+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 8 ve 8

Konu: Bilimcilik Yargılanıyor

  1. #1
    Ehil Üye gulsah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2006
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    2.641

    Standart Bilimcilik Yargılanıyor

    s.a

    Kütüphanemde tozlanmaya yüz tutmuş , evelden okuduğum kitaplar? tekrar okumaya başlad?ğ?m şu günlerde yazarlar?n?n Yamine B. Mermer - Metin Karabaşoğlu - Senai Demirci gibi mütefekkirlerden oluşan '' B?L?M?N ÖTEK? YÜZÜ '' adl? kitabdan sizinle harikulade bir bölümü paylaşmak istiyorum inşallah

    Metin Karabaşoğlu' na ait bu yaz?n?n uzunluğu sizleri sak?n usand?rmas?n , kitap noktas?nda çok zor beğenen , beklentileri yüksek olan kardeşler varsa , bu kitab? kesinlikle tavsiye ediyorum tad? damaklar?nda kalacak inşallah ...




    Bilimcilik Yarg?lan?yor


    Metin Karabaşoğlu


    KÜTÜPHANE BUGÜN SAK?N. Ne kafalar? kitaplar aras?nda kaybolmuş öğrenciler var, ne de masalarda kitaplar. Kitaplar?n hepsi, raflarda. Vakit henüz erken. Gün?ş?klar? binan?n yüksek ve darac?k pencerelerine daha yetişememişler. ?çerisi loş. D?şar?da, hemen bitişikteki binada, tören haz?rl?klar? yap?l?yor. Diploma töreni...

    Alt? y?l önce, ‘T?p Fakültesi öğrencisi’ kayd?m? orada yapt?rm?şt?m. O binan?n bitişiğindeki bir diğer binan?n bodrum kat?nda ise, ilk s?n?fta nice fizik, kimya, biyoloji deneyi yapm?şt?m. Sonra s?ra insan vücuduna, insan biyolojisine kadar gelmişti.

    O s?ralar, her sabah yan?ndan geçtiğimiz ve önünde her gün endişeli, heyecanl? insanlar?n bekleştiği ‘Acil Cerrahi’ binas? bana bayağ? yabanc? gelirdi. Neyse ki, aradan y?llar geçti de, ben de Acil Cerrahide olup bitenleri yaşayan kahramanlardan biri oldum. Kaç yaral?ya dikiş att?m, kaç pansuman yapt?m, kimbilir. Son dört y?l boyunca, değil Acil Cerrahi, kocaman hastanenin her binas?n? kat kat dolaşt?m. Kimi zaman bir bebeğin ilk ağlay?ş?na şahit oldum, kimi zaman parmaklar?m aras?nda bir kalbin son ç?rp?n?şlar?n? duydum. Şimdi ise, doktorum art?k. Babam?n lise y?llar?ndaki özlemiyle ‘bir meslek sahibi’yim.

    Birazdan diplomam? alacağ?m.

    Güneş biraz daha yükselmiş olmal?. ?leride sol köşedeki pencereden içeri gün?ş?klar? huzmeler halinde süzülüp, raflardan birine vuruyor. Kitaplar?n ismini okuyabiliyorum: cerrahi kitaplar?. Attar’?n Mant?ku’t-Tayr’?, Schrödinger’in What is Life’? olacak değil ya! Onlar benim için ‘meslek d?ş?!’ "Şu anda güneşin nas?l olduğunu tasvir eden bir şiir kitab? olsayd? orada" diye düşünüyorum. Dudağ?mda bir tebessüm. "Olur mu? Gündoğumunun davet ettiği ilhamlar da çal?şma sahama girmiyor."

    Güneş, sadece deri kanserinin sebebi, benim için. 5. s?n?f dermatoloji staj?nda öyle öğrenmiştim. 3. s?n?f biyokimya dersine göre ise, yediğimiz herşeyde güneşin ?s?s? ya da rengi, enerjisi vard?. Hepsi bu. Ah şu t?p! Bana güneşin dostluğunu bile unutturmuş.

    Bizim kütüphanede, Mevlânâ’n?n Fîhi Mâfih’i kadar, Einstein’in izâfiyet teorisini, Sagan’?n Cosmos’unu okuman?z da pek mümkün değil. Gökyüzü, y?ld?zlar ve Samanyolu da mesleğimin d?ş?nda. Hatta bir zamanlar har?l har?l çal?şt?ğ?m?z fizik, biyoloji, biyokimya konular? bile şimdi bana çok uzak geliyor. Şimdilerde, molekül formüllerini, atomlar?, elektronlar?n h?z?n? zar-zor hat?rl?yorum. Anadolu’nun kimbilir hangi kasabas?nda hastalar?m beni bekliyor: Mide ülseri mi var, yoksa kalb yetmezliği mi?

    Birazdan diplomam? alacağ?m.

    Gözlerim raflarda, ?ss?z kütüphaneyi dolaş?yorum. Hemen arkamdaki duvarda barsak hastal?klar?yla ilgili olanlar? s?ralanm?ş. Onlar?n hemen yan?ndaki raf, kan hastal?klar?na ayr?lm?ş. Yavaş ad?mlarla, kütüphanenin, son birkaç y?ld?r pek uğramad?ğ?m bölümüne geçiyorum: ‘temel bilimler.’ Raflar, eski bask?lar da olsa, küçümsenmeyecek say?da fizik, kimya, biyoloji, organik kimya, biyokimya kitaplar?yla dolu. Biyoloji kitaplar?ndan birinin kapağ?n? aral?yorum. Sadece ‘içindekiler’ k?sm?na bak?p, hücreyi, hücre zar?n?, hücre çekirdeğini, makromolekülleri, DNA’y?, RNA’y?, hatta atomlar? hat?rl?yorum. Bugünlere bunlar? öğrenerek gelmiştim. Ama bu konular?n defteri, çoktan dürüldü bile.

    Birazdan diplomam? alacağ?m.

    Kütüphanenin dergiler köşesine geldiğimde, hastal?klardan, klinik vak’alardan, yeni teşhis ve tedavi usullerinden söz eden onca dergiyi aş?p, uzun zamand?r elime almad?ğ?m eski bir dosta uzan?yorum. Üç-dört y?l önce, çat-pat ?ngilizce’me rağmen, severek okuduğum Scientific American bu. Benim gibi bir hekim için, ‘meslek d?ş?’ say?l?r asl?nda.

    Safyalar? çeviriyorum. DNA ile ilgili bir yaz? gözüme tak?l?yor. Yaz?dan önce, giriş sayfas?... Siyah zemin üstüne, iki sayfay? bir uçtan öbür uca saran k?rm?z?l?, mavili, beyazl?, temsilî bir DNA modeli; içinde beyaz bir başl?k: "The High Fidelity of DNA Duplication." Yaz?, birkaç ay sonra Anadolu’nun bir köşesinde "Tedavi olsun" diye yapacaklar?ma temel olmuş konulardan birine ait. DNA’n?n nas?l hatas?zca kopya edildiğini anlat?yor.

    Önce, k?sa bir giriş fasl?. Özetle, DNA anlat?l?yor. Sonra ‘geçiş’ bölümüne geçişin cümlesi: "Bunu, tabiat, birkaç ilave mekanizmadan türetmiş olabilir." Devam?nda sitozin’i, timin’i, guanin’i, adenin’i ile nükleotidler, DNA, kopyalanma... derken, son cümle:


    " DNA kopyalamadaki esneklik ve kusursuzluk aras? denge, diğer birçok biyolojik sistemde olduğu gibi, milyarlarca evrim y?l?n?n hassas, karmaş?k ve ustaca bir ürünüdür."
    Daha üç-beş gün önce, birkaç arkadaş?m ile "Bilim tarafl? m?, tarafs?z m??" diye tart?şt?ğ?m? hat?rl?yorum. Jetonlar t?ng?rd?yor. Cevap beliriyor. Yaz?ya girişte ‘tabiat,’ devam?ndaDNA’n?n ‘kendi kendine"’kopyalamas?, sonuç bölümünde ‘evrim.’ S?rayla "Tabiat yapt?", "kendi kendine oldu", "sebepler sonuç verdi." Böyle tarafs?zl?k, tarafl?lar baş?na!
    O tesbitle, kütüphanedeki DNA ile ilgili kitaplara yöneliyorum. Diploma töreni filan umurumda değil art?k. Bir kitap elime geçiyor: Science in Action. Sayfalar? aras?nda geziniyorum. Bir de ne göreyim! DNA’y? bir ‘plan’ ve bir ‘fotokopi makinesi’ olarak anlatan say?n biyolog ard?ndan şöyle diyor:

    "Bir plan ve bir fotokopi makinesi bir ev yapmaz. Fakat DNA molekülleri, hücre etraf?nda bulunan malzemelerden proteinler imal eder."

    Alâka nerde? Mant?k nerde? Ama garipsemiyorum. Zira, biliyorum, bir as?r önce, atas? Darwin de öyle bir laf etmişti:

    "Bir kap? menteşesinin insan taraf?ndan yap?ld?ğ?n? iddia ettiğimiz gibi, bir midye kabuğundaki mafsal?n harikulâde ak?l sahibi bir varl?k taraf?ndan yap?lm?ş olduğunu iddia edemeyiz."
    Demek, biyologlar, bir as?rd?r "Yerinde say, bir-ki" duruşuyla, dönüp dönüp ‘minare’ okuyorlar!
    Konu gulsah tarafından (28.05.07 Saat 18:23 ) değiştirilmiştir.

    ''Şahsın üslub-u beyanı , şahsın timsal-i şahsiyetidir.

    Ben ise :

    gördüğünüz veya işittiğiniz gibi , halli müşkil bir muammayım ''

    Said Nursi


  2. #2
    Ehil Üye gulsah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2006
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    2.641

    Standart

    II.


    DNA, benim on bir senelik dostum. Kendisi ile orta-2’de tan?şt?m. Fen Bilgisi hocam, ‘hayat?n temeli’ demişti onun için. Dahas?, bir DNA molekülüne yüklü bilginin, eğer kitaba aktar?lacak olsa, 46 ciltlik bir ansiklopediye bedel olacağ?n? söylemişti. Büyüleyici birşeydi bu. Oysa DNA, mikroskopla ancak görülebilir bir hücrede, mikroskopla dahi görülemeyen; eni ancak angström ile, milimetrenin milyonda biri olan bu ölçüyle ifade edilebilen birşeydi. 20 angström’lük bir eni vard?. Beş milyar nükleotidden meydana geliyordu. Adenin (A), guanin (G), timin (T), sitozin (S) adl? bu nükleotidler A-T ve S-G şeklinde, 3,4 angstromlük aralarla, DNA molekülüne bir ip merdivenin basamaklar? olarak dizilmişlerdi. Bu ‘ip,’ uzat?lsa 1, 5 metreyi bulurdu. Oysa, eğribüğrü, yay gibi hali ile, DNA mikroskopla ancak görülen hücrenin merkezine yerleşmişti.

    Bu haliyle, DNA, ad? her an?landa, hayret veren birşeydi benim için.

    Lisedeki biyoloji derslerinde, onunla daha da yak?ndan tan?şm?ş oldum. Bu arada, Fen Bilgisi hocam?n DNA’y? 46 ciltlik kitaba bedel olarak anlat?rken hata ettiği anlad?m. Meğer 46 ciltlik ansiklopediye değil, 4000 cilt kitaba bedel koca bir kütüphane imiş DNA. ‘Bilinmeyen’e o denli merak duyduğum o y?llarda okuduğum bir kitaptan öğrenmiştim bunu. Tipik bir DNA kromozom molekülü, yaklaş?k beş milyar çift nükleotidden ibaretmiş. Bu ise, yirmi milyar bilgi’ye; yani 2 milyon sayfaya; yani her bir cildi 500 sayfal?k 4000 ciltlik bir kütüphaneye tekabül ediyormuş. O s?ralar bu rakamlar? görünce hayretler içinde kald?ğ?m? hat?rl?yorum Fakat, şimdi şimdi düşünüyorum. O kitab?n sahibi, Carl Sagan, sözüm ona o gözüme büyük görünen rakamlar? verirken, akl?nca beni ayakta uyutuyor. Evet, öyle. Çünkü DNA’da sakl? bilgi, 4000 cilde hiç mi hiç s?ğmaz. Sagan, o rakama, ‘nükleotid’i birim kabul ederek var?yor. Ama, nükleotid, nihaî birim değil ki. Karbon, hidrojen, azot ve oksijen atomlar?ndan müteşekkil. Ve ayr?ca, her DNA birleşmesinde anahtar rol oynayan fosfat var. Eğer nükleotidi değil, atomlar? birim al?rsak, bu rakam milyarlarca kitab? ifade edecek derecede büyüyor. Ama, biliyorum, atomlar da nihai birim değil. Protonu, nötronu, elektronlar? var. Meselâ elektron birim al?nsa, rakam kat kat daha büyüyor. Sonra, daha da alt-partiküller, bilemediğim daha da alt olanlar?... derken, ortaya 4000 kitab?n yan?nda ‘hiç’ mesabesinde kald?ğ? bir sonuç ç?k?yor: Her bir DNA molekülünde, sonsuz bir ilim sakl?. Ama, Sagan’?n hesab?na boğulmuşken bunu hiç görememişim de, haberim yok.

    Zihnim o istatistik rakamlar?na boğulmuşken, bir başka şeyin de fark?na varamad?ğ?m? şimdi anl?yorum. O s?ra, nas?l da bir çizgi çizivermişim; sperm ve yumurta-zigot-insan-sperm ve yumurta-zigot-Ö insan diye. Öylece her bir hücredeki DNA’n?n kendi kopyas?n? ürettiğini farzederek, nesilden nesile uzay?p giden bir silsile kuruvermişim.
    Gerçi, en sonunda, o gencecik masumlukla "Allah’?n işine bak!" dediğimi hat?rl?yorum ya, biraz da al?şkanl?ktan. Yahut, ne sperm halinde, ne zigot iken, ne de şu halimde iken, vücudumu Allah’?n varl?ğ?n? pek düşünmeden pekâlâ aç?klad?ğ?m? san?yordum. Sanki DNA, makine gibi birşeydi; kurulmuştu ve işliyordu. Okul boyu öyle öğrenmiştim. Kitaplar hep öyle anlat?yordu. Hiçbiri aç?k aç?k Allah’? reddetmiyordu, ama herşeyi öylesine ‘kendiliğinden’ oluyormuş gibi anlat?yorlard? ki, gizliden gizliye O’nu reddetmiş oluyorlard?.


    devam? var inşallah ...

    ''Şahsın üslub-u beyanı , şahsın timsal-i şahsiyetidir.

    Ben ise :

    gördüğünüz veya işittiğiniz gibi , halli müşkil bir muammayım ''

    Said Nursi


  3. #3
    Ehil Üye gulsah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2006
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    2.641

    Standart

    III.

    Dışarıda diplomalar verilmekte... Ben ise hâlâ kütüphanedeyim. Vazgeçtim diploma töreninden. Kitapları, altı yıllık öğrenimime temel olmuş, zihnimi birşeylere bağlamış kitapları taramaya devam ediyorum. O ara, bir önceki sene bir derginin "İlim Allah’ı tanıyor" başlıklı bir incelemesine karşılık "Niye sadece fizikçiler konuşuyor?" diye soran bir mektup okuduğum aklıma düşüyor.

    Kendi kendime, "Başka bilim dalları, meselâ hayat bilimleri, meselâ biyoloji henüz Allah’ı tanımamış ki" diye söyleniyorum. Altı yıllık eğitimimle şahidim buna. İşte şu raftaki kitaplar! Hepsi bunun şahidi..


    Meselâ, DNA’nın iki ‘mucid’inden Francis C. Crick, o kitaplardan birinde, soruyor: "Hücreler dokuları, dokular organları, organlar bütün organizmayı oluşturmak için nasıl birleşiyor?" Sorunun içinde, bir başka sorunun cevabı saklı: "Hücreler dokuları yapar, dokular organları."

    Crick’in cümleleri dikkatimi çekiyor. Sözümona, masum bir araştırma. "Bir organizma, molekülleri büyük bir çeşitlilik ve kusursuzluk içinde nasıl inşa ediyor?" "Bir kas lifi, nasıl son derece düzenli bir büzülür makine üretiyor?" Sanki inşa eden, ‘organizma.’ Sanki ortada har-gür çalışan bir ‘makine’ var. Sanki bıçağı değdirdiğim an lime lime olacak kadar yumuşak, zayıf ve korumasız kas lifi, bir de ‘yaptığı’nı ‘son derece düzenli’ yapacak kadar bilgili. Crick ne kadar ‘tarafsız’ ve ‘masum’ ve de ‘cevabı kendinden’ sorular ile araştırma yapıyormuş, hayret!

    Sonra, başka başka kitaplara da bakıyorum. Sonunda, George W. Beadle’ın özetlediği ‘mütemadî silsileler’ ile, yani biraz Latince konuşursak, felsefenin mahsulü bir ad infinitum olayı ile yüzyüze geliyorum. Beadle’ın dediğine göre, "Her organik kimyacının bildiği gibi, organik moleküller inorganik moleküllerin etkileşimi ile oluşmuş." Ya inorganik moleküller? Onlar da, ‘elementlerin etkileşimi’ ile. Elementler ise, ‘uygun zeminlerde yaşanan tabiî ve kaçınılmaz süreçlerin bir sonucu olarak daha basit elementlerden türemiş’ler.

    Genetikçi Beadle apaçık böyle diyor. Kâinatın en başında sadece hidrojenden ibaret olduğunu; sonra helyum, berilyum, karbon, oksijen çıktığını söylüyor. Silsileyi, su-inorganik moleküller-nükleotidler-aminoasitler-DNA-RNA-virüs benzeri sistemler-hücre altı organizmalar- hücre-çok hücreliler-bitkiler-hayvanlar-insan diye uzatıveriyor.

    Ve bütün bunları niye mi anlatıyor? Şu gözümüz önündeki kâinatı; şu yaşadığımız günün cıvı cıvıl hayat dolu, güzellik dolu, hikmet dolu, muazzam ve muntazam kâinatını izah için. Ama, onu şimdi ile izah etmiyor nedense. Şu hayatın, şu hikmetin, şu düzenin, şu oluşun izahını yapmak için ötelere, tâ gerilere gidiyor. Bugünde kalsa, bunu bir hayat Vereni, bir Düzenleyeni, bir hikmet Sahibini, bir Yapanı anmadan anlatmanın imkânı yok da... Ama, zaman araya girince, ‘evrim’ gibi, ‘tesadüf’ gibi kendince izahlar bulabiliyor. Geçmiş zamana kaçınca, kendi iddiası için, isbatlamasa dahi, ‘muhtemel’ demesi mümkün. Çünkü, geçmiş zaman geçmiş gitmiş. Geri getirip görmenin imkânı yok.

    Eski Yunan’dan kalma Dehrîlik, yani zamana ilahlık verme gibi bir felsefî akım olduğunu biliyorum. Meğer bugünün ilim adamları da, bugün eşyayı sanatlı, hikmetli yaratan Birisine verecekleri hayatı, ilgiyi, hikmeti; şu yollarla zamana kaçıp, zaman içinde birbirini takip eden silsileler çizip şuna-buna taksim ediyorlar. Sözümona, yaptıkları ‘tarafsız bilim.’

    O ‘geçmişe kaçış’ ile, meselâ Carl Sagan’ın "...Bir gün tümüyle rastlantı sonucu beliren bir molekül, bulamaçtaki öteki molekülleri yapı taşları olarak kullanıp, kendi kaba kopyalarını yaptı" diye yazdığını görüyorum. Sanki, bir masal kitabı! Bir diğeri de şöyle yazıyor: "Aminoasitler ve nükleotidler okyanuslarda çorbayı andırır bir halde imişler. Sonra birbirleri ile çarpışa çarpışa, büyüyüp molekül olmuşlar. İşte o milyonlarca şans ilişkisinden, hesaba sığmaz tesadüfî çarpışmalardan sonra, DNA doğmuş." Bir diğerine göre, bu, ‘parmakların dağınık halde bulunduğu bir odada, her elin tesadüfen parmakları bulması gibi akıl almaz birşey’miş. ‘Bir kimyevî süreç olarak DNA’nın çiftlenmesi, tabiatın sihirbazlık çantasının en harikulâde sihri’ imiş.
    Koca koca biyologların bu masallar ile nasıl avunduğunu görünce, bir diğer biyologun, Lives of a Cell (Bir Hücrenin Hayatları) yazarı Lewis Thomas’ın biyoloji hakkındaki hükmüne hak veriyorum: ‘biyomitoloji.’ Yani, hayata dair efsaneler bilimi. Bu insanlar
    biyolog değil yani. ‘Biyomitolog.

    ...

    ''Şahsın üslub-u beyanı , şahsın timsal-i şahsiyetidir.

    Ben ise :

    gördüğünüz veya işittiğiniz gibi , halli müşkil bir muammayım ''

    Said Nursi


  4. #4
    Ehil Üye gulsah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2006
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    2.641

    Standart

    IV.

    Efsaneler fasl? bir yana, her ilgili kitap, başka şeylerden de söz ediyor. Meselâ, Fischberg adl? bir biyologu tan?yorum. Fischberg, geçmişten yaşad?ğ?m?z âna geliyor. Her canl?n?n yaşad?ğ? bu serüveni, efsaneyi değil gerçeği görüyor. Gördüğü manzaralardan hayrete düşmüş halde, sorup duruyor:

    "Basit görünüşlü bir yumurtadan her ayr?nt?s?nda tam ve mükemmel, ve tasavvur edilemez derecede karmaş?k bir organizma teşekkül eder. Her bir organ, doğru yerde ve doğru büyüklüktedir ve her biri, kendi özel fonksiyonuna uygun hücre çeşidini taş?r. Farks?z bir yumurta hücresinden, nas?l ‘ihtisas kazanm?ş’ kalb, sinir, kemik, kas veya karaciğer hücreleri doğuyor? Bu olay? her canl? yaş?yor. Bu olay, milyonlarca y?l önce, bilinmeyen bir mekân parças?nda değil, şimdi oluyor."

    Anlat?ld?ğ? üzere, bu hadisenin her bir safhas?, son derece mükemmel bir işleyişle yaşan?yor. Bir kere, DNA’lar, ‘kusursuzca’ programlanm?şlar. Onunla bağl? her bir molekül, ‘dikkatlice koordine edilmiş.’ DNA polimeraz enzimi ile, DNA sarmal?n?n ‘mükemmel bir şekil almas?’ sağlan?yor. RNA’lar ise, hücrenin çekirdeğinin d?ş bölgelerinde, enzim yap?l?ş?na ‘tam yerinde ve tam zaman?nda’ kat?l?yor. Velhas?l, DNA’da, ‘büyülü bir kabiliyet,’ ‘yüksek bir kusursuzluk düzeni’ sakl?. Hem DNA, ‘mükemmel olarak kurulmuş,’ ‘karmaş?k’ó‘kar?ş?k’ değil!óve ‘muazzam’ bir kitapl?k gibi. Hücreler ise, ‘olağanüstü bir hünerle paketlenmiş ve bağlanm?ş’lar. Aralar?nda ‘mükemmel bir işbölümü’ görülüyor. Hücre yap?s?, ‘ince bir işçiliğe’ dayan?yor. "Hücre içi öylesine düzenli bir işbirliğine dayan?yor ki!" "Canl? hücrede, y?ld?zlar ve galaksiler âlemindeki gibi, karmaş?k ve güzel bir düzen hüküm sürüyor." Meselâ, bir bitki veya hayvan dokusundaki hücrelere bak?l?nca, ‘hepsinin maksatl? bir istikamette, tam bir sadelikle hareket ettiği beliriyor.’ ?nsan hücrelerine bak?l?nca, insan vücudu, ‘ince bir âhenk içinde birlikte çal?şan trilyonlarca hücreden yap?lm?ş’ olarak görünüyor. Herşey, ‘son derece düzenli.’ Carl Sagan’?n deyimiyle, "Ne şaş?las? bir düzen! Bitkilerle insanlar?n birbirinin soluğunu al?p vermesiyle, gezegen çap?nda karş?l?kl? bir hayat öpücüğü döngüsü, l50 milyon kilometre uzaktaki bir y?ld?z?n enerjisiyle, sürüp gidiyor."

    Bunca harika bir düzenin, bunca harika düzen içinde herşeyi herşeyle bağlayan bir sonsuz ilmin, sonsuz kudretin, sonsuz hikmetin ?ş?ğ?nda, Jacques Monod’un ‘çelişkisi’ ile de tan?ş?yorum. Bir yanda,nereden bellediyse bellediği üzere, "Tabiat fenomenini illet içindeóyani bir kasd ileó yorumlayamay?z" diyor Monod. Niye? Buna kim engel ki? Ama yine ayn? Monod, eklemeden duram?yor: "Fakat, yaşayan organizmalar?n bir kasd ile yap?l?yor ve işliyor olduğunu da görüyoruz. Bu çelişki, biyolojinin ana problemidir."

    Çelişki galiba biyolojide değil, diyorum. Problem, biyolojiyi materyalist felsefenin tabirlerine mahkum edenlerde...

    Halbuki, bunca ‘şans,’ ‘tesadüf,’ ‘tabiat,’ ‘evrim,’ ‘zaman içinde,’ ‘kazara’ oklar?na rağmen, biyoloji, ortada düzenli, ölçülü, sanatl?, hikmetli, kasd ile işleyen mükemmel, muntazam, sonsuz bir ilim ve kudreti gösteren bir muazzam kâinat?; düzenleme, takdir, tedbir, teşkil, tevzin gibi nice fiilin görüldüğü güzel mi güzel bir kâinat? gözlere gösteriyor.

    Düşünüyorum: Apaç?k görünen, herkesin kabul ve teslim ettiği bu fiiller kime verilecek? ‘Kör tesadüf’e mi? Mevhum ‘tabiat’a m?? ‘Şans’a m?? Yoksa?..

    Robert Jastrow, cevaba yetişiyor. Esasen, konuyu ‘tesadüf,’ ‘evrim,’ ‘şans,’ ‘kaza,’ ‘kendiliğinden’ gibi y?ğ?nla kelimeye boğmuş biri Jastrow. Ama en sonunda soruyor: "Peki, bunlara dayad?ğ?m?z hayat?n kökeni teorisini destekleyen kesin bir delil var m??"

    Elcevap: "Hiç yok."
    Jastrow devam ediyor. "Bilim, yeryüzünde hayat?n kökeni sorusuna dair tatminkâr bir cevaba sahip değildir."


    ...

    ''Şahsın üslub-u beyanı , şahsın timsal-i şahsiyetidir.

    Ben ise :

    gördüğünüz veya işittiğiniz gibi , halli müşkil bir muammayım ''

    Said Nursi


  5. #5
    Ehil Üye gulsah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2006
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    2.641

    Standart

    V.



    İşte o yüzden, "Kimbilir," diyor Jastrow, "belki de, hayat bir mucizedir." Bu, bir bilim adamından hiç mi hiç beklenmeyen bir söz. Üçyüz küsur yıldır ‘mucize’yi dünyamızdan silmeye; herşeyin mu’cizâne değil de, ‘doğal olarak,’ ‘kendiliğinden,’ ‘rastlantısal olarak’ ‘oluştuğu’nu ispata, böylece yaratılan ile Yaratıcısı arasındaki bağı koparmaya çalışan modern bilimin bir temsilcisi ‘mucize’den söz etsin. Mümkün değil! Şaşırıyorum. Jastrow da bunun farkında olmalı ki, şöyle bir ilâvede bulunuyor. "Bilim adamları bu görüşü kabule isteksizdirler. Ama tercih imkânımız da sınırlı: Hayat ya bizim gezegenin yüzünde bulunan hayatsız maddede olan kimyevî reaksiyonlar ile kendiliğinden oldu veya bir Yaratıcının iradesiyle yaratıldı." "İkincisi," diyor Jastrow, "ilmî araştırmanın ötesinde, bir inanç meselesidir. Doğru. Ama, diğeri de bir inanç meselesi değil midir? O da, kesin bir delil olmasa bile, bilim adamlarının hayatın kökenine dair söylediklerini doğru kabul etme inancına dayanmıyor mu?"

    Bu tesbitler ile, yeni bir noktanın eşiğine varır gibi oluyorum. Demek, diyorum, ‘gördüğümüz’e hangi mânâyı yükleyeceğimiz, neticede bize bağlı. Gören bizim gözlerimiz. Düşünen ve yorumlayan biziz. Herşey kendi aklımıza güvenip ‘deha’ya mı; yoksa bize gördüğünü düşünsün diye aklı da veren ‘Hüda’ya mı tâbi olacağımıza bağlı.

    Nihayette, bilime rengini veren bizleriz; ya da daha doğrusu, bilim adamları yani... Bilim onların bakış açısına göre renk alıyor; buna göre anlam kazanıyor.

    O ara, "Hayatın Yedi Sırrı"nı yazan Guy Murchie’nin bir tesbiti ile tanışıyorum. Hayatı ‘inançsızlıkları’ istikametinde ‘tesadüf’ ile açıklamaya kalkışanlara mukabil, mantıkça da bunun reddedildiğini yazıyor Murchie. "Ben matematikçilerle konuştum. Tesadüfün isbatlanamaz olduğunu söylediler" diyor. Zira, ortada ap açık görünen kasd ve hikmet, "varlık âleminin kör şans eseri var olmadığına işaret ediyor.."

    Sonra, "Yeryüzünde hayatın tesadüfen var olduğuna dair hiçbir gerçekçi ihtimal yoktur" diyor Murchie. Jim Brooks ise, bu inceliği görememiş olmalı ki, gerçeğe dayanmayan, ama kendi kafasında hayalen kurduğu bir ihtimal hesabına girişiyor. "Enzim gibi bir karmaşık molekülün şans eseri meydana gelmesi ihtimali 10-301’dir. DNA molekülünün şans eseri olma ihtimali ise 10-415’dir" diyor. "Bunlar gösterir ki DNA, proteinler, enzimler gibi hayatın karmaşık moleküler tuğlalarının şans eseri olduğunu söylemek çok zordur. Basit bir hücrenin dahi tesadüfen olduğu düşünmek imkânsızdır."

    Brooks’u anlıyorum. Öylesi bir hesaba girip, sağda 415 sıfırla ifade edilebilen büyük bir ihtimali bir tarafa, solda 415 sıfırla (0.00000000...1) ifade edilen küçük bir ihtimali diğer tarafa alıyor; ve her aklın yapacağı üzere, o alabildiğine büyük ihtimali tercih ediyor.

    Fakat, birilerinin "Olsun, Çok küçük bir ihtimal, ama olmuş işte. DNA var, protein de..." dediğini işitiyorum. O zaman meselenin, ihtimal hesabının ötesinde, apaçık çözüldüğüne dikkatimi bir daha çekiyorum. Kasd ile tesadüf, aydınlık ile karanlık gibi, beraberce bulunur şeyler değil. Kasd varsa, soldan bilmem kaç yüz sıfırlı da olsa, tesadüfün ihtimali yok, biliyorum. Kasdın varlığını kabule o bilmem kaç yüz sıfırlı ihtimale sığınanların dahi mecbur kaldığını da biliyorum.

    Mesele, ihtimalin büyük ya da küçük oluşunda değil. İnsanın aklıyla gördüğü hikmeti, kasdı, ilmi... kalbiyle tasdik mi, yoksa inkâr mı edeceğinde?

    Yani, mesele, iki ihtimal arasında bir tercih meselesi değil; bir imkânsızlıkla bir zorunluluk arasında tercih meselesi. Yani, bir ‘inanç’ meselesi. İnanmak istemeyince, insan göz göre göre bir imkânsızı tercih edebiliyor. (Nasıl mı? Bilemem. Bunu nasıl becerebildiklerini, inanmamakta ısrar edenlere sormak gerek.) George Davis, bu cümleden olarak, şöyle diyor: "Kâinat şâyetóiddia edildiği üzereókendini yaratabilmişse, kâinat bir Yaratıcının özellikleri ile donanmış demektir ve bu kabul edilirse, kâinatın kendisinin ilah olduğu sonucuna varmak zorunda kalırız."

    Demek, tek bir ilâhı kabul etmemenin karşılığı, ilahsızlık değil başkaca herşeyi ilah kabul etmek. Yani, ilah muhakkak var. Ama kavga bunun bir mi, yoksa hücrenin DNA’ları, kâinatın zerreleri adedince mi olduğu üzerinde dönüyor.

    İşte o noktada, Hüdaya tabi olup, dehasını Hüdanın emrine veren bir insanın, Bediüzzaman Said Nursî’nin "Ya bütün eşyanın Hâlıkı (Yaratıcısı] Allah’tır veya Allah hiçbir şeyin Hâlıkı değildir" dediğini hatırlıyorum. "Çünkü," diyor Bediüzzaman, "eşyanın arasındaki muntazam tesanüd tecezzîyi kabul etmez bir külldür. Başka ihtimal yok. Herşeyde illetin ademini tevehhüm eden vehmin vâhi hükmünde de bir kıymet yok."

    Bu hüküm, Paul Davies’in, bugünün bilim dünyasına dair bir tesbitini hatırıma getiriyor. Bilimin, sebep-sonuç kalıbını kullandığına işaret ediyor Davies. "Kainat içinde herşeyin tek tek mutlaka bir sebebi var gibi ve bulabiliriz; ama yine de, ‘Bütün olarak, kâinatın sebebi nedir ve kâinat niye bu haliyle vardır?’ sorusunun derinliği ile başbaşa kalırız."

    Davies, burada, farkına varmadan düştüğümüz bir yanlışa dikkat çekiyor:

    "Fizik dünyada herşey, her olay kendisinin dışında birşeyle açıklanabilir. Bir olay açıklandığında, açıklamamız başka birşey cinsinden olur. Yani, meselâ atomu açıklamak için elektronu, nükleotidi açıklamak için DNA’yı sabit kabul ederiz. Onun âdeta ezelden beri var olduğunu kabul ederek mantık yürütürüz. Oysa, öyle değildir ki! Üstelik, kâinatta her bir şey herşeyle bağlıdır. O yüzden, birşeyi açıklamak için, bütün kâinatı açıklamak icap eder. Oysa açıklamak durumunda olduğumuz olay, bütün varlık âlemiyse, bunu açıklayacak, fizikî anlamda başka birşeyimiz yoktur. Dolayısıyla, kâinatın varlığına yönelik her açıklama, fizik-ötesi ya da tabiat-üstü birşeye dayanmalıdır."

    Bu noktayı aklımda saklayarak, tekrar Bediüzzaman’ın Mesnevî’deki izahına dönüyorum. "Eşyanın arasındaki muntazam tesanüd ile halk ve yaratmak, tecezzîyi kabul etmez." Ama işte materyalist felsefe, bize kâinatı parçalara ayırarak sunuyor. Şu kadarını organik kimyaya, bu kadarını biyolojiye, şunu fiziğe, bunu jeolojiye derken bölük-pörçük ediyor. Astronomide yıldızların varlığı sorgulanmadan peşinen kabul ediliyor, kimyada atom, biyolojide DNA v.s. Her bir bölüm içinde, konu sebep-sonuç zincirine dayandırılıyor. Sanki sebepler sonucu veriyormuş gibi gösteriliyor. O yüzden kâinatı bir bütün olarak, olduğu şekilde alınca yüzyüze geleceğimiz "Hâlik vardır; ya birdir, ya sonsuz sayıdadır" tercihinin yanına bile yaklaşılmıyor.

    Oysa, "başka ihtimal yok" diyor Bediüzzaman. Bu arada, DNA’nin temelini nükleotid, atomun temelini elektron olarak alıp parça parça ihtimal hesapları ile yola çıkmanın gereksizliğini de ima ediyor. Çünkü, mesele sağda şu kadar sıfırlı ihtimal ile, solda şu kadar sıfırlı ihtimalden hangisinin tercih edileceği değil. Hem "herşeyde illetin ademini tevehhüm eden vehmin vâhi hükmünde bir kıymet yok." Vehim, meselâ kasdı, hikmeti, sanatı, ilmi gösteren her bir şeyden ilim, irade, hikmet, san’at sahibi Birine yönelmeyi, "Olmayabilir" ihtimalini ileri sürerek kesiyor. Halbuki, sanat var, irade var, kasd var, hikmet var, kudret var. Madem öyle, bir sahibi de muhakkak var. O halde? "Birşeyde Hâlikıyet eseri görüldüğü zaman, bütün eşyada tahakkuk eder. Ve keza, Hâlık ya birdir veya gayrimütenahidir [sonsuz sayıdadır]; ortası yoktur!"

    Bu tesbitle, materyalist biyologların biyomitologların çıkmazı zihnimde beliriyor. Akıllarını bir hücrenin stoplazmasına koymuşlar. Stoplazma, bir hücre zarıyla çevrelenmiş. Bir biyolog ne hücre dışındaki varlık âlemini düşünür, ne de hücrenin tuğlaları gibi gözüken atomlardaki âlemlere uzanır. Onun zihninde hücre kâinattan bağımsız bir birimdir. Tek başına plânlanmıştır. Ve tek başına bir birimdir. Tek başına ele alıp incelediği o hücreye şartlanmasız bir niyetle bakmadığı için o hücrenin varlığında tüm kâinatı kapsayan bir kudretin, bir ilmin yansıdığını göremez. Bundandır ki, materyalist biyolog varlıklar arasındaki ilgiyi kuramaz. Yani vahidiyeti anlayamaz. O yüzden Vahid’i kabul etmez. Tüm kâinatın bir bütün halinde Tek Bir Yaratıcı tarafından yaratılabileceğini düşünemez.

    Şu varlıklar üstünde, hele hele şu canlılar üstünde görünen o ince san’at, o sonsuz hikmet, o hassas düzen, o güzelim nakşı düşünüyorum. Bütün bunlar neden var? Hepsi ya bir Allah’ın isimlerinin tecellîsi; ya da sonsuz sayıdaki varlıkların her birinin bir ilah gücüne sahip olduğu iddia edilirse, sonsuz sayıda ilahların. O noktada, her bir şeyin herşeyle ilgisini kuruyorum. Meselâ, bir hücrenin partiküllerine, bilhassa DNA kalıbına girmiş partiküllere, öyle bir vaziyet verilmiş ki, o partiküller parçası olduğu insana bakıyor. Onun bütün vücudunu bilir gibi, onun o trilyonlarca hücreden müteşekkil vücudunun düzenine göre vaziyet alıyor. Dahası, o insanın alâkadar olduğu her bir şeyeósuya, havaya, toprağa, elmaya, kestaneye, günışığına...óda bakar gibi, insanın alâkadar ve muhtaç olduğu bütün partiküller, bütün kâinatla ilgili bulunuyor. Ve işte o yüzden bir tercihin ortasında bulunuyorum: Ya her bir partiküle, her bir partikülün temsil ettiği DNA’ya, şuna-buna, herşeyi kavrayan bir sonsuz ilim, bütün kâinatı idare edecek bir mutlak irade, herşeye gücü yeten bir sonsuz kudret vereceğim; veya herşeye gücü yeten, herşeyi bilen, herşeyi irade eden sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi tek bir İlahı kabul edeceğim.
    Birincisi sonsuz derece muhal olduğuna; partiküller sayısınca imkânsız olduğuna göre...

    ''Şahsın üslub-u beyanı , şahsın timsal-i şahsiyetidir.

    Ben ise :

    gördüğünüz veya işittiğiniz gibi , halli müşkil bir muammayım ''

    Said Nursi


  6. #6
    Ehil Üye gulsah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2006
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    2.641

    Standart

    Aslında, mesele, akıl gözünün yaşadığı bir algı yanılmasından çıkıyor olmalı. Tıpkı, su yüzündeki damlalara vuran ışık ve renkler için olduğu gibi. Tek bir Güneşi göremeyen birinin her bir damlacıkta ışığı, ısısı, yedi ayrı rengi ile beraberóbir hayalî güneşi kabul etmesi gibi; tek bir ilahı kabul etmeyen bir insan, aslında ‘İlah’ı reddetmiş olmuyor; bu defa her bir hücreye, her bir DNA’ya, bir partiküle ilahlık veriyor.

    Kitaplar arasında bu tesbitimle beraber dolaşırken, Guy Murchie’nin "Program, DNA’nın atomlarında değildir" sözüyle tanışıyorum. "DNA bir kâğıt veya mürekkep değildir" diyor Murchie. "Bilakis, kitabın sözleri ve mânâlarıdır." Biliyorum; sözler kâğıt üzerine yazılarak kitap suretini almışlardır.

    Bu örneği, biraz daha açıyor Murchie. Meselâ, bir evin planından söz açıyor. "Plânın kendisi, bir ‘şey’ değildir" diyor. "Plan, tuğla ve kirecin, kâğıt üzerindeki temsili değildir. Plan, maddi mânâda birşey değildir; soyuttur, maddî vücudu yoktur."

    Ve işte bunu anladığı için, başka nice biyologun bu noktada düştüğü hatayı tekrarlamayan birisi ile, Barry Commoner ile tanışıyorum. Başka birçok biyologun aksine, Commoner "Ne DNA, ne de diğer hücre terkipleri," diyor "birer kendini kopyalayan molekül," yahut "hücrenin usta kimyevî maddesi" değildirler. "DNA kendini kopyalamaya muktedir değildir."
    Yani DNA’nın ustalık, kudret, kendini yapma, bilgi gibi kabiliyetleri bulunmuyor. Zira, DNA, sadece bir plan. Üstünde bilginin, ustalığın, hikmetin, düzenin, kudretin okunduğu bir plan. Evi yapan değil, evin nasıl yapıldığını bir nebze gösteren bir plan. O yüzden Commoner’ın dediği üzere, "DNA hayatın temeli" değil. Hayat, DNA sayesinde var olmuş değil. Ama tersi doğrudur: "Hayat, DNA’nın temelidir." Hayat var, verilmiş; ve hayat var olduğu için, biz DNA diye bir planı görüyoruz

    ''Şahsın üslub-u beyanı , şahsın timsal-i şahsiyetidir.

    Ben ise :

    gördüğünüz veya işittiğiniz gibi , halli müşkil bir muammayım ''

    Said Nursi


  7. #7
    Ehil Üye gulsah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2006
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    2.641

    Standart

    VII.


    Barry Commoner, DNA’yı sadece biyoloji ve biyokimyanın dar kalıplarına hapsetmemem gerektiğini ihtar ediyor bana. O tesbit ışığında, fiziğin sahasına dalıyorum. O zaman kâinatı bir makine gibi gören ve herşeyi ‘şu şunun sebebi,’ ‘şu bunun sonucu’ diye diye, sebep-sonuç zinciri içinde açıklayan mekanikçi determinizmin çoktan gümleyiverdiğini görüyorum. Zira, Birch’ün dediği gibi, "fiziğin atom ve moleküllerinin nihaî bir temeli bulunmuyor." Olamaz da. Meselâ, H. Weyl’in deyişiyle, "Elektronun üzerine inşa edildiği daimî bir varlığa sahip yapı taşı gibi birşey yok." O yüzden, "Meselâ atom bir nesne mi?" diye soruyor Davis.

    Bu soru zihnimi alabildiğine zorluyor. Kâinata dair mevcut bütün bilgilerimin ister istemez elekten geçmeye gidiyor olduğunu seziyorum. Ve bu zor soruya cevabı, öncelikle P. Davies’in kitabında arıyor; sonra başka bilim adamlarının zihninde geziniyorum. Meselâ Schrödinger, Bohr ya da Bohm. Ama onların da eni-konu, bu noktada sadece ‘acaba’lı, ‘belki’li, ‘galiba’lı konuştuğunu görüyorum.

    Derken, Said Nursî seyahatımın bir uğrağı oluyor ve bana atomun ‘mevcut’ olduğunu söylüyor. Ama "kendi zâtında müstakil ve bizatihi sâbit bir vücudu yok. Ve yalnız kendi başıyla kâim bir hakikatı yok." Sadece atomun değil; herşeyin. "Herşey, mânâ-yı ismiyle ve kendine bakan vecihte hiçtir."

    Sıklıkla zannettiğimiz üzere, meselâ atom diye, elektron diye bildiğimiz şeyler, varlık âleminin ‘tuğlası’ görevini gören sabit ve daimî parçacıklar değil. Dr. Yamina Bouguenaya’nın yazdığı gibi, "Parçacıklar, sadece hareket ediyor değil. Aynı zamanda, kendileri de hareketten ibaret. Yani, maddenin varlığı ve maddenin hareketi birbirinden ayrılmaz. Her ikisi de aynı mekân-zaman gerçeğinin farklı cephelerinden ibarettir. Atom-içi parçacıklar mekân açısından kütleye sahip nesneler olarak; zaman açısından enerjiye sahip olaylar, hareketler olarak görünür." Yani, aslında, sabit, varlığı bizzat kendinden olan bir mekân ve akıp giden bir zaman da bulunmuyor. Mekân da, zaman da Allah’ın yaratma fiilinin bizim tarafımızdan algılanabilecek bir vücudu giymesinden ibarettir. Ama bu yaratma fiilinin sürekliliği ki, eğer o fiilin perde arkasındaki Yaratıcıyı görmezsem, benim yanlışlıkla maddeyi ve zamanı sabit, daimî ve ezelî görmemle sonuçlanıyor.

    Bunu anlamamla, içinde tesadüflerin, şansların oynaştığı bir kâinat anlayışı büsbütün yıkılıyor. Her an devam eden bir ‘yaratılış’ olayı ile tanışıyorum. Buna göre, kâinat üzerinde devamlı kudretini gösteren, kudretini çektiği anda bütün kâinatın yokluğa yuvarlanacağı, İslâmî tarifiyle ‘Kayyum’ olan Allah’ı tanıyorum. Geçmişin, artık sadece benim zihnimde, hâfızamda olduğunu anlıyorum. Geçmişten geride, elimde sadece dünyama taşıdığı onca marifet nuruyla beraber, ‘yaratılış fiili’ kalıyor. Zaman ve mekân mutlak varlıklarını kaybediyor; onlarla birlikte sebepler-sonuçlar dünyası bir tarafa atılıyor; bir çizgi halinde birbiri peşisıra akan ‘an’ların yerine, ‘ân-ı seyyale,’ yani Vacibü’l-Vücudun isim ve sıfatlarının daima tecellî ettiği bir tecelligâh olan mevcudat âlemi gelip yerleşiyor.

    Bu sayede, "Son asrın materyalist bilim adamı, maddî eşyanın nihai yapı birimlerine bakınca, bu maddî yapı taşlarının kesin ve değişmez bir mekanik belirlilik içinde davranarak maddeyi oluşturduğunu sanmıştı" diyen, ama bunun yanlışlığına işaret eden W. H. Thorpe’un ifadesiyle, "kâinat eriyor." "Ki bu erime," diyor Thorpe, "kâinatı anlamanın yegâne yolu."
    Öylece, ‘hayat’ da, ‘DNA’ da, ‘insan’ da başka bir hal alıyor. Sagan’ın tesbitiyle, "Hayat, hiç kuşkusuz proteinleri yapan aminoasitler ve nükleik asitleri yapan nükleotidlerden daha başka birşeydir" diye anlıyorum. Davies’in "Hayat, mekanik olarak çalışan bir kâinat içinde rastgele çıkmış birşey değil, kâinat denen mucizenin ayrılmaz bir parçasıdır" hükmüne varıyorum. Koestler ile, insanın ne olmadığını öğreniyorum: "İnsan ne dünya üzerinde bir lüks oyuncak, ne de kromozomlarına asılı bir kukladır."

    ''Şahsın üslub-u beyanı , şahsın timsal-i şahsiyetidir.

    Ben ise :

    gördüğünüz veya işittiğiniz gibi , halli müşkil bir muammayım ''

    Said Nursi


  8. #8
    Ehil Üye gulsah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2006
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    2.641

    Standart

    VIII


    Öylece, tâ ortaokul-2’de bellediğim, şunca kitapta tanıdığım DNA’nın yerini bir başka DNA alıyor. DNA aynı da, benim ona bakışım değişiyor. Materyalist tabirlerle ‘kendini kopyalayan’ bir ‘makine’ gibi tanıtılan DNA’yı, şimdi bir ayna olarak tanıyorum. DNA’nın tıpkı gündoğumu gibi, şafak veya gurub gibi, bir ‘hal’den, bir ‘olay’dan, her an tecelli eden yaratılışın bir veçhesinden ibaret olduğunu görüyorum. DNA, materyalistlerin yaptığı gibi, hayat ile tecelli eden ilmi, iradeyi, hafîziyeti kendine vereceğim minik ama maharetli bir ilahçık değil artık. Bilakis, hayat ile tecelli eden ilmi, iradeyi, hafîziyeti, fettâhiyeti, kudreti, hikmeti, adaleti, düzeni, ölçüyü... anlamam için bir zarf. Bir kılıf; bir ayna...

    Velhasıl dehamı Hüdaya teslim edebilsem, iman gözlüğü ile ona bakabilsem, DNA zarfı açılacak, DNA kılıfı şeffaf bir hal alacak ve DNA aynasında Rabbimin sonsuz isimlerinin tecellilerini göreceğim.
    Tıpkı, herşey için olduğu gibi...

    ''Şahsın üslub-u beyanı , şahsın timsal-i şahsiyetidir.

    Ben ise :

    gördüğünüz veya işittiğiniz gibi , halli müşkil bir muammayım ''

    Said Nursi


+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 21.10.08, 07:04

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0