+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 4 ve 4

Konu: İslam’da Meşrebçilik Var mıdır?

  1. #1
    Gayyur elcevaz13 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2007
    Mesajlar
    62

    Lightbulb İslam’da Meşrebçilik Var mıdır?

    İslam’da meşrebçilik var mıdır? Sahabe-i Kiram arasında böyle ayrılıklar oluyor muydu? Birleştirici bir fikir ne olabilir?

    Meşreb kelimesi, arapçadır ve içmek mânâsına gelen "şurb" kökünden gelir.

    Halk arasındaki mânâsı ile, insanların, aynı hakikatları teferruatta değişik anlaması demektir.

    Hususiyle bugün, İslâm, iman ve Kur'ân'a hizmet etme davasında, maksatta hedefte bir olmakla beraber, vesile ve yollarda farklı mülahaza ve farklı düşüncelere "meşreb" nazarıyla bakabiliriz.

    Dünyanın şarkında ve garbında, kim dine, imana hizmet eder; kim âli olan İslâm dinini âli gösterirse, meşrebi ne olursa olsun o kabul edilmeli, takdir görmeli ve alkışlanmalıdır. Yollar metodlar bir olmayabilir. Önemli olan hedef ve maksad birliğidir.

    Bu yolların değiş'ık değişik olmasına tesir eden çeşitli sebebler vardır. İnsanın yetiştiği muhitin, aldığı kültürün, onun üzerinde tesiri olduğu gibi, aynı zamanda, Esmâ-i ilâhiyeye mazhariyet keyfiyetinin de tesiri vardır. Buna göre ayrı ayrı meşreblerin zuhur etmesi normaldir ve öteden beri de zuhur edegelmiştir.

    Hz. Ali'nin meşrebi hiçbir zaman Hz. Ebu Bekir'le kâbil-i kıyas değildi. Faruk-u Azam Hz. Ömer'le Ebu Zer'in meşrebleri de tamamen birbirinden farklıydı. Halbuki ikisi de aynı celâdet ve şehâmet içinde idi. Fakat Hz. Ömer'de fevkâlâde bir devlet ve idâre anlayışı, mükemmel bir teşkilatçılık bulunmasına mukabil, Hz. Ebu Zerr, daha çok ferdi bir insandı...

    Bundan anlaşılıyor ki, bütün dinleri tevhid, bütün meşrebleri telif eden ve bütün mizaç ve merakları aşan Resul-i Ekrem (S.A.V) devrinde dahi, meşrebler ve mizaçlar tamamen ortadan kalkmadı; meşreblerin tevhidine gidilemedi ve gidilmedi...

    Aslında, bunları tevhid etmek fıtrata da aykırıdır. Zira, farklı farklı yaratılan kimselerin aynı şekilde düşünmesine imkân yoktur. Tabii, zorlamanın da çeşitli komplikasyonları olma ihtimâli vardır.

    Denebilir ki, mezhebleri telif etmek isteyenler, fıtrattaki bu ince hususu kavrayamamış, insanın mâhiyetini tanıyamamış ve dolayısıyla, beşeri ve beşerdeki istidatları görmemezlikten gelen veya göremeyen kimselerdir. Allah'ın yarattığı kâbiliyetler, eğer O'nun hikmetleıinin iktizâsına göre faaliyet gösterecek ve fonksiyonlarını tam ifâ edeceklerse, elbette ayrı ayrı mezhebler de olacaktır.

    Binâenaleyh, istidatlardaki bu farklılık fıkıhda, Hanefî, Şâfiî, Malikî, Hanbelî, Evzâî, Sevrî ve Zührî... ilâmaşallah mezhebler halinde zuhur edecektir. İnsanların gönlüne. hissiyatına, kalbine, vicdanına hitab eden ve şeriat-ı garrâ, din-i mübin-i İslâma hizmet etme maksadıyla, tâ devr-i risâlet penâhiden, bu güne kadar kurulmuş, kalb ve ruhun inkişâfının hedeflendiği sistemlerde de değişik tarikatlar şeklinde ortaya çıkacaktır.

