+ Konu Cevaplama Paneli
2. Sayfa - Toplam 5 Sayfa var BirinciBirinci 1 2 3 4 ... SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 11 ile 20 ve 43

Konu: Âsâr-ı Bediiye

  1. #11
    Müdakkik Üye Ali.ihsan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2019
    Mesajlar
    912

    Standart

    ÜÇÜNCÜ MAKAM

    Mahall kabildir... Şurada dört nokta var. Âlemin imkân-ı mevti ve vukuu, tamir ve ihyasının imkânı ve vukuu...

    Birinci Nokta: Kâinatın imkân-ı mevtine delil: Bir şey kanun-u tekâmüle dâhil ise, o şeyde neşvunema var. Neşvunema varsa, ona bir ömr-ü tabiî var. Ömr-ü tabiî varsa, ona bir ecel-i fıtrî var. Vâsi' bir istikra ile sabittir ki, pençe-i mevtten kendini kurtaramaz. Nasıl ki, insan küçük bir âlemdir, yıkılmaktan kurtulamaz. Âlem dahi büyük bir insandır, o da ölümün pençesinden kurtulamaz, o da ölecek. Sonra dirilecek. Veya yatıp sonra subh-u haşir ile gözünü açacaktır.

    Hem nasıl ki, kâinatın bir nüsha-i musağğarası olan bir şecere tahrib ve inhilalden başını kurtaramaz. Öyle de: Şecere-i hilkatten olan silsile-i kâinat tamir ve tecdid için tahribden kendini kurtaramaz. Eğer ecel-i fıtrîden evvel irade-i ezeliyenin izniyle bir maraz-ı haricî veya bir hâdise-i muharrib olmazsa ve Sâni'i daha evvel onu bozmazsa; her halde, -hatta fennî bir hesab ile- ile bir gün gelecek ki:

    ﺍِﺫَﺍ ﺍﻟﺸَّﻤْﺲُ ﻛُﻮِّﺭَﺕْ ٭ ﻭَﺍِﺫَﺍ ﺍﻟﻨُّﺠُﻮﻡُ ﺍﻧْﻜَﺪَﺭَﺕْ ٭ ﻭَﺍِﺫَﺍ ﺍﻟْﺠِﺒَﺎﻝُ ﺳُﻴِّﺮَﺕْ ٭ ﺍِﺫَﺍ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀُ ﺍﻧْﻔَﻄَﺮَﺕْ ٭ ﻭَﺍِﺫَﺍ ﺍﻟْﻜَﻮَﺍﻛِﺐُ ﺍﻧْﺘَﺜَﺮَﺕْ ٭ ﻭَﺍِﺫَﺍ ﺍﻟْﺒِﺤَﺎﺭُ ﻓُﺠِّﺮَﺕْ

    ve sırları Kadir-i Ezelînin izniyle tezahür edip o büyük insanın sekeratı da acib bir hırhıra ve müthiş bir savt ile fezayı dolduracak, bağırıp ölecek sonra dirilecek.

    Dakik Bir Nükte: Nasıl ki su, kendi zararına incimad eder. Buz buzun zararına temeyyu eder. Lübb, kışır zararına kuvvetleşir. Lafz, mana zararına kalınlaşır. Ruh, cesed hesabına zayıflaşır. Cesed, ruh hesabına inceleşir... Öyle de: Âlem-i kesif, âlem-i latîf hesabına şeffaflanır. Kudret-i Fâtıra -tabir caiz ise- hummalı bir faaliyetle ecza-i meyyite-i hâmide-i camide-i kesifede her tarafta iş'al-i nur-u hayat ettiğini bir remz-i kudrettir ki; âlem-i latîf hesabına âlem-i kesifi eritiyor, yandırıyor, ışıklandırıyor. Hakikat ne kadar zayıf ise de ölmez. Belki teşahhusatta seyr ü sefer eder. Hakikat büyür, inkişaf eder, gençleşir. Kışır ve suret eskilenir, incelenir, parçalanır. Daha güzel olarak tazelenir. Ziyade - noksan noktasında makûsen mütenasibtirler. Şu kanun, bütün kanun-u tekâmüle dâhil olan eşyaya şâmildir. Demek bir zaman gelecek ki; hakikat-i uzma-yı kâinatın kışır ve sureti olan âlem-i şehadet Allah'ın izni ile parçalanacak, daha güzel, daha latîf bir surette tazelenecektir;

    ﻳَﻮْﻡَ ﺗُﺒَﺪَّﻝُ ﺍﻟْﺎَﺭْﺽُ ﻏَﻴْﺮَ ﺍﻟْﺎَﺭْﺽِ

    sırrı tahakkuk edecektir.

    İkinci Nokta: Şu mevtin vuku'udur. Buna delil; cemi'-i edyan-ı semaviyenin icmaıdır. Bütün fıtrat-ı selimenin şehadetidir. Ve kâinatın tahavvül ve tebeddül ve tagayyürünün işaretidir.

    Şu sekeratı zihninde temessül etmek istersen bak! Şu kâinat; dakik, ulvî bir nizam ile birbirine bağlanmış. Hafî, nâzik, latîf birbiriyle tutunmuş!.. Ve ecram-ı ulviyeden bir cirim (Kün) veya "mihverinden çık!" hitabına mazhar olunca sekerata başlar. Nücum tesâdüme, ecram telâtume, feza-yı gayr-ı mütenahî; gülleleri küreler gibi büyük, milyonlar top sadâlarının muhassalıyla vaveylâya başlar.. Birbirine çarpışarak, küremiz büyüklüğünde kıvılcım saçarak!..

    İşte şu mevt ile dest-i kudret, kâinatı çalkalar. Kâinat tasaffi ile ayrılmaya başlar. Cehennem aşireti ve maddesiyle bir tarafa çekilir; Cennet anasırı ve letaifiyle başka yerde tecelli eder...

    Üçüncü Nokta: Ölecek âlemin dirilmesi mümkündür. Zira Birinci Makamda geçtiği gibi; kudrette noksan yok, gayet kavî muktezî var. Mes'ele ise mümkinattandır.

    Evet, kâinatta dikkat edilse görünür ki; içinde iki unsur-u esasî var, her tarafa uzanmış. İki kök var ki; tahassül ve temerküz ile ebedîleşse, cennet - cehennem olacaktırlar. Cennet - Cehennem ise, şecere-i hilkatten ebed tarafına tedelli eden dalının iki meyvesidir. Ve silsile-i kâinatın iki neticesidir. Ve seyl-i şuunatın iki mahzenidir. Ve ebede karşı cereyan eden mütemevvic mevcûdatın iki havzıdır. Ve lütuf ve kahrın iki tecelligâhıdır. Ki Dest-i Kudret, bir hareket-i şedide ile kâinatı çalkaladığı vakit, o iki havz mevadd-ı münasibiyle dolacaktır.

    Hakîm-i Ezelî, inayet ve hikmet-i ezeliyesinin iktizasıyla şu dünyayı tecrübe ve imtihana meydan olmak için yarattı. Tecrübe ve imtihan neşv u nemaya sebeptir. O neşv u nema, istidadatın inkişafına sebeptir. O inkişâf, kabiliyatın tezahürüne sebepdir. O tezahür, hakaik-i nisbiyenin zuhuruna sebeptir. O hakaik-i nisbiye, âhirette hakaik-i hakikiyeye inkılab ettiği gibi; dünyada da bütün kâinatın revabıtı ve tutkalı hükmünde olan meratib-i nisbiyenin takarruruna sebeptir.

    İşte bu sırr-ı imtihan ve sırr-ı teklif iledir ki; cevahir-i âliye, hazefât-ı safileden tasaffi eder. Vaktâ ki bunun gibi çok hikem-i dakika için âlemi bu surette irade etti. Şu âlemin tagayyür ve tahavvülünü de irade etti. Şu tahaavvül ve tagayyür için ezdadı birbirine karıştırdı. Mazarratı menafi'a mezc, zarrı nef'a derc; şüruru hayrata mütedahil, mekabihi mehasinle müctemi' halk ederek; şu ezdadı dest-i kudret yoğurarak kâinatı kanun-u tebeddül ve tagayyüre ve namus-u tahavvül ve tekâmüle tabi' kıldı.

    Vaktâ ki, meclis-i imtihan kapandı. Vakt-i tecrübe bitti. İnayet-i ezeliye teb'id için ezdadın tasfiyesini istedi. Hulûd için esbab-ı tagayyürü ve mevadd-ı ihtilafı tefrik etmek istedi.

    İşte bu tasfiyenin neticesinde, Cehennem bir cism-i muhkem ile, aşiretiyle meşhun olarak hitab-ı

    ﻭَﺍﻣْﺘَﺎﺯُﻭﺍ ﺍﻟْﻴَﻮْﻡَ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟْﻤُﺠْﺮِﻣُﻮﻥَ

    ye mazhar oldu. Hem cennet bir cism-i müebbed-i müşeyyed ile kendi esasatıyla tecelli ederek, taifesi

    ﻓَﺎﺩْﺧُﻠُﻮﻫَﺎ ﺧَﺎﻟِﺪِﻳﻦَ

    hitab-ı teşrifiyeye mazhar oldu. Münasebet, şart-ı intizamdır. İntizâm, sebeb-i devamdır. Hakîm-i Ezelî iki menzilin sâkinlerine kudret-i kâmilesiyle öyle bir vücud-u müstekarr verir ki, hiç inhilal ve tagayyüre maruz kalamaz. Zira inkıraza müncer olan tagayyürün esbabı bulunmaz. Esbab-ı tagayyür bulunsa da, vâridat ve masarif mabeynindeki nisbet, müstekardır. Halbuki şu dünyada inkıraza müncer olan tagayyürün sebebi; bedendeki terekküb ve tahlil mabeynindeki nisbet istikrarsız olduğu içindir.

    Dördüncü Nokta: Şu mümkün vaki' olacaktır. Başta Kur'an-ı Kerim bütün kütüb-ü semaviye bunda müttefiktir. Zât-ı Zülcelalin evsaf-ı celaliye ve cemaliyesi bunun vuku'una tecelliyatıyla delâlet ederler.

  2. #12
    Müdakkik Üye Ali.ihsan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2019
    Mesajlar
    912

    Standart

    DÖRDÜNCÜ MAKAM

    RUH KAT'İYYEN BÂKİDİR

    Bence şu mes'ele o kadar kat'îdir ki; fazla beyan abes olur. Âlem-i berzah ve âlem-i ervahdaki âhirete gitmek için bekleyen hadsiz ervah-ı bâkiye kâfileleriyle ve bizim mabeynimizdeki mesafe o kadar ince, dakikdir ki; bürhan ile göstermeye lüzum kalmaz. Yalnız vesveseleri izale için hads-i kalbînin menabiine işaret edeceğiz. İşte şuradaki hadsin dört madeni var.

    Birinci Maden: Enfüsîdir ki, her ruh kaç sene yaşamış ise, o kadar belki ondan fazla beden değiştirdiği halde, yine bilbedahe aynen bâki kalmıştır. Öyle ise, mevt ile çıplak olmak dahi bekasına tesir etmez. Yalnız burada tedricî libas değiştiriyor. Mevtte birden soyunuyor.

    Gayet kat'î bir hads ile sabittir ki; cesed ruhla kaimdir. Ruh, binefsihi kaim ve hâkim olduğundan; cesed istediği gibi dağılsın, toplansın istiklaliyetine sebep vermez. Belki cesed, hanesi ve yuvasıdır. Libası ise bir derece sabit ve letafetçe ona münasib bir gılaf-ı latîfi var. Öyle ise mevtte bütün bütün çıplak olmaz.

