+ Konu Cevaplama Paneli
4. Sayfa - Toplam 4 Sayfa var BirinciBirinci ... 2 3 4
Gösterilen sonuçlar: 31 ile 39 ve 39

Konu: Âsâr-ı Bediiye

  1. #31
    Müdakkik Üye Ali.ihsan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2019
    Mesajlar
    861

    Standart

    ﺇﺷﺎﺭﺍﺕ

    İşarat

    Müellifi

    Bedîüzzaman Said-i Nursî


    İFADE

    Bundan altı sene evvel, şu zelzelenin bidayetinde, İşaratü'l-İ'caz tefsirini yazarken,

    ﻭَ ﻣِﻤَّﺎ ﺭَﺯَﻗْﻨَﺎﻫُﻢْ ﻳُﻨْﻔِﻘُﻮﻥَ

    beyanı sadedinde, şu risaledeki fehmimi aynen yazmıştım. Zaman fehmimi teyid ettiğinden neşrediyorum. Zeyli perakende hakikatlerden bir aşuradır.

    ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ


    ﻭَ ﻣِﻤَّﺎ ﺭَﺯَﻗْﻨَﺎﻫُﻢْ ﻳُﻨْﻔِﻘُﻮﻥَ


    Şu cümle-i âliyenin itnabında bir îcaz-ı i'cazî var..

    Çünki ﻳَﺘَﺼَﺪَّﻗُﻮﻥَ veya ﻳُﺰَﻛُّﻮﻥَ gibi kısa bir cümleye bedel, bunu ihtiyar etmesinden, sadakanın şerait-i makbuliyetini fehme ihsas ve nıkàt-ı hüsnünü ihsan ediyor. Sadaka beş şart ile tam sadaka olabilir:

    Birincisi: Sadakaya muhtaç olacak derecede tasaddukta israf etmemektir. Şu şarta îmaen ﻣِﻤَّﺎ daki ﻣِﻦْ' i teb'iziyeyi menar etmiştir.

    İkincisi: Kendi malından vermeli, yoksa Ali'den alıp Veli'ye vermemeli. Şuna işareten hasrı ifade eden ﻣِﻤَّﺎ ﺭَﺯَﻗْﻨَﺎﻫُﻢْ deki takdimi ayar etmiştir.

    Üçüncüsü: Minnet etmemektir. Buna remzen ﺭَﺯَﻗْﻨَﺎ deki hakikî mâlik kim olduğunu ve sadaka veren yalnız vasıta olduğunu göstermekle, şu şarta medar etmiştir.

    Dördüncüsü: Tıyb-ı nefs ile, rıza-i kalb ile olmalı. Havf-ı fakr ile olmamalı. Şuna telvihan ﺭَﺯَﻗْﻨَﺎ daki nûn-u azametle:

    ﺍَﻧَﺎ ﺍﻟﺮَّﺯَّﺍﻕُ ﺫُﻭ ﺍﻟْﻘُﻮَّﺓِ ﺍﻟْﻤَﺘِﻴﻦُ

    manasına remzedip şu şarta emare etmiştir.

    Beşincisi: Sadakayı alan sefahette değil, belki nafakasında ve hâcat-ı zaruriyesinde sarfetmeli. Şuna telmihan ﻳُﻨْﻔِﻘُﻮﻥَ nin maddesini alâmet etmiştir.

    Altıncı şart: Kemaldir... Mala hasr edilmemeli. Zira tasadduk malda olduğu gibi; ilimde, fikirde, fiilde de olur. Şu tamime
    ﻣَﺎ lafzındaki umum ile îma ve ﻳُﻨْﻔِﻘُﻮﻥَ deki ıtlak ile işaret etmiştir. Çünki makam-ı hitabîde ıtlak, tamimdir.

    İslâmiyetin bir rükn-ü mühimmi olan zekât, beşerin hayat-ı nev'iyesi için ehemmiyeti şudur:

    Hadîste var; ﺍَﻟﺰَّﻛَﺎﺓُ ﻗَﻨْﻄَﺮَﺓُ ﺍﻟْﺎِﺳْﻠﺎَﻡِ yani zekât bir köprüdür ki, müslüman, kardeşi olan müslümana muavenet için ondan geçer. Zira memurun-bih olan teavün, o vasıta iledir. Ve nev'-i beşerin heyet-i içtimaiyedeki nizamın sıratü'l-müstakimi odur. İnsanlar içinde madde-i hayatın cereyanına rabıta odur. Terakkiyat-ı beşerdeki zehirlere tiryak odur.

    Evet, zekâtın vücub-u kat'îsinde ve onun kabilesi olan sadakaya ve karz-ı hasene davet-i Kur'anîde; ve ribanın vesailiyle beraber hurmet-i şedidesinde azîm bir hikmet, âlî bir maslahat, vasi' bir rahmet vardır.

    Eğer sahife-i âlemde tarihî bir nazarla dikkat ve cem'iyet-i beşeriyenin mesavîsinin esasları teftiş edilse görülecektir ki; bütün ihtilalat ve fesadın aslı ve madeni ve bütün ahlâk-ı rezilenin mahrek ve menba'ı, tek iki kelimedir. O iki kelimenin imtizacından bomba gibi Küre-i Arz patladı ve izdivacından, medenî insanlardan canavarlar doğdu.

    Birinci Kelime: Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne!.

    İkinci Kelime: İstirahatım için zahmet çek, sen çalış ben yiyeyim!.

    Merhametsiz nefisperest olan birinci kelime-i gaddaredir ki; âlem-i insanı zelzeleye getirip, kıyameti kopmak üzeredir. Şu kelimenin ırkını kesecek tek bir devası var ki, o da zekâttır ve zekâtın mükemmili olan sadakattır. Ve onun mütemmimi olan karz-ı hasendir.

    Harîs, hodgâm, zalim olan ikinci kelimedir ki, beşerin terakkiyatını öyle sarsıyor ki, herc ü merc ateşine atmak üzeredir.

    Şu dâhiye-i dehyanın tek bir devası var; o da hurmet-i ribadır ve faizin bütün vesailini hayat-ı içtimaîden ref' etmektir. Hodgâm ellerde servetin inhisarına vesile olan riba kapları, bankaları seddir. Evet bu kapılar ile servet ve temellük, kalil adamlarda toplanır. Bu iki düstur ile tevzi' edilmezse, gasbedilecektir.

    Evet heyet-i içtimaiyedeki intizamın şartı, tabakat-ı beşer birbirinden uzaklaşmamak; tabaka-yı havass tabaka-yı avamdan, taife-i ağniya taife-i fukaradan ayrılmasın ki, sıla-i rahm kopmasın. Halbuki ribanın hayatı ve zekâtın mevti ile, geniş bir mesafe açılmış, öyle bir uzaklık olmuş ki; hayt-ı vasl kopmuş...