    İlk tarikatçılar, Süfyân-ı Sevrî, İbrahim bin Ethem bilhassa hemen her sofînın itimad ettiği Beyâzid-i Bistâmi, daha sonraları Cüneyd-i Bağdâdî.. hususiyle açtığı çığırla dev bir insan olarak, bütün ehl-i hak tarafından sevilip sayılan Gavs-ı Âzâm Abdülkâdir Geylanî ve şahlar şahı Şah-ı Nakşibendî Hazretleri ayrı ayrı meşrebleri, ayrı ayrı mizaçları temsil ederek, hep aynı rengin değişik tonlarında, Hı. Muhammed (S.A.v) hakikatını canlandırmaya çalışmışlardır.

    Muhyiddin İbni Arabi'nin târikatını, İmam-ı Rabbanî Hazretlerininki ile yanyana koyacak olursanız, birbirinden çok uzak oldukları görülecektir. Büyük veli İmam-ı Rabbanî, sahabi mesleğinin büyük temsilcisi ve fark mezhebinin de kutbudur. Herkesin . ittifâkıyla Hakikat-ı Ahmedîye'yi (S.A.V) çok iyi anlamıştır. Zâhir ve bâtın-ı Ahmedî'yi(S.A.V) te'lif etmiş ve O'nun iç-dış bütünlüğünü en mükemmel şekilde anlatanlardan birisi belki de birincisi olmuştur. Dörtyüz seneden bu yana neşrettiği envârın aydınlığını hâlâ kalblerimizde hissetmekteyiz...

    İşte bu dev insan, yer yer Muhyiddin İbni Arabi'ye karşı: "Fütuhat-ı Mekkiye değil, Fütuhat-ı Medeniye... " diyerek peygamber yolu ve sahabi mesleğini nazara verir ki, bu yol ehl-i sünnet vel'cemaat yolu ve bu cemaat de hakikat-ı Ahmedi yenin(S.A.V) temsilcileridirler. Haddi zatında bu mesele, bir meşreb meselesidir. İbn-i Arabi "Vahdet-i Vücud"a kâil ama, bu, bir ölçüde, "Allah'dan başka varlık yok" mânâsına değil de, "Allah'dan başka varlıkların bizzat vücudları yok" manasına "Vahdet-i şuhud"u işmam eden bir vahdet-i vücud demektir.

    Ben, bu dolambaçlı ve karmakarışık yollara, meşreblerin ittihad edemediğini anlatmak için sizleri çekdim ve dolaşdırdım.

    Soruya esas teşkil eden meseleye gelince, dünya durdukça, meşrebler ve mezhebler de ihtilaf edecek ve kimse bunun önüne geçemiyecektir. Ama, vesilelerde ayrılmalara rağmen, maksatta birleşilebileceği de her zaman mümkün olabilecektir. Diller ayrı ayrı da olsa, anlattıklaıı hakikat tektir ve tek olacaktır. Arap şairin dediği gibi:

    "Bizim ifadelerimiz çok çeşidli ve dağınıktır. Ama senin güzelliğin birdir.

    Hepsi senin o güzelliğine işaret etmektedir"

    Sözler başka başka, ibâreler değişik; edâlar, havalar hepsi ayrı ayrı ama, hepsinin anlattığı da o biricik güzellik... Evet, ruhlarda, Allah n'rızası,,gönüllerde Şeriat-ı Ahmediye (S.A.V) sevgisi ve ruh bu esasa pervane olduktan sonra, ihtilâflar, sürtüşmeler bulunsa bile, anlaşıp, ittihat etme her zaman mümkün olacaktır.

    Bugün, gerçek İslâm anlayışı ile, bir ittihâd ve vifâkın meydana gelmesi için lâzım gelen bir kısım şeyler varsa, ki bence vardır; onların üzerinde durmamız icab edecektir.