    İkinci Maden: Âfâkîdir ki; müşahedat-ı mükerrereye incirar eden bir nevi hükm-ü tecrübîdir. Evet, tek bir ruhun ba'delmevt bekası bilbedahe anlaşılsa, şu nev'in külliyetiyle bekasını istilzam eder. Zira mantıkca zâtî bir hâssa bir ferdde görünse, bütün efradda dahi vücuduna hükmedilir; çünkü zâtîdir. İşte şu mes'elede mûcibe-i cüz'iyye, mûcibe-i külliyeyi istilzam eder, denilir. Halbuki değil bir ferd belki o kadar hadsiz, o kadar hasre gelmez müşahedâta istinad eden âsâr, o derece kat'îdir ki; bizde nasıl Yeni Dünya {(*) Yani: Amerika. -Müellifi-} var, orada insanlar var; vücudlarına hiç vehim hatıra gelmez. Öyle de vesvese kabul etmez ki, şimdi âlem-i melekût ve ervahda ölmüş insanların ervahları vardır. Hem hads-i kat'î ile insanda ba'del-mevt esaslı bir cihet bâkidir. O esas ise ruhdur. Zaten tahrip ve inhilal, kesret ve terkibin şe'nidir. Basit ve vahdete ârız olmaz.

    Sâbıkan beyan ettik ki; hayat kesrette vahdeti temin eder. Ve şuur, ruhun ziyasıdır. Öyle ise ruhun fenası, ya tahrib ve inhilal iledir. O ise vahdet ve besatet bırakmaz. Veya idam iledir. O ise Cevvad-ı Mutlak Celle Celalühünun merhameti, cûdu bırakmaz ki, verdiği nimet-i vücudu geri alsın.

    Üçüncü Maden: Dikkat edilse; maruz-u tagayyür olan bütün enva'da bir hakikat-i sabite bütün tagayyürat ve etvar içinde yuvarlanarak, suretler değiştirip ölmeyerek, yaşayarak geliyor, bâki kalıyor.

    İşte şahs-ı insanî -sâbıkan geçtiği gibi- tasavvurat ve şuur-u küllî ile bir şahıs iken, bir nev' hükmüne geçiyor. Öyle ise, onun hakikat-i zîşuuru ve unsur-u zîhayatı olan ruhu dahi Allah'ın izniyle daima bâkidir.

    Dördüncü Maden: Ruha -masdar itibariyle- bir derece müşabih ve yalnız vücud-u hissî olmayan enva'da hükümran olan kavanine dikkat edilse görünür ki; şayet o kanun vücud-u haricî giyse idi; o enva'ın birer ruhu olurdu. Halbuki daima bâki, daima müstemir, hiçbir tagayyürat onların vahdetine tesir etmez. Ruh ise, âlem-i emirden gelen bir kanun-u zîşuur, bir namus-u zîhayattır ki; Kudret-i Ezeliye ona vücud-u haricîyi giydirmiş. Demek nasılki sıfat-ı iradeden ve âlem-i emirden gelen şuursuz kavanin, daima bâki kalıyor. Aynen onların kardeşi ve onlar gibi Sıfat-ı iradenin tecellisi olan, âlem-i emirden gelen ruh; bekaya mazhar olmak daha ziyade lâyıktır. Çünkü zîvücud ve zîhakikat-i hariciyedir. Daha kavîdir, çünkü zîşuurdur. Daha daimîdir, çünkü hayydır, zîhayattır.

    Ey birader! Zihni iz'ana, kalbi kabule ihzar etmek için şu dört makamdaki nıkàtı fehmetmiş isen; işte bak maksada giriyoruz!

    İşte Kur'an-ı Kerim ve Furkan-ı Hakîm'in cennetine gir! Bak haşr-i cismânîyi kemal-i vuzuh ile ve Cennet ve Cehennemin ahvalini beyan-ı mu'ciz ile sana gösteriyor. Kimsenin haddi yoktur; o beyandan sonra beyana kalkışsın!

    ﻟَﻴْﺲَ ﺑَﻌْﺪَ ﺑَﻴَﺎﻥَ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥِ ﺑَﻴَﺎﻥٌ
    ﻧَﻌَﻢْ، ﺍِﺫَﺍ ﻃَﻠَﻌَﺖِ ﺍﻟﺸَّﻤْﺲُ ﺍِﺧْﺘَﻔَﺖِ ﺍﻟﻨُّﺠُﻮﻡُ ﻭَ ﺍﻧْﻄَﻔَﺖْ ﺍﻟﺴُّﺮُﺝُ


    Bak menzilgâh-ı dünyada a'sar-nişîn olan ecyâlin sufûfuna hitaben kâinatı zelzeleye getiren şu hutbe-i ezeliyeyi dinle!

    ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ

    ﺍِﺫَﺍ ﺯُﻟْﺰِﻟَﺖِ ﺍﻟْﺎَﺭْﺽُ ﺯِﻟْﺰَﺍﻟَﻬَﺎ ﻭَﺍَﺧْﺮَﺟَﺖِ ﺍﻟْﺎَﺭْﺽُ ﺍَﺛْﻘَﺎﻟَﻬَﺎ ﻭَ ﻗَﺎﻝَ ﺍﻟْﺎِﻧْﺴَﺎﻥُ ﻣَﺎﻟَﻬَﺎ ﻳَﻮْﻣَﺌِﺬٍ ﺗُﺤَﺪِّﺙُ ﺍَﺧْﺒَﺎﺭَﻫَﺎ ﺑِﺎَﻥَّ ﺭَﺑَّﻚَ ﺍَﻭْﺣٰﻰ ﻟَﻬَﺎ ﻳَﻮْﻣَﺌِﺬٍ ﻳَﺼْﺪُﺭُ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﺍَﺷْﺘَﺎﺗًﺎ ﻟِﻴُﺮَﻭْﺍ ﺍَﻋْﻤَﺎﻟَﻬُﻢْ ﻓَﻤَﻦْ ﻳَﻌْﻤَﻞْ ﻣِﺜْﻘَﺎﻝَ ﺫَﺭَّﺓٍ ﺧَﻴْﺮًﺍ ﻳَﺮَﻩُ ﻭَﻣَﻦْ ﻳَﻌْﻤَﻞْ ﻣِﺜْﻘَﺎﻝَ ﺫَﺭَّﺓٍ ﺷَﺮًّﺍ ﻳَﺮَﻩُ


    * * *

    ﻭَﺑَﺸِّﺮِ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻭَﻋَﻤِﻠُﻮﺍ ﺍﻟﺼَّﺎﻟِﺤَﺎﺕِ ﺍَﻥَّ ﻟَﻬُﻢْ ﺟَﻨَّﺎﺕٍ ﺗَﺠْﺮِﻯ ﻣِﻦْ ﺗَﺤْﺘِﻬَﺎ ﺍﻟْﺎَﻧْﻬَﺎﺭُ ﻛُﻠَّﻤَﺎ ﺭُﺯِﻗُﻮﺍ ﻣِﻨْﻬَﺎ ﻣِﻦْ ﺛَﻤَﺮَﺓٍ ﺭِﺯْﻗًﺎ ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﻫٰﺬَﺍ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﺭُﺯِﻗْﻨَﺎ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻞُ ﻭَﺍُﺗُﻮﺍ ﺑِﻪِ ﻣُﺘَﺸَﺎﺑِﻬًﺎ ﻭَﻟَﻬُﻢْ ﻓِﻴﻬَﺎ ﺍَﺯْﻭَﺍﺝٌ ﻣُﻄَﻬَّﺮَﺓٌ ﻭَﻫُﻢْ ﻓِﻴﻬَﺎ ﺧَﺎﻟِﺪُﻭﻥَ

  3. #13
    Müdakkik Üye Ali.ihsan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2019
    Mesajlar
    912

    Standart

    ﺷﻌﺎﻋﺎﺕ ﻣﻌﺮﻓﺔ ﺍﻟﻨﺒﻰ

    ŞUÂAT-Ü MARİFETÜ'N-NEBİ

    Müellifi

    Bedîüzzaman Said-i Nursî


    ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ

    ﺍَﺷْﻬَﺪُ ﺍَﻥْ ﻟﺎَٓ ﺍِﻟٰﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍَﻟﻠّٰﻪُ ٭ ﻭَﺍَﺷْﻬَﺪُ ﺍَﻥَّ ﻣُﺤَﻤَّﺪًﺍ ﺭَﺳُﻮﻝُ ﺍﻟﻠّٰﻪِ


    Bu kelime-i âliye üssü'l-esas-ı İslâmiyet olduğu gibi; kâinat üstünde temevvüc eden İslâmiyetin en nuranî ve en ulvî bayrağıdır.

    Evet misak-ı ezeliye ile peyman ve yeminimiz olan iman, bu menşur-u mukaddesde yazılmıştır.

    Evet âb-ı hayat olan İslâmiyet ise, bu kelimenin aynü'l-hayatından nebe'an eder.

    Evet, ebede namzed olan nev'-i beşer içinde saadet-saray-ı ebediyeye tayin ve tebşir olunanın ellerine verilmiş bir ferman-ı ezelîdir.

    Evet şu kelime, kalb denilen avalim-i gayb'a karşı olan penceresinde kurulmuş olan latîfe-i Rabbaniyenin âyinesine in'ikas eden Sultan-ı Ezel'in tecellisini ilân eden bir harita-i nuraniyesidir ve tercüman-ı beliğidir.

    Evet, vicdanın esrar-engiz olan nutk-u beliganesini cem'iyet-i kâinata karşı vekaleten inşad eden vicdanın hatib-i fasihi ve kâinata Hâkim-i Ezelîyi ilân eden imanın mübelliğ-i beliği olan lisanın elinde bir menşur-u layezalî'dir.

    Bu kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirine şahid-i sadıktır. Ve birbirini tezkiye eder. Evet uluhiyyet, nübüvvete bürhan-ı limmîdir. Muhammed Aleyhisselâm Sâni'-i Zülcelale zâtıyla ve lisanıyla bürhan-ı innîdir.

    Kelime-i şehadetin birinci kelâmına birinci bürhanı, ikinci kelâmıdır.

    S: {(*) Sual eden Japondur. -Müellif-} Sâni'in vücud ve vahdetine en vâzıh delil nedir?

    C: En parlak bürhanı Muhammed'dir (A.S.M.). Ve Nübüvvet-i Ahmediye'nin en metin bürhanı, nübüvvet-i mutlakadır.

    Kâinatta bir hakikat varsa, nübüvvet vardır. Hilkatte nizam varsa, nübüvvet zaruridir.

    {(*) Karıncayı emirsiz, arıyı ya'subsuz bırakmayan Kudret-i Fâtıra, beşeri nebisiz bırakmaz. -Müellif-}

    Zira insanın vehm-âlud nazarına istikamet; ve tecavüzkâr kuvayı selâsesine itidal; ve istidadat-ı maneviyesine inkişaf verecek İlahî bir mürşid olabilir. O ise Nebi'dir.

    Dünyada bundan doğru ne haber olabilir ki; yüzbinler enbiya yüzbinler mu'cizat ile nübüvveti iddia etmişler. Mu'cizat ile isbat etmişler.

    Nokta-i nübüvvette müttefik, selef halefe mübeşşir. Halef selefe musaddık, asl-ı dinde müttehiddirler.

    Öyle ise, cemi'-i enbiyanın cemi'-i mu'cizatı Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) bir mu'cizesi hükmündedir. Çünkü medar-ı nübüvvet ve enbiyaya "nebi" dediren esaslar, Hazret-i Ahmed'de (Aleyhisselâm) daha ekmel bulunur.