    Tabaka-yı süflâdan, tabaka-yı ulyâya karşı ihtiram, itaat, tahabbüb yerine; yalnız ihtilal sadâsı, hased sayhası, kin enîni, nefret velvelesi, intikam feryadı yükselip işitilir.

    Tabaka-yı ulyâdan, tabaka-yı süflâya merhamet, ihsan ve taltife bedel; yalnız zulmün ateşi, tahakkümün sâıkası, tahkirin ra'dı iniyor.

    İşte bu halet-i ruhiyedendir ki, sebeb-i tevazu' ve terahhum olan havastaki meziyet, tekebbür ve gurura sebeb olmuştur. Şefkate, acımaya ve yardıma sebeb olan fukara aczi, avamın fakrı; esaretlerine, sefaletlerine sebeb olmuştur.

    Eğer şahid istersen; âlem-i medenînin fesad ve rezaletine bak! zaman çok şahidleri gösterecektir.

    Elhasıl: Tabakatın musalahası, birbirine yakınlaştırmasının çare-i yegânesi: erkân-ı İslâmiyetten olan zekâtı, heyet-i içtimaiyenin tedvirine vâsi', âlî düstur ittihaz etmektir. İslâmiyette en büyük kebire olan ribayı vesailiyle ilga etmektir. Adalet-i Kur'aniye âlem kapısında durup, ribaya yasaktır, girmeye hakkın yoktur, der.

    Zaman ihtiyarlandıkça Kur'an gençleşiyor, rumuzu tavazzuh ediyor.

    Meselâ:

    ﺍِﻥْ ﻳَﻜُﻦْ ﻣِﻨْﻜُﻢْ ﻋِﺸْﺮُﻭﻥَ ..ﺍﻟﺦ

    Meselâ:

    ﺗَﺠْﺮِﻯ ﻓِﻰ ﺍﻟْﺒَﺤْﺮِ..ﺍﻟﺦ

    Meselâ:

    ﻗُﺘِﻞَ ﺍَﺻْﺤَﺎﺏُ ﺍﻟْﺎُﺧْﺪُﻭﺩِ..ﺍﻟﺦ

    Meselâ... Meselâ... ilh.

  2. #32
    Müdakkik Üye Ali.ihsan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2019
    Mesajlar
    861

    Standart

    ﻋﺎﺷﻮﺭﺍ

    ﺱ - ﻣَﻦْ ﺍَﻧْﺖَ؟ ﺍَﺍَﻧْﺖَ ﺍَﻧْﺖَ ﺑَﻌْﺪَ ﻣَﻮْﺗِﻚَ؟ ﻭَ ﻫَﻞْ ﻟِﺨَﺮَﺍﺏِ ﺍﻟْﺒَﺪَﻥِ ﺗَﺎْﺛِﻴﺮٌ ﻓِﻰ ﻭَﺣْﺪَﺓِ ﺍﻟﺮُّﻭﺡِ؟

    ﺝ - ﺍَﻧَﺎ ﺗَﻮَﻟَّﺪْﺕُ ﺍﻟْﺎٰﻥَ ﻣُﺘَﻠَﺨِّﺼًﺎ ﻣِﻦْ ﺛَﻤَﺎﻧِﻴﻦَ ﺳَﻌِﻴﺪًﺍ ﺗَﻤَﺨَّﻀُﻮﺍ ﻓِﻰ ﺍَﺭْﺑَﻌِﻴﻦَ ﺳَﻨَﺔً ﺑِﻘِﻴَﺎﻣَﺎﺕٍ ﻣُﺴَﻠْﺴَﻠَﺔٍ ﻭَ ﺍﺳْﺘِﻨْﺴَﺎﺧَﺎﺕٍ ﻣُﺘَﺴَﻠْﺴِﻠَﺔٍ ﻓَﻬٰﺬَﺍ ﺍﻟﺴَّﻌِﻴﺪُ ﺣَﻰٌّ ﻧَﺎﻃِﻖٌ ﻣَﻴِّﺘُﻮﻥَ. ﻟَﻮْ ﺑِﺎﻟْﺎِﻧْﺠِﻤَﺎﺩِ ﺗَﻤَﺎﺳَﻚَ ﻣَٓﺎﺀُ ﺍﻟﺰَّﻣَﺎﻥِ ﻭَﺗَﻤَﺜَّﻞَ ﺍُﻭﻟٰﺌِﻚَ ﺍﻟﺴَّﻌِﻴﺪُﻭﻥَ ﻭَﺗَﺮَﺍَﻭْﺍ ﻟَﻤَﺎ ﺗَﻌَﺎﺭَﻓُﻮﺍ. ﺗَﺪَﺣْﺮَﺟْﺖُ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻓِﻰ ﺍﻟْﺎَﻃْﻮَﺍﺭِ ﻓَﺘَﻔَﺮَّﻕَ ﻣِﻨِّﻰ ﻣَﺎ ﺫَﺍﻥَ ﻭَ ﺍَﺧَﺬْﺕُ ﻣِﻨْﻬُﻢْ ﻣَﺎ ﺷَﺎﻥَ. ﻓَﻜَﻤَﺎ ﺍَﻥَّ ﺍَﻧَﺎ ﺍﻟْﺎٰﻥَ ﻫُﻮَ ﺍَﻧَﺎ ﻓِﻰ ﻫَﺎﺗِﻴﻚَ ﺍﻟْﻤَﺮَﺍﺣِﻞِ ﻛَﺬٰﻟِﻚَ ﺍَﻧَﺎ ﺍَﻧَﺎ ﻓِﻴﻤَﺎ ﻳَﺎْﺗِﻰ ﺑِﻤَﻮْﺗِﻰ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤَﻨَﺎﺯِﻝِ ﺍِﻟﺎَّ ﺍَﻧَّﻪُ ﻓِﻰ ﻛُﻞِّ ﺳَﻨَﺔٍ ﺑِﻤُﻬَﺎﺟِﺮَﺓِ ﺍﺛْﻨَﻴْﻦِ ﻟِﺴَﺎﻛِﻨِﻰ ﺗِﻠْﻚَ ﺍﻟْﺒِﻠﺎَﺩِ ﻳُﺠَﺪِّﺩُ ﺍَﻧَﺎ ﻟِﺒَﺎﺳَﻪُ ﻓَﻴَﻠْﺒَﺲُ ﺍﻟﺴَّﻌِﻴﺪَ ﺍﻟْﺠَﺪِﻳﺪَ ﻭَﻳَﺨْﻠَﻊُ ﺍﻟْﻌَﺘِﻴﻖَ


    Türkçesi:

    S- Kimsin? Ölsen yine sen misin? Bedenin inhilali ruhun şahsiyetine tesir etmez mi?

    C- Ben bu anda, seksen Said'den telhis ile tezahür etmişim. Onlar müselsel şahsî kıyametler ve müteselsil {(*) Müstensih kalem-i kudrettir. -Müellif-} istinsahlar ile çalkalanıp şu zamana beni fırlatmışlar.

