DUA KANATLARIYLA ESMA UFKUNA
Dualar bizi Rabb’imizin esmâsına götüren kanatlardır. Esmâ-i Hüsna ise dualarımızın kanatlandığı ufuklardır.
Dua ile esmâ buluşmazsa, dua yönsüz ve kıblesiz kalır; esmâ da hissedilmez olur, ıssız kalır. Rabb’imizi anlamak için kendi ihtiyaçlarımızdan yola çıkarak, dua kanatlarıyla esmâ-i hüsnânın menziline yürümeliyiz.
Bu konuda Kur’ân çok zarif bir rehberlik sunar bize. Kur’ân’da olaylar özellikle sebep-sonuç çizgisi hatırlatılarak anlatılır. Sebep ve sonuçlardan söz eden âyetlerin sonu da mutlaka esmâ ile bağlanır. Sözgelimi, yağmurların gökten indirilmesi, bunun da ardından yerden bitkilerin bitirilmesi ve insan ve hayvanlara buradan rızık çıkarılması anlatılıyorsa, bu işleri yapanın Kadir ve Rahim olduğu da hatırlatılır. Yani, hiç elimizin yetişmediği yerlerden yağmurun bize rızık vesilesi olarak indirilmesi, nihayetsiz kudret ve rahmet gerektirir ki, bu rızkı bizim elimize veren ancak Kadir ve Rahim unvanları olan Biri olabilir, hatta ne sadece Kadir olması, ne sadece Rahim olması yetmez, hem Kadir hem de Rahim olmalıdır. Burada lehimize gelişen bir olayın eşyanın özellikleri sayesinde değil de, Yaratıcı’nın Kadir ve Rahim gibi bizim ihtiyaçlarımıza doğru odaklanan unvanları sayesinde gerçekleştiğini anlamaya başlıyoruz. Buna göre, yağmur konusunda bir duada, bir istekte bulunacaksak, Yaratıcı’ya buradaki gibi Kadir ve Rahim unvanlarıyla muhatap olmalıyız; meselâ, Gafur ya da Kahhar unvanları buradaki isteğimize doğrudan ve hemen hitap etmeyebilir. Yağmuru yine Kahhar ve Gafûr gibi sayısız isim ve unvanları olan aynı Yaratıcı’dan; ama bu defa O’na Kadir ve Rahim isimleriyle muhatap olarak isteyeceğiz.
Kur’ân’ın bütününde anlatılan her olayın ardında ilgili esmânın zikriyle süregelen bu kılavuz üslubu yakından izleyerek, Kur’ân’ın esmâ-i hüsnâ dersini hayatlarımıza taşıyabiliriz. Yusuf Suresi’nde, Yusuf’a [as] seçkin kılınacağı, rüya tabirinin öğretileceği, ataları İbrahim ve İshak üzerine olduğu gibi, kendisi ve Yâkup oğullarının üzerine peygamberlik nimetinin tamamlanacağı hatırlatıldıktan sonra, “Muhakkak ki Rabb’in Alîm ve Hakîmdir” hükmü de hatırlatılır. Burada Yusuf Aleyhisselâm’a vaat edilen ve müjdelenen her şey, bu hükümde geçen üç esmânın tecelli alanı içindedir. Başına gelenlerle terbiye edilerek “seçkin kılınacak” olan Yusuf Aleyhisselam’a Alîm ve Hakîm olan Rabb’i rüya tabirine kadar varan ilim ve hikmetler öğretecek, böylece üzerindeki peygamberlik nimeti tamamlanacaktır. Rabb’i Alîm ve Hakîm olduğu için Yusuf Aleyhisselam’ın başına gelen olumsuz şeylerin de abes, anlamsız, rastgele ve başıboş olmadığı gerçeği de bu hüküm içinde saklıdır. Bir de Yasin Sûresi’nden örnek verelim: “Güneş de ... kendisine tayin edilmiş bir yere doğru akıp gider. Bu Azîz ve Alîm’in takdiridir.” Güneş gibi azametli bir küreyi de ölçüleri ve hükmü altında tutan her kimse, mutlaka büyük bir izzet sahibi [Azîz] ve güneşi ve güneşe bağlı şeyleri nereye doğru götürdüğünü biliyor [Alîm] olmalıdır. Güneşin yörüngesindeki hareketleri, ancak Azîz ve Alîm olan Birinin takdiriyle olabilir, hatta ne sadece Azîz olması, ne de sadece Alîm olması yetmez; hem Azîz hem Alîm olmalıdır.
Güneşin her sabah doğuşunu garanti bildiğimiz için gece yarıları Azîz ve Alîm olan Yaratıcı’ya, pratikte bu konuda bir istekte bulunmuyoruz. Güneşin doğuşu için dua ediyor olsaydık, güneşin doğuşunu O’na her sabah Azîz ve Alîm isimleriyle hitap ederek isteyecektik. Şükür ki, güneşe olan ihtiyacımız o kadar açık ki, biz daha ağzımızı açmadan duamızı Rabb’imiz sonsuz izzeti ve ilmiyle kabul ediveriyor. Peki ya, Yusuf Aleyhisselâm gibi, görünürde aleyhimize gelişen olaylar arasında, bir gün sonrasını bilemediğimiz zamanlar içinde yaşıyorken, Rabb’imize hangi isimlerle muhatap oluyoruz? İsteğimize göre, duamızın yönüne göre muhatap olacağımız esmâyı biliyor muyuz?
Gündelik hayatta da, birinden istekte bulunurken, her defasında aynı kişi de olsa, ona isteğimize göre değişik unvanlarla muhatap oluruz. Meselâ, borç para bulmamız gerekiyorsa, “zengin ve de cömert” unvanlı birini ararız; sadece zengin olması ya da sadece cömert olması işimizi görmez; ille de “zengin ve cömert” olmalıdır. Sözgelimi, aynı kişiye çetrefilli bir soruyu çözümlemesi için başvurduğumuzda unvanı “ilim ve hikmet sahibi” olarak değişir. Aynı kişiden “ilim ve hikmet sahibi” olarak para istemez ve “zengin ve cömert” unvanlarıyla da ince sırları sual etmeyiz. İsteğimize göre muhatap olduğumuz unvan değişir. Aynen öyle de, Rabb’imize ettiğimiz duaya göre esmâ değişiyor olmalıdır. Kusurlarımızı örtmesini ve bağışlamasını Settâr ve Gafûr isminden, rızkımıza bereket vermesini Rezzak, Kerîm, Muhsin isimlerinden istemeliyiz. Yoksa, ciddi bir muhatabiyet hatasına düştüğümüz gibi, ihtiyaçlarımıza karşılık Rabb’imizi değişik isimlerle tanıma fırsatını da kaçırmış oluruz.
Dua, Rabb’imizin katına çıkan açık yoldur. Dua, Rabb’imizi kendimize tarif ettiğimiz en içten sözdür. Yol açık. Yola çık.
TURKUAZ

12.06.2005
SENAİ DEMİRCİ