+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 6 ve 6

Konu: Laiklik Meselesi

  1. #1
    Yönetici SeRDeNGeCTi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2006
    Bulunduğu yer
    Ankara
    Yaş
    33
    Mesajlar
    5.901

    Standart Laiklik Meselesi

    Memleketimizde bir insan ömrüne yakın tatbik edilen ve bir türlü gerçek tarifi yapılmayan veya yapılamayan laikliğin, şimdiki hükümet tarafından yeniden tarifi yapılmaya çalışılmaktadır. Yıllardır hakiki tarifi yapılmadığı için, isteyen istediği gibi laiklik adına konuşmuş ve gerçek inanç sahiplerini çoğu zaman rencide etmişlerdir. Batıdan gelen bu sistemin doğuşu ve batı için uygulaması ve daha sonra bizim memleketimiz için uygulanması; bütün bunları bir parça inceleyip takdim ediyoruz.

    Şimdi hükümetin bu konudaki çalışmalarına katkıda bulunmak ve fikir verebilmek için iki bölüm halinde neşrediyoruz. Birinci bölüm laikliğin Avrupadaki çıkış sebepleri ve tatbikatı; İkinci bölüm de 1923 den sonra bizim memleketimizde tatbikatı; ve nihayet 1937 de Anayasa’ya konması şeklinde inceleyeceğiz.

    Laiklik nedir?

    Laiklik: (Fransızca laic yahut laique = laik kelimesinden laicisme = laisizm yani laikleştirme akımı ve laicite = laisite yani laiklik, laik olma vasfı; Osmanlıca Laik = lâdinî ve laiklik = lâdiniye) Umumi manada ve ilmî bir ifade olarak laik: Dine istinad etmeyen, ruhani olmayan kimse. Dinî olma­yan şey, dinî olmayan fikir, dinî olmayan müessese, sistem veya prensib.

    La­iklik ise: Devleti, dinî esas ve hükümler ile idare etmeyen sistem. Temel esas ve kanunların menşeini ve teşri’de (kanun yapmakta) hareket noktasını ve değer ölçüsünü dine isnad etmeyip insanın ve cemi­yetin sadece dünyevî menfaat ve anlayış ölçüsüne terkeden, diğer bir tabirle, İlahî kanunu terkeden, beşerî nizamla cemiyeti idareye çalışan sistem manalarına gelir.

    Laik kelimesinin aslı, Latince “laıcus” (laikus) kelimesi olup “ra­hiplerin dışında kalan halktan kimseler manasında kullanılıyordu. Bu terim Batı’da siyasî ve hukukî bir prensip olarak kullanılmadan önce kiliseye, ruh­banlığa, dine ait olmayan kişi ve eşya için kullanılmıştır.

    Meselâ “laik kişi”, din adamı sınıfından olmayan; “laik elbise”, ruhban sınıfına veya dinî tören­lere mahsus olmayan elbise demektir. Bu terimin kullanma sahası zamanla genişleyerek, düşünce ve sanat hakkında da din dışı olma vasfını ifade için başvurulan bir terim olmuştur. Laik müzik: Kilise mü­ziği dışında kalan mü­zik; laik resim, laik mimari, laik şiir, daha umumi bir tabirle laik sanat: dinî gaye, dinî kayıt ve endişe taşımadan icra edilen sanat gibi...

    Laikliğin çeşitli tarifleri vardır. Siyasî tarifiyle laiklik; demokrasinin temel esaslarına yani hür seçim, kanun hâkimiyeti, din ve vicdan hürriyeti, söz hürriyeti gibi demokraside değişmeyen prensiplere aykırı olmamak şar­tıyla devletin, her türlü düşünce ve inanışlara bağlı olan ferd ve cemaatlere karşı tarafsız kalmasıdır.

    Diğer bir ifade ile lâiklik, dine ve dindarlara, dinsiz­liğe ve dinsizlere dokunmaz ve dokun­durmaz ve tarafsız bir devlet idare şeklindedir. Bediüzzaman Hazretleri bir ese­rinde “dinsizlere ve sefahetçilere ilişmediği gibi, dindarlara ve takvacılara da ilişmez bir hükümet” (Şualar.363) şek­linde tarif eder.

    İşte halk ekseriyetinin kabulüne dayanmak şartıyla, bu tarif edilen laik devletin icraat ve müdahale sahası, milli bünyede maddî hayatın tanzi­midir. Yani yollar, hastahaneler, beşerî münasebetlerde vukua gelen teca­vüzleri önleyen adalet mercileri ve askerî gücün teşkili gibi faaliyetlerdir. Bu devlet şeklinde ne devlet dine ve ne de din devlete mahkûm değildir. Av­rupa’da, hususan Amerika’da olduğu gibi...

    Laikliğin hukukî tarifine gelince: Hukukun kaynağını ve teşri’de (kanun yapmada) nokta-i nazarı dinî olmaktan çıkarıp beşerî anlayışa terketmektir. Yapılan bir kanun, dinî bir kanuna denk gelebilir. Fakat bu ka­nun böyle bir niyetle yapıl­mamıştır ve bu yüzden dinî mahiyete de sahib ol­maz…

    Esasen kanun, kötülüğü men ve iyiliği emreden bir mahiyete sahib ol­malıdır. Fakat iyi ve kötünün ölçüsü ne olacaktır? Bu ölçü nedir? İslâm hu­kukçuları Kur’ana dayanarak hülasaten şu hakikatı beyan ediyorlar. İnsanın herhangi bir şeye iyi veya kötü demesi, iki ana ölçüye dayanır:

    Birincisi: Allah, halkettiği şeyleri sonsuz hikmetine göre halk eder. O şeylerin hakiki değeri de, o hikmete göredir. O halde her şeyin hakiki hük­münü, hikmetine göre Allah tayin etmiş ve Kur’anla bildirmiştir. Âlem ve beşerin bütün ahvali, esma-i İlahiyenin iktizalarına ve âhiret hayatına bakar çok küllî ve derin İlahî hikmetlere sahibdir. İnsanın bu hikmetlere uygun dü­şünmesi ve yaşaması, ancak Allah’ın bil­dirmesi ile mümkündür.

