Anayasa hukuku kitaplarının tarifine göre; cumhuriyetlerin hükümet-i ferdiye karşıtı olmasına rağmen işte Türkiye Cumhuriyeti, tek kişide tecelli eden bir cumhuriyet-i ferdiyedir. Hem fert hem cumhuriyet, iki zıt nasıl bir araya gelir demeyiniz!..
O takdirde, Avrupalılar gibi Türkiye Cumhuriyet'ini anlamaktan acziyetinizi göstermiş olursunuz. İşte Türkiye Cumhuriyeti bir adamdan ibaret olduğu ve bir adamın kendi kendisiyle mücadele ve münazaa etmesi mutasavver olmadığı için Türkiye'de parti kavgaları, seçim mücadeleleri, hükümete karşı matbuat hücumları ve tenkitleri görülemez. Türkiye Cumhuriyeti yalnız bir adamın şahsına o kadar inhisar etmiştir ki şayet o bir adam, eski arkadaşlarından birçoklarını şimdiye kadar sürekli açığa çıkardığı gibi bugünkü yardakçı ve yardımcılarının çoğunluğundan da ayrılarak birkaç bendesiyle ve belki tek başına bir tarafta kalsa Türkiye Cumhuriyeti'nin onun bulunduğu tarafta olduğuna hükmedilmek lazım gelir.
Vaktiyle benim mebusluğum zamanında İttihat ve Terakki mebuslarının yarıdan çok fazlası ve âdeta büyük çoğunluğu "Hizb-i Cedîd" adı ile ötekilerden ayrılmaya başladılar. Ve bil-fiil ayrıldılar. Lakin Tal'at, Enver, Cemal, "hizb-i kadîm" de kaldığından ittihat ve Terakki onların tarafında kalmış ve ayrılan çoğunluk, ittihat ve Terakkî'ye âsî sayılmıştı. Halbuki ekseriyet halinde bulunan "Hizb-i Cedîd"in maksadı ittihat ve Terakkî'den ayrılmak değil, sınırlı kişilerin tahakkümünden kurtularak ayrılmak istedikleri mütegallibe azınlığının, partiden tart ve ihracını akıllarına getirmeyerek, partiyi yeniden teşkile lüzum gördüklerinden girişimlerinde muvaffak olamadılar ve eski vaziyetlerine dönmek mecburiyetini kabul ettiler. O zaman "Tanzimat" gazetesine yazdığım bir makalede, mealen:
"İttihatçılar, boşuna uğraşmayın, Tal'at, Enver, Cemal nerede ise İttihat ve Terakki de oradadır. Çünkü İttihat ve Terakki onların şahsından ibarettir. Bütün diğerleriniz bir araya toplanarak onları yalnız başına bıraksanız yine parti onlarda kalır. Çünkü İttihat ve Terakki kanunî ve meşru bir siyasî parti değil, bir şekavet çetesi ve bir zorba ocağıdır." demiştim.
Sonunda ne partisine, ne de Meclis-i Mebusan'a, ve ne Padişah'a sormadan Türkiye'yi Harb-i Umumîye sokan İttihat ve Terakki kahramanları hakkında o zamanki sözüm ne kadar doğru idi ve ne kadar doğru çıktı ise Türkiye Cumhuriyeti hakkında şimdiki sözüm de o kadar ve belki daha fazla doğrudur Hele bir partiyi üç-beş kişinin zaptetmesine nisbetle bir memleket cumhuriyetini, bir adamın, şahsında toplaması ve yutması sabık İttihat ve Terakkî'ye benzemiş (...okunmadı) çok işlenmiş ve çok tatbik edilmiş bir istibdat olduğundan adına istibdat denilmek bile, istibdat ile memnudur. Bu, cumhuriyet postuna bürünmüş, kuzey kutbuna arkasını dayamış bir bozkurt istibdadı; ve daha doğrusu bir aç kurt istibdadıdır..
Hiç bir memleketin başına gelmeyen bu afet, kendi milletini kendi askerine kırdıran bu ordu hamakatı Avrupalıların anlayamayacağı ve teşhis edemeyeceği, helak edici bir marazdır.
