+ Konu Cevaplama Paneli
5. Sayfa - Toplam 7 Sayfa var BirinciBirinci ... 3 4 5 6 7 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 41 ile 50 ve 63
Like Tree6Beğeni

Konu: Âsâr-ı Bediiye

  1. #41
    Müdakkik Üye Ali.ihsan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2019
    Mesajlar
    912

    Standart

    BEŞİNCİ HATVESİ

    Der: "İrade-i Hilafet, siyasetimin lehinde çıktı."

    Şu vesveseye karşı deriz:

    Bir şahsın arzu-yu zâtîsi ve emr-i hususîsi başkadır, ümmet namına emin olarak deruhde ettiği emanet-i Hilafetten hasıl olan şahsiyet-i maneviyenin iradesi bambaşkadır. Bu irade bir akıldan çıkıp, bir kuvvete istinad ederek, âlem-i İslâmın maslahatını takip eder. Aklı ise, şûra-yı ümmettir; senin vesvesen değil. Kuvveti; müsellah ordusu, hür milletidir; senin süngülerin değildir. Maslahat da muhitten merkeze nazar edip İslâm için faide-i uzmayı tercih etmektir. Yoksa, aksine olarak merkezden muhite bakmakla âlem-i İslâmı bu devlete, bu devleti de Anadolu'ya, Anadolu'yu da İstanbul'a, İstanbul'u da hanedan-ı Saltanata taâruz vaktinde feda etmek gibi hodendişâne fikir ve irade, değil Vâhidüddin gibi mütedeyyin bir zât, hattâ en fâcir bir adam da, yalnız ism-i Hilafeti taşıdığı için ihtiyarıyla etmez. Demek, mükrehtir. O halde ona itaat, adem-i itaattir.

    ALTINCI HATVESİ

    Der ki: "Bana karşı mukavemetiniz beyhudedir. Müttefikiniz beraberken yapamadığınız şeyi şimdi nasıl yapacaksınız?"

    Şu vesveseye karşı deriz:

    En ziyade hile ve fitne kuvvetiyle ayakta duran azametli kuvvetin bizi ye'se düşürmüyor.

    Evvela: Hile ve fitne, perde altında kaldıkça tesir eder. Zâhire çıkmakla iflas eder, kuvveti söner. Perde öyle yırtılmış ki senin yalanın, hilen, fitnen; hezeyana, maskaralığa inkılab edip akîm kalıyor. Bu defaki Anadolu'ya karşı... gibi...

    Saniyen: O kof kuvvetin, yüzde doksanı sana karşı itilaf kabul etmez. Muhâsım bir cereyan, atalete mahkûm ediyor. Fazla kalan kuvvetinle dert ve dermanda müşterek olan âlem-i İslâmı susturacak, depretmeyecek derecede eskisi gibi bir istibdat altında tutmaya ihtimal versen, şeytan iken eşeğin eşeği olursun!

    {(*) Hey ekpekü'l-küpekâ! Köpekten tekepküp etmiş köpek! -Müellif-}

    Salisen: Madem ki öldürüyorsun. Ölmek iki suretledir:

    Birinci suret: Senin ayağına düşmek, teslim olmak suretinde ruhumuzu, vicdanımızı ellerimizle öldürmek, cesedi de güya ruhumuza kısasen sana telef ettirmektir.

    İkinci suret: Senin yüzüne tükürmek, gözüne tokat vurmakla ruh ve kalbimiz sağ kalır, ceset de şehit olur. Akide faziletimiz tahkir edilmez; İslâmiyetin izzetiyle istihza edilmez.

    Elhasıl: İslâmiyet muhabbeti, senin husumetini istilzam eder. Cebrail, şeytan ile barışamaz.

    Siyasetimizde en acınacak, en ebleh bir akıl varsa, o da öylelerin aklıdır ki, (İ.G.Z.) milletinin ihtiras ve menfaatini, İslâmiyetin menfaat ve izzetiyle kabil-i tevfik görüyor. Burada en sefil ve en ahmak kalb, öylelerin kalbidir ki; hayatı onun himayeti altında kabul eder. Hayatımızı onun himayeti altında kabil görüyor.

    {(**)

    ﺧﺪﺍ ﻣﺮﻭﺷﺎﺵ ﺩﻛﻪ ﻛﺎﺵ ﻧﻜﻪ ﻛﺎﺵ ﺩﻛﻪ ﻓﺤﺶ ﻧﻜﻪ ﻓﺤﺶ ﺩﻛﻪ ﭘﺮﺵ ﻧﻜﻪ ﭘﺮﺵ ﺩﻛﻪ ﭘﺮﻳﺸﺎﻥ ﻧﻜﻪ ﭘﺮﻳﺸﺎﻥ ﺩﻛﻪ ﻣﺸﻮﺵ ﺳﺮﻛﺮﺩﺍﻥ ﻧﻜﻪ

    Allah kimseyi şaşırtmasın. Şaşırtırsa süründürmesin. Süründürürse de fahişce etmesin. Fahişce ederse, şişirip kabartmasın. Şişirip kabartırsa da, perişan etmesin. Perişan ederse de sersem ve serhoş, âvâre etmesin. -Naşir-}

    Çünkü, öyle bir şarta hayatımızı talik ediyor ki, muhal-ender muhaldir.

    Der: "Yaşayınız. Fakat bir tek adam bana hıyanet etse yakarım, yıkarım!"

    Şayet bir adam hakka sadakat namına onun kâfirane zulmüne karşı hıyanet etse, Ayasofya'ya iltica etse; milyarlara değer o mukaddes binayı harab eder. Veyahut, bir köyde ona bir hain bulunsa, çoluk çocuğuyla mahvetmek; veya bir cemaatte ona muzır biri varsa cemaati ifna etmek, her vakit kendinde salahiyet görüyor. Lanet o medeniyete ki, ona o salahiyeti vermiş! Acaba, bütün millet bir kalbde -hem münafık, hançer-i zulmünden mütelezziz olacak ahmak bir kalbde- ittifakından daha muhal ne var?

    Şeytan gibi hasis hisleri, fena ahlâkları teşci' ve himaye eder, iyi hisleri söndürür. Hem insanî, İslâmî hayatı men' etmekle beraber, muvakkat hayvanî bir hayatı, iki genc-i mücehhez pençeli; ekseriyeti kazanmak için, imhayı esas program yapmış, iki kelbi iki ciğerimize musallat ederek bizi silâhtan tecrit ediyor. İşte onun himayeti, işte hayatımız!

    O hasım, gösterdiği kin ve husumet harpten neş'et etme değildir. Harpten olsaydı, tabiî mağlubiyetimizle sairlerin husumeti gibi sükûnet bulurdu. Hem hasmın, uzakta çirkin yüzündeki riyakârane çizgileri güzel zannedilirdi. Yakında görenler, İnşaallah daha aldanmaz.

    ﻛَﻤَﺎ ﺍَﻥَّ ﺍﻟﻀَﺮُﻭﺭَﺍﺕِ ﺗُﺒِﻴﺢُ ﺍﻟْﻤَﺤْﻈُﻮﺭَﺍﺕِ ٭ ﻛَﺬٰﻟِﻚَ ﺗُﺴَﻬِّﻞُ ﺍﻟْﻤُﺸْﻜِﻠﺎَﺕِ

    Korkaklıkda darb-ı mesel hükmünde olan tavuk, çocukları yanında iken, şefkat-ı cinsiye sebebiyle camusa saldırır. İşte dehşetli bir cesaret...

    Hem darb-ı mesel olmuş: "Keçi kurttan havfı, ıztırar vaktinde mukavemete inkılab eder. Boynuzu ile kurdun karnını deldiği vâkidir. İşte hârika bir şecaat...

    Fıtrî meyelan mukavemetsûzdur. Bir avuç su, kalın bir demir gülle içine atılsa, kışta soğuğa maruz bırakılsa, meyl-i inbisat demiri parçalar.

    Evet şefkatli tavuk cesareti, hamiyetli keçi ıztırarî şecaati gibi, fıtrî bir heyecan, demir güllede su gibi zulmün bürudetli husumet-i kâfirânesine maruz kaldıkça herşeyi parçalar. Rus mojikleri buna şahittir.

    Bununla beraber, imanın mahiyetindeki hârikulâde şehâmet, izzet-i İslâmiyetin tabiatındaki âlem-pesend şecaat, uhuvvet-i İslâmiyenin intibahıyla her vakit mu'cizeleri gösterebilir.

  2. #42
    Vefakar Üye *ERCAN* - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2019
    Mesajlar
    420

    Standart

    ﺳﻨﻮﺣﺎﺕ
    Sünuhat

    Müellifi
    Bedîüzzaman Said-i Nursî


    İFADE-İ MERAM

    Bazı âyâtı düşünürken, bazı nükteler kalbime hutur ederek nota suretinde kaydettim. Elfazca zengin değilim, israfı da sevmem, teşrifatçı elfazı beğenmem, îcazımdan darılma!..

    ﺧُﺬْ ﻣِﻦْ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﺍَﺣْﺴَﻨَﻪُ

    kaidesiyle sana hoş gelen şeyleri al, sana hoş görünmeyeni bana bırak, ilişme!.. Said


    ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ
    ﺍَﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻭَ ﻋَﻤِﻠُﻮﺍ ﺍﻟﺼَّﺎﻟِﺤَﺎﺕِ

    {(*) Yalnız ıtlakın nüktesini beyan eder. -Müellif-}

    Kur'an "sâlihat"ı mutlak, mübhem bırakıyor. Çünki ahlâk ve faziletler, hüsn ve hayr çoğu nisbîdirler. Nev'den nev'e geçtikçe değişir. Sınıftan sınıfa nâzil oldukça ayrılır. Mahalden mahalle tebdil-i mekân ettikçe başkalaşır. Cihet muhtelif olsa, muhtelif olur. Ferdden cemaate, şahıstan millete çıktıkça mahiyeti değişir.