    Dünyada nebi varsa, O da nebidir.

    ﺍَﻟﻠّٰﻬُﻢَّ ﺻَﻞِّ ﻋَﻠٰﻰ ﻣُﺤَﻤَّﺪٍ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﺩَﻝَّ ﻋَﻠٰﻰ ﻭُﺟُﻮﺏِ ﻭُﺟُﻮﺩِﻙَ

    Evet, sirac-ı vehhac, bürhan-ı katı' O'dur.

    Öyle ise O'nu tanımalıyız. Ve O zât ne derece ulvî, parlak olduğunu bunun ile kıyas edilir ki; ﺍَﻟﺴَّﺒَﺐُ ﻛَﺎﻟْﻔَﺎﻋِﻞِ sırrınca, bütün ümmetinin bütün hasenatının bir misli onun kefe-i hasenatına ilâve edilmiştir.

    Manevî bir cazibe-i umumiyi andıran hidayet ve irşadından herbir ferd ne kadar feyz ve nur almışsa, bir misli o Zât-ı Şerif'e in'ikas etmiştir.

    İşte derece-i kemalât gayr-i mütenahî, O'nun ruhundaki istidad ve kabiliyet nihayetsiz, muhit-i enfüsî olan zâtından başka, ümmetinin âfâkından gelen esbab-ı inkişaf hadsiz olduğundandır ki; Hakikat-i Muhammediye (A.S.M.) âlem-i imkânda en râsih, en racih hakikat olduğunu ehl-i keşf ittifak etmişlerdir. Nasıl bazan cüz'î bir tereşşuh, uzak menbadan suyun gelmesine delil ve sakatlık olmadığına şahid olur. Öyle de küçük bir emare, büyük bir hakikatı ihsas edebilir. Madem ki hadsiz ehl-i kemal O'nun minhac-ı cedvelinden zülâl-i hayatı içmişlerdir. Bizzarure gösterir ki, nurdan yapılmış o boru ve hakikatta kazılmış o ark, doğru menbadan gelir. İnhiraf ve sakatlık yoktur. Şimdi O Zât'ı bize tanıttıracak pek çok sadık muhbirler vardır.

    Birincisi: Enbiya meclis-i samîsidir.

    İkincisi: Huluk-u azîm merkezi olan Zât-ı Nuranîsidir.

    Üçüncüsü: Zaman-ı mazidir.

    Dördüncüsü: Asr-ı Saadettir.

    Beşincisi: Başta Şeriat olarak zaman-ı müstakbeldir.

    Altıncısı: Başta Kur'an olarak mu'cizatıdır.

    Öyle ise haber almak için bunlara birer birer müracaat edeceğiz.

    Hatta eğer mu'cizatı noktasında mevcudatı istintak etsek, görecek ve işiteceğiz ki; âlem, enva' ve ecnasıyla O'nun Risaletine şehadet ve mu'cizelerine delâlet ve hazine-i gaybdan getirdiği meta'-ı âlîye dellâllık ediyor. Güya âleme teşrif ettiğinde, herbir nev' kendi lisan-ı mahsusuyla alkışladığı gibi; Sultan-ı Ezel, zemin ve âsumanın evtarını intak edip, herbir tel başka lisan ile mu'cizatının nağamatını inşad etmekle o sadâ-yı şirin, bu kubbe-i minada ilelebed tanin-endaz etmiştir. {(*) Şu müselsel beyan, mu'cizat-ı Ahmediyenin (A.S.M.) envaına işarettir. -Müellif-} Güya âsuman, kendi mi'rac ve melek ve kamerin elsine-i semaviyesiyle risaletini tebrik ediyor.

    Ve zemin, kendi hacer ve şecer ve hayvanın dilleriyle mu'cizelerine senahan oluyor.

    Ve cevv-i fezâ, kendi cinn ve bulutun işaratıyla nübüvvetine beşaret verir ve sâyebânlık ediyor.

    Ve zaman-ı mazi, enbiya ve kütüb ve kâhinlerin rumuz ve telvihatıyla, O Şems-i Hakikatın fecr-i sadıkını göstererek müjdeci oluyor.

    Ve zaman-ı hal, yani Asr-ı Saadet lisan-ı haliyle; tabiat-ı Araptaki inkılab-ı azîmin ve bedeviyet-i sırfdan medeniyet-i mahzanın def'aten tevellüdünü şahid göstererek nübüvvetini isbat ediyor.

    Ve zaman-ı müstakbel, kendi vukuat ve fünunun etvar-ı müdakkikane ile O'nun mevkeb-i ikbalini istikbal; ve lisan-ı hakîmane ile irşadatına teşekkür ediyor.

    Nev'i beşer, kendi muhakkikleriyle, bâhusus hatib-i beliğî ki; şems gibi kendi kendine bürhan olan Muhammed'in (A.S.M.) lisan-ı fasihânesiyle haktan geldiğini, ilân ediyor.

    Ve Zât-ı Zülcelal, kendi Kur'an'ının lisan-ı beliganesiyle ol Nebiyyi Ümminin ferman-ı risaletini cinn ve inse işittiriyor.

    Hangi kuvvet vardır ki, bu icma'ın hükmünü reddetsin? Kimin haddi var, şu ittifaka karşı muhalefet etsin? Hangi şüphe var ki, tevatür-ü mevcûdata karşı dayanabilsin?

  4. #14
    Müdakkik Üye Ali.ihsan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2019
    Mesajlar
    912

    Standart

    BİRİNCİ ŞUÂ
    ENBİYA MECLİSİNE MÜRACAAT


    İşte enbiyanın lisan-ı halleri şehadet, lisan-ı kalleri beşaret veriyor.

    BİRİNCİSİ

    Eğer sahife-i itibar-i âlemde menkuş olan âsâr-ı enbiyayı nazar-ı mütalaaya alsan; ve tarihin lisanından nübüvvete dair cereyan eden ahvallerini dinlersen; ve cihetü'l-vahdet-i nübüvveti zaman ve mekânın tesirat-ı hususiyelerinden tecrid edebilsen, göreceksin ki; enbiyaya "nebi" dedirtmiş ve nübüvvetlerine medar olmuş olan esaslar ki, herbir nebi, iddia-yı nübüvvet ve mu'cizeyi izhar; ve düstur-u hareketi Hukukullah ve hukuk-u ibadı muhafaza; ve terk-i menafi'-i şahsiye; ve ümeme karşı keyfiyet-i muameleleri; ve ümmetin onlara karşı keyfiyet-i telakkisi; ve zâtlarındaki sebeb-i temayüz olan meziyat gibi medar-ı nübüvvet olan esaslar evlad-ı beşerin en âhir üstadı olan Muhammed-i Hâşimîde (A.S.M.) daha ekmeli ve daha azharı bulunur. Demek oluyor ki; yakîni ifade eden nev'-i vâhiddeki istikra, hususan kıyas-ı hadsî-i hafî ianesiyle ve kıyasü'l-evleviyenin teyidiyle, mu'cizatlarının lisaniyla vahdet-i Sâni'in bir bürhan-ı bahiresi olan Muhammed'in (A.S.M.) sıdk-ı nübüvvetine şehadet ederler.

    İşte bu sırdandır ve nübüvvet-i Muhammediyeye (A.S.M.) mukaddeme olmasındandır ki; Kur'an-ı Hakîm ahval-i enbiyayı kesretle zikrediyor.

    İKİNCİSİ

    Enbiyanın Nübüvvet-i Ahmediyeye (A.S.M.) işarat ve beşaretleridir. Kütüb-ü Münzele pek çok tahrif ve tağyir olmakla beraber, ehl-i tetkik pek çok işarat ve beşaretlerini nakletmişlerdir. {(*) Hazret-i İsa, "İbn-i insan"dan mükerreren bahsediyor. İbn-i insan, Hazret-i Ahmed olmak gerektir. -Müellif-} Ezcümle Hüseyn-i Cisrî risalesinde yüz delil kadar ta'dad ediyor. Burada iktisaren ehline havale ediyoruz.

    * * *

    İKİNCİ ŞUÂ
    ZÂT-I NURANÎSİNE MÜRACAAT

    MUKADDEME

    Delil-i sıdk, hârika olmak lâzım değildir. Resul-ü Ekrem'in herbir fiilinde ve herbir halinde, herbir kàlinde sıdk lemean eder. Fakat her hali hârika olmak lâzım değildir. Zira hârika izharı, tasdik-i müddea içindir. Hâcet olmadığı veya münasib olmadığı vakitte cereyan-ı umumiyeye mütâbaatle âdetullahın kavaninine destedâd-ı teslim oluyor. Ve öyle olmak gerektir.

    Evet, Peygamberin delil-i sıdkı, herbir hareket, herbir halidir. Nebiyy-i Kureyşî'nin herbir hali ve hareketi mazbut-u ümmettir. Çünkü menabi-i şeriattır. Evet herbir hareketinde adem-i tereddüd; ve mu'terizlere adem-i iltifat; ve muarızlara adem-i mübalât; ve muhalif olanlardan adem-i tahavvufu, "sıdkını" ve ciddiyetini gösteriyor. Hem de evamirinde hakikatın ruhuna olan isabeti, hakkiyetini gösterir.

    Elhasıl: Hileyi ve adem-i vüsuku ve itminansızlığı îma eden tahavvuf ve tereddüt ve telaş ve mübalât gibi umûrlardan müberra iken; bilâ-perva ve kuvvet-i itminanla en hatarlı makamlarda olan hareketi ve nihayette olan "isabeti" ve iki alemde semere verecek olan zîhayat kaideleri harekâtıyla tesis ettiğine binaen; herbir fiil ve herbir tavrının iki taraftan, yani bidayet ve nihayetten ciddiyeti ve sıdkı nazar-ı ehl-i dikkate arz-ı didar ediyor. Bâhusus mecmu-u harekâtının imtizacından ciddiyet, hakkiyyet şu'le-i cevvale gibi; ve in'ikasatından ve muvazenatından sıdk ve isabet berk-i lâmi' gibi tezahür ve tecelli ediyor.

    Şimdi mes'ele-yi âliye-i zâtiyeyi temaşa ve ziyaret etmekten evvel, dört nükteyi bilmek lâzımdır.

    Birincisi:

    ﻟَﻴْﺲَ ﺍﻟْﻜُﺤْﻞُ ﻛَﺎﺍﻟﺘَّﻜَﺤُّﻞِ

    kaidesine binaen, sun'î ve tasannu'î olan bir şey ne kadar mükemmel olsa da, tabiî yerini tutmadığından; hey'atının feletatını, muzahrefiyetini îma edecektir.

    İkincisi: Ahlâk-ı âliyenin, hakikatın zeminiyle olan rabıta-i ittisalı ciddiyettir. Ve deveran-ı dem gibi hayatlarını idame eden ve imtizaclarından tevellüd eden haysiyete kuvvet veren ve heyet-i mecmuasına intizam veren yalnız sıdktır.

    Evet, şu rabıta olan sıdk ve ciddiyet kesildiği anda, o ahlâk-ı âliye kurur ve hebaen gidiyor.

    Üçüncüsü: Umûr-u mütenasibede temayül ve tecazüb; ve eşya-yı mütezâdda tenafür ve tedafü' kaide-i meşhuresi maddiyatta nasıl cereyan ediyor, maneviyat ve ahlâkta dahi cereyan eder.