    İttihad ve ittifak, birleşip bütünleşme ve meşreb anlayışını aşabilme, ya hissî planda veya fikrî ve mantıkî planda olur. Bir seviyede hissi plândaki bu ittihad ve ittifâk anlayışı, çeşitli cemaatlerin bir araya gelmelerine, sûrî dahi olsa bir vahdet tesis etmelerine kâfi gelebilir. Ama, insanlar belli bir seviyede sabit kalmadıkları, daima fikir ve ruh plânında inkişâf ettikleri için, çok zayıf ve pamukdan bir iplik mesabesinde olan bu hissî vahdet ve bu vahdeti meydana getiren bağ, bazan kâfi gelmeyebilir. Onun için insanlar hissî bağın kâfi geleceği noktaya kadar hissî bağlarla bağlansalar da, onun kâfi gelmediği noktada, bir masanın etrafında oturup fikrî ve mantıkî bir vahdet temin etmeleri şaıttır. Evet, hakkı, bâtılın savletinden kurtarmak; kefere ve fecere karşısında zilletten kurtulmak; Ummet-i Muhammed (S.A.V)' in insanlığın kaderine hakim olmasını temin etmek; Kur'ân-ı Muciz'ül-Beyan'ın yeryüzünde hakim olmasını sağlamak için, fikir ve mantık planında anlaşma mecburiyetindedirler.

    Meseleyi bir ölçüde misâllerle müşahhaslandıracak olursak, insanlarımız arasında, 20-30 sene öncesine kadar hissî bir ittifâk ve ittihad vardı. Bu ittihad ve ittifâk, müslümanların karşısında alternatif olarak komünizm, ve inkârcılık gibi cereyanlar bulunduğundan dolayı idi... Yâni karşı tarafta, (hâşâ) Allah ve Resulullah (S.A.V) kabul etmeyen, Kur'ân-ı Kerim'i kökten inkâr eden bir züinre; beride de ne kadar antikomünist varsa-komünizm karşısında hür devletlerin ittifâkı gibi- bir araya gelip birleşmişlerdi. Meselâ, milliyetçilik esaslarıyla yürüyen, yeniden doğuş ve diriliş felsefesiyle yürüyen, iman esaslarının neşrini prensip olarak benimseyip öyle hareket eden,siyasî sahada işe vaziyet etmeyi düşünüp ve bu plâna göre hizmet veren ne kadar siyasî ve gayrî siyasî klik varsa, hemen hepsi, antikomünist bir birlik teşkiliyle, ittihâd ve ittifâk etmişlerdi. onun için ateizme karşı olan herhangi bir kişi, Sebil-ür Reşad okuduğu gibi,Yeni İstanbul, Hür Adam, Büyük Doğu, hatta Orkun ve Millî Yol da okuyordu. O günlerde inananlar cephesi adına münteşir gazete ve mecmuaların marufları bunlardı. Ama bunlardan birisi daha çok Altaylar ve Sübhandağı etrafında dolaşıyor, diğeri, Gâr-ı Hira'dan, Sevr mağarasından ve mukaddes şehir Medine'den bahsediyordu. Birisi gönülden, bir diğeri de dimağdan bahisler açıyordu. Bu hissî hava içinde, hemen pekçok kimse diyordu ki; "Ne olursa olsun, karşımızda Allah'ı inkâr edenlerin terâküm ettiği bir zamanda, vahdetimizi zedelememeliyiz."

    Görüldüğü gibi, ittifâk o sıralarda böyle tamamen hissîlik üzerine müessesdi. Bu itibarla, bir an geldi ki, artık, mevcut uhuvvet anlayışı kâfî gelmez oldu. Müslümanlar fikir plânında, kalb planında ilerlediler. Düşünüp, araştırıp, okuyup, terâkki ettiler. Neyin ve hangi fikirlerin İslâm'a zıt olduğunu görüp öğrendiler veya büyük bir kısmı itibâriyle öyle zannettiler. Bir müşterek müdafaa, müşterek mülâhâzâ, müşterek hamle o güne kadar onları bir araya getirmişti. ve uzun zaman da beraber yatıp-kalkmış,aynı çatının altında beraber bulunmuş.. tıpkı, Allah'a Peygamber'e küfredenlerin bir çatı altında toplandığı gibi bunlar da, hissî müttefikleriyle yanyana gelmişlerdi. Kimbilir, belki de işte o zaman, akı-karayı, iyiyi-kötüyü enine boyuna görme imkânı elde ettiler ve herşeyi anladılar. Evet, görüp anladılar ki, kendileri, bütün efkâr ve kalbleriyle Medine medeniyetine doğru ve her plânda Resul-i Ekrem'le (S.A.V) gelen ilâhî gerçekleri hâkim kılmak istikâmetinde hareket ederken, başkaları başka sevdâda ve bu düşüncelerden fersah fersah uzak... Derken, o zamana kadar bağlandıkları hissî bağlar "çatır çatır" kopmaya başladı.. derken, bütün bütün duygu ve hislerin başka başka olduğu ortaya çıktı.

