dolay?s?yla, günahlardan kaç?nmaz, isyan deryas?na dalmaktan sak?nmaz.
    Asl?nda âciz-i mutlak, fakîr-i mutlak ve muhtac-? mutlak olduğu halde, adeta acz ü fakrdan hiç haberi yokmuş gibidir; nimetleri baş?ndan aşağ? sağanak sağanak yağd?ran Mün’im-i Hakiki’yi hiç düşünmemekte ve O’na şükretmemektedir; sanki şevk u şükürden de bütün bütün habersizdir, hamd ü sena hislerinden de mahrumdur. Hal ve tav?rlar?ndan, kendisini ulaş?labilecek en son noktaya ulaşm?ş, doyuma ermiş, en güzel neticeye vas?l olmuş ve art?k hiçbir şeye ihtiyac? kalmam?ş bir insan olarak gördüğünün emareleri dökülmektedir.
    Ah zavall? insan! Bu kibir ve gururu sebebiyle ne kadar da ac?nacak bir hale düşmüştür. ?stiğna gibi peygamberlik mesleğinin şiar? olan bir güzel vasf? nas?l da yanl?ş yorumlam?ş ve onu bir küfür s?fat?na dönüştürmüştür. Evet, mü’min müstağnidir; fakat, o Allah’?n verdiği nimetlere kanaat ettiğinden dolay? kat’iyen başkas?n?n eline bakmayan, hep gözü tok, gönlü zengin ve beklentisiz davranan insand?r. Şu kadar var ki, mü’min acz ü fakr?n?n hep fark?ndad?r ve Cenâb-? Hakk’a her an-? seyyale muhtaç olduğunun şuuruyla yaşamaktad?r. Zira, Mevlâ-y? Müteal’e karş? istiğna tavr? bir küstahl?k, nankörlük ve hatta -derecesine göre- küfürdür.
    Bu küstah ve nankör adam {وَكَذَّبَ بِالْحُسْنَى} “Bir de o en güzel kelimeyi, hüsnây? yalanlamaktad?r.” Kelime-i tevhidi ve dinin sair esaslar?n? -baz?lar?n? sözle, baz?lar?n? da fiille- tekzib etmektedir. O her işini bir kâfir s?fat? olan yalana bağlam?şt?r. Pek çok meseleye gönülden inanmad?ğ? halde, münaf?kça davranmakta ve durumu idare etmeye çal?şmaktad?r. O hep olduğundan farkl? görünen ve kalbinin sesi olmayan sözleri söyleyen tam bir şekil insan?d?r; onun tav?rlar? yalan, davran?şlar? yalan ve sözleri de yaland?r. O, birr ü takvân?n Cennet’e götüren bir burak olduğuna, buradaki iyiliklerin karş?l?ğ?n?n ahirette fazlas?yla verileceğine ve ihsan sahibi kimselerin ötede ebedî nimetlere, Cennet ve Cemal lütuflar?na ereceklerine hiç iman etmemiş; bütün bu hakikatlere “yalan” demiş ve bu dünyay? kal?c? zannederek bütün bütün kaybedeceği bir yola girmiştir.
    ?şte, üç kötü vasf? s?ralanan bu zavall? adama da şöyle ilahî bir vaîdde bulunulmaktad?r: {فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرَى} “Onu ağ?r bir sorguya ve ebedî helaka giden en güç yola sard?r?r?z!” O, hiçbir zaman aşamayacağ? öyle bir yokuşla karş? karş?ya getirilir ki, burada her durakta tak?l?r yolda kal?r; ötede de ateşe girmek gibi en zor ve en ac? ak?bete müstehak olur.
    Tefsirciler, “en zor olan” manas?ndaki “usrâ” ifadesini, Allah’?n sevmediği ve işlendiği takdirde insan? cehenneme sürükleyen ameller şeklinde anlam?şlard?r. Dünyan?n zahirî güzelliklerine tamah ederek bu yola giren ve nefsanî isteklerinin kölesi haline gelen bir insan, bu yolun her ad?m?nda kendi f?trat?n?n ve vicdan?n?n tersine hareket eder. Cismanî arzular?n? tatmin etmeye çal?ş?rken din, diyanet, ismet ve iffet s?n?rlar?n? birer birer çiğner; her zaman günahlar?n peşinde sürüklenir durur. Haramlar?n teşkil ettiği fâsid dairede debelenirken, ibadet ü taat ve hayr ü hasenât da ona çok zor gelir.
    Kur’an-? Kerim, pek çok ayet-i kerimesiyle, takvâ hissinden mahrum kullar?n önündeki bu zorluğa işaret etmekte ve –mesela– şöyle demektedir: “Sab?r göstererek, namaz? vesile ederek Allah’tan yard?m dileyin. Gerçi bu çok zor bir iştir, fakat içi sayg? ile ürperenlere değil.” (Bakara, 2/46) Yine, baz? münaf?klar?n, nifaklar?n? gizlemek için bazen mü’minlerle beraber saf tuttuklar?n? ve maddî imkanlar?ndan infakta bulunuyormuş gibi gözükmeye çal?şt?klar?n?, fakat, onlar?n bu teberrûlar?n?n Hak kat?nda hüsn-ü kabul görmediğini vurgulamakta; sadakalar?n?n kabul edilmeyişinin sebebini anlat?l?rken de ayn? zorluğa ve onlar?n, nefislerinden kaynaklanan bu zorluğun alt?nda kal?p ezildiklerine dikkat çekmektedir: “Çünkü onlar Allah’a ve Rasûlüne karş? inkâr ve nankörlük içindedirler. Namaza ancak üşene üşene gelirler. Yard?mda bulunurken de istemeye istemeye, gönülsüz verirler.” (Tevbe, 9/54)
    Aktif Marifet