    Dördüncüsü:

    ﻟِﻠْﻜُﻞِّ ﺣُﻜْﻢٌ ﻟَﻴْﺲَ ﻟِﻜُﻞٍّ

    Mecmu'da bir kuvvet ve hâsiyet var ki, eczada bulunmaz.

    Şimdi gelelim maksada: İşte âsâr ve siyer ve tarih-i hayatı, hatta a'danın şehadetleriyle Zât-ı Peygamberde vücudu muhakkak olan ahlâk-ı âliyenin kesret ve ihata ve tecemmu-u imtizacından tevellüd eden, izzet ve haysiyetten neş'et eden şeref ve vakar ve kibr-i nefs ile -melekler, şeytanların ihtilat ve istiraklarından tenezzühleri gibi sırr-ı tezada binaen, o ahlâk-ı âliye dahi hile ve kizbden tereffu' ve tenezzüh ve teberri ederler. Hem de hayat ve mâyeleri makamında olan sıdk ve hakkiyyeti tazammun ettiklerinden, şu'le-i cevvale gibi nübüvveti lemean ediyor.

    Hazret-i Âişe demiş: ﺧُﻠُﻘُﻪُ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥُ

    Kur'an demiş: ﻭَﺍِﻧَّﻚَ ﻟَﻌَﻠٰﻰ ﺧُﻠُﻖٍ ﻋَﻈِﻴﻢٍ

    Düşmana da şâmil bir tevatür ve icma' ile sabittir ki, bütün ahlâk-ı hamîdenin en ekmeline mâliktir.

    Ey birader! Görüyorsun ki; bir adam yalnız şecaatla meşhur olursa, o şöhret, ona verdiği haysiyeti ihlâl etmemek için kolaylıkla yalana tenezzül etmez. Nerede kaldı ki, cemi'-i ahlâk-ı âliye birden tecemmu' ede. Evet mecmu'da bir hüküm bulunur, ferdde bulunmaz.

    Netice: Tarih ve siyer ve âsâr nokta-i nazarında dikkat olunursa; Muhammed Aleyhisselâm dört yaşından kırk yaşına kadar, lâsiyyema hararet-i gariziyenin şiddet-i iltihabı zamanında kemal-i istikametle; ve kemal-i metanetle; ve tamam-ı ıttırad-ı ahval ile ve müsavat ve muvazenet-i etvar ile; ve nihayet iffet ile; ve hiçbir hileyi îma etmemekle beraber yaşadığını {(*) Hile, mestûriyetini öyle ehl-i inada karşı muhafaza edemez. -Müellif-} nazara alınırsa, sonra istimrar-ı ahlâkın zamanı olan kırk seneden sonra o inkılab-ı azîm nazara alınırsa; Hak'tan geldiğini ve hakikat olduğunu tasdik etmez ise, nefsine levm etsin. Zira zihninde bir sofestaî gizlenmiş olacaktır.

    Hem de en hatarlı makamlarda (Gârda gibi) {(**) ﻟﺎ ﺗﺨﻒ ﺍﻥ ﺍﻟﻠّٰﻪ ﻣﻌﻨﺎ demiş.} tarîk-i halası mefkud iken; ve haytü'l-emel bihasebi'l-âdet kesilir iken; gayet metanet ve kemal-i vüsuk ve nihayet itminan ile olan hareket ve hal ve tavrı, nübüvvet ve ciddiyetine şahid-i kâfidir. Ve hak ile temessük ettiğine delildir.

  5. #15
    Müdakkik Üye Ali.ihsan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2019
    Mesajlar
    912

    Standart

    ÜÇÜNCÜ ŞUÂ
    ZAMAN-I MÂZİYE MÜRACAAT

    Yani, sahife-i ûlâ zaman-ı mazidir. İşte şu sahifede dört nükteyi nazar-ı dikkate almak lâzımdır.

    Birincisi: Bir fende veyahut kısasta, bir adam esaslarını ve ruh ve ukdelerini ahzederek müddeasını ona bina ederse, o fende hazakat ve maharetini gösterir.

    İkincisi: Ey birader! Eğer tabiat-ı beşere ârif isen bak; küçük bir haysiyetle, küçük bir davada, küçük bir kavimde, küçük bir hilafın suhulet ve serbestiyetle irtikâb olunmadığına nazar edersen; gayet büyük bir haysiyetle, nihayet cesîm bir davada, hasra gelmeyen bir kavimde, hadsiz bir inada karşı, her cihetten ümmiliğiyle beraber, hiçbir cihetiyle akıl müstakil olmayan meselelerde; tam serbestiyetle, bilâ-perva ve kemal-i vüsuk ile alâ ruûsi'l-eşhad zikr ve naklinden güneş gibi sıdk tulû' edeceğini göreceksin.

    Üçüncüsü: Bedevilere nisbeten çok ulûm-u nazariye vardır; medenîlere nisbeten lisan-ı âdât ve ef'alin telkinatıyla ulûm-u mütearife hükmüne geçmişlerdir.

    Bu nükteye binaen; bedevilerin hallerini muhakeme için kendini o bâdiyede farzetmen gerektir.

    Dördüncüsü: Bir ümmi, ulema meyanında mütedavil bir fende beyan-ı fikir ederse, ittifakî noktalarda muvafık olarak ve muhtelefün-fîha olan noktalarda muhalefet edip musahhihane olan sözü, O'nun tefevvuku, kesbî olmadığını isbat eder.

    Şu nüktelere binaen deriz ki: Resul-ü Ekremin (A.S.M.) malûm olan ümmiyetiyle beraber, güya gayr-ı mukayyed olan ruh-u cevvale ile tayy-ı zaman ederek, mazinin a'mak-ı hafâsına girerek hazır ve bizzat görmüş ve görüyor gibi, Enbiya-yı Sâlifenin ahvallerini ve esrarlarını teşrih etmesiyle; bütün enzar-ı âleme karşı öyle bir dava-yı azîmede -ki bütün ezkiya-yı âlemin nazarlarını dikkate celbeder bilâ-perva ve nihayet vüsuk ile müddeasına mukaddeme olarak o esrar ve ahvalin ukad-ı hayatiyeleri hükmünde olan esaslarını zikretmek ile beraber, Kütüb-ü Salifenin ittifak noktalarında musaddık ve ihtilaf noktalarında musahhih olarak, kısas ve ahval-i enbiyayı ve ümemi bize hikâyet etmesi, sıdk ve nübüvvetini intac eder.

    ﻭَﺍﻟَّﺬِﻯ ﻗَﺺَّ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﺍﻟْﻘِﺼَﺺَ ﻟِﻠْﺤِﺼَﺺِ ﻭَﺳَﻴَّﺮَ ﺭُﻭﺣَﻪُ ﻓِﻰ ﺍَﻋْﻤَﺎﻕِ ﺍﻟْﻤَﺎﺿِﻲ ﻭَﻓِﻲ ﺷَﻮَﺍﻫِﻖِ ﺍﻟْﻤُﺴْﺘَﻘْﺒَﻞِ ، ﻓَﻜَﺸَﻒَ ﻟَﻪُ ﺍﻟْﺎَﺳْﺮَﺍﺭَ ﻣِﻦْ ﺯَﻭَﺍﻳَﺎ ﺍﻟْﻮَﺍﻗِﻌَﺎﺕِ ﺍِﻥَّ ﻧَﻈَﺮَﻩُ ﺍﻟﻨَّﻘَّﺎﺩَ ﺍَﺩَﻕُّ ﻣِﻦْ ﺍَﻥْ ﻳُﺪَﻟِّﺲَ ﻋَﻠَﻴْﻪِ، ﻭَ ﻣَﺴْﻠَﻜَﻪُ ﺍﻟْﺤَﻖَّ ﺍَﻏْﻨٰﻰ ﻣِﻦْ ﺍَﻥْ ﻳُﺪَﻟِّﺲَ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ

    Evet, O'nun nur-u nazarına hayal kendini hakikat gösteremez! Ve hak olan mesleği telebbüsden müstağnidir.

    * * *

    DÖRDÜNCÜ ŞUÂ
    ASR-I SAADETE MÜRACAAT

    Yani, zaman-ı halin (yani, Asr-ı Saadetin) sayfasında dört nükte, bir noktayı nazar-ı dikkate almak gerektir.

    Birincisi: Küçük bir âdet, küçük bir kavimde; veya zayıf bir haslet, kalil bir taifede; büyük bir hâkimin büyük bir himmetle kolaylıkla kaldırmadığını nazara alır isen; acaba gayet çok, tamamen müstemirre, nihayet derecede me'lufe, çok da mütenevvia, tamamen râsiha olan âdât ve ahlâkı, nihayet kesir ve me'lufatına gayet mütaassıb ve şedidü'ş-şekime olan bir kavmin a'mak-ı ervahından (emrin azametine nisbeten) az fedakârlıkla, kısa bir zamanda kal' ve ref' ettiğini; ve o âdât-ı seyyienin yerine başka âdât ve ahlâk fidanlarını gars etmesi ve def'aten nihayet derecede tekemmül ettiklerini nazara alırsan ve dikkat edersen; hârikulâde olduğunu tasdik etmezsen, seni sofestaî defterinde yazacağım.

    İkincisi: Şahs-ı manevî hükmünde olan bir devletin nümüvv-ü tabiîsi hükmünde olan teşekkülü mütemehhildir. Ve devlet-i atikaya galebesi -ki ona inkıyad, tabiat-ı sâniye hükmüne girdiği için- tedricidir. Öyle ise maddeten ve manen hâkim, hem de gayet cesîm bir devleti kısa bir zamanda teşkili, hem de düvel-i râsihaya def'î gibi galebe etmesi, maneviyat ve ahvalde cari olan âdâtın hârıkıdır.

    Üçüncüsü: Tahakküm-ü zâhirî, kahr ve cebir ile mümkündür. Fakat efkâre galebe etmek, hem de ervaha tahabbüb ve tabayi'a tasallut, hem de hâkimiyetini vicdanlar üzerine daima muhafaza etmek, hakikatın hâssa-i farikasıdır. Bu hâssayı bilmez isen, hakikatten bîgânesin.

    Dördüncüsü: Hakikatsız terğib veya terhib hilesiyle, yalnız sathî bir tesir ve akla karşı sedd-i turuk edilir, hükmü devam edemez. Ruha nüfuz edemez. Şu halde a'mak-ı kulûbe nüfuz ve erakk-ı hissiyatı tehyic ve şükûfe-misal olan istidadatı inkişaf ettirmek ve kâmine ve naime olan seciyeleri ikaz ve tenbih ve cevher-i insaniyeti feverana getirmek ve kıymet-i nâtıkıyeti izhar etmek, şuâ-i hakikatın hâssasıdır.

    Evet, kasavet-i mücessemenin misal-i müşahhası olan "Ve'd-i benat" {(*) Kızını diri olarak defnetmek. -Müellif-} gibi umûrlardan kalblerini taskil; ve rikkat ve letafetin lem'ası olan hayvanata merhamet; hatta karıncaya şefkat gibi umûr ile tezyin etmesi öyle bir inkılab-ı azîmdir, hususan öyle akvam-ı bedevide -ki hiçbir kanun-u tabiiyeye tevfik olmadığından- hârikulâde olduğu musaddak-kerde-i erbab-ı basirettir.

    İslâmiyetinden bir saat evvel Ömer, İslâmiyetinden sonra Ömer ile muvazene edilse; bir hurma çekirdeği, bir meyvedar hurma ağacı nisbeti nazara çarpar.

    Vahşi bir bedevi sahradan gelir, kelime-i şehadetten sonra sohbet-i nebeviyenin iksiriyle birdenbire başkalaşır. Kendi kendine benzemez. Başka kavme gider, muallim-i hikmet olurdu.