    İşte, bu dönemden sonradır ki, hissî bağlar da yetmemeye başlamıştı. Bundan böyle, birbirinden kopup biri Çin'e biri Maçin'e, doğru, ayrı ayrı istikâmetlere giden kimseleri, fikir ve mantık planında bir araya getirecek esaslara, umdelere dinamiklere ihtiyaç vardı...

    Biz kendi açımızdan, önce Türkiye, sonra da topyekûn âlem-i İslâm'da yeniden varoluş ve diriliş tablolarını müşâhade edip ve herkesin kendine düşeni yaparak, istikbâl örfânesine birşeyler hazırladığı inânç ve kanaatini muhafaza etsek bile, riâyetinde zâruret olan bir kısım esasların kulakardı edilmemesi gerektiğini hatırlatmakta da fâide mülahaza ediyoruz.

    Evvelâ bugün herkesin, başkalarını kendi meşrebine sokmaya çalışmadan vazgeçerek, Hak yolundaki her hizmeti alkışlaması şarttır. Nasıl ki, değişik meslek erbâbı, sanatkâr ve zanaatkârlar birbirlerini kabullenip, semere-i sa'ylerini, çalışmalarının neticelerini mübâdele edip değiştiriyorlar ve umûmî maksat istikâmetinde birbirlerine destek oluyorlar. Öyle de, değişik meşreb ve mezhep mensupları arasında aynı anlayışın yolları araştırılmalı, maksad ve neticenin yumuşatıcılığıyla, sebeb ve vesilelerin sertliği mutlaka kırılmalıdır. Bunun için de yapılması gerekli olan tek şey; herkesi, kendi hizmet sahası içinde alkışlamak ve "Benim Allah'ımın adını anan, Peygamberimi (S.A.V) takdir ve tebcil eden herkes kardeşimdir" diyerek başkalarını kabullenmektir.

    Kabullenip, kapitalizm ve komünizme yutulmamak, ateistlerin meydana getirdiği korkunç vakuma kapılmamak için, sûrî dahi olsa, bir ittihad ve ittifâk temin edilmelidir. İngiltere insanı, kendi kader ve kendi geleceği için (Anglo-sakson ve Galli ) olarak bir vahdet temin etmişlerdir. Bu iki ayrı ırk, birbirlerinden öyle nefret eder, öyle tiksinirler ki, bir Anglosakson'a "Galli" desen ağzına bir yumruk indirir. Galliye de "Anglo-sakson" desen o da sana bir yumruk savuruverir. Bununla beraber, bu iki zümre arasında, zâhir plânda bu güne kadar en ufak bir çekişme, bir mücâdele hissedilmemiştir. Çünkü bir masa başında oturmuş, aralarındaki farklı noktaları görüşmüş, asgarî müşterekleri tesbit etmiş, İngiltere'nin kaderi ve istikbâli adına bir kısım fedakârlıkları göze alarak, anlaşma noktalarını bulmuş ve anlaşmışlardır.

    Bunun, bizim davamız açısından mânâsı şudur: Her birimiz hangi meşrebden olursak olalım, Allah'ımız bir, Kitabımız bir, Peygamberimiz bir, kıblemiz bir, yolumuz bir, yöntemimiz birdir. Evet işte, böyle bir anlayışla vahdetimizi hissîlikden çıkarıp bu (birbir)ler üzerine kurmak mecburiyetindeyiz. Zirâ, bütün bu "birler" birliği iktizâ etmekte ve vicdanlanmızı birlik ruhuna çağırmaktadır. Aksini iddiâ, nefsin mazeret mırıltılarından başka birşey değildir.

    Şimdilerde, kıymetli bir hazineyi belli bir noktaya götürmeye azmetmiş olan bizler, onu yerine ulaştırdıktan sonra, ille de bir düello gerekiyorsa, o mel'un işi, emaneti sahiplerine devrettikten sonra yapalım. Fakat önce mutlaka, bu mübârek milletin bugününü-yarınını düşünelim. Ve şu memleketin, dinsizlere, inkârcılara peşkeş çekilmesine fırsat vermiyelim ve buna imkân hazırlamıyalım...

