+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 2 Sayfa var 1 2 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 14
Like Tree1Beğeni

Konu: Allah korkusu ve Allah sevgisi nedir, nasıl anlaşılmalıdır ve nasıl kazanılır?

  1. #1
    Ehil Üye *AHMET* - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2016
    Mesajlar
    3.440

    Standart Allah korkusu ve Allah sevgisi nedir, nasıl anlaşılmalıdır ve nasıl kazanılır?

    Allah'a iman eden kimse, Onu tanıdıkça hem çok sevecek hem de çok korkacaktır. Bu nedenle Onu sevmenin ve ondan korkmanın yolu Onu, sıfatlarını, isimlerini ve eserlerini tanımaktır. Ayrıca ibadetleri yapmakla ve günahlardan sakınmakla da artacaktır.

    Muhabbetullah, Allah Teâlâ'nın kemâl ve cemâlini idrak ve takdir oranında kalpte oluşan ilâhî bir nurdur. Bu muhabbet ile insan ruhu, kederlerden ve hüzünlerden kurtulur. Safî neşe ve huzura kavuşur. İnsan ruhunu yüksek erdeme ulaştıran sebeplerin en sağlamı, Allah sevgisidir.

    Cenâb-ı Hak, insanın kalbine sonsuz bir muhabbet kabiliyeti yerleştirmiştir. Bu sonsuz muhabbet, ancak zât ve sıfatlarıyla nihayetsiz kemâlde bulunan Allah içindir. Yâni, insana lütfedilen bu sevgi kabiliyeti Allah'ı sevmek içindir.

    İnsan bir şeyi ya ondaki kemâl, yahut ondan aldığı lezzet ve gördüğü menfaat için sever. Meselâ, bir Müslüman peygamberleri, evliyaları, irfan ve fazilet sahibi zâtları, onlardaki “kemalât-olgunluk-erdem”için sever. Kendisine ihsan eden kimseleri, onlardan gördüğü lütuf ve ikramları için sever. Yediği yemek ve meyveleri ise lezzetleri için sever. İnsan, aklen ve vicdanen bilir ki, kemâllerini takdir ettiği, ihsanlarından memnun olduğu ve lezzet aldığı bütün bu varlıklar Allah'ındır. Hepsini O yaratmıştır. Bunlarda tecelli eden bütünkemâl, cemâl ve ihsanlar, hep O'ndan gelmektedir.
    yolcu_ bunu beğendi.

  2. #2
    Ehil Üye *AHMET* - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2016
    Mesajlar
    3.440

    Standart

    Öyleyse, insan kendindeki bu nihayetsiz muhabbet kabiliyetini, evvela ve bizzat Allah'a verecek, diğer bütün muhabbete lâyık zâtları, nimetleri ve ihsanları da Allah için sevecektir. Bozulmamış her akıl, tefessüh etmemiş her vicdan, bu hakikati kabul eder.

    Buna binâen, biz Müslümanlar başta Peygamberimiz (s.a.v) olmak üzere, Dört Halifeyi, Âl-i Beyt'i, bütün sahabe-i kirâmı Allah nâmına, “Allah onları sevdiği ve sevmemizi istediği” için seviyoruz. Eğer bu zâtları, Allah için değil de, sırf kendi şahsiyetleri için sevsek, o zaman Hristiyanların düştüğü tehlikeye biz de düşmüş oluruz. Zira, onlar Hz. İsa'yı (as) Allah'ın bir Resulü, elçisi olarak Allah namına değil de, - hâşâ - Allah gibi seviyorlar. O'nu, Allah'a ortak koşmakla dinden çıkıyorlar.

    Her Müslüman, şu konuyu dikkatle göz önüne almalıdır: Kur'ân-ı Kerim, insanların dünyevî ve uhrevî bütün durumlarına ölçü getirmiştir. Konuşmalarına, yiyip içmelerine, ticaretlerine... ölçü koyduğu gibi, fikir ve his âlemlerine de ölçüler koymuştur.

    Meselâ, konuşmaya ölçü getirmiştir: Müslüman yalan konuşamaz. Düşünce tarzına ölçü getirmiştir: İnsan Cenâb-ı Hakk'ın Zâtını, mahiyetini ve nasıl olduğunu düşünemez. Aynı şekilde Allah'ı sevmeye ve O'ndan korkmaya da ölçü getirmiştir. Allah sevgisinin ölçüsü, “iyi amel işlemek”, Allah korkusunun ölçüsü ise, “takv┠yâni günahlardan sakınmaktır.