    Şu (Said) yetmiş dokuz meyyit, bir hayy-ı nâtıkın fihristesidir. Eğer zamanın suyu donup dursa, mütemessil olan o Saidler birbirlerini görseler, şiddet-i tehalüften birbirlerini tanımayacaklardır. Ben onların üstünde yuvarlandım; hasenat, lezzat dağıldı kaldı. Seyyiat, âlâm toplandı, yüklendi. Nasıl ki şimdi o merhalelerde daima ben benim.

    Öyle de: Mevtimle gelecek menzillerde de yine ben benim. Lâkin her senede şu menzilhanelerdeki zerrat, iki muhaceret-i umumî yaptığından, ene dahi libasını değiştirir; yırtılmış Said'i atar, yeni Said'i giyer.

  3. #33
    Müdakkik Üye Ali.ihsan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2019
    Mesajlar
    861

    Standart

    "İn'ikas (*) ya hüviyeti veya hüviyetle hâsiyeti veya hüviyetle mahiyeti tutar."

    {(*) Tulûat'ın âhirine dikkat. -Müellif-}

    Biri birinden eltaf ve eşeff kudretin çok âyineleri vardır. Camdan suya, sudan havaya, havadan esîre, esîrden âlem-i misale, hattâ zamana, hattâ fikre ilââhir.. tenevvü' ediyor. Suda kesifin aksi, aslın aynı değilse, nuranîde gayrı da değil, havada aynıdır.

    Hava âyinesinde bir kelime milyonlar kelimat olur. Kudretin şu matbaasında sırr-ı tenasülü, kalem-i sun'-u İlahî acib istinsah ediyor.

    ﻓَﺘَﺒَﺎﺭَﻙَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺍَﺣْﺴَﻦُ ﺍﻟْﺨَﺎﻟِﻘِﻴﻦَ

  4. #34
    Müdakkik Üye Ali.ihsan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2019
    Mesajlar
    861

    Standart

    MİSLEYN TELAKKİ EDİLEN ZIDDEYN

    Zevkî olan sofiye vahdetü'l-vücudu, Allah hesabına kâinatı inkârdır.

    Fikrî olan felsefe ve zaîfü'l-itikadların lisanında olan vahdetü'l-vücud ise, hâşâ kâinat hesabına Allah'ı inkârdır.

    Biri vahdetü'ş-şuhud, diğeri vahdetü'l-mevcudu tazammun eder.

    ﺍَﻳْﻦَ ﺍﻟﺜُّﺮَﻳَّﺎ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺜَّﺮٰﻯ

    Nazar mes'ele-i zevkiyede tasarruf etse bozar. Zevkî, keşfî olan emir, nazar-ı fikir mizanı ile tartılmaz, ona inse katılaşır, çirkinleşir. Meselâ: Toprak altında bir çekirdek, havada ondan çiçekli bir sünbül var. Âlem-i türabda nazar, çekirdeğe dikkat etse ince esasatı görür. Hava âlemindeki müzehher sünbülü onlara irca' ile izah edemez. Çekirdek içine sıkıştıramaz. İşte zevk burada bakar.. Nazar orada... Rü'yet değişir.

    Bîçare hakikatlar, kıymetsiz ellerde kıymetsiz olur.

    Demişler:

    ﺳُﺒْﺤَﺎﻥَ ﻣَﻦِ ﺍﺧْﺘَﻔٰﻰ ﻟِﺸِﺪَّﺓِ ﻇُﻬُﻮﺭِﻩِ

    Ben de derim:

    ﻧَﻌَﻢْ ﻭَ ﺳُﺒْﺤَﺎﻥَ ﻣَﻦِ ﺍﺧْﺘَﻔٰﻰ ﻟِﻌَﺪَﻡِ ﺿِﺪِّﻩِ

    ﻭَﻟَﻮْﻟﺎَ ﺍﻟْﺠَﻨَّﺔُ ﻭَﺍﻟﺰَّﻣْﻬَﺮِﻳﺮُ ﻟَﻤَﺎ ﻋَﺬَّﺑَﺖْ ﺟَﻬَﻨَّﻢُ ﻭَﻟﺎَ ﺍَﺣْﺮَﻗَﺖْ


    Cennet olmasa, Cehennem tazib etmez. Zemherir olmasa, ihrak etmez.

  5. #35
    Müdakkik Üye Ali.ihsan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2019
    Mesajlar
    861

    Standart

    NEFİSPERESTLERİN NAZAR-I DİKKATİNE !

    Bir lokma kırk paraya, {(*) Mugaddilikte ikisi bir iken, hevesî san'atlar birinin kıymetine vergiler ilâve ediyor. -Müellif-} bir lokma on kuruşa; ağıza girmeden, boğazdan geçtikten ... birdirler.

    Yalnız birkaç saniye, ağızda bir fark var. Müfettiş ve kapıcı olan zaikayı taltif ve memnun etmek için, birden o'na gitmek, israfın en sefihidir.

    Eskide ekser İslâm aç değildi, tereffühe ihtiyar var idi. Şimdi açtır, telezzüze ihtiyar yoktur.

    * * *

    LEZZETPERESTLERİN NAZAR-I DİKKATİNE!

    İnsan eski zamanını düşünse, ya lisanı veya kalbi ya âh âh! veya oh oh! tahattur veya telaffuz edecektir. Âh, müstetir elemin tercümanıdır. Oh, ruhta muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir. Âh'ı dedirten, lezaiz-i maziyenin tasavvur-u zevalidir. Çünki zeval-i elem lezzet olduğu gibi, zeval-i lezzet de elemdir. Şâirlerin divanları, tasavvur-u zeval-i lezzetten gelen bir elem-i fikrînin birer feryadıdır.

    Oh, yani Elhamdülillah dedirten, âlâm-ı maziyenin tasavvur-u zevali, verdiği lezzet-i ruhaniyenin unvanıdır. Demek muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli, hoş geldin demeli.

    * * *

    EVLENMELİ BEKÂRLIK, BÎKÂRLARIN KÂRIDIR

    Bâkire, iki sülüs kadın, bir sülüs erkektir. Bekâr, iki sülüs erkek, bir sülüs çocuktur. İzdivac, tasfiye tehzib eder.

    * * *

    S- Hangi cem'iyettensin, neden muhalefeti şiddetle tenkid ediyorsun?

    C- Şüheda cem'iyetindenim. Tek bir veliyi inkâr veya istihfaf etmek, meş'umdur. Öyle ise, iki milyon evliyaullah olan şühedayı inkâr etmek ve kanlarını heder saymak, meş'umların en meş'umudur.

    Zira muhalefet der: "Haksız olarak harbe girildi, hasmımız haklı idiler. Cihad değildi." İşte şu hüküm, iki milyon şühedanın şehadetini inkârdır.