    Beşincisi: Noktayı dinle! İşte tarih-i âlem şehadet eder ki; dâhî odur: Umumda bir veya iki hissin ve seciyenin ve istidadın inkişafına ve ikazına ve feverana getirmesine muvaffak olsun. Zira öyle bir hiss-i nâim ikaz edilmezse, sa'y hebaen gider ve muvakkat olur.

    İşte en büyük dâhî, ancak âmmede bir veya iki hiss-i umumînin ikazına muvaffak olabilmiştir. Ezcümle: Hiss-i hürriyet ve seciye-i hamiyet ve fikr-i milliyet ve muhabbet-i vataniye ve uhuvvet-i insaniye gibi...

    Bu noktaya binaen, Ceziretü'l-Arab sahra-yı vesiasında olan akvam-ı bedevide kâmine ve nâime ve mesture olan hissiyat-ı âliye, secaya-yı sâmiye -ki binlere baliğdir- birden inkişaf, birden ikaz, birden feveran ve galeyana getirmek; şems-i hakikatın ziya-yı şule-feşanının hâssasıdır. Bu noktayı aklına sokmayan, biz Ceziretü'l-Arab'ı gözüne sokacağız. İşte Ceziretü'l-Arab, onüç asr-ı beşerin terakkiyatından sonra, en mükemmel feylesoflardan yüz taneyi göndersin. Yüz sene kadar çalışsın! Acaba bu zamana nisbeten o zamana nisbet; yaptığının yüzde birini yapabiliyor mu!?

  6. #16
    Müdakkik Üye Ali.ihsan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2019
    Mesajlar
    912

    Standart

    NOKTANIN ZEYLİ
    Peygamber muvaffakdır.

    Kim tevfik isterse, kâinatta cari olan âdetullaha aşinalık etmek ve nevamis-i fıtrata dostluk etmek gerektir. Yoksa fıtrat tevfiksizlikle bir cevab-ı red verecektir...

    Cereyan-ı umumî ise, muhalif harekette bulunanları, adem-âbad hiçâhiçe atacaktır.

    İşte buna binaen temaşa et, göreceksin ki; hilkatte cari olan kavanin-i amîka-i dakika -ki hurdebîn-i akıl ile görülmez- hakaik-i şeriat ne derece onları müraat ve onlar ile muarefet ve münasebette bulunmuşlardır ki; o kavanin, hilkatin muvazenesini muhafaza etmiştir.

    Evet şu a'sar-ı tavîlede, şu müsademat-ı azîme içinde hakaikını muhafaza, belki daha ziyade inkişafa

    {(*) Hatta medeniyet nazarında, Şeriatın en ziyade tenkide maruz olan mesaili, keşşaf zaman gösterdi ki; hayat-ı içtimaiyeye en ziyade lâzım o esaslardır. Meselâ riba, kumar, müskirin hurmeti; Talak, taaddüd-ü zevcatın cevazı; mesturiyet-i nisvan ve zekâtın vücubu; unsuriyetten gelen fikr-i milliyeti ve hevesin serbestiyetini red ve men'i gibi mesail... Suretlerin tahriminde hikmet bir değil! Acaba hased, gurur, riya, şehvetâlûd şimdiki beşerin hırçın ruhunda tesavir (**) denilen küçücük cenazelerin rolünü ve derece-i tesirini yine zaman göstermeyecek midir?!.

    (**) Memnu' heykel, ya bir zulm-ü mütehaccir veya bir riya-yı mütecessiddir. -Müellif-}

    getirdiğinden gösterir ki; Resul-u Ekrem Aleyhisselâmın mesleği hiçbir vakit mahvolmayan hak üzerine müessestir.

    Şu nükte ve noktaları bildikten sonra; geniş ve muhakemeli ve müdakkik bir zihinle dinle ki: Muhammed-i Hâşimî Aleyhisselâm ümmiyeti ve adem-i kuvvet-i zahiresi ve adem-i hâkimiyeti; ve adem-i meyl-i saltanat ile beraber gayet hatarlı mevâki'de kemal-i vüsukla teşebbüs ederek efkâra galebe etmekle; ervaha tahabbüb ve tabayı'a halâvetle tasallut; gayet kesire ve müstemirre ve râsiha ve me'lufe olan âdât ve ahlâk-ı vahşiyâneyi esasıyla hedmederek, onların yerine ahlâk-ı âliyeyi gayet metin bir esas ile lahm ve demlerine karışmış gibi tesis etmek ile beraber, zaviye-i vahşette hamid olan bir kavimdeki kasavet-i vahşiyeyi ihmad ve hissiyat-ı dakikayı tehyic ve secaya-yı âliyeyi ikaz ve cevher-i insaniyetlerini izhar etmekle beraber; evc-i medeniyete bir zaman-ı kasîrde is'ad ederek, şark ve garbda oturmuş maddî ve manevî bir devlet-i cesîmeyi bir zaman-ı kalilde teşkil edip, ateş-i cevval gibi, belki nur-u nevvar gibi veyahut Asâ-yı Musa gibi sair devletleri bel' ve imha derecesine getirdiğinden; basar-ı basîreti kör olmayanlara sıdkını ve nübüvvetini ve hak ile temessükünü göstermiştir.

  7. #17
    Müdakkik Üye Ali.ihsan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2019
    Mesajlar
    912

    Standart

    BEŞİNCİ ŞUÂ

    Sahife-i müstakbelde rub'-u nev'-i beşerin ruhunda hükümran olmuş mes'ele-i şeriatı mütalaa edeceğiz. Öyle ise dört nükteyi nazar-ı dikkatten dûr etmemelisin!...

    Birincisi: Bir şahıs, dört veya beş fende meleke sahibi mütehassıs olmaz. Meğer hârika ola...

    İkincisi: Mes'ele-i vâhide iki mütekellimden sudur eder. Birisi mebde' ve müntehasını ve siyak ve sibaka mülâyemetini ve ehavatıyla nisbetini ve mevzi-i münasibde istimalini, yani münbit bir zeminde sarfını nazara aldığı için, o fende olan maharetine ve melekiyetine ve ilmine delalet ettiği halde; öteki mütekellim, şu noktaları ihmal ettiği için, sathiyetine ve taklidiyetine delâlet eder. Halbuki kelâm, yine o kelâmdır.

    Üçüncüsü: İki asır evvel hârika sayılan keşif, bu zamana kadar mestur kalsaydı; tekemmül-ü mebadi cihetiyle bir çocuk da keşfedebildiğini nazara al!.. Sonra onüç asır geri git!.. O zamanların tesiratından kendini tecrid et!.. Dehşet-engiz olan Ceziretü'l-Arab'da otur; dikkatle temaşa et! Görürsün ki; ümmi, tecrübe görmemiş, zaman ve zemin yardım etmemiş, tek bir adam, -ki yalnız zekâya değil, belki gayet kesir tecarübün mahsulü olan- fünunun kavaniniyle öyle bir nizam ve adaleti tesis ediyor ki, istidad-ı beşerin kameti, netaic-i efkârı teşerrübünden tekebbür ederse; O şeriat dahi tevessü' ederek ebede teveccüh eder. Kelâm-ı Ezelîden geldiğini ilân etmekle beraber, iki âlemin saadetini temin eder. İnsaf eder isen; yalnız o zamanın insanlarının değil, belki nev'i beşerin tavkı haricinde göreceksin. Meğer evham-ı seyyie, senin şu tarafa müteveccih olan fıtratının tarfını çürütmüş ola...

    Dördüncüsü: Cumhurun istidad-ı efkârı derecesinde şeriatın irşad etmesidir. Şöyle ki; Cumhurun âmiliği için hakaik-i mücerredeyi, me'lufları vasıta olmaksızın adem-i telakkileri sebebiyle, müteşabihat ve teşbihat ve istiarat ile tasvir etmesidir. Hem de fünun-u ekvanda cumhurun hiss-i zahir sebebiyle; hilaf-ı vaki'i, zarurî telakki etmekle beraber; mebadi basamakları adem-i in'ikad ve tekemmülünden mağlataların vartalarına düşmemek için Şeriat, öyle mesailde ibham etti ve mutlak bıraktı. Lâkin hakikatı îmadan hâlî bırakmadı.

    Beşincisi:

    Bir nokta: Tevatür-ü kat'î ile sabittir ki; Nebiyyi Kureyşî getirdiği dine, tebliğ ettiği Şeriata herkesten ziyade mu'tekid, evamirine sırran ve cehren herkesten ziyade mümtesil, nevahisinden herkesten ziyade müctenip, mevaidine herkesten ziyade mutmain, vaîdlerine herkesten ziyade mü'min ve müttaki ve ihbaratına herkesten ziyade musaddık ve Kur'an'a herkesten ziyade muazzim ve ibadete herkesten ziyade âşık ve mehafetullaha herkesten ziyade münkad ve likaullah'a herkesten ziyade müştak olmuştur. Bütün ahval ve etvarı kemal-i imanına ve nihayet derecede itminanına ve gayet râsih itikadına delâlet ediyordu. Dünyada hiçbir sebep böyle bir zatı ittiham edemez.

    İşte Neticeye Giriyoruz: Bak ey birader! Fünun ve ulûmun zübde-i hakikiyesi, berahin-i akliye üzerine müesses olan diyanet ve şeriat-ı İslâmiye; öyle fünunları tazammun etmiştir:

    Ezcümle: Fenn-i tehzib-i ruh ve riyazatü'l-kalb ve terbiyetü'l-vicdan ve tedbirü'l-cesed ve tedvirü'l-menzil ve siyasetü'l-medine ve nizamatü'l-âlem ve fennü'l-hukuk vesaire.. Lüzum görülen yerlerde tafsil... Ve lüzum olmayan veya ezhanın veya zamanın müstaid veya müsaid olmadığı yerlerde birer fezleke ile kavaid-i esasiyeyi va'z ederek, tenmiye ve tefri'ini ukûlun meşveret ve istinbatatına havale etmiştir ki, bu fünunun mecmuuna değil, belki ekalline onüç asr-ı terakkiden sonra en medenî yerlerde, en hârika zekâ ile mevsuf olanlar, tâkat-i beşerin haricinde -bâhusus o zamanda- olduğunu tasdikten vicdan-ı munsıfane seni men' edemiyor. Gothe ve Karlayl gibi!..

    Eğer desen: Herbir fende yalnız bir fezlekeyi bilmek bir adam için mümkündür?

    Elcevap: Neam, (Lâ!). Zira öyle bir fezleke ki; hüsn ü isabet ve mevki-i münasibde ve münbit bir zeminde istimal gibi, sâbıkan mezkûr sair noktalar ile cam gibi mâverasından ıttıla-ı tam ve melekeyi gösteren fezlekeler mümkün değildir.

    Evet, kelâm-ı vâhid iki mütekellimden çıkar ise; birinin cehline ve ötekinin ilmine bazı umûr-u mermuze-i gayr-ı mesmu'a ile delalet eder.

    Ey benim ile {(*) Şimdikinden az günahkâr, ziyade safvetkâr Eski Said'in şu makamlardaki ibaratını tağyir etmek istemedim. -Müellif-} hayalen seyr ü sefer eden birader-i vicdan! Geniş bir nazar ve muvazene ile, kendi hayalinde muhakeme etmek için sevabik-i levahikden bir meclis-i âliyeyi teşkil ve gelecek onüç kaideler ile müşavere et!..