    Bu mevzuuda ikinci yol da şudur: Hiç kimse, başkalarını kendi yol ve sistemine girmeye zorlamamalıdır. Varsın herkes kendi anlayışı içinde hizmet etsin. Şurası unutulmamalıdır ki, bir kısım kimselerin, içine düşdükleri fikirlerden vazgeçmeleri zor, hatta çok defa imkânsızdır. Zor kullanmak ise kat'iyyen çıkar yol olmadığı gibi, kâbil-i iltiyam olmayan inşikâklara da sebebiyet verebilir. Müsâmaha ve tolerarıs ise, Kur'ân'ın tâvsiyesidir. Toleranslı hareket edip müsâmahalı davrananlar, yarınlara ait önemli bir meseleyi halletmiş sayılırlar.

    Üzerinde durulması gerekli olan diğer bir husus da şudur: Meşrebler, mizaçlar ittihad etmediği için, herkes kendi meşrebi içinde, Kur'ân ve imana hizmet ederken, oldukça mühim şeyler de yapmaktadır. Bir kısım büyük kalemler, hayat-ı içtimâiyemizle alâkâlı meseleleri, problemleri halletmektedirler ki,İslâm'ın bu türlü problemlerinin halledilmesine de ihtiyaç vardır. Binaenâleyh, bırakalım, bazıları içtimâî ve iktisâdî meseleleri halletsinler. Bizler de yapabileceğimiz şeylerle meşgûl olalım. Abbâsîler devrinde olduğu gibi, şimdilik onların adaptasyonlarını yapalım. Ehl-i sünnet kıstaslarıyla ölçüp biçelim, atacağımızı atıp tutacağımızı tutalım ve yeni terkiblerle,yepyeni bir dünyanın kurucuları ve hazırlayıcıları olmaya çalışalım.

    Bir başka grup düşünelim ki, ehl-i sünnet açısından tenkid edilecek bazı yanları olabilir. Ama, böyle bir araştırma ve tetkik mevzuunda, değil onların, Batı'nın bile alınacak müsbet yönleri olduğunu kat'iyyen hatırdan çıkarmayalım. Bizim izzet ve onurumuz, onların da düşmanlık ve nefretleri hesaba katılarak, alınabilecek şeylerini almada ne zarar var! Aslında her bâtıl mezheb içinde dâhi, tür dâne-i hâkikat vardır ve o mezheb, hayatiyet ve mevcudiyetini ona borçludur. İşte, o tek dâne-i hakikat her zaman alınabilir ve alınmalıdır da...

    Bu meseleyi izâh için bir mîsâl arzedeyim. Ehl-i sünnet ve'1-cemaat'ten ayrı müslümanlar içinde, öteden beri devam edegelen, birbirine zıt iki kutbun temsilcisi iki mezheb vardır.. Mûtezile ve Cebriye. Mûtezile mezhebi, "Kul fiilinin hâlıkıdır" prensibine göre hareket eder.. Cebriye mezhebi ise "Her şeyi Allah yaratır, kul robot gibidir" düşüncesiyle hareket eder. Bunlar, insanın irâdesi ve Allah'ın yaratması mevzuunda, bir birine zıt kutublarda bulunmaktadırlar.

    Mûtezile: "İnsan kendi fiilini kendi yaratır, Allah müdâhale etmez" şeklinde düşünmüşdü. Günümüzde, rasyonalistlerin çoğu da Mûtezile gibi düşünmektedir.

    Cebriye ise, bunun aksine, insana hiçbir pay ayırmamakta, hiçbir irâde tanımamaktadır. Onlara göre mükellefiyetleri ve irâdesizliğiyle insan, eli kolu bağlı, sırtından yediği bir tekme ile, suya düşürülmüş ve kendisine "sakın ıslanma!" denmiş gibi bir durum arzetmektedir.