    İnsanın bu İlahî esasa dayanan, bu niyetle yapılan ferdî ve ictimaî bütün hare­ketleri ibadet sayılır. Çünkü ibadet, Allah’ın bildirdiği şeyleri, bildirdiği için yap­maktır. Aksi halde ibadet olmaz.

    İkincisi: İnsan yalnız dünya hayatındaki menfaat ve lezzeti “iyi” için, za­rar ve elemi de “kötü” için ölçü alacaktır ki bu da maddeci ve egoist bir anlayıştır. Bu ikinci ölçü ancak dinin hükmetmediği mübah şeylerde caiz olur. Laikliğin felsefi tarifi ile de alâkalı olan bu ölçü, Kur’an nazarında, kişi­nin kendi heva ve arzularına göre hayatını de­ğerlendirmesi olup, hakka ve hakikata uygun değildir. Ezcümle 1936 sene­sinde Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından ilk baskısı yapılan “Hak Dini Kur’an Dili” tefsirinde bu husus şöyle beyan ediliyor:

    “(13:37)وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءَهُم بَعْدَ مَا جَاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ

    “Sana gelen ilim­den sonra onların hevalarına ittiba edecek olursan” yani, Kur’anın ba’zı ah­kâmını inkâr eden hiziblerin inkârları, hevadır. Onlar hakkında hükmünden hoşlanmazlar da hevalarına, gönüllerinin arzusuna uyarlar, kendi hevaları hâkim olsun isterler.” (Elmalılı.Tefsiri.2997)

    (28:50)فَاعْلَمْ أَنَّمَا يَتَّبِعُونَ أَهْوَاءَهُمْ

    “Artık bil ki sırf hevalarına tabi’ olu­yor­lardır.”


    وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّنِ اتَّبَعَ هَوَاهُ بِغَيْرِ هُدًى مِّنَ اللَّهِ

    “Halbuki Allah’tan hiç bir de­lil olmaksızın mücerred hevasına tabi olandan daha sapkın, daha şaşkın kim olabi­lir.” (E.T.3743)

    “Onun için o şeriata ittiba et, kendini ona uydur da, (45:18)

    وَﻻَ تَتَّبِعْ أَهْوَاءَ الَّذِينَ ﻻَ يَعْلَمُونَ

    “bilmiyenlerin hevalarına uyma.”

    Al­lah’ın ahkâmına ilmi bulunmayan veya ilmin muktezasına tabi’ olmayan kimseler, sırf kendi keyf ü heveslerinin arkasında koşarlar. Hevalar ise ferde göre ihtilaf eder, Benî İsrail gibi ihtilafa düşürür, Allah’ın gadabına götürür. Şeriat ise toplar, tevhid ile rızasına götürür. Şeriatı ta’kib et de cahillerin hevalarına uyma.” (E.T.4318)


    Bundan başka, Kur’an (2:120,145) (5:48,49) (38:26) (42:21) (47:14) (53:4) emsali âyetleri Hakka bedel, insanın arzu ve hevasına uymasının haktan udul (sapmak) oldu­ğunu beyan eder.

    İşte cemiyet hayatını ve beşerî münasebetleri tanzim edecek olan ka­nunlar, temel yapısı itibariyle mezkûr iki ölçüden birine dayanacaktır. O ce­miyet dahi bu ölçülerden birisi ile şeklini alıp cemiyetin ferdlere tesiri de buna göre olacaktır. Yani ya hakkın veya hevanın tesiri hâkim rol oynar. İşte en hürriyetçi addolu­nan Avrupa ve Avrupaî memleketlerde yeti­şen gençliğin durumu ki, bütün demok­rat memleketlerde vatanperver ve hamiyetperverleri endişeye düşüren bir merha­leye gelmiştir.


    Laikliğin Tarihi Seyri

    Şimdi doğuş ve gelişmesinin temelinde Hümanizm cereyanının da te’siriyle felsefi tarifine doğru kaydırılan laikliğin tarihi sey­rine ge­çelim. Şöyle ki:

    Laiklik teriminin Batı’da devlet ve hukuk prensibi olarak kabul ve tatbik edil­mesini hazırlıyan şartlar ve gelişmelerin kökleri, Ortaçağ’a kadar uzanır. Bilindiği gibi Batı’da içtimaî hayat ve nizam, Ortaçağ’da tamamen Katolik kilisesinin kont­rolü ve otoritesi altında bulunuyordu. Siyasî ve içtimaî hayat kadar felsefe, ilmî ve sanat faaliyetleri de bu kontrolün içinde yer alıyordu.