Her hususta Garp millet ve devletlerini rehber ittihaz edeceğiz diyen şarlatanların, cumhuriyeti millete bırakmayıp cumhuriyet hülâsası gibi bir şahsa temsil ettirmelerine, memlekette muhtelif partilerin kurulmasını ve seçim mücadelelerini kabul etmemelerine, siyasî mücadele ve münazaralardan kurtulduk diye sevinmek ve iftihar etmekten utanmamalarına; hükümeti tenkit, Meclis-i Mebusan'ı tenkit vadilerinde söz söylemeyi menetmelerine; mebusları bir adama tayin ettirmelerine ve müttefikan milletin reyini onlara verdirmelerine ve sonra onlara bile Meclis-i Mebusan'da serbest söz söyletmemelerine; "söz hürriyeti" gevezeliğinden kurtulduk diye yine utanmadan sevinmelerine ve iftihar etmelerine ilâve olarak;
"Avrupalılar da bizim gibi yapmak isterler amma yapamazlar. "Hakimiyet Milletindir" levhasını kalın yazı ile Meclis-i Mebusan'ın en göze çarpan bir yerine astıktan sonra artık millet halt etmesin. Haddini bilsin. Biz ona hâkimiyet unvanı verdik. Efendiliği ile kanaat etsin. Hiç bir şeye karışmasın. Her şeyi biz yapacağız. Fakat nam ona ait olacak. Şeref onun, zahmeti bizim, daha ne ister. Her meziyyeti, her şerefi Mustafa Kemal'in üzerinde topluyorsak da o da milletin halâs'ını olduğu gibi her harekette "Milletin iradesini yerine getiriyorum." diyerek kendisini aradan çıkarmak fedâkârlığını kabul ettiği cihetle, her şeyin Mustafa Kemal'in elinde olmasından milletin şeref ve nüfuzuna bir halel gelmek şöyle dursun, belki bu suretle şeref ve nüfuzu artar. Hükümetin ve yüce meclisinin milletten aldığı kuvvet ve selâhiyetle milleti, karşısında tirtir titretmesi ve gazaba gelince kırıp geçirmesi bile milletin kendi kuvvet ve kudretine tercüman olduğundan, millet için memnun olacak ve hatta iftihar edilecek bir şeydir." fikrini milletin kafasına sokmak ve bütün dünyayı anlatmak...
İşte Avrupa hükümetleri ve diplomatları bu ince noktaları kavrayamazlar. Ya kendilerinde veya milletlerinde bu yüksek kabiliyet yok. Herhalde onlar, yeni Türkiye ricali gibi cesur değil...
Millet kendilerinden korkacağına kendileri milletten korkuyorlar. Güya cumhuriyetin gereği bu imiş...
Halbuki o eski cumhuriyetler ve o cumhuriyetlerdeki hükümetin zayıf kalması gibi büyük bir mahzur vardır. Milleti korkutmayan hükümet, dışarıyı nasıl korkutabilir?
Ama milleti korkutup sindirince mutlakiyet ve istibdat olurmuş. Yok yok, o istemeyerek, mecburî korkutmak suretinde olur. Yeni Türkiye'de ise millet, hükümetten, istibdat zamanlarına nisbetle bin kat fazla korkar, lâkin memnun olarak korkar. Sanki millet, bu yeni cumhuriyet hükümetinin gönüllü esiridir.
İşte meselenin ruhu buradadır. Marifet ve dehâ-i hükümeti mutlakıyetteki hürmet kuvvetiyle hükümetten hesap sorması ve mebus seçimine kadar her işi onun üzerine terketmesi hep bu memnuniyetin eseridir. İşte son mebus seçiminde Mustafa Kemal'e sanki bütün millet; "Vekillerimizi seçmede sen vekil ol." demiş ve onun için bütün millet Mustafa Kemal'i milletin ittifakla istediği mebusların bu adamlar olduğunu kerameti ile bilmiş, anlamış veyahut ikinci seçmenlerden, birinci seçmenlere kadar bütün millet fertleri ile teker teker görüşmüş, anlaşmış gibi bir fikirler uyumluluğu!...
Türkiye Cumhuriyeti'nin "ne sihirdir ne keramet" tarzında hayal oyununu andıran nazariyeler silsilesinin cereyanına kaptırdığımız sözlerimiz de mevzuu gibi ciddiyetini iyiden kaybetti.
Ciddi konuşmak lazım gelince; belli bir-şey ki mutlakiyet ve istibdat mukabili olan meşrutiyetten ve daha fazla olarak cumhuriyetin icap ettiği ve Ankara Hükümeti'nin Meclis-i Mebusan duvarına astığı "Hâkimiyet-i Milliye" kelimesinin lafzı veyahut locadaki hüsn-ü hattı ile değil de mânâsının tahakkuku icabı ile, millet için memlekette siyasî mücadeleler sahasının bilfiil açılmasına dayalıdır.
Hâkimiyet-i Milliye devrinde muhtelif partilerin, muhtelif içtihatların gözükmeme ihtimali yoktur. Hele mebus seçimi gibi "Hâkimiyet-i Milliye" nin temel taşı halinde bulunan bir meseleye, millet karışmayıp hükümetin, özellikle kendisi milletin seçimine muhtaç olan reisi-cumhurun el koymasıhâkimiyet-i milliyenin "hâ" sına,havsalasına sığacak şeylerden değildir.