    Ehl-i sünnet, ondan aldığı bir dâne-i hâkikatle öbüründen aldığı başka bir hakikatı birbirine mezcetmiş ve bir sentez yapmıştır. Mûtezile'ye demiştir ki: "Evet insanın irâdesi vardır. Kur'ân'ın pek çok âyeti buna delâlet eder. İnsanın irâdesi vardır ki, insan irâdesiyle amel-i salih yapacak ve cennete girecektir. Vardır ki, Kur'ân-ı Kerim "İnsana çalışmasından başka birşey yoktur." (Necm - 39) demektedir. Fakat 'Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz birşey dileyemezsiniz." (Tekvir-29) fehvasınca, Allah'ın dilediğinin, bir esas olduğu da katiyyen hatırdan çıkarılmamalıdır. Evet, sizin irâde dediğiniz şeyin, tasârruf dâiresi o kadar dardır ki, âdetâ varlığı ile yokluğu müsâvidir. Ama, şart-ı âdi olarak o irâde vardır ve günah-sevap, ceza-mükâfat gibi hususlara da bir esastır. "

    Ben bütün bunlarla şunu anlatmaya çalıştım: Kapitalist bir sistem içinde de bir dâne-i hakikat vardır. Komünist sistem içinde de. Ama, komünizma onu istismâr ediyor. Devletçiliği, fakiri koruyup, kollamayı istismâr ediyor ve münâfıklık yapıyor. İşte bunlar kitleleri, cemaatleri sürükleyip götürüyorlar. İslam'a gelince, onun bütün meseleleri, bütün prensipleri hak, hakikât, istikâmet ve adâlettir. O, heryönüyle birleştirici prensibler mecmuasıdır.

    Meşreblere gelince, her meşreb içinde bir dâne-i hakikât vardır. Cenâb-ı Hakk'ın, farklı mizâç, meşreb ve mezaklarda yarattığı şeyleri görmemezlikten gelerek, fıtrât hakikâtına karşı çıkıp, ayrı ayrı cedvellerden fışkıran suları karıştırarak, hayâlî vahdet yolları araştırmayalım. Herkes kendi sahasında envâr-ı Kur'ân ve imanı neşretsin ve başkaları ile uğraşmasın.. İttifâk edemiyorsa da hiç olmazsa ihtilâfa düşmesin. En azından müslümanları çekiştirip durmasın.Her müslümanı alkışlamasını bilsin.Her"Allah" diyenin arkasında olsun. -İnşallahü Teâla- o takdirde, kısa zaman sonra, ittihâd ve ittifâk teeessüs edebilir.
    M.Fethullah Gülen

  2. #2
    Ehil Üye Fehim - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Yaş
    56
    Mesajlar
    1.866

    Standart

    Allah hocaefendiden raz? olsun ne güzel tespitlerde bulunmuş.Günümüzdeki luzumsuz ihtilaf say?lan hususlar? nas?lda tedavi etmiş.Fesübhanallah...

  3. #3
    acizizfakiriz
    Guest acizizfakiriz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Aynı güneşten istifade eden gül, zambak papatya, menekşe farklı olarak meşreb sergilerler ama hepsi birlikte aslında güneşin anlaşılmasında ittihad ve omuz omuzadırlar.

  4. #4
    Ehil Üye hayırlısı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2007
    Bulunduğu yer
    İstanbul-Kilis
    Mesajlar
    1.194

    Standart

    Alıntı acizizfakiriz Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Aynı güneşten istifade eden gül, zambak papatya, menekşe farklı olarak meşreb sergilerler ama hepsi birlikte aslında güneşin anlaşılmasında ittihad ve omuz omuzadırlar.
    evet
    Evet, hakiki imanı elde eden adam, kainata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre, hadisatın tazyikatından kurtulabilir. AMENNA

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 29.09.14, 14:31
  2. Meşrebcilik Fitnesinin İzalesi İçin...
    By İbrahim in forum Risale-i Nur Talebeliği
    Cevaplar: 17
    Son Mesaj: 11.02.12, 10:04
  3. Türkiye’de ve Alem-i İslam’da İttihad, Risale-i Nur’un Farz Vazifesidir
    By SeRDeNGeCTi in forum Bediüzzaman ve Risale-i Nur Çalışmaları
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 25.05.11, 10:11
  4. Meksika’ya Gelen İslam
    By muhibbülkurra in forum İnanca ve Düşünceye Özgürlük Platformu
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 15.01.10, 22:51
  5. Cevaplar: 9
    Son Mesaj: 11.09.09, 13:38

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0