    Meselâ felsefe, Katolik kilise­sinin hizmetinde idi ve vazifesi de Katolik inançlarının müdafaasını yapmak; akıl, ilim ve felsefe ile uzlaştırmaktı. Bu çalışmalardan kilisenin resmi felsefesi olan Sko­lastik Felsefe doğmuştur. Bu felsefenin Katolik inançlarını akıl ve ilimle uzlaştırma çabaları başarılı ola­mamış ve bir takım tezatlara yol açmıştır. Neticede Katolik mezhebi, inanç ve fikriyat birliğini koruyamamıştır.

    Bu mezhebin inançlarının akıl, ilim ve felsefe ile bağdaşamıyacağını gö­ren mü­tefekkirler, dinî inancı vicdanî bir mesele olarak kabul etmek icabettiğini müdafaa eder oldular. Kilise, Katolik inançlarının tehlikede ol­duğunu görerek otoritesini ve birliğini sağlamak için tahakküm ve baskı yo­luna başvurmuştur. Buna karşılık Eski Yunan ve Roma medeniyetlerine ait ilmî, felsefi ve sanat eserlerinin Batı dünya­sında yeniden rağbet görmesiyle tesirinin artması neticesi Rönesans ve Reform ha­reketleri ortaya çıkmıştır.

    Rönesans mütefekkir ve sanatçıları kiliseden bağımsız yani laik bir dü­şünce ile hareket ederek uhrevî hayata karşı dünyevî hayatı ön plana alan, İlahî olan yerine beşerî olanı tercih eden bir dünya görüşünü işleyip geliştir­meye başlamışlardır. Ki­lise dışında uhrevîlikten dünyevîliğe yönelen bu akımlar yanında kilise içindeki fikir ayrılıkları, Reform hareketlerine ve mez­hep ayrılıklarına yol açmış, Hristiyanlık dünyası parçalanarak Protestan, Anglikan gibi mezheplere bölünmüştür. Buna pa­ralel olarak da devletler ve milletler Katolik kilisesine karşı istiklallerini ortaya koy­muşlardır.

    Batı dünyasının mezheplere ve milli devletlere bölünmesi, kilisenin baskı ve otoritesini sarsmakla birlikte, yeni ihtilaflara da yol açmıştır. Bunun neticesinde uzun süren mezhep kavgaları ve savaşları başlamıştır. Bu müca­deleler bir çok ma­sum insanların ölümüne, ızdıraplara sebebiyet vermiştir.

    Diğer taraftan, Yeni­çağ’dan itibaren ilim ve teknikte ilerlemelerin hızlan­ması, dünyevî hayatın cazibesini arttırmıştır. Artık din dışında bir takım maddî imkânları keşfeden, maddî dünyaya hükmetmeye başlıyan ve bu sebeble kendinde bir kudret vehmederek kendine gü­veni artan Batı insanı, dine karşı şüpheci ve inkârcı bir tavır alır. Fransız ihtilalini hazırlıyan ve ya­panların benimsedikleri esas düşünce de bu olmuştur. Kilisenin tek­lif ettiği dinî bir nizam yerine, beşerî bir nizam hâkim olacaktır.

    Geçmişteki kilise hâ­kimiyeti ve onunla müttefik olan Aristokrasi’nin baskılarına ve Avrupa insa­nını bıktıran mezhep mücadelelerine karşı ihtilal, herkese düşünce ve inanç hürriyeti, eşitlik ve adalet vadediyordu. Bu sebeble yeni kurulan siyasî rejim, din ve siyasî oto­ritenin ayrılığını esas alan laiklik prensibini kabul etmiştir. Laiklik esasına göre; dün­yevî hayat nizamı devlete, uhrevî hayat nizamı dine ve dinî otoriteye aittir. Devlet ve din müessesesi birbirine karşı bağımsızdır ve birbirlerinin sahasına müdahale edemez.

    Laik devlet düzeni, Batı dünyasında kolaylıkla benimsendi. Çünkü dinle devlet ayrılığı aslında Hristiyanlığın kabul ettiği mevcut İncil’e ters düşmüyordu. Bu muharref İncil, “Allah’ın hakkını Allah’a, kralın hakkını krala ver” demektedir. İn­cil’de, dinî hayat ve ibadet şekilleri ile içtimaî haya­tın hakukî nizamına ait kaideler mevcut olmadığı için, sonradan “Kilise ba­baları” denilen Hristiyan din büyükleri bir takım kaideler vaz’ etmişlerdir. Bunların değiştirilmesi de, Hristiyanlığın esasına bir zarar vermez. Çünkü bu kaideler İlahî değil, beşerî mahiyettedir. Bu sebeble re­form hareketleri yapı­labilmiştir. İhtilaf, Katolik kilisesinin otorite birliğini sağlamak gayretinden doğuyordu.

    Laikliğin felsefî, siyasî ve hakukî manaları az çok farklıdır. Laikli­ğin fel­sefî manası, insanın şahsî ve içtimaî hayatı üzerinde İlahî iradenin hâ­kimiyetini red­detme, insan hayatına insanın kendisi tarafından, kendi akıl ve iradesi ile ve yalnız dünyevî hayatı için kaide ve nizam vaz’ etmesini esas al­maktır.

    Laikliğin bu manasına göre, devletin dinden bağımsız olması yetmez, aynı za­manda dinini ilim, felsefe, sanat, ahlâk, eğitim ve öğretim, aile, ekonomi gibi cemi­yet hayatının hiçbir sahasına müdahale ve tesir icrasına izin verme­mek, dinî hayatın her türlü tezahürünü ortadan kaldırmak ve sadece kişinin vicdanında hapsetmek hatta mümkünse kişi vicdanından da silmek icabeder. Bu manada laiklik, devletin dinsizliği esas almasıyla eş manadadır.