Şayet Ankara yaranının iddia ettiği gibi hükümet, millete hâkimiyetini ve hükümete karşı her hak ve selâhiyetini vermiş, millet de "Aldım kabul ettim. Fakat yine sana hibe ettim." demiş ise; bu hal, cumhuriyet ve hâkimiyet için millette ehliyet olmadığının ve belki bu tür bir idarenin milletçe kabul olunmadığının en sarih bir itirafıdır.
Millete hâkimiyet verilir de kabul etmez, yine istibdattaki gibi hâkimiyeti hükümete terkederse olur mu? kabul etmek değil, kapar bile.
Amma böyle vermenin, kaparmısın tarzında acı bir istihzadan başka bir manası olmadığı için milleti malına sahip olmak üzere ciddi bir davet telakki edilmesine imkân görülememiştir. Ve bu acı istihzayı millet, darağaçlarına verdiği yüzlerce, binlerce kurbanlarla tecrübe ederek anladıktan sonra İttihat ve Terakki devrinde "Hasret olduk eski istibdada biz" yanıp-yakılmasıyla hâkimiyeti hükümetten beter bulduğu gibi, şimdi ise, o devrin dönme dolabından daha müthiş bir kurt-kapanına düştüğünü görerek her şeyden ve hatta dünyasından bile vazgeçmiştir.
Milletin, hâkimiyeti hükümete terk ettiği falan yok. O, her hakkı kemal-i şerefle kullanıyor. Lakin hükümetini ve bilhassa Gazi'sini pek çok sevdiğinden hukukunu kullanırken memleketin muhtaç olduğu sükûnete dikkat ve ihtimamını unutmadığı için seçimlerde hiç gürültü-patırdı, niza ve kavga olmuyor. Hükümetin namzetlerini kabulde tereddüt göstermeden hemen millet ittifak ediveriyor. Hükümetle millet arasında, yine Mustafa Kemal sayesinde tam bir denge hüküm sürüyor... diyerek Türkiye'nin son senelerdeki vaziyetini tevil ve izah etmeye acaba imkan var mıdır?
Acaba Ankara hükümet ricalinin ve bütün Kemalist gazetelerin ahmak yerine koyduğu dünya kamuoyu, onların hatırı için hakikat-ı hâle bu derece göz yummayı ve kendisine gösterilen ahmak yerinde durmayı kabul eder mi?
Hükümetin arzusuyla bütün millet fertlerinin re'y ve rızası arasında bu kadar uygunluk sağlanmasına beşeriyet tabiatı kanununca ihtimal verebilir misiniz?
300 şu kadar mebusun hepsi Mustafa Kemal'in adayı olduklarına hürmeten bütün milletin müsavi ve müttefik oy'unu alsınlar. Bir hane halkı bir fikirde ittifak edemezken, nerede kaldı ki 14 milyon millet efradı ittifak etsin...
Türkiye sekenesi Allah'ta, Peygamber'de bu derece ittifak edememiştir. Sonra Mustafa Kemal ve adayları iyi adamlar, vatanperver adamlar mı ki bütün iyi adamlar da onlara oy versinler. Lâkin memlekette hiç kötü adam, hiç vatan haini yok mu?
Türkiye gazeteleri yalnız İstanbul'da 50 bin sabıkalı bulunduğunu yazıyorlardı. İşte bu fena adamlar da seçimde kendileri gibi bir fena adama oy verseler ya!
Hayır, onlar da oylarını Mustafa Kemal'in adaylarına veriyor. Suikast suçlarına girişenler, girişecek olanlar diyerek darağaçlarına çekilen bu kadar adamlara sahne olan Türkiye'de Mustafa Kemal'in namzedi hilâfına oy vermek hakkını kullanan tek bir adama tesadüf edilemiyor. Reisicumhurun hayatına kastedecek adam var, hem çok. Lakin ne kendisine ve ne de gerekli gördüğü mebus adaylarına muhalefet edecek tek bir adam yok. Zahir bu memleketin insanları kanunî muhalefet yapmaktan hoşlanmaz, illâ cinayet şeklinde yapmak ister.
Hülâsa seçimlerde bir milletin şu kadar milyon efradından bir tanesi bile hâriçte kalmamak üzere hepsinin içten isteği ile tayin edilmiş adaylarda ittifak etmesini tabiat-ı beşeriye kabul etmez.
Ya bunun tahtında müstatir bir "hüve" vardır, veyahut Türkiye sekenesini insanlık sınırı dışında farzetmek lâzım gelir. Türkiye'de icra-i hükümet eden aç gözlü müstebitler bu mühim noksanı düşünemediler. Düşünseler, seçimlerde " kesr-i musaddek" kabilinden hiç olmazsa küçük bir azınlığı muhalif göstermek inceliğine riayet ederlerdi.