    Meselâ: Cesaret, sehavet; erkekte gayret, hamiyet, muavenete sebebdir. Karı'da nüşûze, vekahete, zevc hakkına tecavüze sebeb olabilir. Meselâ: Zaîfin kavîye karşı izzet-i nefsi, kavîde tekebbür olur. Kavînin zaîfe karşı tevazuu, zaîfte tezellül olur. Meselâ: Bir ulü'l-emr, makamındaki ciddiyeti vakar, mahviyeti zillettir. Hanesinde ciddiyeti kibir, mahviyeti tevazu'dur. Meselâ: Tertib-i mukaddematta tefviz, tenbelliktir. Terettüb-ü neticede tevekküldür. Semere-i sa'yine, kısmetine rıza kanaattır. Meyl-i sa'yi kuvvetlendirir. Mevcuda iktifa, dûnhimmetliktir. Meselâ: Ferd, mütekellim-i vahde olsa müsamahası, fedakârlığı amel-i sâlihtir. Mütekellim-i maal-gayr olsa, hıyanet olur. Meselâ: Bir şahıs kendi namına hazm-ı nefs eder, tefahur edemez; millet namına tefahur eder, hazm-ı nefs edemez. Herbirinde birer misal gördün, istinbat et. Madem ki Kur'an bütün tabakata, bütün a'sarda, kâffe-i ahvalde şâmil bir hitab-ı ezelîdir. Hem nisbî hüsn, hayr çoktur. Sâlihattaki ıtlakı, beligane bir îcaz-ı mutnebdir. Beyanda sükûtu, geniş bir sözdür.

    * * *

    ﻭَ ﺍِﻥَّ ﺍﻟْﻔُﺠَّﺎﺭَ ﻟَﻔِﻰ ﺟَﺤِﻴﻢٍ

    Âkıbet-i ikaba delildir; hadsen onu gösteriyor. Masiyetin ekseriya dünyada olan âkıbeti, bir emare-i hadsiyedir ki, cezasında bir ikab vardır. Çünki herkes, hususî bir tecrübe ile hadsen görüyor ki; hiçbir münasebet-i tabiiye olmadığı halde, masiyet bir netice-i seyyieye müncer olur. Bu kadar kesret ve vüs'atle tesadüf olamaz.

    Eğer şu umum muhtelif hususî tecrübeler nazara alınırsa görünür ki; nokta-i iştirak yalnız tabiat-ı masiyettir ki, cezayı istilzam ediyor. Demek ceza, masiyetin lâzım-ı zâtîsidir.

    Madem ki dünyada filcümle bu lâzım, sırf tabiat-ı masiyet için terettüb ediyor. Elbette bu dârda terettüb etmiyen, başka dârda terettüb edecektir. Acaba kim vardır ki, küçücük bir tecrübe geçirmemiş ve dememiş: "Filan adam fenalık etti, belâsını buldu."

    * * *

    ﻭَ ﺟَﻌَﻠْﻨَﺎﻛُﻢْ ﺷُﻌُﻮﺑًﺎ ﻭَ ﻗَﺒَٓﺎﺋِﻞَ ﻟِﺘَﻌَﺎﺭَﻓُﻮﺍ
    ﺍَﻯْ ﻟِﺘَﻌَﺎﺭَﻓُﻮﺍ ﻓَﺘَﻌَﺎﻭَﻧُﻮﺍ ﻓَﺘَﺤَﺎﺑُّﻮﺍ ﻟﺎَ ﻟِﺘَﻨَﺎﻛَﺮُﻭﺍ ﻓَﺘَﻌَﺎﻧَﺪُﻭﺍ ﻓَﺘَﻌَﺎﺩُّﻭﺍ

    Bir nefer takımda, bölükte, taburda, fırkada birer rabıtası, birer vazifesi olduğu gibi; herkesin heyet-i içtimaîde müteselsil revabıt ve vezaifi vardır. Halita şeklinde gayr-ı muayyen olsa, tearüf ve teavün olmaz.

    Unsuriyetin intibahı ya müsbettir ki, şefkat-i cinsiye ile intiaşe gelir ki, tearüfle teavüne sebebdir. Veya menfîdir ki, hırs-ı ırkî ile intibaha gelir ki, tenakürle teanüdün sebebidir. İslâmiyet bunu reddeder.

    * * *

    ﻭَﻣَﺎ ﻣِﻦْ ﺩَٓﺍﺑَّﺔٍ ﻓِﻰ ﺍﻟْﺎَﺭْﺽِ ﺍِﻟﺎَّ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺭِﺯْﻗُﻬَﺎ

    Rızk hayat kadar, kudret nazarında ehemmiyetlidir. Kudret çıkarıyor, kader giydiriyor, inayet besliyor. Kudret-i ezeliye dehşetli bir faaliyetle âlem-i kesifi, âlem-i latîfe kalb ve zerrat-ı kâinatı hayattan hissedar etmek için edna bir sebeb ile, bir bahane ile kemal-i ehemmiyetle hayatı verdiği gibi; aynı derece-i ehemmiyetle (mebsuten mütenasib), rızkı dahi ihzar ediyor.

    Hayat, muhassal-ı mazbuttur, görünür. Rızık gayr-ı muhassal, tedricî münteşirdir, düşündürür. Bir nokta-i nazarda denilebilir: Açlıktan ölmek yoktur. Zira şahm vesair surette iddihar olunan gıda bitmeden evvel ölüyor. Demek terk-i âdetten neş'et eden maraz öldürür, rızıksızlık değil...

    * * *

    ﻭَ ﺍِﻥَّ ﺍﻟﺪَّﺍﺭَ ﺍﻟْﺎٰﺧِﺮَﺓَ ﻟَﻬِﻰَ ﺍﻟْﺤَﻴَﻮَﺍﻥُ

    {(*) Hayat-ı hakikiye ancak âlem-i âhiretin hayatıdır. Hem o âlem ayn-ı hayattır. Hiçbir zerresi mevat değildir. Demek dünyamız da bir hayvandır. -Müellif-}

    Küremiz hayvana benziyor. Âsâr-ı hayatı gösteriyor. Acaba yumurta kadar küçülse, bir nevi hayvan olmayacak mıdır? Veya bir mikrop, küre kadar büyüse, ona benzemiyecek midir?

    Hayatı varsa ruhu da vardır. İnsan-ı ekber olan âlem, tazammun ettiği manzume-i kâinat o derece hassasiyet ve âsâr-ı hayat gösteriyor ki; bir ceseddeki a'zâ, ecza, zerrat izhar ettikleri tesanüd, tecazüb, teavünden daha ziyade muntazam, muttarid, mükemmel âsârı gösteriyor.

    Acaba âlem insan kadar küçülse, yıldızları zerrat ve cevahir-i ferde hükmüne geçse, o da bir hayvan-ı zîşuur olmayacak mıdır?!. Şu âyet dehşetli bir sırrı telvih eder; kesretin mebdei vahdettir, müntehası da vahdettir. Bu bir düstur-u fıtrattır.

    Kudret-i Ezelînin feyz-i tecellisi ve eser-i ibdaı olan kâinattaki kuvvetten umum zerrata, herbir zerreye birer zerre-i cazibe halk ve ihsan ederek ve ondan kâinatın rabıtası olan müttehid, müstakil, muhassal cazibe-i umumiyeyi inşa ve icad etmiştir. Nasılki zerratta reşehat-ı kuvvet olan cazibelerin muhassalası, bir cazibe-i umumiye vardır. O da kuvvetin ziyasıdır, izabesinden neş'et eden bir istihale-i latîfesidir

    Kezalik: Kâinata serpilmiş katarat ve lemaat-ı hayatın dahi muhassalı bir hayat-ı umumiye var olmak gerektir. Hayat varsa, ruh da vardır. Öteki gibi münteha-i ruh, bir mebde-i ruhun cilve-i feyzidir. O mebde-i ruh dahi hayat-ı ezeliyenin tecellisidir ki, lisan-ı tasavvufta hayat-ı sâriye tesmiye ederler.

    İşte ehl-i istiğrakın iştibahının sebebi ve şatahatın menşei; şu zılli, asılla iltibas etmeleridir.

    * * *

    ﻭَ ﻟﺎَ ﺗَﻘُﻮﻟُﻮﺍ ﻟِﻤَﻦْ ﻳُﻘْﺘَﻞُ ﻓِﻰ ﺳَﺒِﻴﻞِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺍَﻣْﻮَﺍﺕٌ ﺑَﻞْ ﺍَﺣْﻴَٓﺎﺀٌ ﻭَ ﻟٰﻜِﻦْ ﻟﺎَ ﺗَﺸْﻌُﺮُﻭﻥَ
    *ﺍَﻯْ ﻭَﻟٰﻜِﻨَّﻬُﻢْ ﻳَﺸْﻌُﺮُﻭﻥَ ﺍَﻧَّﻬُﻢْ ﺍَﺣْﻴَٓﺎﺀٌ ﻣَﺎ ﻣَﺎﺗُﻮﺍ*

    Şehid kendini hayy bilir.

    {(*) Acib bir vakıa, şu manaya bana kat'î kanaat vermiştir. -Müellif-}

    Feda ettiği hayatı, sekeratı tatmadığından gayr-ı münkatı' ve bâki görüyor. Yalnız daha nezih olarak buluyor. Başka meyyite nisbeti şuna benzer ki: İki adam rü'yada lezaizin enva'ına câmi' bir bahçede geziyorlar. Biri rü'ya olduğunu bilir, ehemmiyet vermez. Diğeri ise yakaza bilir, hakikî mütelezziz olur.

    Âlem-i rü'ya, âlem-i misalin zılli ve o da âlem-i berzahın zılli olduğundan, desatirleri mütemasildir.

    * * *


    ﻣَﻦْ ﻗَﺘَﻞَ ﻧَﻔْﺴًﺎ ﺑِﻐَﻴْﺮِ ﻧَﻔْﺲٍ ﺍَﻭْ ﻓَﺴَﺎﺩٍ ﻓِﻰ ﺍﻟْﺎَﺭْﺽِ ﻓَﻜَﺎَﻧَّﻤَﺎ ﻗَﺘَﻞَ ﺍﻟﻨَّﺎﺱَ ﺟَﻤِﻴﻌًﺎ ﻭَﻣَﻦْ ﺍَﺣْﻴَﺎﻫَﺎ ﻓَﻜَﺎَﻧَّﻤَﺎ ﺍَﺣْﻴَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱَ ﺟَﻤِﻴﻌًﺎ

    Şu âyet haktır. Akla münafî olamaz. Hakikattır. Mücazefe, mübalağa içinde bulunamaz. Halbuki zahiri düşündürür.