    Demek ki; din yolunun rahat yürünür geniş bir cadde olmas? ve ibadet ü taatin insana kolay gelmesi, selim bir kalbe sahip bulunmaya, infak ruhuyla hareket etmeye, takvâ şuuruyla donanmaya, Allah’a tam teveccüh edip sadece O’nun r?zas? için kulluk yapmaya ve dünyada ortaya konan zerre kadar bir iyiliğin ya da atom parças? ağ?rl?ğ?ndaki bir şerrin karş?l?ğ?n?n ötede mutlaka verileceğine gönülden inan?p, daima bu inanca uygun düşen ihsan duygusuyla yaşamaya bağl?d?r. Acz u fakr hisleriyle dergâh-? ilahinin eşiğine baş?n? koyma, isteyeceklerini O’ndan isteyip, sürekli O’na el açma ve sonra şevk, şükür ve tefekkür sayesinde kullukta daha bir derinleşme de r?za-y? ilahiye var?p ulaşacak yolu kolaylaşt?ran hususlardand?r.
    Bugün, cihan?n dört bir yan?na mukaddes göç seferleri düzenleyen adanm?ş ruhlar?n yapt?klar?n? bu hakikatler ?ş?ğ?nda değerlendirmeden onlar? ve fedakarl?klar?n? anlayabilmek çok zordur. Evi-bark?, yurdu-yuvay?, anay?-babay?, yâr?-yârân? arkada b?rak?p haritada dahi yeri güçlükle bulunabilen diyarlara hicret etmek, onca s?k?nt?ya rağmen gece-gündüz demeden çal?ş?p didinmek, maddî-manevî füyuzât hislerinden fedakârl?kta bulunmak; bazen s?caktan yanmak, kimi zaman soğukta donmak.. ama yine de imanla, aşkla, azimle ve ümitle ayakta kalmak.. koşmak, yorulma bilmeden hep Allah’?n hoşnutluğuna koşmak... Bunlar, ancak Cenâb-? Hakk’?n yard?m?yla ve aş?lmaz gibi görünen zorluklar? kolaylaşt?rmas?yla gerçekleşebilir.
    Son olarak önemli gördüğüm bir hususu bir kere daha hat?rlatmak istiyorum: ?ster ferâiz kurbeti diyeceğimiz şekilde, farz ibadetleri şuurluca eda etmek suretiyle Cenâb-? Hakk’a yaklaşm?ş olun, isterseniz de farzlarla beraber nafileleri de hiç aksatmay?p kurbetinize bir enginlik daha ilave etmiş bulunun; ne suretle ve ne seviyede olursa olsun, iyilikleri tabiat?n?z?n bir derinliği haline getirseniz ve oluşturduğunuz sâlih daire vesilesiyle sürekli bir hay?rdan diğerine koşup dursan?z da ak?betiniz mevzuunda teminat?n?z?n olduğu söylenemez. Bugün Hazreti Abdülkadir Geylânî’nin kulluk mertebesi ölçüsünde bir noktay? ihraz etseniz de, bu sizin yar?n?n?za hiçbir şey miras b?rakmayabilir. Her gün sizin için yeni bir gündür ve her yeni gün müstakil olarak inşa edilmesi gereken bir zaman parças?d?r. Dahas?, her yeni günde siz de bir manada yeni bir insans?n?z ve ruhunuzun abidesini bir kere daha ikâme etmek zorundas?n?z.
    Öyleyse, her gün düşünce dünyan?z? yeniden gözden geçirmeli, bir kere daha Allah yolunda infak duygusunun, takvâ şuurunun ve sadâkat ruhunun tabiat?n?za mal olup olmad?ğ?n? kontrol etmeli ve bu konuda cehd ü gayret ortaya koyarak Cenâb-? Hak taraf?ndan işi kolaylaşt?r?lan ve önündeki engeller kald?r?lan bir insan olmaya namzed hale gelmelisiniz.
    Binaenaleyh, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ceddidû imaneküm bi lâ ilahe illallah - ?man?n?z? Lâ ilâhe illâllah ile yenileyiniz.” buyurmuş ve ümmetini sürekli tecdid-i imana davet etmiştir. Zira, Mektubat’ta da vurguland?ğ? üzere, nefis, hevâ, vehim ve şeytan az-çok her insana hükmetmekte; onun gafletinden istifade ederek, pek çok hile, şüphe ve vesveseyle iman nurunu kaplamaktad?r. Onun için, her gün, her saat, hatta her vakit, iman? cilalamaya ihtiyaç vard?r.
    Dün her aç?dan tenevvür etmiş olsan?z dahi, bugün de ar?nmal?, ayd?nlanmal? ve nurlanmal?s?n?z. Dünkü zaman ayr? bir zamand?; bugünkü zaman da tenevvüre muhtaçt?r. Dünkü vücudunuzun zerrât?n?n baz?lar? ölüp gitti; Cenâb-? Hak bugün bünyenizde yeni zerreler halketti, onlar?n da iman?n nurundan nasiplenmeye ihtiyac? söz konusudur. Duygular?n?zda değişmeler meydana geldi, bilgi ad?na yeni müktesebât?n?z has?l oldu, onlar?n hepsinin sizin renginizi ve iman?n?z?n desenini almas? gerekmektedir. Bu aç?dan, teminat alt?nda olduğunuz mülahazas?na asla kap?lmaman?z ve hep yenilenme peşinde olman?z icap etmektedir.
    Unutulmamal?d?r ki, bir bilgi hamal? olmak ve engin bir müktesebâta sahip bulunmak kulluk hesab?na çok fazla bir mana ifade etmemektedir. O bilginin marifete dönüştürülmesi ve hatta o marifetin de “aktif marifet” haline getirilmesi laz?md?r. Aktif marifet ise, -bu tabir çok kullan?lmam?ş olsa da şahsen bir mahzur görmüyorum- kendi içinde sürekli kaynay?p duran ve insan? hep muhabbet ufkunda dolaşt?ran vicdan kültürü demektir. Dolay?s?yla, Allah’a kurbet aç?s?ndan hangi seviyede bulunursan?z bulununuz, size düşen vazife; teşriî ve tekvinî emirleri iyi okuyarak mütemadiyen iman?n?z? yenilemeniz, iman-? billah içindeki marifetullaha ulaş?p onu tabiat?n?z?n bir yan? haline getirmeniz; fakat, yine de kendinizi teminat alt?nda görmeyip, vicdan?n?zdaki marifet kazan?n? sürekli kaynatarak aktif marifeti elde etmeye ve hep muhabbetullah atmosferinde nefes al?p vermeye çal?şman?zd?r