    Kökleri eski Yunan reybiye ve izafiyetçilere (şüpheci ve rölativist­lere) ka­dar uzanan ve her şeyin ölçüsü olarak insanı alan, cemiyet ve cemi­yetteki din ve ahlâk dahil bütün müesseseleri insan eseri olarak telakki eden, maddeyi ve dünyevî hayatı esas alan bu inkârcı çığır, Rönesansla beraber ye­niden ortaya çıkıp gelişmeye başlar ve 19. yy. da sistemleşir.

    Batı memleketlerinde bu düşünce paralelinde bir laiklik tatbikatı olma­mıştır. Çünkü Fransız İhtilalinden sonra fikir ve inanç hürriyetiyle birlikte çok partili ser­best seçimli demokrasi de gelişip yerleşmeye başlamıştır. De­mokraside hâkimiyet millette kabul edildiği için, devlet halka rağman halkın istemediği bir prensibi, din aleyhtarı bir düşünceyi tatbik edemezdi.

    Nitekim halkı temsilen seçilip gelen mec­lislerin hazırladıkları anayasalarında, Allah inancı ve dinin kutsallığı açıkça belirtil­miştir.

    Meselâ, Batı demokrasisine ör­nek gösterilen ülkelerde birisi olan İngiltere’de Kral veya Kralice Anglikan Kilisesinin tabii reisidir. Hamen mer’î olan Act of Settlement’e göre “İşbu tahta cülus edecek kimse, kanunen müesses İngiliz Kilisesi mezhebine ria­yetkâr olacaktır.

    “Yani bizim tabirimizle söylersek; laik İngiltere’de Kral veya Kraliçe siyasî makamları ve sıfatları yanında aynı zamanda Anglikan Kili­sesi­nin halifesi durumundadırlar.

    İsveç Anayasası’na göre Evanjelik Loteriyen Ki­li­sesi, isveç’in milli kilisesidir. Bu kiliseye mensup olmıyanlar milletvekili olamaz, dinî tedrisatta vazife alamaz, resmî dinle ilgili mevzularda hâkimlik yapamaz ve memur ise mütalaa, profesör ise ders veremez.

    Norveç anaya­sası’na göre Luteriyen Mez­hebi, devletin resmî dinidir. Bu dine mensup olan halk, çocuklarını bu dinle terbiye ile mükelleftir.

    Jesuitlere (Cizvitlere) karşı müsamaha yoktur. Kral daima resmî dine sa­dık ol­maya, bu dini yaşatmaya ve korumaya mecburdur. Resmî dine mensup olmıyanlar, Devlet Kilisesine müteallik müzakere ve kararlara katılamazlar.

    Danimarka’nın 1953 yılında yürürlüğe giren Anayasasının 4. maddesi: “Devletin milli kilisesi, Evanjelik Luteriyen Kilisesidir. Bu sıfatla devletten yardım görür.” Altıncı madde­sine göre de Kral, resmi kiliseye sahip olmalı­dır.

    İtalya’nın 1848 tarihli anayasasında “Apostelik ve Romen Katolik Dini, devletin yegane dinidir” kaydı mevcuttur.

    İkinci Dünya Harbi’nden sonra yapılan anayasa değişikliğinde şu hükümler kon­muştur: “Devlet ve Katolik Kilisesi kendi aralarında bağımsız ve egemendirler.”


    Türkiye’de Laiklik Serüveni



    Türkiye’de laiklik merhaleleri ve mücadeleleri hakkında çok şeyler yazıl­mış olduğundan burada o merhalelerin tafsilatına girilmemiştir. En kısa şekliyle o merhalelerin bir kısmı şöyledir:

    17 Şubat 1926’da İsviçre Medeni Kanunu kabul edildi. Kanun Türkçe’ye çev­rildi. 1926’ da yeni Ceza Kanunu kabul edildi. 1936’ da kanuna ilave edi­len 163. madde, dinî faaliyetle ilgili cezalara aitti.

    Bu maddenin ilk metninde suç unsuru olarak şiddet kullanma şart koşulmuşken 1948’de bu şart kaldı­rılmış ve laikliğe ay­kırı olarak devletin temel eseslarını dinî esaslara uydur­mak maksadıyla cemiyet kurma veya propaganda yapmak yasağının ilavesiyle bütün Müslümanlara şamil acib bir şekil verilmiştir.

    Bu şekliyle kanun, yalnız insan hakları ve demokrasi prensiple­rine değil, din ve vicdan hürriyetlerini korumak mecburi­yetinde olan laik devlete de aykırı düşmüştür. Laikliği korumak iddia­sıyla çıkarılan bir kanunun laikliğe aykırılığı, tahlile değer bir husustur.

    Çünki Kur’an-ı Kerim ve Peygamberimiz ve bütün Peygamberler (Aleyhimüsselâm) ve semavî kitablar, ümmetlerine emr-i bil-ma’ruf ve nehy-i an-il münker vazife-i kudsiyesini emretmişlerdir. Bu emredilen tebliğ, dinde nasılsa öyle yapılır; yoksa beşerî istekler ve hududlandırmalara göre değil. Allah’ın emirlerine beşer tasarruf edemez, had koyamaz. Bu asıl ve en mühim vazifeyi yapmıyanlar da dinen mes’ul olurlar.