    BİRİNCİ CÜMLE: Adalet-i mahzanın en büyük düsturunu vaz'ediyor. Der ki: Bir masumun hayatı, kanı, hattâ umum beşer için olsa da heder olmaz. İkisi nazar-ı kudrette bir olduğu gibi, nazar-ı adalette de birdir. Cüz'iyatın külliye nisbeti bir olduğu gibi, hakkın dahi mizan-ı adalete karşı ayn-ı nisbettir. O nokta-i nazardan, hakkın küçüğü büyüğü olamaz.

    Lâkin adalet-i izafiye cüz'ü külle feda eder. Fakat muhtar cüz'ün sarihan veya zımnen ihtiyar ve rıza vermek şartıyla; (Ene)ler (nahnü)ye inkılab edip, mezcî cemaat ruhu tevellüd ederek, külle feda olmak için ferd zımnen rızadade olabilir.

    Bazan nur, nar göründüğü gibi şiddet-i belâgat da mübalağa görünür.

    Şurada nükte-i belâgat, üç noktadan terekküb ediyor:

    Birincisi: Beşerin fıtratındaki istidad-ı isyan ve tehevvür, gayr-ı mahdud olduğunu göstermektir. Hayra olduğu gibi, şerre dahi insanın kabiliyeti nâmütenahî gibidir. Hodgâmlık ile öyle insan olur ki, heves ve ihtirasına mani herşeyi, hattâ elinden gelirse dünyayı harab ve nev'-i beşeri mahvetmek ister.

    İkincisi: İstidad-ı fıtrînin haricde derece-i kuvvetini izharla, mümkini vaki' suretinde göstererek, nefsi zecr edip (demek o damar-ı gadr ve isyan çekirdeği güya bilkuvveden bilfiile çıkıp, imkânatı vukuata inkılab ederek, müstaid olduğu semeratı verip, bir şecere-i zakkum suretinde hayalin nasbü'l-aynına vaz'eder) tâ matlub olan teneffür ve inzicarı, nefsin dibine kadar işletilsin, irşadî belâgat böyle olur.

    Üçüncüsü: Kaziye-i mutlaka bazan külliye ve kaziye-i vaktiye-i münteşire bazan daime suretinde görünür. Halbuki bir ferd, bir zamanda hükme mazhar olsa, kaziyenin mantıkan sıdkına kâfidir. Ehemmiyetli bir kemmiyet olsa, örfen dahi doğrudur. Nasılki her mahiyette bazı hârikulâde efrad veya o nev'in nihayet derecede tekemmül etmiş bir ferdi veya her ferd için acib şeraite câmi' hârika bir zaman bulunur ki; sair efrad ve ezmine o ferde veya o zamana nisbeten, zerreler kadar... küçücük balıklar Balina balığına nisbeti gibidir.

    Bu sırra binaen: Cümle-i ûlâ çendan zahiren külliye ise, fakat daime değildir. Fakat beşere katlin zaman cihetiyle en müdhiş ferdini nazara vaz'ediyor.

    Öyle zaman olur ki, bir kelime bir orduyu batırır; bir gülle otuz milyonun mahvına sebeb olur. Nasılki oldu da... Öyle şerait tahtında olur ki, küçük bir hareket insanı a'lâ-yı illiyyîne çıkarır. Öyle hal olur ki; küçük bir fiil, insanı esfel-i safilîne indirir.

    Böyle kaziye-i mutlakada veya münteşire-i zamaniyede böyle haller, büyük bir nükte için nazara alınır. Böyle acib ferdler ve acib zamanlar ve haller mutlak, mübhem bırakılır.

    Meselâ: İnsanlarda "Veli", cum'ada "dakika-i icabe", Ramazanda "Leyle-i kadir", esmaü'l-hüsnada "İsm-i a'zam", ömürde "ecel" meçhul kaldıkça; sair efrad dahi kıymetdar kalır, ehemmiyet verilir.

    Taayyün ettikçe, sairleri rağbetten düşer. Yirmi sene mübhem bir ömür, nihayeti muayyen bin seneye müreccahtır. Zira vehim, ebediyete ihtimal verdiğinden, mübhemde nefsi kandırır. Muayyende ise, yarısı geçtikten sonra, darağacına tedricen takarrub gibidir.

  3. #43
    Vefakar Üye *ERCAN* - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2019
    Mesajlar
    420

    Standart

    TENBİH

    Bazı âyât ve ehadîs vardır ki; mutlakadır, külliye telakki edilmiş.

    Hem öyleler vardır ki; münteşire-i muvakkatadır, daime zannedilmiş. Hem mukayyede var, âmm hesab edilmiş.

    Meselâ, demiş: "Bu şey küfürdür." Yani o sıfat imandan neş'et etmemiş, o sıfat kâfiredir. O haysiyet ile o zât küfür etti denilir. Fakat mevsufu ise masume ve imandan neş'et ettikleri gibi, imanın tereşşuhatına da hâize olan başka evsafa mâlik olduğundan, o zât kâfirdir denilmez. İllâ ki, o sıfat küfürden neş'et ettiği yakînen biline. Zira başka sebebden de neş'et edebilir. Sıfatın delaletinde "şekk" var. İmanın vücudunda da "yakîn" var. Şekk ise, yakînin hükmünü izale etmez. Tekfire çabuk cür'et edenler düşünsünler!

    İKİNCİ CÜMLE:

    ﺍَﻯْ ﻣَﻦْ ﺍَﺣْﻴَﺎﻫَﺎ ﻓَﻜَﺎَﻧَّﻤَﺎ ﺍَﺣْﻴَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱَ ﺟَﻤِﻴﻌًﺎ

    İhya, mana-yı zahiriyy-i mecazî itibariyle, hasenatın gayr-ı mahdud tezauf düsturunu gösterir. Mana-yı aslî itibariyle, halk ve icadda şirk ve iştiraki esasıyla "hedm" eden bir bürhana remizdir. Zira bu cümle ile beraber

    ﻣَﺎ ﺧَﻠْﻘُﻜُﻢْ ﻭَﻟﺎَ ﺑَﻌْﺜُﻜُﻢْ ﺍِﻟﺎَّ ﻛَﻨَﻔْﺲٍ ﻭَﺍﺣِﺪَﺓٍ

    tarafeyndeki teşbih, iktidar manasını ifham ettiğini dahi nazara alınsa, mantıkan aks-i nakîz kaidesiyle istilzam ediyor ki

    ﻣَﻦْ ﻟﺎَ ﻳَﻘْﺘَﺪِﺭُ ﻋَﻠٰﻰ ﺍِﺣْﻴَٓﺎﺀِ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ ﺟَﻤِﻴﻌًﺎ ﻟﺎَ ﻳَﻘْﺘَﺪِﺭُ ﻋَﻠٰﻰ ﺍِﺣْﻴَٓﺎﺀِ ﻧَﻔْﺲٍ ﻭَﺍﺣِﺪَﺓٍ

    Demek işareten delalet ediyor. Madem ki insanın, mümkinatın kudreti; bilbedahe semavatın, küre-i arzın halkına, icadına muktedir değildir. Bir taşın, hiçbir şeyin halkına da muktedir olamaz. "Demek arzı ve bütün nücum ve şümusu tesbih taneleri gibi kaldıracak, çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmayan kimse, kâinatta dava-yı halk ve iddia-yı icad edemez." Sun'î tasarrufat-ı beşeriye ise, fıtratta cari olan nevamis-i İlahînin sereyanlarını keşf ile, tevfik-i hareket edip, lehinde istimal etmektir. İşte bu derece bürhanda vuzuh, parlaklık; Kur'anın rumuz-u i'cazındandır. Gelecek âyet bunu isbat eder.

    * * *

    ﻣَﺎ ﺧَﻠْﻘُﻜُﻢْ ﻭَﻟﺎَ ﺑَﻌْﺜُﻜُﻢْ ﺍِﻟﺎَّ ﻛَﻨَﻔْﺲٍ ﻭَﺍﺣِﺪَﺓٍ

    Zira kudret zâtiyedir. Acz tahallül edemez. Melekûtiyete taalluk eder. Mevani' tedahül edemez. Nisbeti kanunîdir. Cüz' ve küll, cüz'î ve küllî hükmüne geçer.

    BİRİNCİ NOKTA: Kudret-i Ezeliye, Zât-ı Akdes'e lâzıme-i zaruriye-i naşie-i zâtiyedir. "Acz", zıddı olduğundan bizzarure, zaruriye-i zâtiye ile, zıddının melzumu olan zâta ârız olmaz. Madem zâta ârız olamaz, kudrete bizzarure tahallül edemez. Madem ki tahallül edemez, kudrette meratib bizzarure olamaz. Zira meratibin vücudu, ezdadın tedahülüyledir. Meselâ: Hararette meratib, bürudetin tahallülüyle; hüsündeki derecat, kubhun tedahülüyledir.

    ﻭَ ﻫَﻠُﻢَّ ﺟَﺮًّﺍ

    Mümkinatta hakikî lüzum; zâtî-i tabiî olmadığından, kâinatta ezdad birbirine girebilmiş. Meratib tevellüd edip, ihtilafat ile tagayyürat neş'et etmiştir.

    Madem ki kudrette meratib olamaz, makdurat dahi bizzarure kudrete nisbeti bir olur. En büyük, en küçüğe müsavi, zerrat yıldızlara emsal olur.

    İKİNCİ NOKTA: Kâinatın iki ciheti var, âyinenin iki vechi gibi. Biri mülk, biri melekûtiyet. Mülk ciheti ezdadın cevelangâhıdır. Hüsn kubh, hayr şer, sıgar kiber gibi umûrun mahall-i tevarüdüdür. Onun için vesait ve esbab vaz'edilmiş, ta dest-i kudret zahiren umûr-u hasise ile mübaşir olmasın. Azamet, izzet öyle ister. Hakikî tesir verilmemiş, vahdet öyle ister.

    Melekûtiyet ciheti ise, mutlaka şeffafedir. Teşahhusat karışmaz. O cihet vasıtasız Hâlık'a müteveccihtir. Terettüb, teselsül yoktur. İlliyet ma'luliyet giremez. İ'vicacatı yoktur. Avaik müdahale edemez. Zerre şemse kardeş olur.

    Kudret hem basit, hem nâmütenahî, hem zâtî; mahall-i taalluk-u kudret, hem vasıtasız, hem lekesiz, hem isyansızdır. Büyük küçüğe tekebbürü, cemaat ferde rüchanı, küll cüz'e nisbeten kudrete karşı fazla nazlanması olamaz.