  3. #3
    Ehil Üye *AHMET* - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2016
    Mesajlar
    3.440

    Standart

    Konumuzla ilgili olarak “sevgide ölçü” üzerinde biraz durmakta fayda görüyoruz.

    Biz Müslümanlar sonsuz ve şartsız olarak ancak Allah'ı severiz. Sonra Peygamberimizi (s.a.v) severiz. Ama, O'nu (s.a.v) -hâşâ- Allah gibi değil, Allah'ın kulu ve Resulü olarak severiz. O'ndaki bütün kemalâtın kendi zâtından değil, Allah'tan olduğuna iman ederiz. O'nun, Cenâb-ı Hakk'ın isim ve sıfatlarının tecellisine en geniş bir ayna olduğunu bilir ve bu itibarla kendisini canımızdan, malımızdan ve akrabalarımızdan kısaca her şeyimizden daha çok severiz.

    Allah ve Resulü (sav)'nden sonra diğer peygamberleri, sonra dört halifeyi, sonra diğer sahabeleri severiz. Sonra da derecelerine göre, bütün evliyaları ve müminleri severiz... Sonuç olarak, sevgimizde İslâmîyet’in koyduğu ölçülere dikkat ederiz.

    Allah'ı sevmenin nasıl olacağına gelince, bu hususta Kur'ân-ı Kerim şu ölçüyü koymuştur:

    “De ki: Eğer Allah'a muhabbetiniz varsa hemen bana uyun ki, Allah da sizleri sevsin ve suçlarınızı affetmekle örtsün. Allah Gafûr'dur, Rahîm'dir.” (1)

    Yukarıdaki ayet-i kerimenin tefsirinde şöyle buyurulmaktadır:

    “Allah'a (c.c.) imanınız varsa, elbette Allah'ı seveceksiniz. Madem Allah'ı seveceksiniz, Allah'ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise Allah'ın sevdiği zâta benzemelisiniz. O'na benzemek ise, O'na ittiba etmek (tâbi olmak)tır. Ne vakit O'na ittiba etseniz Allah da sizi sevecek. Zaten siz Allah'ı seversiniz; tâ ki, Allah da sizleri sevsin.” (2)

    Bu ayet-i kerime ve izahından anlaşıldığı gibi, Allah'ı sevmenin yöntemi, Peygamber Efendimize (s.a.v) uymaya çalışmaktır. Bir mümin, itikat, ahlâk ve ibadette Resulüllah'a benzemek ve O'nun getirdiği bütün hükümleri mümkün olduğu kadar uygulamakla Allah'ı sevmiş olur. Ashâb-ı kirâmın büyüklüğü, Resulüllah'a tâbi olmakta en ileri seviyede olmalarındadır. Bu vadide, Hz. Ali (r.a) ve Âl-i Beyt'in de çok özel bir yeri vardır. Öyleyse onları seven her mümin de, onlar gibi Peygamberimize (s.a.v) tâbi olmakla sorumludur. Sonuç olarak, Peygamberimiz (s.a.v) Allah'ın sevdiği, razı olduğu insan modelidir. Bir mümin O Rehber-i Ekmel'e benzediği ölçüde Allah'ı sevmiş ve O'nun muhabbetini kazanmış olur.

  4. #4
    Ehil Üye *AHMET* - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2016
    Mesajlar
    3.440

    Standart

    Peygamberimize (s.a.v) benzemek ise,fiilleriyle, sözleri ve emirleriyle, davranışlarıyla O'nun bütün Sünnet-i Seniyye'sine tâbi olmakla mümkün olur.

    Buna göre, Sünnet-i Seniyye'ye tam uymak isteyen bir mümin, Resulüllah Efendimiz (s.a.v) gibi -farz, vacip, sünnet- bütün namazlarını kılacak, orucunu tutacak, zengin ise hacca gidecek ve zekât verecek, Kur'an'ı okuyacak, O'nun sevdiklerini sevecek, sevmediklerini sevmeyecek. O'nun ahlâkına mümkün olduğu kadar uymaya çalışacaktır.