    Eski Ceza Kanunu’nun 163. maddesi ise, bu kudsî vazife-i diniyenin karşısına, ah­kâm-ı Kur’aniyenin tebliği ve iltizamı cihetinde yasaklayıcı bir tavırla çıkar. Kur’an, ehadis ve kütüb-ü diniyede tekrarla ve ısrarla emredilen ve inanılıp yaşanması zaruri olan ahkâm-ı diniyenin ferdî ve içtimaî hayat için elzemiyetini ifade ve tebliğ et­meye, “devletin temel esaslarını dinî esaslara uydurmak maksadıyla propaganda yapmak” diyerek, laik devlete dahi aykırı şekilde, dindeki tebliğ vazifesine ve hürri­yetine hudud ve yasak koyar.

    Halbuki laik devlet, dine ve dindara, dinsizliğe ve dinsize-şiddet hareke­tine ge­çilmedikçe dokunmaz, dokunamaz ve başkalarına da dokundurtmaz bir devletdir. Bu bîtaraflık prensibi, laik devletin temeli ve esasıdır.

    Hem 163. madde, Ceza Kanunu’nun 1. maddesinin maksadına aykırı ola­rak umum dinî nasihatçıları içine alabilir mahiyetteki elastikiyetiyle, hukuk­çunun şahsî temayülüne göre hükmetmeye imkân verdiği gibi, hukukun hâ­kimiyetine bedel, kişi hâkimiyetine de kapı açar. İşte laikliğin korunması id­diasıyla çıkarılan 163. madde­nin garabeti budur. Münsif ve münevver hu­kukçular, bu garabeti tarihe intikal etti­receklerdir.

    Bu 163. madde müdafilerinin en calib-i dikkat tarafı; 1400 seneden bu yana bütün İslâm dünyasının ve muhterem ve kahraman ecdadımızın haya­tını feda ettiği mukaddesatı ve dinde emredildiği şekliyle ifası gereken dinî tebliğ ve telkini, kanunî müeyyidelerle yasaklamayı, sanki bizzat bu Müslü­man Türk Milleti istemiş gibi bir eda ile ortaya çıkışlarıdır.

    Cemiyette ekseri­yeti teşkil eden avam sınıfı eğer mezkûr hukukî ve ilmî meseleleri ve ince­liklerini bilecek kültüre sahib olsaydı, herhalde hürriyet rejimi ismi altında zümre hâkimiyetlerine gidilemezdi.

    Bediüzzaman Haz­retleri, asrımızdaki si­yasî, ideolojik ve mutezad çok cereyanların propaganda ve tel­kinleri içinde, doğru olanı görebilmek ve aldatılmamak için avamın da ehl-i tahkik ve mü­teyakkız olmasının lüzumunu belirtmiş; tahkikîn iman ve ilmî dersleriyle bu faaliyeti yürütmüş ve halen de geniş bir sahada devam etmektedir.

    Daima tahkik mesleğini ders verip ikaz eden Bediüzzaman Hazretleri, yarı manzum bir eserinde, halkı aldatmak isteyenlerin hakikatları nasıl tersine çevir­diklerini şöyle ifade eder:

    “Bazan zıd zıddını tazammun eder.
    Zaman olur zıd zıddını saklarmış.
    Lisan-ı siyasette lafız, mananın zıddı­dır.
    Adalet külahını (*) zulüm başına geçirmiş.
    Hamiyet libasını, hıyanet ucuz giymiş.
    Cihad ve hem gazaya, bagy ismi takılmış.
    Esaret-i hayvanî, istibdad-ı şeytanî hürriyet nam verilmiş.
    Zıdlarda emsal olmuş, suretlerde tebadül,
    isim­lerde te­kabül, makamlarda becayiş-i mekânî.” (Sözler707)

    (*) Bu zamanı tam görmüş gibi bahseder.


    Yine Bediüzzaman’ın, İkinci Meşrutiyet’in ilânı akabinde Şark aşiretlerini geze­rek, hak ve hakikatın ölçüsü ile hareket etmelerine dair yaptığı ikazların­dan bir kı­sım:

    “Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut batılı hak görür. Evet kimse demez ayranım ekşidir.
    Fakat siz mehenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hatta be­nim sözümü de, ben söyledi­ğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etme­yiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyorum.
    Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mehenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise kalbde saklayınız. Bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz gönderiniz.” (Mün.9)

    Yine mevzumuz olan, laikliğin tarihî merhalelerine devam ediyoruz.:

    30 Kasım 1925’de İsmet İnönü ve yüzyirmi arkadaşı ile Meclis’e verilen bir tak­rirle Anayasa’daki dinle ilgili maddeler çıkarılarak laikleştirilmiştir. 1222 sayılı ka­nunla yapılan değişiklikler şöyle idi:

    Anayasa’nın ikinci madde­sinde yer olan “Tür­kiye Devleti’nin dini, Din-i İslâm’dır” hükmü kaldırıl­mıştır. 26. maddesinde yer alan “Meclis, dinî hükümleri yerine getirir.” hükmü Anayasa’dan çıkarılmıştır.

    Laiklik, 5 Şubat 1937’de 3115 sayılı kanunla Anayasa’ya dahil edildi. Fa­kat açık tarifi yapılmadı.

    Gerçi 1982 Anayasasının 24. maddesi ve T. Ceza Kanunu’nun yürür­lükten kal­dırılan 163. maddesi laikliğe aykırı olarak devletin tamam nizamla­rını kısmen de olsa dinî esaslara uydurmayı yasaklayan şekli ile laikliği fikir cihetinde tarif eder. Yani laik Türkiye devleti, din hukukunun tatbikatına karşı olduğunu açıklamıştır. Fakat ceza hukuku cihetinde suçun tekevvü­nünü, gereği gibi açıklamayıp elastikî bı­rakmıştır.