    ÜÇÜNCÜ NOKTA:

    ﻟَﻴْﺲَ ﻛَﻤِﺜْﻠِﻪِ ﺷَﻲْﺀٌ ٭ ﻭَ ﻟِﻠّٰﻪِ ﺍﻟْﻤَﺜَﻞُ ﺍﻟْﺎَﻋْﻠٰﻰ

    Temsil, tasviri teshil ettiğinden, temsilatla bu gamız noktayı tefhime çalışacağız.

    Meselâ: Şemsin feyz-i tecellisi olan timsali, deniz sathında, denizin katresinde aynı hüviyeti gösteriyor. Meselâ: Kâinatın hailsiz şemse müteveccih olmak şartıyla, mütefavit cam parçalarından farzedilse, timsal-i şems zerrede, sath-ı arzda, umumda müzahametsiz, tecezzisiz, tenakussuz bir olur. İşte "şeffafiyet sırrı"...

    Meselâ: Noktalardan terekküb eden bir daire-i azîmin, nokta-i merkeziyenin elinde bir "mum" ve muhitteki noktaların ellerinde birer "âyine" farzedilse, nokta-i merkeziyenin verdiği feyz, müzahametsiz tecezzisiz, tenakussuz nisbeti birdir. İşte "mukabele sırrı"!..

    Meselâ: Hakikî bir mizanın iki gözünde iki şems, iki yıldız, iki dağ, iki yumurta, iki cevher-i ferd hangisi bulunsa bulunsun, sarfolunacak aynı kuvvetle, hassas terazinin bir kefesi Süreyya'ya, bir kefesi seraya inebilir. İşte "muvazene sırrı"!..

    Meselâ: En azîm bir gemiyi, bir çocuk dahi oyuncağını çevirdiği gibi çevirir. İşte "intizamın sırrı"!..

    Meselâ: Bir mahiyet-i mücerrede, bütün cüz'iyatına en asgarına, en ekberine yorulmadan, tenakus etmeden, tecezzisiz bir bakar. Mülk cihetindeki teşahhusat, hususiyat müdahale edip tağyir edemez. İşte "tecerrüdün sırrı!..

    Meselâ: Bir kumandan "Arş!" emri ile bir neferi tahrik, bir orduyu tahrik eder. İşte "itaat sırrı!..

    Zira herşeyin bir nokta-i kemali ve o noktaya bir meyli var. Muzaaf meyil, ihtiyaç; muzaaf ihtiyaç, aşk; muzaaf aşk, incizabdır. Mahiyat-ı mümkinatın mutlakan kemali, mutlak vücuddur. Hususî kemali, istidadatını bilfiile çıkaran has vücuddur. Bütün kâinatın "Kün" emrine itaati, bir zerre neferin itaati gibidir. "Kün" emr-i ezelîsine mümkinin itaat ve imtisalinde, meyil ve ihtiyaç ve şevk ve incizab mümtezic, mündemicdir.

    Nıkàt-ı selâse, hususan üçüncü noktadaki esrar-ı sitte ile, mülk ve mümkün canibinde değil, melekûtiyet ve kudret-i ezeliye cihetinde nazar edilse, istinkâra incirar eden istib'ad zâil ve nefs mutmainne olur.

    Şöyle: Madem ki kudret-i ezeliye gayr-ı mütenahiyedir, zâtiyedir, zaruriyedir. Herşeyin lekesiz, perdesiz cihet-i melekûtiyeti ona müteveccihtir, ona mukabildir. İmkân itibariyle mütesavi, "mütevazinü't-tarafeyndir." Şeriat-ı fıtriye-i kübra olan "nizam"a mutî'dir. Avaik ve hususiyat-ı mütenevviadan cihet-i melekûtiyet mücerreddir. Küll-ü a'zam, cüz'-ü asgara nisbeten, kudrete karşı ziyade nazlanmaz, mukavemet etmez. Haşirde bütün zevil-ervah ihyası, mevt-âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sineği, baharda ihya ve in'aşından kudrete daha ağır olamaz. Mezkûr üç nokta dikkat-i nazara alınsa görünür ki;

    ﻣَﺎ ﺧَﻠْﻘُﻜُﻢْ ﻭَﻟﺎَ ﺑَﻌْﺜُﻜُﻢْ ﺍِﻟﺎَّ ﻛَﻨَﻔْﺲٍ ﻭَﺍﺣِﺪَﺓٍ

    mübalağasız, mücazefesiz doğrudur, haktır, hakikattır.

    * * *

    ﻭَﻟﺎَ ﻳَﺘَّﺨِﺬْ ﺑَﻌْﻀُﻨَﺎ ﺑَﻌْﻀًﺎ ﺍَﺭْﺑَﺎﺑًﺎ ﻣِﻦْ ﺩُﻭﻥِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ


    Binler nüktesinden bir nükte: Sofiye meşrebinden kat'-ı nazar, İslâmiyet vasıtayı red, delili kabul; ve vesileyi nefiy, imamı isbat eder. Başka din, vasıtayı kabul eder. Bu sırra binaendir ki; Hristiyanda servet ve rütbece yüksek olanlar, ziyade dindardır. İslâmiyette avam ise, servet ve rütbece yüksek olanlardan ziyade dine merbuttur. Zira zîrütbe, enaniyetli bir Hristiyan, ne derece dinde mütesallib ise, o derece mevkiini muhafaza ve enaniyetini okşar, kibrinde imtiyazından fedakârlık etmez. Belki kazanır.

    Bir Müslim, ne derece dine mütemessik ise, o derece kibrinden, gururundan, hattâ izzet-i rütebinden fedakârlık etmek gerektir.

    Öyle ise, kendini havass zanneden zalimlere, mazlumîn ve avamın hücumu ile; Hristiyanlık havassın tahakkümüne yardım ettiğinden parçalanabilir. İslâmiyet ise, dünyevî havastan ziyade avamın malı olduğundan, esasat itibariyle müteessir olmamak gerektir.

    * * *

    ﻳُﺨْﺮِﺝُ ﺍﻟْﺤَﻰَّ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤَﻴِّﺖِ ﻭَ ﻳُﺨْﺮِﺝُ ﺍﻟْﻤَﻴِّﺖَ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﺤَﻰِّ

    Pekçok desatir-i külliye ve bir kısım desatir-i ekserîyi tazammun eder. Ferde, cemaate, nev'e, mesleğe şâmildir. Yalnız ekserî düsturların mâsadakatından bir-iki misal zikredeceğiz:

    Lâkayd Emevîlik, nihayet Sünnet ü Cemaate; salabetli Alevîlik nihayet Râfızîliğe dayandı. Hem zalime karşı miskinliği esas tutan Hristiyanlık, nihayet tecellüd; cebbarlığa ve zalime karşı cihad, izzet-i nefsi esas tutan İslâmiyet eyvah nihayet miskinlikte karar kıldı.

    Hem mebdei taassub derecesinde azimet olsa; nihayeti müsaheleye, ruhsata tarafdarsa, nihayeti salabete müncer olur. Bir kısım Hanbelî, Hanefî gibi. Hattâ en garibi; bir kısım mutaassıblar mesleklerinin zıddına olarak, küffara karşı müsamaha, dostluk; ve lâkayd Jönler husumet ve salabet tarafdarı çıktılar. Güya mebde-i Hürriyetteki mevkilerini becayiş ettiler.

    İki âlim; bazan nâkısın oğlu kâmil, kâmilin oğlu nâkıs oluyor. Güya bakiyye-i iştihayı, şevki tevarüsle velede geçiyor. Öteki kaza-yı vatar ettiğinden, veledinden ilme karşı açlık hissini uyandırmıyor.

    Şu emsilelerdeki ser-düstur şudur: Beşerde meyl-i teceddüd var. Halef selefi kâmil görse, tezyid eylemese; meylinin tatminini başka tarzda arar, bazan aksü'l-amel yapar.

    * * *

    ﻭَ ﻟﺎَ ﺗَﺰِﺭُ ﻭَﺍﺯِﺭَﺓٌ ﻭِﺯْﺭَ ﺍُﺧْﺮٰﻯ

    İşte siyaset-i şahsiye, cemaatiye, milliyeye dair en âdil bir düstur-u Kur'anî.

    ﺍِﻧَّﻪُ ﻛَﺎﻥَ ﻇَﻠُﻮﻣًﺎ ﺟَﻬُﻮﻟﺎً

    İşte mahiyet-i insaniyede dehşetli kabiliyet-i zulüm sırrı şudur: Beşerde hayvanın aksine olarak, kuva ve müyul fıtraten tahdid edilmemiş; meyl-i zulüm, hubb-u nefis dehşetli meydan alıyor.

    Evet, ene ve enaniyetin eşkâl-i habîsesi olan hodgâmlık, hodbinlik, hodendişlik, gurur ve inad, o meyle inzimam etse, öyle ekberü'l-kebairi icad eder ki, daha beşer ona isim bulmamış. Cehennem'in lüzumuna delil olduğu gibi, cezası da yalnız Cehennem olabilir.

    Evvelâ: Şahıs itibariyle, bir şahıs çok evsafa câmi'dir. Onların içinde bir sıfat adaveti celbetse, birinci âyetteki kanun-u İlahî iktiza eder; adavet o sıfata inhisar etsin; mecma-ı evsaf-ı masume olan şahsına yalnız acısın ve tecavüz etmesin.

    Halbuki o zalûm-u cehûl, tabiat-ı zalimane ile, bir câni sıfat için o evsaf-ı masumenin hakkına da tecavüz edip, mevsufa da husumet; hattâ onda da iktifa etmiyor, akrabasına da, hattâ meslekdaşına da zulmünü teşmil eder. Bir şeyin müteaddid esbabı olduğundan; olabilir o câni sıfat da kalbin fesadından değil, belki haric bir sebebin neticesidir. O halde sıfat câniye değil, kâfire de olsa, o zât câni olamaz.

    Cemaat itibariyle görüyoruz ki; Bir şahs-ı muhteris, bir intikamıyla veya müntakim bir muhalefetle, arzuyu tazammun eden bir fikir ile demiş ki: "İslâm parçalanacak" veyahut "Hilafet mahvolacak." Sırf o meş'um sözünü doğru göstermek, gururunu, enaniyetini tatmin etmek için, İslâmın perişaniyetini, (el'iyazü billah) uhuvvet-i İslâmiyenin boğulmasını arzu eder. Hasmın zulm-ü kâfiranesini, hayale gelmez cerbezeli tevillerle adalet suretinde göstermek ister.