    Bence en çok duamız bu olmalı:

    ﺍَﻟﻠّٰﻬُﻢَّ ﻟﺎَ ﺗَﺠْﻌَﻞْ ﺑَﺎْﺳَﻨَﺎ ﺑَﻴْﻨَﻨَﺎ

    Bir hakikat var ki; en bedevi ve hattâ vahşi insanlar dahi o hakikata karşı serfüru bürde-i itaat ve ihtiramdırlar: Bir aşiretten mütehasım iki kabile, haric bir hasım zuhur etse, sevk-i tabiî ile dâhilî husumet ta'til edilir. Şâyan-ı istiğrabdır ki; medenî, münevver telakki edilenler, o vahşilerden çok aşağıdırlar; husumet-i hariciyenin zuhuruyla, dâhilî husumeti teşdid ederler. Eğer medeniyet ve fen böyle ise, insanın saadeti vahşet ve cehalettedir.

    * * *

    Âlim-i mürşid koyun olmalı, kuş olmamalı. Şu kuzusuna süt, bu yavrusuna kay verir.

    * * *

    Bâtıl şeyleri tasvir, safî zihinleri idlâldir ve cerhtir. Ba'dehu cerh ve red ile, tedavi ya olur, ya olmaz.

    Bîçare İstanbul mütebayin, dâhiyane prensiplerin telkinat-ı musırraneleriyle kabiliyet-i telakkuhiyesini kaybetmiştir. Zihni âlüfte olmuştur.

    * * *
    Nisyan bir nimettir, yalnız her günün âlâmını çektirir, müterakimi unutturur.

    * * *
    Derecat-ı hararet gibi, her musibette bir derece-i nimet vardır. Daha büyüğünü düşünüp, küçükteki derece-i nimeti görüp, Allah'a şükretmeli. Yoksa isti'zam ile üflense şişer, merak edilse ikileşir. Kalbdeki misali, hakikata inkılab eder.

    * * *

    ZULMETLİ MÜNEVVER

    Efkâr-ı hazırada cehl-i basiti cehl-i mürekkebe kalbeden en mühim sebeb; meçhul bir şeye parlak bir isim takmakla, "anladım" zannetmek; ve meçhul şeyleri ona irca' ile, "izah ettim" zannetmektir. Halbuki tarif, ya hadd, ya resim ile olur. Yoksa vâzıı cahil ve müsemmaya mümas olan vechi muzlim ve göze çarpan vechi şeffaf bir ism-i camid ile olmaz. Manyetizma, telepati, kuvve-i mıknatısiye gibi.

    * * *

    İhya-yı din, ihya-yı millettir. Hayat-ı din, nur-u hayattır.

    Ümmet şeriata temessükü nisbetinde terakki, tesahülü nisbetinde tedennisi hakaik-i tarihiyedendir.

  6. #36
    Müdakkik Üye Ali.ihsan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2019
    Mesajlar
    861

    Standart

    ﻃﻠﻮﻋﺎﺕ

    Tulûat

    Müellifi

    Bedîüzzaman Said-i Nursî


    İFADE

    Telepati nev'inden, ruhumla şiddet-i alâkası olan bir şahs-ı meçhul, muhtelif ve birbirinden uzak mevzulara dair; (birdenbire kibrit yakmak gibi) seri' sualler soruyor. Ratb ve yâbis karışıyor.

    İntihab kàriin arzusuna tabidir.

    ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ

    ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠّٰﻪِ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻗَﺎﻝَ: ﻭَ ﻟﺎَ ﺗَﻨَﺎﺯَﻋُﻮﺍ ﻓَﺘَﻔْﺸَﻠُﻮﺍ ﻭَ ﺗَﺬْﻫَﺐَ ﺭِﻳﺤُﻜُﻢْ... ﻭَ ﺍﺻْﺒِﺮُﻭﺍ


    S: Âlem-i İslâm ulemasının ortasındaki müdhiş ihtilafata ne dersin ve re'yin nedir?

    C: Evvelâ: {(*) Bir zaman böyle demiştim. -Müellif-} Âlem-i İslâma gayr-ı muntazam veya intizamı bozulmuş bir meclis-i meb'usan ve encümen-i şûra nazarıyla bakıyorum. Şeriattan işitiyoruz ki: Re'y-i cumhur budur, fetva bunun üzerinedir. İşte şu: bu meclisteki re'y, ekseriyetin naziresidir. Re'y-i cumhurdan maada olan akval, eğer hakikat ve mağzdan hâlî ve boş olmazsa, istidadatın re'ylerine bırakılır. Ta herbir istidad, terbiyesine münasib gördüğünü intihab etsin.

    Lâkin burada iki nokta-i mühimme vardır:

    Birincisi: Şu istidadın meyelanı ile intihab olunan ve bir derece hakikatı tazammun eden ve ekalliyette kalan kavl, nefsü'l-emirde mukayyed ve o istidad ile mahsus olduğu halde, sahibi ihmal edip mutlak bıraktı. Etbaı iltizam edip tamim etti. Mukallidleri taassub edip, o kavlin hıfzı için muhaliflerin red ve hedmine çalıştılar. Şu noktadan müsademe, müşagabe, cerh ve red o derece meydan aldı ki; ayakları altından çıkan toz ve ağızlarından feveran eden duman ve lisanlarından püsküren berkler, şimşekli ve bazan rahmetli bir bulut, şems-i İslâmiyet'in tecellisine bir hicab teşkil etmiştir. Lâkin ziya-yı şemsten tefeyyüz etmesine istidad bahşeden rahmetli bulut derecesinde kalmadı. Yağmuru vermediği gibi, ziyayı dahi men'etmektedir.

    İkinci Nokta: Ekalliyette kalan kavl, eğer içindeki hakikat ve mağz, onu intihab eden istidadlardaki heves ve heva ve mûris âyineye ve mizacına galebe çalmazsa, o kavl bir hatar-ı azîmde kalır. Zira istidad onunla insibağ edip onun muktezasına inkılab etmek lâzım iken; o, onu kendine çevirir ve telkîh eder, kendi emrine müsahhar eder. İşte şu noktadan hüda hevaya tahavvül ve mezheb mizacdan teşerrüb eder. Arı su içer bal akıtır, yılan su içer zehir döker.

    Fakat kaviyyen ümid ederim ki, kâinatta şu meclis-i âlî, şu meczub sergerdan küre şehrinde millet-i insaniyede ve Âdem kavminde ulema-i İslâm âlemi, bir meclis-i meb'usan-ı mukaddese hükmüne geçecektir. Selef ve halef asırlar üstünde birbirine bakıp mabeynlerinden bir encümen-i şûra teşkil edeceklerdir.

    S- Nasraniyet, İslâmiyetin inkişafına bundan sonra mani' olmayacak mıdır?

    C- Nasraniyet ya intıfa veya ıstıfa ile terk-i silâh edecektir. Zira birkaç defa yırtıldı, protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, tevhide yaklaştı; tekrar yırtılmaya hazırlanıyor.

    Ya intıfa bulup sönecek.. Veyahut doğrudan doğruya hakikî Hristiyanlığın esasına câmi' olan hakaik-i İslâmiyeyi karşısında görecektir. Beşer dinsiz olamaz!..