    www.herkul.org


  3. #3
    Vefakar Üye emaneten - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Bulunduğu yer
    Ankara
    Yaş
    33
    Mesajlar
    445

    Standart

    her günah içinde küfre giden bir yol oldugu gibi her hay?r içinde cennete giden bir yol vard?r diyebilir miyiz

    ne attan düşmedik yiğit ne de

    sürçmedik at vardır...


  4. #4
    acizizfakiriz
    Guest acizizfakiriz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    "Nitekim vacibin mukaddemesi vacip, haramın mukaddemesi haramdır." İ. İ'caz

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Daire-i Kudretten, Daireyi İlme Geçmek.
    By ademyakup in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 20
    Son Mesaj: 07.07.19, 00:33
  2. Ey salih kişi
    By *SAHRA* in forum Serbest Kürsü
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 29.11.13, 19:43
  3. En Ehemmiyetli Daire Nedir?
    By m_safiturk in forum Beyin Fırtınaları
    Cevaplar: 12
    Son Mesaj: 04.10.09, 09:12
  4. 20.Lem'a İhlas Risalesi, Daire-i İslâmiyet İçinde Olan Herkese Emreder.
    By aczmendi reşha in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 30.04.09, 06:46
  5. Daire-i İtikad & Daire-i Esbab
    By gulsah in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 5
    Son Mesaj: 05.06.07, 10:24

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0