    Medeniyet-i hazıra itibariyle görüyoruz ki; şu medeniyet-i meş'ume öyle gaddar bir düstur-u zulüm beşerin eline vermiş ki, bütün mehasin-i medeniyeti sıfıra indiriyor. Melaike-i kiramın:

    ﺍَﺗَﺠْﻌَﻞُ ﻓِﻴﻬَﺎ ﻣَﻦْ ﻳُﻔْﺴِﺪُ ﻓِﻴﻬَﺎ ﻭَ ﻳَﺴْﻔِﻚُ ﺍﻟﺪِّﻣَٓﺎﺀَ

    deki endişelerinin sırrını gösteriyor.

    İşte, bir köyde bir hain bulunsa, o köyü masumeleriyle imha etmek veya bir cemaatte bir âsi bulunsa, o cemaati çoluk çocuğuyla ifna etmek veya Ayasofya gibi milyarlara değer mukaddes bir binaya, kanun-u zalimanesine serfüru etmeyen birisi tahassun etse, o binayı harab etmek gibi, en dehşetli vahşetlere şu medeniyet fetva veriyor.

    Acaba bir adam, kardeşinin günahıyla hak nazarında mes'ul olmadığı halde; nasıl oluyor ki, bir karyenin veya bir cemaatin binlerle masumları, hiçbir zaman fena tabiatlı ihtilalciden hâlî kalmayan bir şehirde veya bir mahallede bulunan bir serkeş adamın isyanıyla, hiç münasebet olmadığı halde, o masumlar mes'ul, belki ifna ediliyor?!.

  4. #44
    Vefakar Üye *ERCAN* - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2019
    Mesajlar
    420

    Standart

    ﻭَ ﺍﻋْﺘَﺼِﻤُﻮﺍ ﺑِﺤَﺒْﻞِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺟَﻤِﻴﻌًﺎ ﻭَﻟﺎَ ﺗَﻔَﺮَّﻗُﻮﺍ ٭ ﺍﻟٓﻢٓ ﺫٰﻟِﻚَ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏُ ﻟﺎَ ﺭَﻳْﺐَ ﻓِﻴﻪِ ﻫُﺪًﻯ ﻟِﻠْﻤُﺘَّﻘِﻴﻦَ

    KUR'ANIN HÂKİMİYET-İ MUTLAKASI

    Ümmet-i İslâmiyenin ahkâm-ı diniyede gösterdiği teseyyüb ve ihmalin bence en mühim sebebi şudur:

    Erkân ve ahkâm-ı zaruriye ki, -yüzde doksandır- bizzât Kur'anın ve Kur'anın tefsiri mahiyetinde olan sünnetin malıdır. İçtihadî olan mesail-i hilafiye ise, yüzde on nisbetindedir. Kıymetçe mesail-i hilafiye ile erkân ve ahkâm-ı zaruriye arasında azîm tefavüt vardır. Mes'ele-i içtihadiye altun ise, öteki birer elmas sütundur. Acaba doksan elmas sütununu, on altunun himayesine vermek, mezcedip tâbi kılmak caiz midir?

    Cumhuru, bürhandan ziyade me'hazdeki kudsiyet imtisale sevkeder. Müçtehidînin kitabları vesile gibi, cam gibi Kur'anı göstermeli, yoksa vekil, gölge olmamalı.

    Mantıkça mukarrerdir ki; zihin, melzumdan tebaî olarak lâzıma intikal eder ve lâzımın lâzımına tabiî olarak etmez. Etse de, ikinci bir teveccüh ve kasd ile eder. Bu ise, gayr-ı tabiîdir.

    Meselâ; hükmün me'hazı olan şeriat kitabları melzum gibidir. Delili olan Kur'an ise, lâzımdır. Muharrik-i vicdan olan kudsiyet, lâzımın lâzımıdır. Cumhurun nazarı kitablara temerküz ettiğinden, yalnız hayal-meyal lâzımı tahattur eder. Lâzımın lâzımını nadiren tasavvur eder. Bu cihetle vicdan lâkaydlığa alışır, cümudet peyda eder.

    Eğer zaruriyat-ı diniyede doğrudan doğruya Kur'an gösterilse idi, zihin tabiî olarak müşevvik-i imtisal ve mûkız-ı vicdan ve lâzım-ı zâtî olan "kudsiyet"e intikal ederdi. Ve bu suretle kalbe meleke-i hassasiyet gelerek, imanın ihtaratına karşı asamm kalmazdı.

    Demek şeriat kitabları, birer şeffaf cam mahiyetinde olmak lâzım gelirken, mürur-u zamanla mukallidlerin hatası yüzünden, paslanıp hicab olmuşlardır. Evet bu kitablar, Kur'ana tefsir olmak lâzım iken, başlı başına tasnifat hükmüne geçmişlerdir.

    Hâcat-ı diniyede cumhurun enzarını doğrudan doğruya, cazibe-i i'caz ile revnakdar ve kudsiyetle haledar ve daima iman vasıtasıyla vicdanı ihtizaza getiren hitab-ı ezelînin timsali bulunan Kur'ana çevirmek üç tarîkledir:

    1- Ya müellifînin bihakkın lâyık oldukları derin bir hürmeti, emniyeti tenkid ile kırıp, o hicabı izale etmektir. Bu ise tehlikelidir, insafsızlıktır, zulümdür.

    2- Yahut tedricî bir terbiye-i mahsusa ile kütüb-ü şeriatı şeffaf birer tefsir suretine çevirip, içinde Kur'anı göstermektir. Selef-i müçtehidînin kitabları gibi; "Muvatta", "Fıkh-ı Ekber" gibi. Meselâ: Bir adam İbn-i Hacer'e nazar ettiği vakit, Kur'anı anlamak ve Kur'anın ne dediğini öğrenmek maksadıyla nazar etmeli. Yoksa İbn-i Hacer'in ne dediğini anlamak maksadıyla değil. Bu ikinci tarîk de zamana muhtaçtır.

    3- Yahut cumhurun nazarını, ehl-i tarîkatın yaptığı gibi, o hicabın fevkine çıkararak üstünde Kur'anı gösterip, Kur'anın hâlis malını yalnız ondan istemek ve bilvasıta olan ahkâmı vasıtadan aramaktır. Bir âlim-i şeriatın vaazına nisbeten, bir tarîkat şeyhinin vaazındaki olan halâvet ve cazibiyet bu sırdan neş'et eder.

    Umûr-u mukarreredendir ki; efkâr-ı âmmenin birşeye verdiği mükâfat, gösterdiği rağbet ve teveccüh ekseriya o şeyin kemaline nisbeten değildir, belki ona derece-i ihtiyaç nisbetindedir. Bir saatçının bir allâmeden ziyade ücret alması bunu teyid eder.

    Eğer cemaat-i İslâmiyenin hâcat-ı zaruriye-i diniyesi bizzât Kur'ana müteveccih olsa idi, o Kitab-ı Mübin, milyonlarca kitablara taksim olunan rağbetten daha şedid bir rağbete, ihtiyaç neticesi olan bir teveccühe mazhar olur; ve bu suretle nüfus üzerinde bütün manasıyla hâkim ve nafiz olurdu. Yalnız tilavetiyle teberrük olunan bir mübarek derecesinde kalmazdı.

    Bununla beraber zaruriyat-ı diniyeyi, mesail-i cüz'iye-i fer'iye-i hilafiye ile mezcedip, ona tabi gibi kılmakta, büyük bir hatar vardır.

    Zira "Musavvibe"nin {(*) Dört mezheb de haktır. Füruatta hak taaddüd eder diyenlere, ilm-i usûl ıstılahınca "Musavvibe" denir. -Müellif-} muhalifi olan "Tahtieci"lerden biri der ki: "Mezhebim haktır, hata ihtimali var. Başka mezheb hatadır, savaba ihtimali var." Halbuki cumhur-u avam, mezhebde imtizac etmiş olan zaruriyatı, nazariyat-ı içtihadiyeden vâzıhan temyiz etmediğinden; sehven veya vehmen Tahtie'yi filcümle teşmil edebilir. Bu ise, hatar-ı azîmdir. Bence Tahtieci hubb-u nefisten neş'et eden inhisar-ı zihniyet illetiyle ma'luldür. Ve Kur'anın câmiiyetinden ve umum tabakat-ı beşere şümul-ü hitabından gafletle mes'uldür.

    Hem Tahtiecilik fikri, sû'-i zan ve tarafgirlik hissinin menba'ı olduğundan; İslâmda lâzım olan tesanüd-ü ervah, tevhid-i kulûb, tahabbüb ve teavüne büyük rahneler açmıştır. Halbuki hüsn-ü zanla, muhabbet ve vahdetle memuruz. Bu mes'eleyi yazdıktan biraz zaman sonra, bir gece rü'yada Cenab-ı Peygamber Sallallahü Aleyhi Vesellem Efendimizi gördüm. Bir medresede huzur-u saadette bulunuyordum. Cenab-ı Peygamber bana Kur'andan ders vereceklerdi. Kur'anı getirdikleri sırada, Hazret-i Peygamber Sallallahü Aleyhi Vesellem Efendimiz, Kur'ana ihtiramen kıyam buyurdular. O dakikada şu kıyamın, ümmeti irşad için olduğu birden hatırıma geldi. Bilâhare bu rü'yayı, suleha-yı ümmetten bir zâta hikâye ettim. Şu suretle tabir etti: "Bu büyük bir işaret ve beşarettir ki, Kur'an-ı Azîmüşşan lâyık olduğu mevki-i muallâyı bütün cihanda ihraz edecektir."

  5. #45
    Vefakar Üye *ERCAN* - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2019
    Mesajlar
    420

    Standart

    ﻭَ ﺍَﻣْﺮُﻫُﻢْ ﺷُﻮﺭٰﻯ ﺑَﻴْﻨَﻬُﻢْ ٭ ﻭَ ﺷَﺎﻭِﺭْﻫُﻢْ ﻓِﻰ ﺍﻟْﺎَﻣْﺮِ

    {(*)Bidayet-i Hürriyette şu fikri Jöntürklere teklif ettim, kabul etmediler. Oniki sene sonra tekrar teklif ettim, kabul ettiler. Lâkin meclis feshedildi. Şimdi âlem-i İslâmın mütemerkiz noktasına tekraren arzediyorum! -Müellif-}

    Tarih bize gösteriyor ki, İslâm ne derece dine temessük etmiş ise terakki etmiş, ne vakit dinde za'f göstermiş ise tedenni etmiştir. Başka dinde bilakis kuvveti zamanında vahşet, za'fı zamanında temeddün hasıl olmuştur. Cumhur-u enbiyanın şarkta bi'seti, kader-i ezelînin bir remzidir ki, şarkın hissiyatına hâkim dindir. Bugün âlem-i İslâmdaki tezahürat da gösteriyor ki; âlem-i İslâmı uyandıracak, şu mezelletten kurtaracak yine o histir.