    İşte bu sırr-ı azîme, Peygamber (A.S.M.) işaret etmiştir ki: Hazret-i İsa gelecek, ümmetimden olacak; aynı şeriatımla amel edecektir.

    Saniyen: Sebeb-i ihtilaf-ı muzır: "Bu haktır" düsturu yerine; "Yalnız hak budur" ve "en güzeli budur" hükmü yerine, "güzeli budur" hükmü ikame edilmiştir. ﺍَﻟْﺤُﺐُّ ﻓِﻰ ﻟﻠّٰﻪِ esas-ı merhametkârî yerine ﻭَﺍﻟْﺒُﻐْﺾُ ﻓِﻰ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ikame edilmiştir. Kendi mesleğinin muhabbeti yerine, başka meslekten nefret, harekâtında hâkim kılınmıştır. Hakikata muhabbet yerine, ene tarafgirliği müdahale etmiştir. Vesail ve delail, makasıd ve gayat yerine ikame edilmiştir.

    Halbuki fasid bir delil ile, hak bir netice zihinde ikame edilir. Bâtıl bir vesile ile, hak bir gaye fikirde tesbit edilir. Madem gaye ve maksad haktır; delil ve vesilelerdeki fesad, böyle inşikak-ı kulûba sebebiyet vermemeli.

    Salisen: Sebeb-i ihtilaf, hâkim-i zalim olan cerbezedir. Fikr-i tenkid ve bedbînliğe istinad eden cerbeze, daima zalimdir.

    S- O sail-i meçhul, tekrar der: Cerbeze nedir?

    C- {(*) Bir zaman aşiretlere böyle cevab vermiştim. -Müellif-} Müteferrik büyük işlerde, yalnız kusurları görmek cerbezeliktir; aldanır ve aldatır. Cerbezenin şe'ni, bir seyyieyi sünbüllendirerek hasenata galib etmektir. {(**) Çirkin emirler, çirkin şeylerle tasvir edilir. Gelecek temsillerde kusura bakma! -Müellif-}

    Meselâ: Bir aşiretin herbir ferdi, bir günde attığı balgamı, cerbeze ile vehmen tayy-ı mekân ederek birden bir şahısta o muhassalı temsil edip başka efradı ona kıyas ederek, o nazar ile baksa;

    Veyahut bir sene zarfında birisinden gelen rayiha-i keriheyi, cerbeze ile tayy-ı zaman ederek, bir dakika-i vâhidede, o şahs-ı hazırda sudûrunu tasavvur etse; acaba evvelki adam ne derece müstakzer, ikinci adam ne derece müteaffin!.. hattâ hayal gözünü kapasa, vehim dahi burnunu tutsa mağaralarından kaçsalar, akıl onları tevbih etmeğe hakkı olmayacaktır.

    İşte şu cerbezenin tavr-ı acibi; zaman ve mekânda müteferrik şeyleri toplar, bir yapar. O siyah perde ile herşeyi temaşa eder.

    Hakikaten cerbeze, enva'iyle garaibin makinesidir.

    Görülmüyor mu ki; cerbeze-âlûd bir âşık'ın nazarında, umum kâinat, birbirine muhabbet ile müncezib, rakkasane hareket edip gülüşüyor... Veyahut çocuğunun vefatıyla matem tutan bir vâlidenin cerbeze-âlûd me'yusiyeti nazarında, umum kâinat hüzün-engizane ağlaşıyor.

    Herkes, istediği ve haline münasib gördüğü meyveyi koparır.

    Bu makamda size bir temsil: Meselâ: Sizden yorulmuş yolcu bir adam, yalnız bir saat tenezzüh etmek üzere, gayet müzeyyen ve müzehher bir bahçeye girse (nekaisten müberra olmak, cinan-ı Cennet'in mahsusatından ve her kemale bir noksanı karıştırmak, şu âlem-i kevn ve fesadın mukteziyatından olmakla) şu bahçenin müteferrik köşelerinde bazı pis ve murdar şeyler bulunduğu için, inhiraf-ı mizac sevki ve emri ile, yalnız o taaffünatı taharri ve o murdar şeylere idame-i nazar eder. Güya onda yalnız o var. Hülyanın hükmüyle fena hayal tevessü' ederek, o bostanı bir selhhane ve mezbele suretinde gösterdiğinden, midesi bulanır ve istifrağ eder, kemal-i nefretle kaçar.

    Acaba, beşerin lezzet-i hayatını gussedar eden böyle bir hayale, hikmet ve maslahat rûy-i rıza gösterebilecek midir?

    "Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır."

  7. #37
    Müdakkik Üye Ali.ihsan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2019
    Mesajlar
    861

    Standart

    S- Herkes, zaman ve dehirden şikayet ediyor. Acaba Sâni'-i Zülcelal'in san'at-ı bedî'ine itiraz çıkmaz mı?

    C- Hâyır, aslâ!.. Belki manası şudur: Güya şikayetçi der ki; istediğim emir ve arzu ettiğim şey ve teşehhi ettiğim hal; hikmet-i ezeliyenin düsturuyla tanzim olunan âlemin mahiyeti müstaid değil; ve inayet-i ezeliyenin pergeliyle nakşolunan feleğin kanunu müsaid değil; ve meşiet-i ezeliyenin matbaasında tab' olunan zamanın tabiatı muvafık değil; ve mesalih-i umumiyeyi tesis eden hikmet-i İlahî razı değillerdir ki, -şu âlem-i imkân, Feyyaz-ı Mutlak'ın yed-i kudretinden şu ukûlümüzün hendesesiyle ve tehevvüsümüz iştihasıyla- istediğimiz semeratı koparsın. Verse de tutamaz, düşse de kaldıramaz.

    Evet bir şahsın tehevvüsü için, büyük bir daire-i muhita, hareket-i mühimmesinden durdurulmaz.

    Elhasıl: Cerbeze bir hâkimdir.. Yalnız seyyiat tarafını konuşturmamalı, onun hasmı olan hasenatı da dinlemeli. Sonra muvazene edip, mizan-ı haşirdeki hükm-ü âdilane gibi, racih gelene muhabbetle hak vermelidir.

    * * *

    S- Efkâr-ı hazırada cerbeze nasıl bir tesir etmiştir?

    C- Bak, o seyyiedir ki; Ararat Dağı kadar bize zulüm ve tahkir eden ecnebi bir devleti, ne safsatalı bahanelerle: bilmem hangi tarihte Kırım'da bize yardım etmiş gibi yavelerle, bize dost olabilecek surette gösteriyorlar.

    Hem Sübhan Dağı kadar, İslâmiyet'in izzet ve şerefine çalışan güruh-u mücahidîni, acib bahanelerle en fena derekesine indirip, millete düşman gibi gösteriyorlar.

    Hem de Avrupa'nın terbiyesinin neticesi olarak: ﺧُﺬْ ﻣِﻦْ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﺍَﺣْﺴَﻨَﻪُ kaidesiyle her şeyin en iyi cihetini nazara almak maslahat iken, en fena cihetini nazara alıp mütemadiyen milleti ye'se sevk ederek, ruh-u cemaatı öldürüyor.

    Hem yine cerbeze seyyiesine, za'f-ı akide inzimam etmesiyle, mesail-i diniyede en zaîf tarafını irae ederek dinsizliğe zemin ihzar ediyor.

    Hem yine onun netaicidir ki; mukteza-yı beşeriyet olan, beyne's-selef cereyan eden tenkidat-ı rakibkârane veya hakperestaneyi, sofestaîcesine bir cerbeze ile, her birinin hakkında başkaların tenkidatını irae edip, eazım-ı ümmet hakkında hürmetsizlik ve emniyetsizliği telkin ederek, o vasıta ile ezhandaki İslâmiyetin kudsiyetini sarsıyor.

    İşte bunlar gibi çok mazarrat-ı azîme, şu nevi cerbezeden tevellüd ediyor.

    İstanbul'u düşündükçe, iki karış kadar dili uzanmış, sair a'zâsı neşv-ü nemadan mahrum kalmış, ihtiyar bir çocuğun timsali zihnime geliyor.

    S- Anadolu aleyhinde çıkmış olan fetvaya ne dersin?

    {(*) Cây-ı dikkattir ki; merkez-i Hilafet uleması ve Dârü'l-Hikmet ve zabıta-i ahlâkiye ile fuhuş, işret, kumar gibi kebairi izale değil, tevkif edemediler. Anadolu Hükûmeti'nin bir emri ile, bütün işret, kumar gibi kebairler men' edildi. Demek desatir-i hikmet, nevamis-i hükûmetle; kavanin-i hak, revabıt-ı kuvvetle imtizac etmezse, cumhur-u avamda müsmir olamaz. -Müellif-}

    C- Fetva-yı mahz değil ki, itizar edilsin. Belki kazayı tazammun eden bir fetvadır. Çünki fetvanın kazadan farkı; mevzuu âmmdır, gayr-ı muayyendir, hem mülzim değil... Kaza ise, muayyen ve mülzimdir. Şu fetva ise, hem muayyendir, kim nazar etse bizzarure muradı anlar. Hem mülzim olmuştur. Çünki avam-ı müslimîni onlar aleyhinde sevketmekte esbabın en âhiridir.

    Mademki şu fetva, kazayı tazammun ediyor, kazada iki hasmı dinletmek zarurîdir. Anadolu da söylettirilmeliydi. Netice-i müddeiyatlarını aleyhlerinde olan davalarla, siyasiyyun ve ulemadan bir heyet tarafından, maslahat-ı İslâmiye noktasında muhakeme edildikten sonra, fetva verilebilirdi.

    "Zâten şimdi bazı hakaikte bir inkılab var. Ezdad isimlerini değiştirip, mübadele etmişler. Zulme adalet, cihada bağy, esarete hürriyet namı veriliyor."

  8. #38
    Müdakkik Üye Ali.ihsan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2019
    Mesajlar
    861

    Standart

    S- Neden bu kadar (İ.G.Z.) den nefret ediyorsun? Musalahasını da istemiyorsun?

    C- Sebeb bir değil, bindir. Bana en ziyade şedid görünen, manen ahlâkımıza vurduğu darbedir. Çekirdek halinde olan secaya-i seyyieyi içimizde inkişaf ettirdi. Hayatın yarası iltiyam bulur; izzet-i İslâmiye, namus-u millînin yarası pek derindir.

    Edirne Câmii'nde, {(*) Yani: Edirne Kapı Camii'nde. -Naşir-} bir İslâm hocasının lisanıyla, Venizelos gibi şeytan zalime dua ettirdi. Merkez-i Hilafette, müslümanlar lisanıyla hizbü'ş-şeytan olan (İ.G.Z.), Yunan askerlerini halaskâr, tathirci ilân ve karşısındaki güruh-u mücahidîni cani, zalim söylettirdi. Acaba bir vâlide o dereceye getirilse ki; çocuğunu kendi eliyle öldürerek, müteessir olmayarak, parça parça etse, hiç mümkün müdür ki, onda hissiyat-ı âliye ve ahlâk-ı sâmiye intıfa etmesin?!.

    * * *

    S- Neden (İ.G.Z.) siyaseti galib çıkar?

    C- Siyasetinin hâssa-i mümeyyizesi; fitnekârlık, ihtilaftan istifade, menfaat yolunda her alçaklığı irtikâb etmek, yalancılık, tahribkârlık, hariçte menfîliktir. Bir adam kocaman bir binayı bir günde harab eder, bir taburu ihtilale verir. Şu alçak siyasettir ki (K.T.T.)'ni {(*) Kostantin'i kasd ediyor. -Naşir-} zahiren tel'in ettiği halde, gizlice dehalet ediyor. Fenalık ve ahlâk-ı seyyie, siyasetine vasıta olduğu için, her yerde ahlâk-ı seyyieyi himaye ederek teşci' eder. Şimdiki İstanbul hali şahiddir.

    S- Anadolu'da pekçok zulüm ediliyor ve pekçok müslümanlar i'dam ediliyor. Neden böyle yapıyorlar?

    C- Evet maatteessüf pek feci' şeyler oluyor. Fakat asıl sebeb; mel'un mimsiz medeniyet, öyle zalimane bir silâh, şu harb-i vahşiyaneye vermiştir ki, o silâhın karşısında dayanmak, onun naziriyle mukabele etmek lâzım gelir. Şeşhane ile mitralyoza mukabele edilmez. İşte o silâh, o düstur ki, medeniyet harbin eline vermiştir; ben de kendi gözümle Grandük Nikolaviç'in namına iki emri gördüm.

    Der: "Askerimize bir köyden bir tüfenk açılsa, çoluk çocuğu ile imha edilecektir." İkinci emri de: "Bir cemaatte bir adam, cephe zararına bize hıyanet etse, çoluk çocuğu ile imha edilecektir."

    İşte böyle ezlem bir düstur ile (İ.G.Z.) Anadolu'ya hücum ediyor.

    * * *

    S- Âlem-i İslâmdaki ihtilafı ta'dil edecek çare nedir?

    C- Evvelâ: Müttefekun aleyh olan makasıd-ı âliyeye nazar etmektir. Çünki Allah'ımız bir, Peygamberimiz bir, Kur'anımız bir, zaruriyat-ı diniyede umumumuz müttefik, zaruriyat-ı diniyeden başka olan teferruat veya tarz-ı telakki veya tarîk-ı tefehhümdeki tefavüt bu ittihad ve vahdeti sarsamaz, racih de gelemez. ﺍَﻟْﺤُﺐُّ ﻓِﻰ ﻟﻠّٰﻪِ düstur tutulsa, aşk-ı hakikat harekâtımızda hâkim olsa -ki, zaman dahi pek çok yardım ediyor- o ihtilafat sahih bir mecraya sevkedilebilir.

