"(O Halde) Bir İşten Boşalınca Hemen (Başka) Bir İşe Koyul." (İnşirah, 94/7)
Bu ayet-i kerime, Müslümana önemli bir hareket felsefesi ve bir hayat düsturu sunuyor. Evet mü'min her zaman hareket halinde olmalıdır. Çalışırken hareket, dinlenirken de hareket.. bir diğer ifadeyle o, mesaisini öyle tanzim etmelidir ki, hayatında hiç boşluğa yer kalmamalıdır. Gerçi muktezay-ı beşeriyet olarak dinlenmeye ihtiyaç duyduğunda o da dinlenecektir ama böyle bir dinlenme de yine aktif dinlenme şeklinde gerçekleşmelidir. Mesela, dimağı okuma ve yazma ile meşgul olan ve yorulan biri, dinlenirken yan gelip yatabileceği gibi, pekala meşguliyet değiştirerek dinlenebilir; Kur'ân okuyabilir, namaz kılabilir, kültürfizik yapabilir, musahabe ve mülatefede bulunabilir ve hâkeza. Bunlarla yorulduğunda da döner tekrar kitap mütâlâsına başlar.
Hasılı, sürekli hareket, sürekli iş çizgisini bir meşgaleyi bırakıp diğerine geçme.. böylece "çalışarak dinlenme, dinlenirken çalışma" metoduyla hareket etme mümince bir davranış olsa gerek.
Bu meseleyi hizmetimiz açısından değerlendirecek olursak, her zaman ifade edildiği gibi biz, adeta cebrî lütuflar cereyanı içinde bulunuyoruz. Öteden beri kabul edilen ve uygulanagelen hizmet üslubu içinde, bizler istesek de istemesek de, Kur'ân'ın bu düsturunu hayatımıza hep uygulayageldik. Şöyle ki; bir zamanlar üç-beş talebenin barındığı evlere hasr-ı himmet edip, o çizgide himmetlerimizi biledik. Sonraları artık bize düşen vazife bitti deyip ülfet ve ünsiyetin pençesinde bir gevşemeye gireceğimiz sırada yurtlar, okullar karşımıza çıktı ve bizi yepyeni ter ü taze hizmetlerin en erişilmez zevklerini duyurdu. Evlerde uğradığımız aynı akibete burada da uğrayacağımız endişesi ile yüreklerimizin korku ile hopladığı bir anda da yurt dışı hizmetler devreye girdi ve bize hak yolunda olmanın bütün ezvâkını bir kere daha yaşattı. Derken, hayatın diğer alanlarına yansıyan üniteler ve daha başkaları bizler bir hizmetten fâriğ olur olmaz ve artık vazifelerimizi yerine getirdik; şimdi biraz dinlenelim diye düşündüğümüz hemen her zaman Allah karşımıza bir başka hizmet şekli çıkardı. Onun için başta bu manayı ifade için bizim bir cebrî lütuflar cemaati olduğumuzu ima etmeye çalışmıştım. Demek ki bizler "bir işten boşalınca hemen (başka) bir işe koyul" ayetinin mana ve muhtevasını sistematik bir şekilde temsil etmekteyiz.
İşin aslına bakılacak olursa, zaten bunu yapmak zorundayız. Bir kere Cenab-ı Hakk'ın bizlere ihsan buyurduğu her nimet çok büyüktür. İnsan olmamız bir nimet; sağlık, sıhhat, afiyet ve hele imanla bu nimetleri duymak bambaşka bir nimet; yeme-içme, ebediyeti ve ebedi nimetleri bekleme her şey ama her şey bir nimet. Fakat bizler ülfet ve ünsiyetin çocukları olarak, çok defa bunların gerçek kadr ü kıymetini bilemiyor ve dolayısıyla da bir türlü şükürlerini eda edemiyoruz. Bırakın bunları başımızı kaldırıp etrafımıza baksak pek çok yerde sıcak savaş hüküm sürmekte, her gün binler, yüzbinler kan ağlamakta. Dünyanın her yerinde Müslümanlar zulüm görmekte, Müslüman ülkelerdeki despot idareciler, inanan insanlara ne zulümler ne zulümler yapmakta. Şimdi etrafımızda hadiseler bütün dehşet ve ürperticiliği ile böyle cereyan ederken bizim hidayet üzerinde bulunmamız, mükellefiyetlerimizi yerine getirebilecek müsaid ortamı bulmamız, inancımızdan dolayı türlü türlü zulüm ve hakaretlere -eskiye ve başka ülkelere nisbetle- maruz kalmamamız birer nimet değil midir? Ve bütün bunlar şükür istemez mi? Öyleyse, her zaman hizmete koşmalı ve mevcut hizmet sistematiği içinde verilen vazifeleri dur-durak bilmeden yerine getirmeli ve nefsi amel içine dercedilen ezvak-ı ruhiye ve maneviyeyi bütün derinliğiyle yaşamalıyız.
Evet bizim için iş bitti diye rahata düşüp olduğumuz yerde kalma söz konusu değildir. Bize düşen şey bir hayırdan boşalınca ikinci bir hayıra koşma, yorulma içinde dinlenme, dinlenmeyi bir başka yorulmanın mukaddimesi haline getirme, 'usür'lerde 'yüsr' yaşama, 'yüsr'leri de büyük 'usür'lerin gerektirdiği metafizik gerilimler istikametinde değerlendirme ve bütün sa'yü gayretlerimizde fiziğin metafiziği, metafiziğin de fiziği tamamlayıcılığı esprisiyle davranma ve hayatında boşluk olmayan bir insan gibi yaşamaktır.
Diğeri; Allah (cc) Kasas Suresi'nin başından, bu ayete gelinceye kadar, Hz. Musa ve O'nun hayatındaki ilginç noktaları, O'nun Firavunla olan mücadelesini, kendi kavmi ile olan münasebetlerini anlatıp tarihi tekerrürler devr-i daimini nazara verdikten sonra Efendimiz (s.a.s) için de bunların mukadder olduğunu hatırlatarak bir sünnetullah vurgulaması yapmakta. Şöyle ki yeri gelince Allah Rasulü de, tıpkı Hz. Musa gibi yurdundan, yuvasından çıkarılacak ve başka bir yerde ikamete zorlanacaktır denilerek değişmeyen bir kanuna dikkat çekilmektedir. Bu meselenin ayetle olan alakasına gelince; sure Mekke'de nazil olmuş, şu anda mealini verdiğimiz ayet ise, bir rivayette hicret esnasında indirilmiştir. Demek ki bu ayeti ile Kur'an, bir taraftan Mekke'den çıkartılmakla üzgün olan Nebisinin gönlüne huzur üfleyerek, şimdilerde çıkarıldığı Mekke'ye dokuz-on yıl sonra yeniden döneceği müjdesini vermektedir ki, bu tevcih daha güçlü ve aynı zamanda gaybi bir haber olması itibariyle dava-yı nübüvvete de delalet etmektedir.
Mevsimi gelince Mekke fethedilmiş, hasımlar dûçâr-ı zillet olmuş; İnsanlığın İftihar Tablosu da aziz arkadaşlarıyla tasavvurlar üstü bir muvaffakiyetle yeniden o şanı yüce "meâd"a avdet etmişlerdir. Meâd sözcüğünden anlaşılan da ilk önce orada bulunma esas olduğuna göre bu yaklaşım doğruya daha yakın görünmektedir.