    Hem de sabit oldu ki; bu devlet-i İslâmiyeyi bütün öldürücü müsademata rağmen, yine o his muhafaza etmiştir. Bu hususta garba nisbetle ayrı bir hususiyete mâlikiz. Onlara kıyas edilemeyiz. Saltanat ve hilafet gayr-ı münfekk, müttehid-i bizzâttır. Cihet muhteliftir. Binaenaleyh bizim padişahımız, hem sultandır, hem halifedir ve âlem-i İslâmın bayrağıdır.

    Saltanat itibariyle otuz milyona nezaret ettiği gibi; hilafet itibariyle üçyüz milyonun mabeynindeki rabıta-i nuraniyenin ma'kes ve istinadgâh ve mededkârı olmak gerektir. Saltanatı sadaret, hilafeti meşihat temsil eder. Sadaret üç mühim şûraya bizzât istinad ediyor, yine kifayet etmiyor. Halbuki böyle inceleşmiş ve çoğalmış münasebat içinde, içtihadattaki müdhiş fevza, efkâr-ı İslâmiyedeki teşettüt, fasid medeniyetin tedahülüyle ahlâktaki müdhiş tedenni ile beraber, Meşihat cenahı bir şahsın içtihadına terkedilmiş. Ferd tesirat-ı hariciyeye karşı daha az mukavimdir. Tesirat-ı hariciyeye kapılmakla, çok ahkâm-ı diniye feda edildi. Hem nasıl oluyor ki, umûrun besateti ve taklid ve teslim cari olduğu zamanda, (velev ki intizamsız olsun) yine Meşihat bir şûraya, lâekall Kadıaskerler gibi mühim şahsiyetlere istinad ederdi. Şimdi iş besatetten çıkmış, taklid ve ittiba' gevşemiş olduğu halde, bir şahıs nasıl kifayet eder. Zaman gösterdi ki, hilafeti temsil eden şu Meşihat-ı İslâmiye, yalnız İstanbul ve Osmanlılara mahsus değildir. Umum İslâma şâmil bir müessese-i celiledir. Bu sönük vaziyetle, değil koca âlem-i İslâmın, belki yalnız İstanbul'un irşadına da kâfi gelmiyor. Öyle ise, bu mevki öyle bir vaziyete getirilmelidir ki, âlem-i İslâm ona itimad edebilsin. Hem menba', hem ma'kes vaziyetini alsın; âlem-i İslâma karşı vazife-i diniyesini hakkıyla îfa edebilsin.

    Eski zamanda değiliz. Eskiden hâkim bir şahs-ı vâhid idi. O hâkimin müftüsü de, onun gibi münferid bir şahıs olabilirdi. Onun fikrini tashih ve ta'dil ederdi. Şimdi ise, zaman cemaat zamanıdır. Hâkim, ruh-u cemaatten çıkmış az mütehassis, sağırca, metin bir şahs-ı manevîdir ki, şûralar o ruhu temsil eder. Şöyle bir hâkimin müftüsü de ona mücanis olup, bir şûra-yı âliye-i ilmîden tevellüd eden bir şahs-ı manevî olmak gerektir. Ta ki, sözünü ona işittirebilsin. Dine taalluk eden noktalardan, sırat-ı müstakime sevkedebilsin. Yoksa ferd dâhî de olsa, cemaatin ferd-i manevîsine karşı sivrisinek kadar kalır. Şu mühim mevki böyle sönük kalmakla, İslâmın ukde-i hayatiyesini tehlikeye maruz bırakıyor. Hattâ diyebiliriz; şimdiki za'f-ı diyanet ve şeair-i İslâmiyetteki lâkaydlık ve içtihadattaki fevza, Meşihat'ın za'fından ve sönük olmasından meydan almıştır. Çünki haricde bir adam re'yini ferdiyete istinad eden Meşihat'a karşı muhafaza edebilir. Fakat böyle bir şûraya istinad eden bir Şeyhülislâm'ın sözü, en büyük bir dâhîyi de ya içtihadından vazgeçirir, ya o içtihadı ona münhasır bırakır. Her müstaid çendan içtihad edebilir. Lâkin içtihadı o vakit düsturu'l-amel olur ki, bir nevi icma' veya cumhurun tasdikine iktiran ede. Böyle bir Şeyhülislâm manen bu sırra mazhar olur. Şeriat-ı Garra'da daima icma' ve re'y-i cumhur, medar-ı fetva olduğu gibi; şimdi de fevza-i ârâ için, böyle bir faysala lüzum-u kat'î vardır. Sadaret, Meşihat iki cenahtır. Şu devlet-i İslâmiyenin bu iki cenahı mütesavi olmazsa, ileri gidilmez. Gidilse de, böyle bir medeniyet-i faside için mukaddesatından insilah eder. İhtiyaç her işin üstadıdır. Şöyle bir şûraya ihtiyaç şediddir. Merkez-i hilafette tesis olunmazsa, bizzarure başka yerde teşekkül edecektir. Bu şûranın bazı mukaddematı olan cemaat-i İslâmiye teşkilatı ve evkafın Meşihat'a ilhakı gibi umûrun daha evvel tahakkuku münasib ise de, baştan başlansa, sonra mukaddemat ihzar edilse yine maksad hasıl olur. Daire-i intihabiyeleri hem mahdud, hem muhtelit olan a'yan ve meb'usanın vazife-i resmiyeleri itibariyle bilvasıta ve dolayısıyla bu işe tesiri olabilir. Halbuki vasıtasız, doğrudan doğruya bu vazife-i uzmayı deruhde edecek hâlis İslâm bir şûra lâzımdır.

    Bir şey mâ-vudia-lehinde istihdam edilmezse, atalete uğrar, matlub eseri göstermez. Binaenaleyh, mühim bir maksad için tesis edilen Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiyeyi, şimdiki âdi bir komisyon derecesinden çıkarıp, Meşihat'taki devairin rüesasıyla beraber şûranın a'zâ-yı tabiiyesi addetmek ve haricdeki âlem-i İslâmdan, şimdilik onbeş yirmi kadar İslâmın dinen, ahlâken itimadını kazanmış müntehab ulemasını celbeylemek, bu mes'ele-i uzmanın esasını teşkil eder. Vehham olmamalıyız. Korkmakla din rüşvet verilmez. Dinin za'fiyeti bahanesine olan muzahref medeniyete lanet. Havf ve za'f, tesirat-ı hariciyeyi teşci' eder. Muhakkak maslahat, mevhum mazarrata feda edilmez.

    ﻭَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺍﻟﺘَّﻮْﻓِﻴﻖُ


  6. #46
    Vefakar Üye *ERCAN* - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2019
    Mesajlar
    420

    Standart

    RÜ'YADA BİR HİTABE

    Meali ve hatırda kalan elfazı aynendir.

    335 senesi eylülünde, dehrin hâdisatı verdiği ye's ile şiddetle muzdarib idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Manen rü'ya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rü'ya-yı sadıkada bir ziya gördüm. Tafsilatı terk ile, yalnız bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:

    Bir Cum'a gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi dedi:

    -Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem, seni istiyor.

    Gittim gördüm ki; münevver, emsalini dünyada görmediğim, selef-i sâlihînden ve a'sarın meb'uslarından her asrın meb'usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicab ettim, kapıda durdum. Onlardan bir zât dedi ki:

    -Ey felâket, helâket asrının adamı! Senin de re'yin var, fikrini beyan et!

    Ayakta durup dedim:

    -Sorun cevab vereyim.

    Biri dedi:

    -Bu mağlubiyetin neticesi ne olacak, galibiyette ne olurdu?

    Dedim:

    -Musibet şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Eskiden beri i'la-yı kelimetullah ve beka-yı istiklaliyet-i İslâm için farz-ı kifaye-i cihadı deruhde ile, kendini yek-vücud olan âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilafete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle telafi edilecektir.

    Zira şu musibet, mâye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını hârikulâde ta'cil etti. Biz incinir iken, Âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üçyüz dirileceğiz. Hârikalar asrındayız. İki-üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var. Biz bu mağlubiyetle bir saadet-i âcile-i ﻋَﺎﺟِﻠَﻪﺀِ muvakkata kaybettik; fakat bir saadet-i âcile-iﺁﺟِﻠَﻪﺀِ müstemirre bizi bekliyor. Pek cüz'î ve mütehavvil ve mahdud olan hali, geniş istikbal ile mübadele eden kazanır.

    Birden meclis tarafından denildi:

    -İzah et!

    Dedim:

    -Devletler, milletler muharebesi, tabakat-ı beşer muharebesine terk-i mevki' ediyor. Zira beşer esir olmak istemediği gibi; ecîr olmak da istemez. Galib olsa idik, hasmımız ve düşmanımız elindeki cereyan-ı müstebidaneye belki daha şedidane kapılacak idik. Halbuki o cereyan hem zalimane, hem tabiat-ı âlem-i İslâma münafî, hem ehl-i imanın ekseriyet-i mutlakasının menfaatine mübayin, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzeddir. Eğer ona yapışsa idik, âlem-i İslâmı fıtratına, tabiatına muhalif bir yola sürecek idik.

    Şu medeniyet-i habîse ki, biz ondan yalnız zarar gördük. Ve nazar-ı şeriatta merdud ve seyyiatı hasenatına galebe ettiğinden; maslahat-ı beşer fetvasıyla mensuh ve intibah-ı beşerle mahkûm-u inkıraz, sefih, mütemerrid, gaddar, manen vahşi bir medeniyetin himayesini Asya'da deruhde edecek idik.

    Meclisten biri dedi:

    -Neden Şeriat şu medeniyeti reddeder?