    İşte bir şahıs, çok fünunda mütehassıs ve meleke sahibi olmaz.. Hem de bir kelâm iki mütekellimden mütefâvittir, başkalaşır; ve hem de fünun, mürur-u zaman ile telahuk-u efkârın neticesidir. Hem de müstakbeldeki bedihî bir şey, mazide nazarî olabilir. Hem de maziyi müstakbele kıyas etmek bir kıyas-ı hâdi'-i müşebbittir. Hem de ehl-i veber ve bâdiyetin besateti ise, ehl-i meder ve medeniyetin hile ve desaisine mütehammil değildir. (Evet hile, medeniyetin perdesi altında tesettür edebilir). Hem de pek çok ulûm, âdât ve ahval ve vukuatın telkinatıyla teşekkül edebilir. Hem de beşerin nur-u nazarı müstakbele nüfuz edemez, müstakbele mahsus olan şeyleri görmez. Hem de beşerin kanunu için bir ömr-ü tabiî vardır. Nefs-i beşer gibi o da inkıta' eder. Hem de muhit-i zaman ve mekânın nüfusun ahvalinde büyük bir tesiri vardır. Hem de eskide hârikulâde olan şeyler, şimdilik âdi sırasına geçebilir, mebadi tekemmül etmişler. Hem de zekâ eğer çendan hârika olsa, bir fennin tekmiline kâfi değildir. Nasıl çok fenlerde kifayet edecektir.

    İşte ey birader! Şu zâtlar ile müşavere et! Sonra da müfettişlik sıfatıyla nefsini tecrid et, hayalat-ı muhitiye ve evham-ı zamaniyenin elbiselerini çıkart, çıplak ol! Bahr-ı bîkeran-ı zamana şu asrın sahilinden içine gir, tâ asr-ı saadet olan adaya çık! İşte herşeyden evvel senin nazarına çarpacak ve tecelli edecek şudur ki; vahîd ve nâsırı yok, saltanatı mefkud, tek bir şahıs; umum âleme karşı mübareze eder. Ve küre-i zeminden daha büyük bir hakikatı omuzuna almış. Ve bütün nev'-i beşerin saadetini tekeffül eden bir Şeriatı; -ki o şeriat, fünun-u hakikiye ve ulûm-u İlahiyenin zübdesi olarak- istidad-ı beşerin nümüvvü derecesinde tevessü edip iki âlemde semere vererek, ahval-i beşeri güya bir meclis-i vâhid, bir zaman-ı vâhidin ehli gibi tanzim eden öyle bir adaleti tesis eder ki; eğer o Şeriatın nevamisinden sual edersen:

    "Nereden geliyorsunuz? Ve nereye gideceksiniz?"

    Sana şöyle cevap verecekler ki:

    "Biz Kelâm-ı Ezelîden gelmişiz. Nev'-i beşerin selâmeti için ebedin yolunda refakat için ebede gideceğiz. Şu dünya-yı fâniyeyi kestikten sonra, bizim surî olan irtibatımız kesilir ise de, daima maneviyatımız beşerin rehberi ve gıda-yı ruhanîsidir.

  8. #18
    Müdakkik Üye Ali.ihsan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2019
    Mesajlar
    912

    Standart

    ŞERİATIN FERDE, NEV'E, MEDENİYETE KARŞI BİRKAÇ NÜKTESİ

    Birinci Nükte: Vicdanın anasır-ı erbaası ve ruhun dört havassı olan "İrade, Zihin, His, Latîfe-i Rabbaniye": Herbirinin bir gayatü'l-gayatı var.

    -İradenin ibadetullahtır.

    -Zihnin marifetullahtır.

    -Hissin muhabbetullahtır.

    -Latîfenin müşahedatullahtır.

    İbadet-i kâmile dördünü tazammun eder. Şeriat şunların itidal ve muvazenetlerini muhafaza ve gayatu'l-gâyatına sevkettiği gibi, nefsin fıtraten serbest bırakılmış olan kuva-ı selâsesini ifrat ve tefritten kurtarıp hikmet, iffet, şecaati tazammun eden adalet noktasına sevkeder.

    İkinci Nükte: Ümmet, şeriata temessükü nisbetinde terakki ve tesahülü nisbetinde tedennisi hakaik-i tarihiyedendir.

    Üçüncü Nükte: Medeniyet-i hazıra ile Şeriat-ı İslâmiyeyi esas itibariyle muvazene:

    İşte medeniyet-i hazıra, beş menfi esas üzerine teessüs etmiştir.

    -Nokta-i istinadı kuvvettir. O ise şe'ni tecavüzdür.

    -Hedef-i kasdı, menfaattir. O ise şe'ni tezahümdür.

    -Hayatta düsturu cidaldir. O ise şe'ni tenazu'dur.

    -Kitleler mabeynindeki rabıtası, âheri yutmakla beslenen unsuriyet ve menfi milliyettir. O ise şe'ni müdhiş tesadümdür.

    -Cazibedar hizmeti, heva ve hevesi teşci' ve arzularını tatmin ve metalibini teshildir. O heva ise şe'ni insaniyeti derece-i melekiyeden dereke-i kelbiyete indirmektir. İnsanın mesh-i manevîsine sebep olmaktır.

    Şeriat-ı İslâmiye ise; onun menfi esasları yerine müsbet esaslar vaz'eder.

    -İşte nokta-yı istinad, kuvvete bedel haktır ki; şe'ni adalet ve tevazündür.

    -Hedefte menfaat yerine fazilettir ki; şe'ni muhabbet ve tecazübdür.

    -Cihetü'l-vahdette unsuriyet ve milliyet yerine; rabıta-yı dînî, vatanî, sınıfîdir ki; şe'ni samimî uhuvvet ve müsalemet ve haricin tecavüzüne karşı yalnız tedafü'dür.

    -Hayatta düstur-u cidal yerine, düstur-u teavündür ki; şe'ni ittihad ve tesanüddür.

    -Heva yerine hüdadır ki; şe'ni insaniyeten terakki ve ruhen tekâmüldür. Hevayı tahdid eder. Nefsin hevesat-ı sefilesinin teshiline bedel, ruhun hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder.

    {(*) Bu sözler garib bir rü'yada, acib bir hitabenin parçasıdır. Tahayyül ediyorum, halkın ilmi dimağındadır. Musluğu açılsa rahatla akıyor. Hâfızam sönüyor, yardım etmiyor. Benimki kuyu gibi kalbimdedir. Çıkması güçtür. Çok yazamıyorum, vakıf malı olan mesaili veya bizzat kalbime mal olmayan mebahisi nakletmek istemem. Kendi eski kalbimden ve eski eserlerimden aynen naklediyorum. -Müellif-}

    Hem medeniyet-i hazırada serbest hevanın tahakkümüyle havaic-i gayr-ı zaruriye; havaic-i zaruriye hükmüne geçmişlerdir.

    Bir bedevi yalnız dört şeye muhtaç iken; medeniyet yüz şeye muhtaç ve fakir etmiştir. Sa'y masrafa kâfi gelmediğinden; hileye, harama sevketmekle ahlâkın esasını şu noktadan ifsad etmiştir. Cemaate, nev'e verdiği servet, haşmete bedel; ferdi, şahsı fakir, ahlâksız etmiştir. Kurûn-u ûlânın mecmu-u vahşetini bu medeniyet bir def'ada kustu. Alem-i İslâmın şu medeniyete karşı istinkâfı cây-ı dikkattir. Zira istiğna ve istiklaliyet hâssasiyle mümtaz olan Şeriattaki ilahî hidayet, medeniyetin esası olan Roma felsefesinin dehasıyla aşılanmaz.

    Medeniyet, nev'i beşerden yüzde onu muzahref bir saadete çıkarmış, sekseni meşakkate sefalete atmıştır. Saadet odur ki; umuma veya eksere saadet ola!.. Nev'-i beşere rahmet olan Kur'an-ı Kerim ancak umumun, lâekall ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder.

  9. #19
    Müdakkik Üye Ali.ihsan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2019
    Mesajlar
    912

    Standart

    ALTINCI ŞUÂ

    MU'CİZAT-I HİSSİYEDEN SÜZÜLEN
    ŞUÂATI İSTİŞHADDIR

    Birincisi: Kur'an-ı mu'cizdir. Evet Kur'an mu'cizedir. Zira misli yoktur. ﻓَﺎْﺗُﻮﺍ ﺑِﺴُﻮﺭَﺓٍ ﻣِﻦْ ﻣِﺜْﻠِﻪِ tahaddi kamçısıyla onüç asırdan beri mütemadiyen a'danın kafasına vurmakla galeyana getirdiği arzu-yu muaraza, hem de cazibedar letafetiyle heyecana getirdiği şevk-i taklid âmmede hükümrân olmakla beraber, meydanda olan milyonlar kütüb-ü Arabiye ile muvazene edilse; hatta en âmî adam dahi diyecektir ki: "Bu bunlara benzemez." Öyle ise ya en aşağıdadır. Bu, bütün dünyanın ittifakıyla battaldır. Veya umumun fevkindedir ki, o ihtiyac-ı şedid ve aşk-ı sedîdin ısrar ve tahrikiyle de tâkat-ı beşer, mislinden âciz kalmıştır. Ümmet, i'cazında ittifak etmiştir. Mütenafi olmayan vücuh-u i'cazda ayrı ayrı gitmişler.

    Muarazadan men'-i İlahî, sarf-ı kuva, ümmiden zuhuru, cem'-i hakaik, garabet-i üslûb, belâgat-ı nazm, ihbar-ı guyub gibi...

    Bir sail-i misalî bana demişti: "İ'caz-ı Kur'an'ı îcaz ile beyan et!" Ben de "Rumuz"da böyle cevap vermiştim:

    Cevap: İ'caz-ı Kur'an yedi menabi'-i külliyeden tecelli ve yedi anasırdan terekküb eder.

    Birinci Menba: Lafzın fesahatından, nazmın cezaletinden, mananın belâgatından, mefhumların beda'atından, mazmunların bera'atından, üslûbların garabetinden tevellüd eden nakş-ı acibdir.

    İkinci Unsur: Umûr-u kevniyedeki gaybdan, hakaik-i İlahiyedeki gaybdan, mazideki gaybdan, müstakbeldeki gaybdan terekküb eden ilmü'l-guyûbdur.

    Üçüncü Menba: Lafzı cihetiyle pek çok; ve usûl-u arabiyece sahih; ve nazar-ı belagatta müstahsen; ve hikmet-i teşri'iyeye münasib pek vâsi' vücuh ve ihtimalatın şümulünden; ve mana cihetiyle meşarib-i evliya, ezvak-ı ârifîn, mezahib-i sâlikîn, mesalik-i fukehâ, turuk-u mütekellimîn ihâtasından; ve ahkâm cihetiyle hakaik-i ahval, desatir-i saadet-i dâreyn, vesail-i terbiye, revabıt-ı hayat-ı içtimaiyyenin istiabından; ve ilmi cihetiyle ulûm-u kevniye, ulûm-u İlahiyeye istiğrâkından; ve makasıd cihetiyle muvazenet ve ıttırad ve desatir-i fıtrata mutabakatından neş'et eden câmiiyet-i hârîkulâdedir.

    Dördüncü Unsur: Her asrın derece-i fehim ve edebine ve her asırdaki tabakatın derece-i istidad ve kabiliyetine ifaza-i nur... Her bir asırda ve her asırdaki her bir tabakaya kapısı küşade.. Ve her birisini irza etmekle hasıl olan hârikulâde tazeliğiyle ihatasıdır.

    Beşinci Menba': Nakil cihetiyle; ahbar-ı evvelîn ve âhirîn, hakaik-i gayb ve şehadet, serair-i İlahiye; revabıt-ı kevniyeye dair hikâyatıdır ki; ne vaki', ne akıl ve mantık onu kabul etmese de, tekzib edememiş. Kütüb-ü sâbıkanın ittifakından musaddıkâne, ihtilafî yerlerde musahhihane hikâyatından neş'et eden ihbarat-ı sadıkasıdır.

    Altıncı Unsur: Tazammun ettiği ve tesis ettiği Din-i İslâmdır ki, onun misline ne mazi muktedir olmuş, ne müstakbel muktedir olabilir.

    Yedinci Menba': Şu altı menbadan çıkan envar-ı sittenin imtizacından tevellüd eden, hüsn-ü hakikiden hasıl olan zevk-i i'cazdır ki, hadsen bilinir. Tabirine lisan ve fikir kàsırdır.

    Şimdi o yedi menabi'den yalnız birinci menbadan ikinci cüz'ü olan belâgat-ı nazm noktasında dühat-ı belâgat olan Abdülkahir-i Cürcanî, Zemahşerî, Sekkâkî, Cahız üç tarîk ile i'cazın vücuduna kat'iyen hükmetmişlerdir.

    Birincisi: Kavm-i Arab, bedevi, ümmi, kendilerine münasib bir muhit-i acibde uzanmışken; beşerdeki inkılabat-ı azîme onları uyandırmış. Divanları şiir, ilimleri belâgat, medar-ı müfaheretleri fesahat olmuş. Akvamın en zekisi, cevelan-ı zihne en muhtacı olduğu bir mevsim-i bahar zamanında Kur'an, haşmet-i belâgatıyla Kureyş maşrıkından tulû' etti. Cidar-ı Kâ'be'de altun ile yazılmış olan temasil-i belâgatlarından Muallakat-ı Seb'ayı sildi, söndürdü. İ'cazı iddia ve muarazaya davet ederek; o ümera-i belâgat ve hükkâm-ı fesahat asabî, şedidü'ş-şekime kavmin şiddetle a'sabına dokundurdu. Damar-ı asabiyetini tahrik ve izzet-i nefislerini levm ve tesfih ve terzil ile kırdı. En hassas hiss-i mezhebîlerini tadlille galeyana getirdiği halde; uzun bir zamanda tahaddi ile meydan okuyordu. O mağrur, mütekebbir, izzet-i nefisleri yaralanmış bülega muaraza edemediler. Eğer iktidarları dâhilinde olsa idi, bizzarure sükût etmez idiler. Demek istediler; aczi hissettiler, sustular. Öyle ise onların aczi İ'caz-ı Kur'an'ın delilidir.

    İkinci Tarîk: Kelâmın havassına ve mezaya ve letaifine aşina olan ehl-i tetkik ve tenkid, Kur'anı sure be sure, aşır be aşır, âyet be âyet, kelime be kelime cadde-i tedkikten geçirdikten sonra, bilittifak şehadet veriyorlar ki; Kur'an öyle mezaya, letaif, hakaika câmidir ki, kelâm-ı beşerde olamaz. Bu şahid, binlerce binlerdir. Bu şahidlerin sıdkına şahid şudur ki; Kur'an beşer âleminde öyle bir tahavvül-ü azîm ve bir inkılab-ı cesîm îka'; Ve yetiştirdiği milyonlar evliya ve insan-ı kâmil olan semeratıyla hakikatının pek kuvvetli olduğuna delalet eden; Ve mürur-u zaman ile vicdana hâkimiyeti devam eden bir diyanet-i vâsiayı tesis etmiştir ki; zaman ihtiyarlandıkça o gençleşir. Ve ulûmunun menbaı olan Kur'an tekerrür ettikçe tatlılaşır. Öyle ise: ﺍِﻥْ ﻫُﻮَ ﺍِﻟﺎَّ ﻭَﺣْﻰٌ ﻳُﻮﺣٰﻰ

    Üçüncü Tarîk: İptal-i dava-yı Nebide, bülega-yı muannidîn, hâsidîn için iki yol vardı.

    Birincisi: Sehl, selim; eğer mümkün olsa idi
    ﺍَﻟْﻤُﻌَﺎﺭَﺿَﺔٌ ﺑِﺎﻟْﺤُﺮُﻭﻑْ lisan kullanmak.

    İkinci Yol: Âkıbeti meşkuk, belaları çok, hem uzun, hem tehlikeli. O daﻣُﻘَﺎﺭَﻋَﺔٌ ﺑِﺎﻟﺴُّﻴُﻮﻑْ yani kılınç kullanmak.

    Şimdi onlar ikinci yola sülûk ettiler ki; mal ve ruh ve evladlarını mehlekede bıraktı. Onlar ise ya sefihdiler. Halbuki, ba'del-İslâm siyaset-i alemi idare eden zekâ-yı siyasiyeye mâlik öyle bir kavim ne sefih olabilir, ne de en fena yolu, en iyi yola tercih eder. Demek ki; ıztırarî olarak tarîk-ı evvelden kat'iyyen âciz düşüp, ikinci yola sülûk etmiştir.

    S: Belki muaraza mümkündü, lâkin edilmedi?

    C: Eğer mümkün olsa idi, herkesin damarına dokunduğu için bazı nas teşebbüs edecekti. Eğer teşebbüs olsa idi, Şiddet-i ihtiyaç için işleyeceklerdi. Eğer işlese idiler, zuhurun kesret-i esbabı ve şiddet-i rağbet için tezahür edecekti. Eğer tezahür etse idi, her mezhebi iltizam ve müdafaa edecek bir kısım insan bulunması gibi, onun dahi mültezim ve mütaassıbları bulunacaktı. Eğer çendan taassubla da olsa müdafileri bulunsa idi, mes'ele mühim olduğu için iştihar edecekti. Eğer iştihar etseydi, pek nâhoş şeyleri -Müseylime'nin hezeyanatı gibi- nakleden tevarih, onları da nakledecekti. Demek muaraza mümkün olmamış, onun için edilmemiş. Öyle ise mu'cizdir. Çünkü Kelâmullahdır.

  10. #20
    Müdakkik Üye Ali.ihsan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2019
    Mesajlar
    912

    Standart

    ZEYL

    Ehl-i raybın bütün şübehatı üç esasa râci'dir.

    Birincisi: Der: "Kur'an'ın mâbihi'l-imtiyazı ve vuzuh-u ifade üzerine müesses olan belâgata münafîdir ki; vücud-u müteşabihat ve müşkilâttır."

    İkincisi: "Şeriatın maksud-u hakikisi olan irşad ve talime münafîdir ki; fünun-u ekvanda ibham ve ıtlakatıdır."

    Üçüncüsü: "Tarîk-ı Kur'an olan tahkik ve hidayete muhaliftir. İşte o da, bazı zevahiri delil-i aklînin hilafına imale edip hilaf-ı vakıa ihtimalidir."

    Ey mu'teriz! Ben de derim: Sebeb-i noksan gösterdiğin şu üç nokta tevehhüm ettiğin gibi değildir. Belki üçü de i'caz-ı Kur'an'ın en sadık şahidleridir.

    Birinci Noktaya Cevap: Şöyle ki: Nâsın ekseri cumhur-u avamdır. Nazar-ı Şâri'de ekall, eksere tabi'dir. Zira avama müvecceh olan bir hitab, havass fehmeder ve istifade eder. Bilakis olursa olamaz. Cumhur-u avam me'luf ve mütehayyelatından tecerrüd edip hakaik-i mücerrede ve makulat-ı sırfeye temaşa edemezler. Meğer mütehayyelatlarını dürbün gibi tevsit etseler.

    Meselâ, Kâinattaki tasarruf-u ilahîyi, sultanın serir-i saltanatında olan tasarrufunun suretinde temaşa edebilirler.

    ﺍَﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦُ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻌَﺮْﺵِ ﺍﺳْﺘَﻮٰﻯ

    gibi. İşte hissiyat-ı cumhur, şu merkezde olduklarından elbette irşad ve belâgat iktiza eder ki; onların hissiyatı riayet ve ihtiram edilsin. Ve efkârları dahi bir derece mümaşat ve riayet edilsin. İşte riayet ve ihtiram

    ﺍَﻟﺘَّﻨَﺰُّﻟﺎَﺕُ ﺍﻟْﺎِﻟٰﻬِﻴَّﺔُ ﺍِﻟٰﻰ ﻋُﻘُﻮﻝِ ﺍﻟْﺒَﺸَﺮِ

    ile tesmiye olunur. Evet o tenezzülât te'nis-i ezhan içindir. Bu sırdandır ki; hakaik-i mücerredeye temaşa etmek için, hissiyat ve hayal-âlûd cumhurun nazarlarını okşayan suver-i müteşabiheden birer dürbün vaz' edilmiştir.

    Şu cevabı teyid eden maânî-i amîka veya müteferrikayı bir suret-i sehl ve basitada tasavvur veya tasvir etmek için nâsın kelâmında kesretle istiarat bulunmasıdır. Demek müteşabihat dahi istiaratın en ağmaz kısmıdır. Zira, en hafî hakaikın suver-i misaliyesidir. Demek işkâl, mananın dikkatindendir. Lafzın iğlakından değildir.

    Ey mu'teriz! İnsafla bak! Fikr-i beşerden, bâhusus avamın fikrinden en uzak olan hakaiki şöyle bir tarîk ile takrib etmek, aynı belâgat değil midir? Zira belâgat, mukteza-yı hale mutabakat ve makamın tahammülü nisbetinde kemal-i vuzuh ile ifade etmektir.

    İkinci Noktaya Cevap: Âlemde mündemiç olan meylü'l-istikmalin dalı olan insandaki meylüt-terakkinin semeratı, fünun-u müterettibedir ki, pek çok tecarüb ile telahuk-u efkârın netaicinden teşekkül etmişlerdir ki, terakki için bir nerdibanın (merdivenin) basamaklarıdır. Aşağısı takarrur etmezse, yukarısına ayak atılmaz. Demek mukaddem fenn, ulûm-u mütearife hükmüne geçecek, sonra müteahhir fenne mukaddeme olabilir. Bu sırra binaen: Şu zamanda efkârın çok çalkalanmasıyla yetişmiş, pişmiş bir fenni faraza on asır evvel bir adam tefhim ve talimine çalışsa idi; mağlata ve safsataya düşürmekten başka bir şey yapamaz idi. Meselâ, denilse idi: "Şemsin sükûnuyla

    {(*) Tefsirimde böyle yazmıştım:

    ﻗﺪ ﺳﻨﺢ ﻟﻰ ﻓﻰ ﺳﻨﺔ ١٣٣٣ ﻓﻰ ﺍﻟﻤﺮﺽ ﺑﻴﻦ ﺍﻟﻨﻮﻡ ﻭﺍﻟﻴﻘﻈﺔ ﻓﻰ ﻭﺍﻟﺸﻤﺲ ﺗﺠﺮﻯ ﻟﻤﺴﺘﻘﺮ ﻫﺬﺍ ﺍﻟﻤﻌﻨﻰ ﺍﻯ ﻓﻰ ﻣﺴﺘﻘﺮﻫﺎ ﻟﺎﺳﺘﻘﺮﺍﺭ ﻣﻨﻈﻮﻣﺘﻬﺎ ﺍﻯ ﺟﺮﻳﺎﻧﻬﺎ ﺑﺎﺫﻥ ﺍﻟﻠّﻪ ﻟﺘﻮﻟﺪ ﺟﺎﺫﺑﺘﻬﺎ ﺍﻟﻨﻈﺎﻣﺔ ﻟﻠﻤﻨﻈﻮﻣﺔ ﺍﻟﺸﻤﺴﻴﺔ ﻭﻟﻮ ﺳﻜﻨﺖ ﻭ ﺳﻜﺘﺖ ﻟﺘﻨﺎﺛﺮﺕ

    Yani, kendi müstekarrında mihveri üzerinde Allah'ın emriyle cereyanı, manzumesini tanzim eden cazibesinin tevlidi içindir. Eğer şems silkinmese meyveleri düşecek. Silkinse yemişleri olan seyyaratın istikrarları temin edilir. -Müellif-}

    Arzın hareketine ve bir katre suda bir milyon hayvanatın bulunduklarına temaşa edin! Tâ Sâniin azametini bilesiniz!..