    - Allah korkusunu nasıl anlıyoruz?

    İşlenen suçların ve günahların çoğunu, bunları yapan kişilerde Allah korkusunun bulunmayışına bağlarız. “Bu kimseler Allah’tan korkup Onun azabından çekinselerdi, bu işleri yapmazlardı.” deriz.Acaba Allah korkusu nasıl olmalıdır? Yalnızca dehşet ve korku üzerine kurulmuş bir disiplini, İslâmın hoşgörü muhtevası ve Cenab-ı Hakk'ın sonsuz rahmetiyle nasıl bağdaştırabiliriz?

    Kur’ân-ı Kerim’de mü’minler şöyle anlatılır:

    “Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’ın adı anıldığı zaman kalbleri titrer. Kendilerine Onun âyetleri okunduğunda imanları artar ve onlar yalnız Rablerine tevekkül ederler.” 3


    Bu âyetten anlaşıldığı gibi, iman nurunun artmasıyla Allah korkusunun kalbde yerleşmesi arasında çok yakın bir ilgi ve irtibat vardır.

    Allah’ın âyetleri okundukça imanın ziyadeleşmesi ne demektir? Bu hususu merhum Elmalılı şöyle izah eder:

    “İlim ve amel cihetinden gelen deliller arttıkça tahkikî iman inkişaf eder. Yakîn ve iman ziyadeleşir.”4

  5. #5
    Ehil Üye *AHMET* - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2016
    Mesajlar
    3.440

    Standart

    Tahkikî imanın da mertebeleri vardır.Bunlardan ilmelyakîn mertebesi, delillere dayanarak şüphelere karşı koyar. Taklidî, yani anne ve babadan devralınan ve derin bir araştırmaya dayanmayan bir iman bazan tek bir şüphe karşısında bile mağlûp olabilirken, delillere dayanarak elde edilen bir iman sayısız şüphe karşısında dahi sarsılmaz.

    Tahkikî imanın ikinci bir mertebesi aynelyakîndir ki, onun da kendi içinde mertebeleri mevcuttur. Allah’ın kâinatta tecellî eden güzel isimleri ve bu isimlerin mertebeleri kadar mertebesi vardır. Mü’min o tecellîleri görüp okuyabilme kabiliyeti nisbetinde sağlam ve sarsılmaz bir imana sahip olur. Bu safhanın en yüksek mertebelerinde artık kâinatı bir Kur’ân gibi okuyabilecek dereceye gelmiştir. Yani, meselâ bir çiçek üzerinde Cenab-ı Hakk'ın Halık, Musavvir, Müzeyyin, Mülevvin, Cemil, Rahim gibi isimlerini okur. Onu yaratan, sûret veren, süsleyen, renklendiren, güzelleştiren ve şefkat ve merhamet gösteren bir yaratıcısının isimlerinin tecellilerini seyreder.

    Üçüncü mertebe de hakkalyakîn olarak isimlendirilir. Bu dereceye ulaşan bir kimse artık varlık âlemlerini saran perdeleri geçmiş ve şüphelerin ordular halinde hücumu karşısında dahi sarsılmayacak bir imana erişmiştir.5

    Peygamberlerin ve maneviyat rehberlerinin imanı bu derinliğe sahiptir. Miracda Cenab-ı Hakkın cemâl ve kelâmına muhatap olan Resul-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) ve onun izinden giderek, yerde iken Arş-ı Âlâyı temâşâ edebilecek kadar ruhen terakkî eden Abdülkadir Geylanî Hazretlerinin kuvvetli imanları bu mertebeye misal olarak verilebilir.

    Bu umman misali imana ancak ilim yoluyla ulaşılabilir. Tabiî ki, bu ilmin, insanı imana götüren bir ilim olması şarttır. İşte her an ilimle bu iman mertebelerinde yükselenlerin, Cenab-ı Hakk'ın huzurunda imişçesine duydukları haşyet ve ürpertiyi tarif etmek mümkün müdür?

    “Allah’tan ancak ilim sahipleri korkar.”6

    meâlindeki âyet-i kerimede bu hakikat ifade edilmektedir. Bu hürmet ve haşyet, her mü’minde imanın derecesine göre tecellî eder.

