Aynanın öteki yüzü

ANA TEMASINI ‘ayna’nın teşkil ettiği Rum ve Çin ressamları meseli, Mevlânâ’nın Mesnevî’de anlattığı mesellerin herhalde en meşhuru ve dilden dile, kulaktan kulağa en çok aktarılanıdır.
Mesel meşhur, ama bilmeyenler için kısaca tekrar edelim. Büyük bir sultanın sarayında, hepsi de sanatlarında zirveye ulaşmış Çinli ve Rum ressamlar vardır. Ve iki farklı coğrafyadan, iki farklı milliyete mensup, üstelik ikisi de alanında zirveye ulaşmış iki ayrı insan topluluğu sözkonusu olduğunda hep rastlandığı üzere, bir de amansız bir rekabet vardır aralarında. Çinli ressamlar, güzel sanatlar içinde en güzelini kendilerinin yaptıklarını iddia etmektedir; Rum ressamlar ise, en güzeli kendilerinin yapıyor olduğunu.
Derken, ülkenin sultanı bu rekabeti bir yarışma ile nihayete erdirmek ister. Sarayında, birbirine nazır iki geniş oda tahsis eder Çin ve Rum ressamlarına. İki ressam grubu da, belirlenen bir zaman içerisinde kendilerine tahsis edilen odanın duvarında sanatlarını icra ve maharetlerini ifşa edeceklerdir. Bu süre dahilinde, istedikleri her türlü malzeme kendilerinden esirgenmeyecektir. Bu süre zarfında birbirlerini görmeleri yasaktır bu arada. Birbirlerinden öykünmemeleri için de, aralarına perde çekilmiştir.
Belirlenen süre içinde, Çinli ressamlar her türlü malzemeyi, her türden boyayı isterler saray erkanından. Rum ressamlarının istediği ise, hep zımpara ve cila olur yalnızca.
Günlerden bir gün, belirlenen süre biter. Sultan, maiyetiyle birlikte, güzelin de en güzelini kimin yaptığını seçmek üzere, ressamların odalarına gelir. Önce, Çinli ressamların odasına girer sultan. Çinli ressamlar, resmin üzerine attıkları örtüyü kaldırırlar ve ortaya sultanla birlikte gören herkesi mesteden harikulâde bir manzara çıkar. Çinli ressamların maharetinde şüphe yoktur.
Sonra, Rum ressamların tarafına döner sultan. Rum ressamlar da duvarın üzerindeki örtüyü kaldırırlar. O kadar zaman içinde sadece zımparalayıp cilaladıkları duvara Çinli ressamların yaptığı resim öyle bir parlaklıkla akseder ki, gözlerini bir o duvara, bir bu duvara çeviren herkes Rum ressamlarından yana görüş bildirir. Çinli ressamların resmi çok güzeldir; ama bu resmin Rum ressamların cilalayıp parlatarak âdeta bir aynaya dönüştürdükleri duvardaki yansıması, çok daha güzeldir.
Sonuçta, sultan kararını verir. Yarışmayı, Rum ressamları kazanmıştır.
Mevlânâ’nın bu mesele yüklediği anlam bellidir; ve bu anlam, asırlar boyu aktarılagelmiştir. Sûfîler, ehl-i ilim, hususan ehl-i kelam karşısında, ‘enfüsî tefekkür’ün ‘âfâkî tefekkür’ karşısındaki üstünlüğünü hep bu mesel üzerinden anlatagelmişlerdir.
Mesel, insanın iç dünyasını mamur etmesi, iç dünyasında birikmiş nefsanî tortuların temizlenmesi, ruh iklimimizin ilâhî güzelliği yansıtmak üzere bir ayna kadar şeffaf ve parlak hale gelebilmesi üzerine bir ders taşımıştır sürekli.
Mesele yüklenen bütün bu anlamlar, doğrudur. Arka yüzeyindeki siyah boya dökülmüş, camının yüzeyi ise toza-kire bulanmış halde iken bir ayna güzelliğe ne kadar ‘ayna’ oluyorsa, kalbindeki sır kaybolmuş, nefis ve hevası üstüne toz-tortu biriktirmiş halde, insanın iç dünyası o kadar ‘ayna’ olabilir ilâhî güzelliğe. Âfâktaki masnuat, en güzel isimler O’nun olan Cemîl-i Zülcelâl’i ne kadar berrak bir şekilde tanıtıyor olursa olsun, asıl mesele iç dünyalarda bitmektedir. Enfüs ‘ayna’sında problem olduktan sonra, “Ene” bahsindeki ifadeyi hatırlarsak, ‘âfâkî mâlûmat, enede bir musaddık bulamadığı’ için parlayamayıp, bilakis sönmektedir!
Bununla birlikte, herşeyi bir de ‘tersinden alarak’ sağlamasını yapmaya meraklı aklıma, bu meseli de, bir de tersinden almak geldi. Sultanı önce Çinli ressamların değil, Rum ressamlarının yanına götürüverdi aklım.
Sahi, ne olurdu o zaman?
Karşıdaki duvara asılmış perdeden başka birşeyin farkedilmediği siyah, parlak, anlamsız bir duvar görürdü Sultan yalnızca. Ancak öte tarafa gidilip Çinli ressamların resminin önündeki perde kaldırıldığında, bu cilalı duvar bir anlam ifade eder hale gelirdi.
Eh, durum böyle olduğunda, Sultan hâlâ daha reyini Rum ressamlarından yana mı belli ederdi, meçhul? Etse, vicdanları adaletli ve hakkaniyetli bir karara ulaştığı konusunda ne kadar ikna ederdi, orası da meçhul.
Bilakis, gerçekten adaletli ve hakkâniyetli ise, önce Rum, sonra Çinli ressamların eserini gördükten sonra, şu karara vermesi gerekirdi sultanın: “Aranızda bir ayrım yapmam, birbiriniz arasında üstünlük-aşağılık kıyasına girmem adaletli olmaz. Evet Çinli ressamlar! Resminiz çok güzel, ama güzelliği en ziyade karşı duvara yansıyınca ortaya çıkıyor. Ama evet ey Rum diyarının ressamları! Çinli ressamların resmini en ziyade sizin duvara yansıyınca ortaya çıkıyor. Lâkin, onların duvarındaki perde inmedikçe de, sizin o parlak duvarınız bir anlam ifade etmiyor.”
Sözün kısası, mesele böyle ‘tersinden’ bakınca, enfüs ile âfâk arasında bir ‘tefevvuk’tan ziyade bir ‘birbirini tamamlama, birbirini iktiza etme, birlikte kemal bulma’ hali gördü benim aklım.
Mevlânâ, meseli sadece bu ‘perde’den anlatırken biraz ‘taraf tutmuş’ gibi geliyor bana açıkçası.
Aslolan, mesele ve meseleye bir de bu açıdan bakabilmek galiba...
O zaman anlıyor ki insan, evet, enfüsî tefekkür daha parlak, daha derin; ama âfâkî tefekkürle desteklenmek, teyid edilmek şartıyla.
Açıkçası, âfâkî tefekkürde bir mesafe kat’etmeden, enfüs aynasının parlaklığı bir külliyet kesbetmiyor. Âfâkî tefekkürde marifet kesbetmeden, enfüste ayağı yere basar surette derinleşilemiyor.
Mesele, ‘ene’ ile ‘zerre’yi bir ‘ayna’da görebilmek.
Mesele, âfâk ile enfüsü gerçekten buluşturabilmek...

27.10.2007
© 2007 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu