+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 3 ve 3

Konu: Tabiat ve Küfür Hakkında Bir Hikaye

  1. #1
    Ehil Üye elff - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2006
    Bulunduğu yer
    Kocaeli
    Mesajlar
    4.016

    Standart

    Alıntı vahdet Nickli Üyeden Alıntı
    TABİAT, SEBEPLER, KENDİ KENDİNE TEŞEKKÜL VE TARİK-I VAHDANİYET HAKKINDA BİR HİKAYEDİR.



    Üstad Bediüzzaman Hazretleri insanların küfür bataklığına düşmesini sağlayan üç düşünceyi Tabiat Risalesi’nde aşağıdaki parçada belirtmiştir.



    Ey insan! Bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmam eden dehşetli kelimeler var. Ehl-i îman, bilmiyerek istimal ediyorlar. Mühimlerinden üç tanesini beyan edeceğiz:

    Birincisi: "Evcedethü-l esbab" Yâni, "esbab bu şey'i îcad ediyor."

    İkincisi: "Teşekkele binefsihi" Yâni, "kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor."

    Üçüncüsü: "İktezathü-t tabîat" Yâni, "tabîîdir, tabîat iktiza edip îcad ediyor."

    23. Lemadan



    ..........
    İmân, insanı insan eder; belki, insanı sultan eder. Öyle ise, insanın vazife-i asliyesi İmân ve duâdır.

    ***


    ....Sevgili Üstâdım, evvelce arz ettiğim vech ile, ben artık birşey için yaşadığımı zannediyorum.


    O da, üstâdım olan dellâl-ı Kur'ân'ın vazife-i memuriye-i mânevîsini îfâ etmekle kendilerine pek cüz'î bir yardım ve Kur'ân hesâbına cüz'î bir hizmetkârlıktan ibârettir....



    ***


  2. #2
    Ehil Üye elff - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2006
    Bulunduğu yer
    Kocaeli
    Mesajlar
    4.016

    Standart

    Alıntı vahdet Nickli Üyeden Alıntı



    Buradaki zikredilen düşüncülerden her birisi ile dalalete düşen insan görünümündeki canavar taifelerinin ne derecede bir dalalet ve sarhoşluk içinde bulunduklarını ve onları bu duruma düşüren düşüncelerinin ne kadar hezeyanlarla dolu olduğunu fehme takrib etmek için aşağıdaki hikayeyi yazdım. Hikaye bittikten sonra hikayedeki temsilatı hakikate uyarlayacağız.

    * * *

    Birgün üç cahil adam gezintiye çıkarlar. Bir yere varırlar. Biraz dinlenelim diye oturduklarında bir de bakarlar ki, yerde, altından yapılmış birçok harfin birbirine karışmış vaziyette epeyce çok miktarda bulunduğunu görürler.

    Okuma yazma bilmediklerinden hatta altının ne olduğunu dahi bilmediklerinden harflerin kıymetini anlayamazlar. Harf olduğunu dahi bilmezler. Biraz inceleyip, baktıktan sonra harflerin her birinden epeyce fazla sayıda bulunduğunu görürler. Acaba bunları buraya kim koymuş diye düşünürlerken, fırtınalı bir yağmurun geçtiği yerleri harab ederek bulundukları yere doğru gelmekte olduğunu görürler ve hemen kaçarlar.

    Şiddetli fırtına ve yağmur bir saat sürer. Fırtına kesilip, sular çekilince tekrar altın harfleri gördükleri yere gelirler. Harfleri gördükleri yerde bulamazlar. Bulmak için etrafı gezmeye başlarlar. Biraz ilerleyince harflerden bir grubuna rastgelirler. Bakarlar ki harfler yan yana gelmiş “BU CÜMLEYİ YAZAN İLİM VE ŞUUR VE KUDRET SAHİBİ BİRİSİ VAR” yazılmış. Okuma bilmediklerinden bu dizilime anlam veremezler.

    Üç cahilden birincisi derki, “Bakın fırtınanın dağıtması ve yağmur sularının sürüklemesi sebebiyle bu harfler buraya gelmiş.”

    Diğeri itiraz eder, “Fırtına da yağmurda tabiatın bir kanunudur, bu işin temelinde tabiat kanunlarının imtizacı var. Fırıtna da, yağmur da tabiattan neş’et eder. Dolayısıyla bu işin faili tabiattır” der.

    Üçüncüsü ise derki, “Bakın bu varlıklar her ne ise, sıraya girmişler. Fırtına, yağmur ve tabiat kanunları şuursuzdur. Şuurlu olsalardı bizi ıslatmazlardı. Bunları sıraya sokacak şuur yok onlarda, olsa olsa bunlar kendi kendilerine buraya gelerek böyle sıraya girmişlerdir” diyerek dalalet ve cahilliğin sınırlarını zorlar.

    Fakat üçüde hem ahmak, hem cahil, hemde inatçı olduklarından birbirini ikna edemezler. Ve kavga etmeye başlarlar.

    Sonra bakarlar ki oradan bir zat geçmekte. Kavgayı kesip, o zatın yanına giderler. O zat ise alim imiş. O zata birbirilerinden şikayet ederler. “Hangimiz bu meselede haklıyız sen söyle” derler.

    Alim zat onlara “Hiçbiriniz haklı değilsiniz. Birde beni dinleyin bakalım” der.

    Alim zat anlatmaya başlar;

    “Bakın bunların her birine harf derler, harfler bir araya gelerek kelimeleri, kelimeler bir araya gelerek cümleleri, cümleler beyitleri, parçaları, sahifeleri ve nihayetinde de kitapları teşkil ederler. Ve her bir kelimenin, cümlelerin anlamları vardır, anlattıkları vardır. Hem ayrıca bir harf katibsiz olmaz, bir iğne ustasız olmaz.” diye anlatır.

    İçlerinden birisi “Haydi o zaman burada yazan bu kelimelerin ve cümlenin ne demek istediğini anlat bize” der. Alim zat her bir kelimenin anlamını ve cümlenin ne demek istediğini anlatır. Sonra o cahillere der ki;

    “Bakın sizin tabiat dediğiniz şey yaratılış kanunlarından ibarettir. Kanunlar ve bunların neticesi olarak ortaya çıkan yağmur, fırtına gibi tabiat hadiseleri ise şuursuz, camid, kör ve istilacı oldukları için bu harflerden böyle anlamlı cümleleri teşkil edemezler. Bu cümle bir şuuru, aklı, iradeyi, bir ilmi, bir kasdı, bir amacı gerektirir ki bu da sizin fail dediğiniz şeylerde bunların hiçbiri bulunmaz. Bulunsa idi bu yağmur sizi ıslatırmıydı, fırtına sizi kaçırırmıydı, şu menzili harab edermiydi” diyerek iki cahili iskat eder.

    İkisi doğru söylüyorsun diye tasdik eder. Üçüncüsü ise inadında devam ederek “Madem tabiat kanunları ve bunlara bağlı olan şu yaşadığımız tabiat hadiseleri fail değildir o halde bu harfler kendi kendine bir araya gelip bu cümleyi ortaya çıkarmışlardır.” der.

    Alim zat ise, “Dünyayı dolaşan yağmurda, fırtınada olmayan şuur, ilim, irade, kasıd, kudret ve akıl şu katı, hareketsiz cisimde mi bulunsun der. Senin dediğine göre her bir harfin o kargaşada birbiri ile haberleşip buluşmaları lazımdır. Bunun için kainatı gören gözleri, kainata geçirebilecek sözleri olmalı değil mi, oluşturdukları cümlenin anlamını bilecek şuurları, ilimleri ve akılları olmalı değil mi der. Hem bu faildir dediğin harflerden oluşan cümlenin anlamı dahi, senin düşünceni çürütüyor der.” Ve üçüncüyü de susturur.

    Alim zat ilave eder, “Hem der, bakalım fırtınadan önce yüzlerce harf var idi, burada ise yirmi iki tane var. Biraz etrafı arayalım bakalım diğerleri nerede”

    Biraz aradıktan sonra bir grup harf daha bulurlar. Burada da önceki gördükleri yazının aynısını görürler. Aradıkça başka cümleleri bulurlar. Bunları alime okuturlar ve cümlelerden kiminde “BU CÜMLEYİ YAZAN DİĞER CÜMLELERİ YAZAN İLE AYNIDIR” kiminde de “BU CÜMLELERİ SİZİ İMTİHAN İÇİN YAZDI” yazılı olduğunu hayretle görürler.

    Bütün harfleri kelimeleri cümleleri ve bunların ifade ettiklerini görüp anladıktan sonra Alim zata dönerler, “Kesin kanaatimiz geldi ki, bütün bunlar bizim önceden inandıklarımız ile açıklanamaz. Peki işin hakikati nedir derler.”

    Alim zat, derki “Fırtına kesilip, sular çekildikten sonra birisi bizzat gelmiş dağılmış halde bulunan harflerden kelimeleri, kelimelerden cümleleri yazmıştır”.

    İnadı bırakıp, hakikatı aramaya başlayan o üç insandan biri tekrar sorar. “Peki bu cümleleri neden yazmıştır?”

    Alim zat cevaben der. “Harabe gibi olan bu alanı nakışlarla süslemek içindir. Hem bizleri imtihan etmek içindir. Belki bu yakınlardadır konuştuklarımızı gizlice dinliyordur. der.”

    Alime bir sual daha sorarlar; “Neden bu altın nakışlarla burayı süslemek için fırtına ve yağmuru bekledi. Hava güneşli iken de bunları yapabilirdi.”

    Alim cevaben der; “Dedik ya amacı bizi imtihan etmek. Aklını, şuurunu, kudretini, hikmetini, iradesini bizlerden gizlemek için, bu tabiat hadiselerin vuku bulmasından sonra bizzat kendi eliyle bu cümleleri tanzim etmiş. Tabiatı ve tabiata bağlı bu hadiselerini bizzat mübaşeretine perde eylemiş. Tâ ilim sahipleri ile cahiller ortaya çıksın.”

    O üç adam alime, “Bizler cahil idik, seni gördük ilim sahibi olduk. Allah razı olsun derler.” Ve giderler.

    * * *
    ..........
    İmân, insanı insan eder; belki, insanı sultan eder. Öyle ise, insanın vazife-i asliyesi İmân ve duâdır.

    ***


    ....Sevgili Üstâdım, evvelce arz ettiğim vech ile, ben artık birşey için yaşadığımı zannediyorum.


    O da, üstâdım olan dellâl-ı Kur'ân'ın vazife-i memuriye-i mânevîsini îfâ etmekle kendilerine pek cüz'î bir yardım ve Kur'ân hesâbına cüz'î bir hizmetkârlıktan ibârettir....



    ***


  3. #3
    Ehil Üye elff - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2006
    Bulunduğu yer
    Kocaeli
    Mesajlar
    4.016

    Standart

    Alıntı vahdet Nickli Üyeden Alıntı

    Kardeşlerim, bu hikaye kainatın gerçeklerini akla biraz yaklaşmak için yazıldı. Hikayede zikredilen altından yapılmış harfler, Rabbimizin esir maddesinden yarattığı atomlardan meydana getirdiği oksijen, hidrojen, karbon ve azottur. Kelimeler ise Rabbimizin bu dört temel unsurun, değişik oranlarda imtizacı ile meydana getirdiği element ve bileşiklerdir. Cümleler ise çeşitli bileşiklerin oluşturduğu azaların bir ilim ve irade kalıbında Kudret Eli ile yoğrulup imtizacından meydana gelen kainatta gözümüzle gördüğümüz varlıklardır. Rabbimiz varlık cümlelerini bir araya getirip tür sahifelerini ve en nihayetinde de kainat kitabını yazmıştır ve yazar ve yazacaktır.

    Esir maddesinden varlığın bütününe kadar incelediğimizde, öyle bir kasıd, irade, şuur, hikmet, azamet, kudret, ilim ise yazılmış bir cümleyi okuruz ki, bu cümle göze görünmesi ile varlığını bir yönüyle isbat ederse, ona yüklenen manası ile Yaradan’ını bin yönüyle isbat eder.

    Evet, her bir varlık, binler dil ile kendini yaratan Rabb’ini tesbih eder ve haykırır bir ayettir. “Ben onun masnu’uyum. Beni de benim gibi olan bütün varlıklarıda halk eden ve bütün zerrelerimizi ilim kalıbında ve kudret elinde tutan O’dur.” der.

    Hikayedeki o üç cahile gelince, bunlar ise varlık ayetlerini okuyamadıklarından ve bu ayetlerin manalarını bilemediklerinden üç farklı hezeyan ile dalalete sapmış grupları temsil ederler.

    Bunlardan;

    Birincisi: "Evcedethü-l esbab" Yâni, "esbab bu şey'i îcad ediyor."

    İkincisi: "Teşekkele binefsihi" Yâni, "kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor."

    Üçüncüsü: "İktezathü-t tabîat" Yâni, "tabîîdir, tabîat iktiza edip îcad ediyor." diyen gruplardır.

    Bu üç grup insanda ne kadar bilim ve fen ile meşgul olursa olsunlar cahil hükmündedirler. Eğer bilim ve fen bu insanların varlıkları doğru okumalarına yardım etmiyorsa, öğrendikleri dünyalıktır. Bu da ahiret hayatı için hiç hükmündedir.

    Hikayedeki alim zat ise tarîk-ı vahdaniyet yoluna girmiş ve kainat kitabındaki cümleleri hakkıyla okuyabilen mü’min bir kimsedir.

    Rabbimiz hikayedeki, fırtınalı yağmurdan sonra bizzat gelerek cümleleri yazan zâtınkinden hadsiz derecede fazla olan ilim, irade, hikmet, azamet, kudret, ve şuur ile bu kainat kitabını yazmış ve yazıyor ve kendi istediği bir vakte kadar da yazmaya devam edecek.

    Rabbimiz, hadsiz cemalini görmek ve göstermek, ve kendi ilminden, iradesinden ve isim ve sıfatlarından cüz’i birer miktar ihsan ettiği kullarının içinden elmas ruhlu Ebu Bekir’leri kömür ruhlu Ebu Cehil’lerden ayırt etmek için varlık ayetlerini ve bu ayetlerin mecmuundan bu kainat kitabını yazmıştır.

    Elbette bir kitap okunması için yazıldığı gibi bu kitab-ı kainatı da ayetlerinin okunması için yazmıştır. Ve elbette bu kitab-ı Kainat’tan imtihan ediliyoruz.

    Ve yine nasıl ki bir kitabın nizamı dilbilgisi, vezin, kafiye gibi kanunlar iledir. Bu azim kitab-ı kainatın vezin, kafiye, nahiv kanunları tabiat diye isimlendirilmiştir.

    İlm-i nahiv kanunları bir harfi dahi meydana getiremediği ve harfi yazan bir elin bizzat mübaşereti elzem olduğu gibi, tabiat kanunlarının da en küçük bir hadisenin teşekkülünde tesir-i hakikisi yoktur ve kudret elinin bizzat mübaşereti zaruridir. Çünkü tevhid ve mutlak istiklaliyet bunu gerektirir.

    Bu kitabı nazmeden Halık-ı Külli Şey ise tabiatı izzet ve azametine perde eylemiştir. Bu meseleyi Bediüzzaman Hazretleri’nin nurlu cümleleri ile açtığımız gibi, yine kendisinin elmas değerindeki sözü ile noktalıyoruz.



    Evet, izzet ve azamet ister ki, esbâb perdedâr-ı dest-i kudret ola aklın nazarında; tevhid ve celâl ister ki, esbâb ellerini çeksinler tesir-i hakikiden.

    Evet, izzet ve azamet ister ki, esbâb perdedâr-ı dest-i kudret ola aklın nazarında; tevhid ve celâl ister ki, esbâb ellerini çeksinler tesir-i hakikiden.
    İmân, insanı insan eder; belki, insanı sultan eder. Öyle ise, insanın vazife-i asliyesi İmân ve duâdır.

    ***


    ....Sevgili Üstâdım, evvelce arz ettiğim vech ile, ben artık birşey için yaşadığımı zannediyorum.


    O da, üstâdım olan dellâl-ı Kur'ân'ın vazife-i memuriye-i mânevîsini îfâ etmekle kendilerine pek cüz'î bir yardım ve Kur'ân hesâbına cüz'î bir hizmetkârlıktan ibârettir....



    ***


+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Şuursuz Tabiat..
    By MuDu in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 26.05.11, 23:05
  2. Asayı Musa, İman ve Küfür Muvazeneleri Hakkında Bilgi.
    By Gnbt44 in forum Risale-i Nur'u Yeni Tanıyanlara
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 31.12.08, 15:03
  3. İman ile Küfür
    By Özgürlük in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 15.01.08, 20:52
  4. İman ve Küfür...
    By nur_çarşı in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 5
    Son Mesaj: 08.09.07, 00:21
  5. Rıza-i Küfür, Küfür Olduğu Gibi; Zulme Rıza da....
    By Ehl-i telvin in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 16.03.07, 02:12

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0