    Esasen bu maddede geçen “dinî esaslara uydurmak maksadıyla” ifadesi, “anti­demokratik esaslara uydurmak maksadıyla” şeklinde olsaydı; serbest se­çim, huku­kun hâkimiyeti, din, vicdan ve söz hürriyetleri gibi demokrasinin esaslarına aykırı düşen telkin ve propagandaları yasaklıyarak zıt cereyanlara karşı demokrasiyi koru­yan şümullü bir şekil alırdı.

    24 Mayıs 1928’de Avrupai rakamlar, 1 Kasım 1928’de Latin harfleri resmen kabul edildi.

    Mustafa Kemal Paşa’nın önceden gizli tuttuğu inkılab esasları hak­kında bir hatıra:

    Mazhar Müfit hatırasında şöyle yazmaktadır.:

    Erzurum’dayız.
    “Mazhar not defterin yanında mı?”
    “Hayır Paşam”
    “Zahmet olacak ama, bir merdiveni inip çıkacaksın. Al gel” dedi.
    Def­teri getir­diğimi görünce, sigarasını bir iki nefes çektikten sonra: “Ama bu defterin bu yapra­ğını hiç kimseye göstermiyeceksin. Sonuna kadar gizli kala­cak. Bir ben, bir Süreyya (Özel Kalem Müdürü), birde sen bileceksin. Şartım bu” dedi.
    Süreyya da, bende:
    “Bundan emin olabilirsin Paşam” dedik.
    “Öyle ise tarih koy” dedi. Koydum, 7-8 Temmuz 1919 sabaha karşı,

    “Zafer­den sonra hükümet biçimi Cumhuriyet olacaktır. Bu bir. İki; padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince gereken işlem yapılacaktır. Üç; örtün­mek kalkacaktır. Dört; fes kalkacak, uygar milletler gibi şapka giyilecektir.”

    Seneler sonra Çankaya’da yemek esnasında birkaç defa:
    “Bu Mazhar Müfit yok mu? Kendisine Erzurum’da örtünme kalkacak, şapka giyilecek, latin harfleri kabul edilecek dediğim ve bunları not etmesini söylediğim zaman, defteri koltuğunun altına almış ve bana hayal peşinde koştuğumu söyle­mişti” dedi.

    Birgün bana önemli bir ders verdi: Şapka devrimini açıklamış olarak Kasta­monu’dan dönüyordu. Ankara’ya döndüğü anda, otomobille eski Mec­lis binası önünden geçiyor, ben de kapı önünde bulunuyordum.

    Manzarayı görünce gözle­rime inanamadım. Kendisinin yanında oturan Diyanet İşleri Başkanı’nın (Rıfat Börekçi) başında bir şapka vardı. Kendisi ne ise ne? Fakat Diyanet İşleri Başkanı’na da şapkayı giydir­mişti. Ben hayretlerle bu manzarayı seyrederken, otomobili durdurdu. Beni yanına çağırdı ve “Azizim Mazhar Bey, kaçıncı maddedeyiz? Notlarına bakıyor musun?” dedi.” (Rehber Ansiklopedisi’nden)…


    Ekseriyeti Müslüman olan cemiyetlerde laikliğin en dikkati çeken tarafı, laik ve anti-laik grupların mücadelesine sebeb olmasıdır. Zira laiklik en müşterek ta­rifi ile, devletin dinî hukuka dayanmaması demek olduğundan böyle bir devlet şek­linin tasvibi ve kabulü; her hususta Allah’ın hâkimiyetini kabul etmek demek olan İman hakikatıyla te’lif edilememektedir.

    Bu durum ise, din ve vicdan hürriyetine zıd olduğu gibi böyle cemiyetlerde idare eden­lerle edilenler arasına da mutabakat sağla­namaz ve içtimaî keşmekeşlere se­bebiyet veren bir nevi mübareze (fikri çatışma hali) devam eder, gi­der.

    Böyle durum karşısında, ya ilim ve ihtisas ehli tarafından meselenin vu­zuha ka­vuşturulması veya serbest ve açık Referanduma başvurulması gibi hal çaresini ara­mak yerine; laikliği dine muhalefet manasında ve baskı metodlarıyla icra etmek yo­luna gitmek, gerginliği daha da arttırır.

    Ya laik rejimin dine aykırı düşmediği, dinî delillerle isbat edilmeli (ki, bu yol İs­lâm dinine göre mümkün değildir) veya Demokrasinin kabul ettiği hür­riyet verilme­lidir. Yani, demokrat memleketlerin Anayasalarında Demokrasi­nin değişmez esasla­rından olan seçim -yani milli irade hâkimiyeti-, hukukun hâkimiyeti, din ve vicdan hürriyeti, düşünce ve söz hürriyeti, hürriyet rejimi için yeterli bulunmaktadır.

    Bunla­rın dışında millet ekseriyetinin kabul etmiyeceği bir hükmün, azınlık tarafından zorla getirilmesi, halk ekseriyetine dayanmak demek olan Cumhuriyete aykırı düşer.

    Kaldı ki İslâm Dini, seçim sistemini kabul eder. Vicdan hürriyetini ge­tirmiştir. Hukukun hâkimiyeti ise, İslâm’da bir esastır. Kur’an (6:57) (12:40, 67) ve emsali âyetlerin bildirdiği gibi, hüküm yalnız Allah’ındır. İnsan o hükümlerin tatbikatçısıdır, Hukukun üstünde iktidarı yoktur.