    Dedim:

    -Çünki beş menfî esas üzerine teessüs etmiştir. Nokta-i istinadı kuvvettir. O ise şe'ni, tecavüzdür. Hedef-i kasdı, menfaattır. O ise şe'ni, tezahümdür. Hayatta düsturu cidaldir. O ise şe'ni, tenazu'dur. Kitleler mabeynindeki rabıtası, âheri yutmakla beslenen unsuriyet ve menfî milliyettir. O ise şe'ni, böyle müdhiş tesadümdür. Cazibedar hizmeti, heva ve hevesi teşci' ve arzularını tatmin ve metalibini teshildir.

    O heva ise şe'ni, insaniyeti derece-i melekiyeden dereke-i kelbiyete indirmektir, insanın mesh-i manevîsine sebeb olmaktır. Bu medenîlerden çoğu, eğer içi dışına çevrilse kurt, ayı, yılan, hınzır, maymun postu görülecek gibi hayale gelir.

    İşte onun için bu medeniyet-i hazıra, beşerin yüzde seksenini meşakkate, şekavete atmış; onunu mümevveh saadete çıkarmış, diğer onu da beyne-beyne bırakmış. Saadet odur ki, külle ya eksere saadet ola. Bu ise ekall-i kalilindir.

    Nev'-i beşere rahmet olan Kur'an, ancak umumun, lâekall ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder. Hem serbest hevanın tahakkümüyle, havaic-i gayr-ı zaruriye havaic-i zaruriye hükmüne geçmişlerdir.

    Bedâvette bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtaç ve fakir etmiştir. Sa'y masrafa kâfi gelmediğinden, hileye, harama sevketmekle, ahlâkın esasını şu noktadan ifsad etmiştir. Cemaate, nev'e verdiği servet, haşmete bedel, ferdi şahsı fakir, ahlâksız etmiştir.

    Kurûn-u ûlânın mecmu-u vahşetini bu medeniyet bir defada kustu!

    Âlem-i İslâm'ın şu medeniyete karşı istinkâfı ve soğuk davranması ve kabulde ızdırabı cây-ı dikkattir. Zira istiğna ve istiklaliyet hâssasıyla mümtaz olan şeriattaki İlahî hidayet, Roma felsefesinin dehasıyla aşılanmaz, imtizac etmez, bel' olunmaz, tabi' olmaz.

    Bir asıldan tev'em olarak neş'et eden eski Roma ve Yunan iki dehaları; su ve yağ gibi mürur-u a'sar ve medeniyet ve Hristiyanlığın temzicine rağmen, yine istiklallerini muhafaza, âdeta tenasühle o iki ruh şimdi de başka şekillerde yaşıyorlar. Onlar tev'em ve esbab-ı temzic varken imtizac olunmazsa, Şeriatın ruhu olan nur-u hidayet, o muzlim medeniyetin esası olan Roma dehasıyla hiçbir vakit mezcolunmaz, bel' olunmaz...

    Dediler:

    -Şeriat-ı Garra'daki medeniyet nasıldır?

    Dedim:

    -Şeriat-ı Ahmediye'nin (A.S.M.) tazammun ettiği ve emrettiği medeniyet ise ki, medeniyet-i hazıranın inkışaından inkişaf edecektir; onun menfî esasları yerine müsbet esaslar vaz'eder.

    İşte nokta-i istinad, kuvvete bedel haktır ki, şe'ni adalet ve tevazündür. Hedef de menfaat yerine fazilettir ki, şe'ni muhabbet ve tecazübdür. Cihetü'l-vahdet de unsuriyet ve milliyet yerine, rabıta-i dinî, vatanî, sınıfîdir ki, şe'ni samimî uhuvvet ve müsalemet ve haricin tecavüzüne karşı yalnız tedafü'dür. Hayatta düstur-u cidal yerine düstur-u teavündür ki, şe'ni ittihad ve tesanüddür. Heva yerine hüdadır ki, şe'ni insaniyeten terakki ve ruhen tekâmüldür. Hevayı tahdid eder, nefsin hevesat-ı süfliyesinin teshiline bedel, ruhun hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder.

    Demek biz mağlubiyetle ikinci cereyana takıldık ki, mazlumların ve cumhurun cereyanıdır. Başkalarından yüzde seksen fakir ve mazlumsa; İslâmdan doksan, belki doksanbeştir.

    Âlem-i İslâm şu ikinci cereyana karşı lâkayd veya muarız kalmakla, hem istinadsız, hem bütün emeğini heder, hem onun istilasıyla istihaleye maruz kalmaktan ise; âkılane davranıp onu İslâmî bir tarza çevirip kendine hâdim kılmaktır. Zira düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur. Nasılki düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır.

    Şu iki cereyan birbirine zıd, hedefleri zıd, menfaatleri zıd olduğundan; birincisi dese "Öl!", diğeri diyecek "Diril!". Birinin menfaatı; zarar, ihtilaf, tedenni, za'f, uyumamızı istilzam ettiği gibi; ötekinin menfaatı dahi, kuvvetimizi, ittihadımızı bizzarure iktiza eder.

    Şark husumeti, İslâm inkişafını boğuyor idi; zâil oldu ve olmalı. Garb husumeti, İslâm'ın ittihadına, uhuvvetin inkişafına en müessir sebebdir, bâki kalmalı.

    Birden o meclisten tasdik emareleri tezahür etti.

    Dediler:

    -Evet ümidvar olunuz, şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sadâ, İslâmın sadâsı olacaktır!..

    Tekrar biri sordu:

    -Musibet cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi fiiliniz ile kadere fetva verdiniz ki, şu musibetle hükmetti. Musibet-i âmme, ekseriyetin hatasına terettüb eder. Hazırda mükâfatınız nedir?

    Dedim:

    -Mukaddemesi, üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki ihmalimizdir: Salât, savm, zekât. Zira yirmidört saattan yalnız bir saatı, beş namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tenbellik ettik. Beş sene yirmidört saat talim, meşakkat, tahrik ile bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık. Keffareten beş sene oruç tutturdu. On'dan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik. O da bizden müterakim zekâtı aldı.

    ﺍَﻟْﺠَﺰَٓﺍﺀُ ﻣِﻦْ ﺟِﻨْﺲِ ﺍﻟْﻌَﻤَﻞِ

    Mükâfat-ı hazıramız ise: Fâsık, günahkâr bir milletten humsu olan dört milyonu velayet derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek hatadan neş'et eden müşterek musibet, mazi günahı sildi.

    Yine biri dedi:

    -Bir âmir, hata ile felâkete atmış ise?!.

    Dedim:

    -Musibetzede mükâfat ister. Ya âmir-i hatadarın hasenatı verilecektir (o ise hiç hükmünde) veya hazine-i gayb verecektir. Hazine-i gaybda böyle işlerdeki mükâfatı ise, derece-i şehadet ve gaziliktir.

    Baktım, meclis istihsan etti. Heyecanımdan uyandım. Terli, elpençe yatakta oturmuş kendimi buldum. Gece böyle geçti.

  7. #47
    Vefakar Üye *ERCAN* - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2019
    Mesajlar
    420

    Standart

    Aynı gün pür-ümid, başka ve dünyevî bir meclise gittim. Dünyevîler dediler:

    -Neden geldin geleli siyasete karışmıyorsun?

    Dedim:

    ﺍَﻋُﻮﺫُ ﺑِﺎﻟﻠّٰﻪِ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺸَّﻴْﻄَﺎﻥِ ﻭَ ﺍﻟﺴِّﻴَﺎﺳَﺔِ

    Evet İstanbul siyaseti İspanyol gibi .... bir hastalıktır. Fikri hezeyanlaştırır. Biz müteharrik-i bizzât değiliz. Bilvasıta müteharrikiz. Avrupa üflüyor, biz burada oynuyoruz. O tenvim ile telkin eder. Biz kendimizden hayal edip, esammane tahribimizde eser-i telkini icra ederiz.

    Mademki menba' Avrupa'dadır. Gelen cereyan, ya menfî veya müsbettir. Menfîye kapılan, harf gibi

    ﺩَﻝَّ ﻋَﻠٰﻰ ﻣَﻌْﻨًﻰ ﻓِﻰ ﻧَﻔْﺲِ ﻏَﻴْﺮِﻩِ

    yahut

    ﻟﺎَ ﻳَﺪُﻝُّ ﻋَﻠٰﻰ ﻣَﻌْﻨًﻰ ﻓِﻰ ﻧَﻔْﺴِﻪِ

    tarif edilir.

    Demek bütün harekâtı bizzât haric hesabına geçer. Çünki iradesi hükümsüzdür. Hulus-u niyeti faide vermez. Bâhusus menfî iki cihet-i za'fla, haric cereyanın kuvvetine bir âlet-i lâya'kıl olur.

    Diğer müsbet cereyan ise ki, dâhilden muvafık şeklini giyer. İsim gibi,

    ﺩَﻝَّ ﻋَﻠٰﻰ ﻣَﻌْﻨًﻰ ﻓِﻰ ﻧَﻔْﺴِﻪِ

    dir. Hareketi kendinedir. Tebaî haricedir. Lâzım-ı mezheb mezheb olmadığından, belki muahez değil. Bâhusus iki cihetle kuvveti, haric cereyanın müsbet ve za'fına inzimam etse, harici kendine âlet-i lâyeş'ur edebilir.

    Dediler:

    -Dinsizliği görmüyorsun, meydan alıyor. Din namına meydana çıkmak lâzım.

    Dedim: Evet lâzımdır. Fakat kat'î bir şart ile ki, muharrik aşk-ı İslâmiyet ve hamiyet-i diniye olmalı. Eğer muharrik veya müreccih, siyasetçilik veya tarafgirlik ise, tehlikedir. Birincisi hata da etse, belki ma'fuvdur. İkincisi isabet de etse, mes'uldür.

    Denildi:

    -Nasıl anlarız?

    Dedim:

    -Kim fâsık siyasetdaşını, mütedeyyin muhalifine, sû'-i zan bahaneleriyle tercih etse, muharriki siyasetçiliktir. Hem umumun mal-ı mukaddesi olan dini, inhisar zihniyetiyle kendi meslekdaşlarına daha ziyade has göstermekle, kavî bir ekseriyette dine aleyhtarlık meyli uyandırmakla nazardan düşürmek ise, muharriki tarafgirliktir.