    "Esefân; gaye-i hayalden tenasi veya nisyan olmakla, ezhan enelere dönüp etrafında gezerler." İşte gaye-i hayal, maksad-ı âlî bütün vuzuhuyla meydana atılmıştır.

  9. #39
    Müdakkik Üye Ali.ihsan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2019
    Mesajlar
    861

    Standart

    ZULMÜN ŞEDİD BİR NEV'İ

    Dünyaca havas tanınan insanlardaki meziyet, sebeb-i tevazu ve mahviyet iken, tahakküm ve tekebbüre sebeb olmuştur. Fukara aczi, avamın fakrı, sebeb-i merhamet ve ihsan iken; esarete, mahkûmiyetlerine müncer olmuştur.

    Bir işde mehasin ve şeref hasıl oldukça, havassa peşkeş edilir; seyyiat olsa, avama taksim edilir.

    Meselâ, bir tabur galebe çalsa, şan ü şeref kumandana verilir, taksim edilmez. Mağlub olduğu vakit, seyyie tabura taksim edilir. Meselâ: Bir aşiret namuskârane bir iş etse, "Âferin Hasan Ağa" derler. Fenalık ettikleri vakit, "Tuh ne pis aşiret imiş" diyecekler.

    ﻭَ ﺍِﺫَﺍ ﺗَﻜُﻮﻥُ ﻛَﺮِﻳﻬَﺔٌ ﺍُﺩْﻋٰﻰ ﻟَﻬَﺎ ٭ ﻭَ ﺍِﺫَﺍ ﻳُﺤَﺎﺱُ ﺍﻟْﺤَﻴْﺲُ ﻳُﺪْﻋٰﻰ ﺟُﻨْﺪُﺏْ

    {(*) Musibet geldikçe bana bağırıyorlar. Tatlı yendikçe Cündüb çağrılıyor. -Müellif-}

    kavl-i meşhuru, şu acib zulmün tercümanıdır.

    Hem de şu içtimaî sistemdeki damar-ı zulmün bir mecrası da şudur: Yüksek tabakada birinin öldürülmesiyle, çok seneler matem tutulur. Halbuki onun cinayetiyle tabaka-i avamda yüzer, belki binler kişi telef olsa, bir-iki günde unutulur. Şu ise adalet-i Kur'aniyeye zıddır. Bir şah, bir gedayı öldürse, Şeriat kısasa hükmeder, ikisini bir görür.

    * * *

    MÜSTEHAK BİR CEZA

    Şeriatın ﺍَﻟْﻘَﺎﺗِﻞُ ﻟﺎَ ﻳَﺮِﺙُ düstur-u âdilanesi, şeriat-ı fıtriye olan kavanin-i kadere muntabıktır ki, tarîk-ı gayr-ı meşru ile bir maksadı takib eden, maksudunun zıddıyla ceza görüyor. Wilson, Klemanso, Venizelos gibi.

    Şuna bir misal: Bidayet-i inkılabımızdan beri, sevab-ı âhiretin vesilesini dinsizcesine şan ü şerefe vasıta yapanlar, müdhiş bir rezaletle neticelendi. Muvakkat bir şan ü şereften sonra, elîm bir sukut takib etti. Lisan-ı halleri ﻟَﻴْﺘَﻨِﻰ ﻛُﻨْﺖُ ﻧَﺴْﻴًﺎ ﻣَﻨْﺴِﻴًّﺎ tilavet ediyor.

    Fıtrat-ı insan bir mezraa hükmündedir ki, secaya-yı hasene temayülat-ı şerriye ile beraber, daneler gibi dest-i kaderle içinde ekilmiştir. Bu daneler neşv-ü nema bulmak için bir suya muhtaçtır. Hevadan gelse, şer daneleri neşv-ü nema bulur. Şimdiki şu medeniyet-i habîsenin heyet-i içtimaiyeye verdiği tesir gibi... Fıtraten -çendan- hayır ciheti galibdir, fakat sünbüllenmiş, semere vermiş on çekirdek; yüz değil, bin kurumuş çekirdeğe galebe eder. İşte şunun çaresi: O bâb-ı fitneyi kapatmakla, suyu Hüda tarafından vermek lâzımdır.

    * * *

    S- Taaddüd-ü zevcat ve abd gibi bazı mesaili, ecnebiler serrişte ederek, medeniyet nokta-i nazarında, şeriata bazı evham ve şübehatı îrad ediyorlar.

    C- İslâmiyetin ahkâmı iki kısımdır:

    Birisi: Şeriat ona müessistir. Bu ise, hüsn-ü hakikî ve hayr-ı mahzdır.

    Birisi dahi: Şeriat muaddildir. Yani, gayet vahşi ve gaddar bir suretten çıkarıp, ehvenü'ş-şer ve muaddel ve tabiat-ı beşere tatbiki mümkün ve tamamen hüsn-ü hakikiyeye geçebilmek için zaman ve zeminden alınmış bir surete ifrağ etmiştir. Çünki birden tabiat-ı beşerde umumen hükümferma olan bir emri birden ref'etmek; tabiat-ı beşeri birden kalbetmek iktiza eder.

    Binaenaleyh, Şeriat vâzı-ı esaret değildir. Belki en vahşi suretten, böyle tamamen hürriyete yol açacak ve geçebilecek bir surete indirmiştir, ta'dil etmiştir.

    Hem de dörde {(*) Erkek galiben yüz yaşına kadar telkîh eder. Karı, yarı vakti hayz olduğu halde elliye kadar telakkuh eder. -Müellif-} kadar taaddüd-ü zevcat, tabiata, akla, hikmete muvafakatıyla beraber, Şeriat bir taneden dörde çıkarmamış, belki sekizden, dokuzdan dörde indirmiştir. Bâhusus taaddüde öyle şerait koymuştur ki, ona müraat etmekle, hiçbir mazarrata müeddi olmaz. Bazı noktada şer olsa da, ehvenü'ş-şerdir. Ehvenü'ş-şer ise, bir adalet-i izafiyedir.

    Heyhat! Âlemin her halinde hayr-ı mahz olamaz.

    * * *

    S- Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye neden hizmet edemedi?

    C- En büyük hizmeti, adem-i hizmetidir. En büyük hareketi, hareketsizliğidir. Çünki buradaki hâkim olan kuvvet, ecnebiye lehinde olmayan herbir hareketi boğuyor. Hareket edenleri gördük, mukaddes câmilerde gâvurlara dua ettirildi ve mücahidlerin cevaz-ı katline fetva verdirildi. İşte Dârü'l-Hikmet, bu fırtına içinde âlet ettirilmedi. En büyük mani' olan ecnebi kuvvet, bütün kuvvetiyle ahlâksızlığı himaye ve teşci' ediyordu.