    İslâm Dini 1400 sene evvel vahşet hayatını değiştirip, kavinin zaife hâ­kim ol­masını kaldırıp, hakiki medeniyet ve hukukun hâkimiyetini getirdiğin­den, Demokra­sinin İslâm Dinine mani olması değil, belki ciddi bir hürmet etmesi gerektir.

    Nitekim tarihte Demokratik sisteme benzer esaslara dayanan bir devlet idaresi olarak Kur’anda haber verilen Belkıs’ın idare ve hakimiyet tar­zını görüyoruz. O’nun devlet idaresinde danışma meclisi var. Siyasî ve idarî sahayı ilgilendiren ka­rarlarda şûraya (parlementoya) başvuruyor.

    (1) Kendi şahsî reyine, görüşüne göre hareket eden mütehakkimane bir idare şeklini esas almıyor.
    (2) Ciddi bir zaruret ve maslahat olmadıkça harp taraftarı değil.
    (3) Bir harb meselesiyle karşılaşınca önce sulh yollarını tercih ediyor.
    (4) Bel­kıs gerçeği görüp anlayınca da o doğruya sahip çı­kıyor.
    (5) Bu müsbet idarî unsurlara rağmen, hak dindenden uzak kaldığı için Allah’ın hakimiyetine tâbi olmak yerine tabiata (Gü­neş’e) ve esas itiba­riyle de beşerî görüşe ve anlayışa tâbi oluyordu.

    Oysa Allah’a tes­limiyet ve tebaiyet, sebeb-i hilkati âlemdir. Bu sebeble Hz. Süleyman (A.S.) Bel­kıs’a bu ültimatom mahiyetinde olan bir tebliğname göndermiştir.

    Tebliğnamenin ba­şında “Bismillahirrahmanirrahim” kudsî kelamı yer alıyor. Bu kudsî cümle, kâinat ve beşer âleminin tek hâkiminin Allah olduğunu ihtar eder.

    Hz. Sü­leyman (A.S.) keyfi değil, Allah’ın emrine uyarak hareket etmektedir. Zira “Bismillah” daki “Al­lah” ismi, ism-i câmi olup kayyumiyet sırrıyla herşeyi kuşatan ve kâinatı an bean ta­sarrufunda tutan binbir esma-i İlahiyeyi ta­zammun eder.

    Ancak Kâinat içinde en mümtaz şekilde yaratılmış olan insan imtihana tabî tutulduğu için, efal-i ihtiyariyesinde hür ve muhtar kılınmış ve bu fıtrî nizama mecburî tebaiyetten azade kılınmıştır.
    Bu imtihan neticesi olarak, ya ilahî hâkimiyeti tasdik edip O’na tabî olur veya muhalefet ederek asî olur, dalalete düşer. İlahî hâkimiyete tabî olanlar da dala­lete düşenlere hakka davet ve hakikati tebliği ile dinen tavzif edilmişlerdir.

    Hz. Sü­leyman Aleyhisselam da bu vazifeyi ifâ etmek üzere Belkıs’a tebliğatta bulunmuştur. Yani beşerî sistemin ilahî sisteme bağlı kalması gereğini bildirmiştir. Hak dine tabi olmayan sistemin, -hilkate ve ilahî iradeye aykırı olmasından- Al­lah’ın kanununa teslim olmasını taleb etmiştir. Belkıs da hakkı görüp hak yola uymuş ve kendi beşerî ve bir derece demokratik olan sistemini teslim ederek zaaf, kusur ve zulüm unsurla­rından temizleme imkanı bulmuştur.


    Netice:


    Pek manidar olan mezkur kıssa-i Kur’aniyeden anlaşılıyor ki hak dine dayanmayan hiçbir beşerî sistem insan nazarında mükemmel görünse de Allah’ın nizamına teslim olmadıkça yani Allah’ın hakimiyetine tebaiyyet etmedikçe, makbuliyet kazanamaz. Zira, Allah’a teslimiyet ve tebaiyet, gaye-i fıtrattır. Muhale­fet edenler ebedî hüsranda kalırlar.

    Dünyaya imtihan için gönderilen insan, ferdî ve içtimaî bütün hareket ve dü­şüncelerinin canlı ve ebedî filimleri alınıp muhasebesi için ebedi aleme gönderilir. Bu ferdî ve içtimai düşünce ve hareketlerinin Allah’ın hükmettiği kısımlarından muhasebeye çekilecektir. Laik anlayış, bu İlahî hikmetleri na­zara almadığından, en ileri derecedeki ilahî gayeye ters düşmektedir.

    Dinde hükmü bulunan veya dinin teşri’ sahasına giren hususlarda, bilerek ve bil’ihtiyar gayr-ı dinî ve beşerî anlayışlara dayanan hü­kümlerin ko­nulmasını Kur’an kabul etmez ve Allah’a isyan ve hakiki inkâr olarak tavsir eder. Buna dair (Kur’an 5:44, 45, 47) ve (42:13) âyetleri örnek verilebilir. Bu âyetlerin ifade şekli, bütün dinî ahkâm ve hukuku içine alır ve ahkâm-ı Kur’aniyenin ilga edilemiyeceğini ve devamlılığını beyan eder. Bu âyetlerin tefsirlerinde büyük müfes­sirler ve imamlar geniş malumat vermiş­lerdir.