    Meselâ: İki adam döğüşürler. Biri, zaîf düşeceğini hissederken, elindeki Kur'an'ı kavîye uzatmakla himayesini davet edip, kavî bir ele vermek lâzımdır. Tâ beraber çamura düşmesin. Kur'an'a muhabbetini, hürmetini göstersin. Kur'an'ı, Kur'an olduğu için sevsin. Eğer kavînin karşısına siper etse, himayet damarını tahrik etmeye bedel, hiddetini celbeder. Kur'an'ı kavî bir hâdimden mahrum bırakmakla, zaîf bir elde beraber yere düşerse o, Kur'an'ı kendi nefsi için sever demektir.

    Evet, dine imale etmek ve iltizama teşvik etmek ve vazife-i diniyelerini ihtar etmekle dine hizmet olur. Yoksa dinsizsiniz dese, onları tecavüze sevketmektir. Din dâhilde menfî tarzda istimal edilmez. Otuz sene halife olan bir zât, menfî siyaset namına istifade edildi zannıyla, şeriata gelen tecavüzü gördünüz. Acaba şimdiki menfî siyasetçilerin fetvalarından istifade edecek kimdir, bilir misin? Bence İslâmın en şedid hasmıdır ki, hançerini İslâmın ciğerine saplamıştır.

    Dediler:

    -İttihad'a şedid bir muarız idin. Neden şimdi sükût ediyorsun?

    Dedim:

    -Düşmanların onlara şiddet-i hücumundan. Düşmanın hedef-i hücumu, onların hasenesi olan azm ü sebattır ve İslâmiyet düşmanına vasıta-i tesmim olmaktan feragatıdır.

    Bence yol ikidir: Mizanın iki kefesi gibi; birinin hiffeti, ötekinin sıkletine geçer. Ben tokadımı, Antranik ile beraber Enver'e, Venizelos ile beraber Said Halîm'e vurmam. Nazarımda, vuran da sefildir.

    Dediler:

    -Fırkacılık lâzım-ı meşrutiyettir.

    Dedim:

    -Bizdekilerde hutut-u efkâr, telaki için mütemayilen imtidada bedel, münharifen gittiğinden nokta-i telaki vatanda, belki kürede görülmüyor. Vücud, adem gibi; birinin vücudu ötekinin ademini ister.

    İnad, bazan müfrit fırka mutaassıblarına, dalal ve bâtılı iltizam ettirir. Şeytan birisine yardım etse, melek der, rahmet okutur. Ötekinde melek görse, libasını değiştirmiştir der, lanet eder. Sû'-i zan ve hüsn-ü zan nazarıyla dürbünün iki tarafı gibi leh, aleyh.. vâhî emareyi bürhan, bürhanı vâhî emare görür.

    İşte şu zulümdür,

    ﺍِﻥَّ ﺍﻟْﺎِﻧْﺴَﺎﻥَ ﻟَﻈَﻠُﻮﻡٌ

    sırrını gösterir. Zira hayvanın aksine olarak, kuva ve meyilleri fıtraten tahdid edilmemiş, meyl-i zulüm hadsizdir. Lâsiyyema enenin eşkâl-i habîsesi olan hodgâmlık, hodfikirlik, hodbinlik, hodendişlik, gurur ve inad o meyle inzimam etse, öyle ekberü'l-kebairi icad eder ki, daha beşer ona isim bulmamış. Cehennem'in lüzumuna delil olduğu gibi, cezası da yalnız Cehennem olabilir.

    Meselâ: Birisinin bir sıfatından darılsa, mecma-ı evsaf-ı masume olan şahsına, hattâ ehibbasına, hattâ meslekdaşına zulmünü teşmil eder,

    ﻭَ ﻟﺎَ ﺗَﺰِﺭُ ﻭَﺍﺯِﺭَﺓٌ ﻭِﺯْﺭَ ﺍُﺧْﺮٰﻯ

    ya karşı temerrüd eder.

    Meselâ: Muhteris bir intikam veya müntakim bir hilafıyla bir kerre demiş: "İslâm mağlub olacak, kalbi parçalanacak." Sırf o müraî ruhtan gelen, yalancı fikirden çıkan meş'um sözünü doğru göstermek için; İslâm mağlubiyetini, İslâm perişaniyetini arzu eder, alkışlar, hasmın darbesinden mütelezziz olur. İşte şu alkışı ve gaddar telezzüzüdür ki, mecruh İslâm'ı müşkil mevkide bırakmış. Zira hançerini İslâmın ciğerine saplamış olan hasım, "sükût et" demiyor. "Alkışla, mütelezziz ol, beni sev" diyor, onları misal gösteriyor.

    İşte size dehşetli bir günah ve zulüm ki, ancak haşirdeki mizan tartabilir.

    ﻭَ ﻗِﺲْ ﻋَﻠَﻴْﻬَﺎ

    Denildi:

    -Mağlubiyet malûmdu, biz bilirdik, bilerek bizi belaya attılar.

    Dedim:

    -Acaba Hindenburg gibi dehşetli insanlar nazarına nazarî kalmış olan gaye-i harb, sizin gibi acemîlere nasıl malûm ve bedihî olabilir. Acaba fikir dediğiniz şey, (El'iyazü billah) arzu olmasın. Bazan zalimane intikam-ı şahsî, arzuya fikir suretini giydirir.

    Yahu, pis bir çamura düşmüşsünüz! Misk-ü anber diye yüzünüze, gözünüze bulaştırmağa ne mana var?

    İşte misalîlerin münevver gece meclisinde ve dünyevîlerin muzlim gündüz mahfelinde akıldan akma değil, kalbden çıkan beyanatım!..

    İster isen kabul et, ister isen etme, anlamak şartıyla...

    (İster al gûş-u kabul-ü câna, ister hiddet et!)

  8. #48
    Vefakar Üye *ERCAN* - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2019
    Mesajlar
    420

    Standart

    RÜ'YANIN ZEYLİ

    Rü'ya hacda sükût etti. Çünki haccın ve ondaki hikmetin ihmali; musibeti değil, gazab ve kahrı celbetti. Cezası da keffaretü'z-zünub değil, kessaretü'z-zünub oldu. Haccın bâhusus tearüfle tevhid-i efkârı, teavünle teşrik-i mesaîyi tazammun eden içindeki siyaset-i âliye-i İslâmiye ve maslahat-ı vâsia-i içtimaiyenin ihmalidir ki, düşmana milyonlarla İslâmı, İslâm aleyhinde istihdama zemin ihzar etti.

    İşte Hind, düşman zannederek... Halbuki pederini öldürmüş, başında oturmuş bağırıyor.

    İşte Tatar, Kafkas, öldürülmesine yardım ettiği şahıs, bîçare vâlideleri olduğunu "Ba'de harabi'l-Basra" anlıyor. Ayak ucunda ağlıyorlar.

    İşte Arab, yanlışlıkla kahraman kardeşini öldürüp, hayretinden ağlamayı da bilmiyor.

    İşte Afrika, biraderini tanımıyarak öldürdü, şimdi vaveylâ ediyor.

    İşte âlem-i İslâm, bayraktar oğlunu gafletle bilmiyerek öldürmesine yardım etti, vâlide gibi saçlarını çekip âh u fîzâr ediyor.

    Milyonlarla ehl-i İslâm, hayr-ı mahz olan sefer-i hacca şedd-i rahl etmek yerine, şerr-i mahz olan düşman bayrağı altında dünyada uzun seyahatlar ettirildi.

    ﻓَﺎﻋْﺘَﺒِﺮُﻭﺍ


  9. #49
    Vefakar Üye *ERCAN* - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2019
    Mesajlar
    420

    Standart

    ﻛَﻤَﺎ ﺍَﻥَّ ﺍﻟﻀَّﺮُﻭﺭَﺍﺕِ ﺗُﺒِﻴﺢُ ﺍﻟْﻤَﺤْﻈُﻮﺭَﺍﺕِ ﻛَﺬٰﻟِﻚَ ﺗُﺴَﻬِّﻞُ ﺍﻟْﻤُﺸْﻜِﻠﺎَﺕِ

    Korkaklıkda darb-ı mesel hükmünde olan tavuk, çocukları yanında iken şefkat-i cinsiyesiyle camuşa saldırır. İşte dehşetli bir cesaret.

    Hem darb-ı mesel olmuş; keçi, kurttan havfı, ızdırar vaktinde mukavemete inkılab eder, boynuzuyla kurdun karnını deldiği vaki'dir. İşte hârika bir şecaat.

    Fıtrî meyelan, mukavemetsûzdur. Bir avuç su, kalın bir demir gülle içine atılsa, kışta soğuğa bırakılsa; meyl-i inbisat, demiri parçalar.

    Evet şefkatli tavuk cesareti, hamiyetli keçi ızdırarî şecaatı gibi fıtrî bir heyecan, demir güllede su gibi zulmün bürudetli husumet-i kâfiranesine maruz kaldıkça, herşeyi parçalar. (Rus mojikleri buna şahiddir.)

    Bununla beraber, imanın mahiyetindeki hârikulâde şehamet, izzet-i İslâmiyenin tabiatındaki âlempesend şecaat, uhuvvet-i İslâmiyenin intibahıyla her vakit mu'cizeleri gösterebilir.

    Bir gün olur elbette doğar şems-i hakikat

    Hiç böyle müebbed mi kalır zulmet-i âlem.

  10. #50
    Vefakar Üye *ERCAN* - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2019
    Mesajlar
    420

    Standart

    BİRKAÇ VECİZELER

    Hevesat-ı nefsaniye ile erkeklerin karılaşması, karıların hayâsızlıkla erkekleşmesine sebebdir.

    * * *

    Merak, ilmin hocasıdır.

    * * *

    İhtiyaç, medeniyetin üstadıdır.

    * * *

    Sıkıntı, sefahetin muallimidir.

    * * *

    Acz, muhalefetin menşeidir.

    * * *

    Za'f, gururun madenidir.

    * * *

    Sıgar-ı nefs, tekebbürün menba'ıdır.

    * * *

    Tenasüb, tesanüdün esasıdır.

    * * *

    Temasül, tezadın sebebidir.

    * * *

    Müsavatsız adalet, adalet değildir.

    * * *

    Gayr-ı meşru muhabbetin âkıbeti, mükâfatı, mahbubun {(*) Avrupa'ya muhabbetimiz gibi. -Müellif-} gaddarane adavetidir.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Âsâr-ı Kudsiye
    By Cennetâsâ in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 22
    Son Mesaj: 06.12.16, 11:53
  2. Asar I Nebİye(s.a.v)İltİzam
    By Ehl-i telvin in forum Sahabeler ve Sünnet-i Seniyye
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 30.07.08, 00:23

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0