    Cumhur-u avam ise, hiss-i zâhir veya galat-ı hissin sebebiyle hilaflarını zarurî bildikleri için, ya tekzib veya nefislerine mugalata veya mahsûs olan şeye mükâbere etmekten başka ellerinden bir şey gelmez idi. Teşviş ise, -bâhusus onuncu asra kadar- minhac-ı irşada büyük bir vartadır. Ezcümle: sathiyet-i arz, ve deveran-ı şems, onlarca bedihiyat-ı hissiyeden sayılır idi.

    Şu gibi meseleler müstakbeldeki nazariyata kıyas olunmaz. Zira müstakbele ait olan şeylere hiss-i zâhir taalluk etmediği için iki ciheti de muhtemeldir, itikad olunabilir. İmkân derecesindedir, itminan kabildir.

    Onun hakk-ı sarîhi tasrihdir. Lâkin hîna ki, hissin galatı bizi ﻣَﺎ ﻧَﺤْﻦُ ﻓِﻴﻪِ mizi imkân derecesinden bedahate, yani cehl-i mürekkebe çıkardı. Onun nazar-ı belâgatta hiç inkâr olunmaz olan hakkı ise, ibham ve ıtlaktır. Tâ ezhan, müşevveş olmasınlar. Fakat hakikata telvih ve remz ve îma etmek gerektir. Efkâr için kapıları açmak, duhûle davet etmek lâzımdır. Nasıl ki, Şeriat-ı Garra öyle yapmıştır. Hem de istikrarsız, mütegayir ve müteğayyir, birbirine mükezzib fen ve felsefe nazariyatı; tarîk ve menbaca ayrı olan vahyin nususuna ayar olamaz, mihenk olamaz.

    Yahu insaf mıdır, taharri-i hakikat böyle midir ki; sen irşad-ı mahz ve ayn-ı belâgat ve hidayetin mağzı olan şeyi, irşada münafî ve mübayin tevehhüm edesin! Ve belâgatca ayn-ı kemal olan şeyi noksan tahayyül edesin! Acaba senin zihn-i sakîminde belâgat o mudur ki; ezhanı tağlit ve efkârı teşviş ve muhitin müsaadesizliği ve zamanın adem-i i'dadından ezhan müstaid olmadıkları için, ukûle tahmil edilmeyen şeyleri teklif etmek midir? Kellâ

    ﻛَﻠِّﻢِ ﺍﻟﻨَّﺎﺱَ ﻋَﻠٰﻰ ﻗَﺪْﺭِ ﻋُﻘُﻮﻟِﻬِﻢْ

    bir düstur-u hikmettir.

    Üçüncü Noktaya Cevap: Şâri'in irşad-ı cumhurdan maksud-u aslîsi; isbat-ı sâni'-i vâhid ve nübüvvet ve haşir ve adalette münhasırdır. Öyle ise Kur'an'daki zikr-i ekvân, istitradî ve istidlal içindir. Cumhurun efhâmına göre san'atta zahir olan nizam-ı bedî' ile nezzam-ı hakikî olan Sâni'-i Zülcelalin evsaf-ı celal ve cemaline istidlal etmek içindir. Halbuki san'atın eseri ve fıtratın nizamı herşeyden tezahür eder. Keyfiyet-i teşekkül nasıl olursa olsun, maksad-ı asliye taalluk etmez.

    Mukarrerdir ki; delil müddeadan evvel malûm olması gerektir. Bunun içindir ki, bazı nususun zevahiri ittizah-ı delil ve istînas-ı efkâr için cumhurun mu'tekadat-ı hissiyelerine imale olunmuştur. Fakat delalet etmek için değildir. Zira Kur'an, âyâtının telafifinde öyle emarat ve karaini nasb etmiştir ki; o sadeflerdeki cevahiri ve o zevahirdeki hakikatları ehl-i tahkike parmakla gösterir ve işaret eder.

    Evet Kelimetullah olan Kitab-ı Mübinin bâzı âyâtı, bazısına müfessirdir; karine olabilir ki, mana-yı zahirî murad değildir. Eğer istidlalin makamında denilse idi ki: "Elektiriğin acaibi ve cazibe-i umumiyenin garaibi ve küre-i arzın yevmiye ve seneviye olan hareketi ve yetmişten ziyade olan anasırın imtizac-ı kimyeviyelerini ve şemsin istikrarıyla beraber surîye olan hareketini nazara alınız, tâ Sâni'i bilesiniz." İşte o vakit delil olan san'at, marifet-i Sâni' olan neticeden daha hafî ve daha gamız ve kaide-i istidlale münafî olduğundan, bazı zevahiri efkâra göre imale olunmuştur. İmale delâlet için değil, belki vuzuh-u delil içindir. Bu ise ya müstetbeatü't-terakib kabilesinden, veya kinaî nevindendir.

    Meselâ
    ﻗَﺎﻝَ lafzındaki elif eliftir, hafiftir. Aslı vav ﻭﺍﻭ olsa, kâf ﻛﺎﻑ olsa, ne olursa olsun tesir etmez.

    Ey birader! İnsaf ile dikkat edilse, bütün asırlarda bütün insanların irşadları için nâzil olan Kur'an'ın i'cazının lemaatı üç noktanın arkasında görülmeyecek midir?

    Neam:,

    ﻭَﺍﻟَّﺬِﻱ ﻋَﻠَّﻢَ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥَ ﺍﻟْﻤُﻌْﺠِﺰَ ﺍِﻥَّ ﻧَﻈَﺮَ ﺍﻟْﺒَﺸِﻴﺮِ ﺍﻟﻨَّﺬِﻳﺮِ ﻭَﺑَﺼِﻴﺮَﺗَﻪُ ﺍﻟﻨَّﻘَّﺎﺩَﺓَ ﺍَﺩَﻕُّ ﻭَﺍَﺟَﻞُّ ﻭَﺍَﺟْﻠٰﻰ ﻭَ ﺍَﻧْﻔَﺬُ ﻣِﻦْ ﺍَﻥْ ﺗَﻠْﺘَﺒِﺲَ ﺍَﻭْ ﻳَﺸْﺘَﺒِﻪَ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﺍﻟْﺤَﻘِﻴﻘَﺔُ ﺑِﺎﻟْﺨَﻴَﺎﻝِ ﻭَﺍِﻥَّ ﻣَﺴْﻠَﻜَﻪُ ﺍﻟْﺤَﻖَّ ﺍَﻏْﻨٰﻰ ﻭَﺍَﻋْﻠٰﻰ ﻭَﺍَﻧْﺰَﻩُ ﻭَﺍَﺭْﻓَﻊُ ﻣِﻦْ ﺍَﻥْ ﻳُﺪَﻟِّﺲَ ﺍَﻭْ ﻳُﻐَﺎﻟِﻂَ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ

    Evet, hayalin ne haddi vardır ki; nurefşan olan nazarına karşı kendini hakikat gösterebilsin? Evet mesleği nefs-i hak ve mezhebi ayn-ı sıdkdır. Hak ise tedlis ve tağlit etmekten müstağnidir.

    İkincisi: Mu'cize-i Muhammedî, ayn-ı Muhammeddir (A.S.M.). Zât-ı Zülcelal (Celle Celalühü) O'na demiş:ﺍِﻧَّﻚَ ﻟَﻌَﻠٰﻰ ﺧُﻠُﻖٍ ﻋَﻈِﻴﻢٍ Bütün ümmet hatta düşmanları da dâhil olduğu halde icma' etmişler ki, bütün ahlâk-ı haseneye câmi'dir.

    Nübüvvetten evvel ondaki ahlâk-ı hamîdenin kemaline tercüman olan "Muhammedü'l-Emin" unvanıyla iştihar etmiştir. Hazret-i Âişe (R.A.) her vakit derdi: ﺧُﻠُﻘُﻪُ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥْ demek Kur'an tazammun ettiği bütün ahlâk-ı haseneye câmi' idi. İşte O Zât-ı Kerimde icma'-ı ümmetle, tevatür-ü manevî-i kat'îyle sabittir ki:

    İnsanların sîreten ve sureten en cemili ve en halîmi ve en sâbiri ve en şâkiri ve en zâhidi ve en mütevazii ve en afîfi ve en cevvadı ve en kerimi ve en rahîmi ve en âdili, herkesten ziyade mürüvvet, vakar, afv, sıhhat-i fehim, şefkat gibi ne kadar secaya-yı âliye varsa en mükemmel bir fihriste-i nuranîsidir.

    Bunların içindeki nokta-yı i'caz şudur ki: Ahlâk-ı hasene çendan birbirine mübayin değil, fakat derece-i kemalde birbirine müzahamet eder. Biri galebe çalsa öteki zaifleşir.

    Meselâ:

    Kemal-i hilm ile kemal-i şecaat. Hem kemal-i tevazu'le ile kemal-i şehamet. Hem kemal-i adalet ile kemal-i merhamet ve mürüvvet. Hem tam iktisat ve itidal ile tamam-ı kerem ve sehavet. Hem gayet vakar ile nihayet haya. Hem gayet şefkat ile nihayet ﺍﻟْﺒُﻐْﺾُ ﻓِﻰ ﺍﻟﻠّٰﻪِ .Hem gayet afv ile nihayet izzet-i nefis, Hem gayet tevekkül ile nihayet içtihad gibi mecâmi-i ahlâk-ı mütezahime birden derece-i âliyede bir zâtta içtimaı, müzayakasız inkişafları mu'cizelerin mu'cizesidir.

    Nebiyy-i Hâşimînin sîma-yı manevîsinin cemal ve ulviyetine dair ﻛﻤﺎﻝ (Kemal) hoş demiştir:
    Sen ol Mahbub-u âlemsin / Ki zülf-ü ebrûvanındır,
    Nutak-ı kâ'be-i ulyâ / Revak-ı Mescidü'l-Aksa.
    Sen ol Nur-u Cemalullahsın / Kim hüsn-ü aşkındır,
    Çerağ-ı Leyle-i İsra' / Sirac-ı kurb-u ev edna.
    Aceb bir Kâ'be-i İsmetsin / Ey ruh-u beheştî kim,
    Olur hâk-i harîmin / Secdegâh-i Âdem ü Havva.
    Aceb bir Mushaf-ı hikmetsin / Ey feyz-i İlahî kim,
    Eder her nakş-ı hüsnün / Şerh-i râz-ı allemel-esma.
    Kitab-ı hüsnün her safhası / Bir sure-i i'caz,
    Hatt-ı ruhsarının her noktası / Bir âyet-i kübra.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Âsâr-ı Kudsiye
    By Cennetâsâ in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 22
    Son Mesaj: 06.12.16, 11:53
  2. Asar I Nebİye(s.a.v)İltİzam
    By Ehl-i telvin in forum Sahabeler ve Sünnet-i Seniyye
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 30.07.08, 00:23

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0