    Bir kısım âyetler de muayyen sahalardaki hukuka taalluk eder ve “hududullah” tabir edilen bu hükümleri kabul etmeyenleri, zâlim, ebedî ce­hennemlik ve kâfir ola­rak tavsif eder. Meselâ: Aile hukukuna ait (2:229) (65:1) ve miras hukukuna ait (4:12, 13, 14) âyetleri örnek gösterilebilir.

    Hem Kur’an ahkâmını tek merci tanımak gerektiği: (4:59-61); hükm-ü İlahîye karşı muhayyerlik olmadığı: (33:36) âyetleri gibi muhtelif makamlarda gelen âyât-ı Kur’aniye, hükm-ü İlahînin hükümranlığını bildirir.

    Evet, İslâm Hukukunu mer’iyetten kaldırmak esasına dayanan Laiklikle, halk ek­seriyetine istinad eden Cumhuriyet; büyük çoğunluğu Müslüman olan bir milletin kuracağı devlet bünyesinde cem’ olamaz, birbirini nakzeder. Zira Laikliğin benim­senmesiyle İman te’lif edilemiyor (uyuşamıyor)….


    Kaynak: İslam Prensipleri Ansiklopedisi – İttihad Yayıncılık
    Anlamını Bilmediğiniz Kelimelerin Üzerine Çift Tıklayınız...

    Sual: Belki onlar eski hali istiyorlar?
    Cevap: Size kısa bir söz söyleyeceğim; ezber edebilirsiniz: İşte, eski hal muhal; ya yeni hal veya izmihlâl...
    (Bediüzzaman Said Nursi)


    Ne hayal, ne kuruntu hakikat istiyorum.
    Hakikat, hakikat, hakikat istiyorum!.. (Osman Yüksel SERDENGEÇTİ)




  2. #2
    Pürheves busra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2006
    Bulunduğu yer
    istanbul
    Mesajlar
    282

    Standart

    Söylenicek çok şey olmas?na ramen tek bir kelime bile bulam?yorum...
    Mutluluğun gizi dünyanın bütün harikalarını görmektir,ama Kaşıktaki İki Damla Yağı Unutmadan...

  3. #3
    Ehil Üye hayırlısı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2007
    Bulunduğu yer
    İstanbul-Kilis
    Mesajlar
    1.194

    Standart

    Alıntı busra Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Söylenicek çok şey olmas?na ramen tek bir kelime bile bulam?yorum...
    ?lginç bir yorum


    Ayr?ca sözüm onlara Laik olmal? ki çoğu şeylere de lay?k olmal? (Anlad?n?z siz onu)
    Evet, hakiki imanı elde eden adam, kainata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre, hadisatın tazyikatından kurtulabilir. AMENNA

  4. #4
    Vefakar Üye sitem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2007
    Mesajlar
    306

    Standart





  5. #5
    Ehil Üye nurhanali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2007
    Bulunduğu yer
    istanbul
    Mesajlar
    3.463

    Standart

    Ve sizi iğfal eden ve adliyeyi şaşırtan ve hükümeti bizimle vatana ve millete zararlı bir surette meşgul eyleyen
    muarızlarımız olan zındıklar ve münafıklar,

    istibdad-ı mutlaka "cumhuriyet" nâmı vermekle,
    irtidad-ı mutlakı rejim altına almakla,
    sefahet-i mutlaka
    "medeniyet" ismi vermekle,
    cebr-i
    keyfî-i küfrîye"kanun" ismini takmakla
    hem sizi iğfal, hem hükümeti işgal,hem bizi perişan ederek,

    hâkimiyet-i İslâmiyeye ve millete ve vatana ecnebi hesabına darbeler vuruyorlar.Şualar 12.şua

    Birincisi: Dünyada hükümet süren, hükmeden her kavmin,
    hattâ insan eti yiyenyamyamların,

    hattâ vahşî, canavar bir çete reisinin bir usulü var,
    bir düsturla hükmeder.

    Siz hangi usulle bu acip tecavüzü yapıyorsunuz?

    Kanununuzu ibraz ediniz.

    Yoksa bazı alçak memurların keyiflerini kanun mu kabul ediyorsunuz? Çünkü böyle hususî ibâdâtta kanun yapılmaz ve kanun olamaz.29.mektub es'ile-i sitte
    Risale-i nur bir imtihan kitabıdır.
    Davasına sadık olmayan insanların başarı ihtimali yoktur.



  6. #6
    Yasaklı Üye yatağanlı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2007
    Mesajlar
    1.014

    Standart

    ..
    Konu yatağanlı tarafından (05.02.08 Saat 15:35 ) değiştirilmiştir.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. 100 Soruda Laiklik
    By ZÜMRÜT in forum Serbest Kürsü
    Cevaplar: 6
    Son Mesaj: 20.07.09, 12:13
  2. Din Hürriyeti ve Laiklik
    By BiKeS_ in forum İnanca ve Düşünceye Özgürlük Platformu
    Cevaplar: 8
    Son Mesaj: 01.11.08, 21:31
  3. Laiklik Bezirganlarina
    By şakirt04 in forum Mizah
    Cevaplar: 13
    Son Mesaj: 05.05.08, 17:00
  4. Laisizma (Laiklik)
    By Ehl-i telvin in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 29.12.06, 06:46
  5. Laiklik
    By Caner in forum Serbest Kürsü
    Cevaplar: 7
    Son Mesaj: 23.08.06, 15:38

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0