    İkinci derecede sebeb: Dârü'l-Hikmet eczaları kabil-i imtizac, belki de ihtilat değil. Şahsî meziyetleri vardır, cemaat ruhu tevellüd etmedi. "Ene"leri kavîdir, delinmedi ki bir "nahnü" olsun. "Ben", "biz" olmadı. Mesaîlerinde teşarük düsturuyla işe girişildi, teavün düsturu ihmal edildi.

    Teşarük, maddiyatta eseri azîmleştirir, fevkalâde yapar. Maneviyat ve efkârda âdileştirir, belki çirkinleştirir.

    Teavün düsturu bunun tamamen aksidir; maddiyatta cemaate nisbeten pek küçük, fakat yalnız bir şahsa nisbeten büyük eserlere vasıta olur. Maneviyatta ise, eseri hârikulâde derecesine is'ad eder.

    Hem de tenkidleri çok keskinleşmiştir, karşısına çıkan fikir parçalanır, söner.

    "Ehakkı aramakla bazan hakkı da kaybeder. Hakta ittifak, ehakta ihtilaf olduğundan; bence çok defa hak, ehaktan ehaktır. Ehakkın müddet-i taharrisi zamanında, bâtılın vücuduna bir nevi müsamaha var. Yani bazan hasen, ahsenden ahsendir."

    * * *

    S- Biri dese: "Bu hadîsi kabul etmem." Nasıldır?

    C- Bazan, adem-i kabul, kabul-ü ademle iltibas olunur. Çok hatiata müncer olur. Halbuki adem-i kabul; adem-i delil-i sübut, onun delilidir. Kabul-ü adem, delil-i adem ister. Biri şekk, biri inkârdır. Meselâ, bir hadîsin kabulü, adem-i kabulü, kabul-ü ademi vardır.

    Birincisi: Bürhanî bir cazibe ister.

    İkincisi: Kaziye-i tasdikî değil, belki cehildir.

    Üçüncüsü: Red ve inkâr olduğundan, bürhan ve isbat ister. O nefiydir. Nefiy kolayca isbat edilmez. Belki butlan-ı mana ile binefsihi müntefî olur.

    * * *

    S- Tenkidi nasıl görüyorsun? Hususan umûr-u diniyede.

    C- Tenkidin saiki, ya nefretin teşeffisidir veya şefkatın tatminidir. Dostun veya düşmanın ayıbını görmek gibi...

    Sıhhat ve fesada muhtemel bir şeyde, kabule temayül ve tercih şefkatten; redde temayül ve tercih -vesvese olmazsa- nefretten geldiğine ayardır.

    ﻭَﻋَﻴْﻦُ ﺍﻟﺮِّﺿَﺎ ﻋَﻦْ ﻛُﻞِّ ﻋَﻴْﺐٍ ﻛَﻠِﻴﻠَﺔٌ ٭ ﻭَﻟٰﻜِﻦَّ ﻋَﻴْﻦَ ﺍﻟﺴُّﺨْﻂِ ﺗُﺒْﺪِﻯ ﺍﻟْﻤَﺴَﺎﻭِﻳَﺎ

    Saik-i tenkid, aşk-ı hak ve arzu-yu tenzih-i hakikat olmalı. Selef-i sâlihînin tenkidleri gibi.

    * * *

    S- Zalim gâvurların bu kadar propagandalarına nasıl mukabele edilmeli?

    C- Propaganda, sâbıkan tezyif ettiğim zalim cerbezenin veled-i nâmeşruudur. Ona mukabele, o yalancı silâhla olmamalı, belki sıdk ve hak ile olmalı. Bir tane sıdk, bir harman yalanı yakar.

    ﻗُﻞِ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺛُﻢَّ ﺫَﺭْﻫُﻢْ ﻓِﻰ ﺧَﻮْﺿِﻬِﻢْ ﻳَﻠْﻌَﺒُﻮﻥَ ٭ ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﺍﻟْﺤِﻴﻠَﺔُ ﻓِﻰ ﺗَﺮْﻙِ ﺍﻟْﺤِﻴَﻞِ

    Maziye, mesaibe kader nazarıyla; ve müstakbele, measiye teklif noktasından bakmak lâzımdır.

    Çaresi bulunan şeyde acze, çaresi bulunmayan şeyde cez'a iltica etmemek elzemdir.

    * * *

    HADSÎ BİR HAKİKAT

    S- Hazret-i Azrail birdir; bir anda, her yerde eceli gelenlerin ruhunu kabzeder. Hazret-i Cebrail, Sidretü'l-Münteha'da suret-i hakikiyesinde olduğu anda, Dıhye veya başkasının suretinde meclis-i Nebevîde iman ve İslâmın erkânını soruyor veya tebliğ eder. Daha yalnız Allah bilir kaç yerlerde bulunuyor. Hazret-i Peygamber (A.S.M.) demiş:

    ﻣَﻦْ ﺭَﺍٰﻧِﻰ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻤَﻨَﺎﻡِ ﻓَﻘَﺪْ ﺭَﺍٰﻧِﻰ ﺣَﻘًّﺎ

    Şu sırrına binaen, avam-ı ümmetten binlere bir anda menamen ve havassa yakazaten ve keşfen temessülü ve umum ümmetin salavatının istima'ı ve âhirette umumla görüşmesi ve şefaatı; hem de bir Veli bir anda pek çok yerlerde müşahedesi gibi sırların miftahı nedir?

    C- Bir nuranînin timsali, onun hâsiyetine mâliktir; hem gayrı değildir. Şu âleme karşı açılan âlem-i suver ve misalin bir penceresi olan ecsam-ı şeffafeden âyineler, ecsam-ı kesifenin hâssasız şeklini alır; fakat nuranînin timsaliyle beraber hâssa-i zâtiyesini de alır.

    Meselâ: Bir adam binler âyine ortasında dursa, herbir âyinede aynı şahıs bulunur; fakat ruhsuz, hissiz, fikirsiz birer şahıstır.

    Lâkin şems binler âyinede temessül etse, herbir timsal çendan şemsin azamet-i mahiyetine ve mertebe-i kemaline mâlik değilse de; lâkin Şemsin hissi hükmünde olan harareti, hayatı hükmünde olan ziyası, aklı hükmünde olan tenviri olan havass-ı selâseyi câmi'dir. Nuranînin timsali hayy-ı murtabıttır. Kesifin timsali, meyyit-i müteharriktir. Ruh, en münevver bir nurdur. Tahdidi kabul etmeyen âlem-i misalin pencerelerinde temaşager bir ruhun gayr-ı mahsur timsalleri de, birer ruh-u mütecessiddir, havassına mâliktir, onun gayrı değillerdir.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Âsâr-ı Kudsiye
    By Cennetâsâ in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 22
    Son Mesaj: 06.12.16, 11:53
  2. Asar I Nebİye(s.a.v)İltİzam
    By Ehl-i telvin in forum Sahabeler ve Sünnet-i Seniyye
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 30.07.08, 00:23

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0