    Çünkü insan ilim vasıtasıyla Rabbini tanıdıkça Ona olan sevgisi ve saygısı artmaktadır. Zira bütün kemâl mertebelerinin üzerindeki sonsuz bir kemâl, elbette ki sonsuz bir hürmete lâyıktır. Üstün vakarıyla ve eşsiz şahsiyetiyle erişilmez bir mertebeye sahip bir maneviyat büyüğünün huzurunda nasıl içimizi sevinçle karışık bir ürperti kaplıyorsa, onun sayısız defa üstünde bir kemâlin sahibi olan Cenab-ı Hak katında nasıl bir ruh hali içine gireceğimizi düşünelim.

  6. #6
    Ehil Üye *AHMET* - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2016
    Mesajlar
    3.440

    Standart

    Allah sonsuz rahmet ve şefkat sahibi olduğu gibi, sonsuz derecede gayret ve izzet sahibidir aynı zamanda. Pekçok Kur’ân âyetinde tekrarlandığı üzere, Allah hem Rahîm’dir, hem Azîz’dir. Rahîm isminin gereği olarak bütün varlık âlemini sonsuz şefkat ve rahmetiyle kucaklarken, Azîz ismiyle de, kanunlarına isyan edenleri ve bu isyanlarıyla izzetine dokunanları cezalandırmaktadır.

    Bu itibarla, Cenab-ı Hakk'ın huzurunda olan bir kul, bir taraftan o sonsuz rahmetin câzibesiyle kendisinden geçmiş, diğer taraftan da gazabının dehşeti karşısında kalbi titrer bir vaziyettedir. Böyle bir insanın Allah’ın emirlerine isyan edip yasaklarını çiğnemesi mümkün müdür?

    Bu korku da, tıpkı sevgi gibi, insanı Allah’a götürür. Bediüzzaman’ın izah ettiği gibi,

    “Halik-ı Zülce-lâlinden havf etmek (korkmak), Onun rahmetinin şefkatine yol bulup iltica etmek demektir. Havf (korku) bir kamçıdır, Onun rahmetinin kucağına atar. Mâlûmdur ki, bir vâlide, meselâ bir yavruyu korkutup sînesine celb ediyor. O korku, o yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü şefkat sinesine celb ediyor. Halbuki, bütün vâlidelerin şefkatleri, rahmet-i İlâhiyenin bir lem’asıdır / parıltısıdır. Demek, havfullahta (Allah korkusunda) bir azîm (büyük) lezzet vardır.” 7


    Şu halde, korkunun veriliş maksadı da insanı Allah’a götürmektir. Bu bakımdan, bu duygumuzu başka yerlerde kullanıp asıl maksadından uzaklaştırırsak, büyük zararlara uğrarız. Nasıl sevgimizi yanlış yerlerde kullandığımızda, sevdiklerimizden karşılık görmemek; aksine onlar tarafından tahkir edilmek ve kalbimizdeki onca sevgiye rağmen onlardan ayrılmak gibi acılarla, o sevgi bizi ıztıraplar içinde boğan bir duygu haline gelir. Aynı şekilde, korku duygusunun yanlış yerde kullanılması da, insanın hayatını zindana çevirir. Çünkü korkulmaya değmediği halde korktuğumuz varlıklar bize gayet sıkıntılı bir zillet yaşatmaktan başka hiçbir şey yapamazlar. Ne yardımcı olabilirler, ne de korkumuzu teskin edebilirler. Aksine, duygusuz bir merhametsizlikle sırtlarını çevirerek veya hücumlarını şiddetlendirerek bizleri perişan ederler.

    Korku hissinin iman ve tevekkülle olan alâkası Sözler’de şöyle anlatılır:

    “Tam münevverü’l-kalb bir âbidi küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimaldir ki, onu korkutmaz. Belki, harika bir kudret-i Samedâniyeyi lezzetli bir hayret ile seyredecek. Fakat meşhur bir münevverü’l-akıl denilen kalbsiz bir fâsık feylesof ise, gökte bir kuyruklu yıldızı görse yerde titrer. ‘Acaba bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı?’ der, evhâma düşer. (Bir vakit böyle bir yıldızdan Amerika titredi. Çokları gece vakti hânelerini terk ettiler.).” 8



    Dipnotlar:
    1. Âl-i İmrân, 3/31.
    2. B. S. Nursi, Lem’alar, s.21
    3. Enfâl, 8/2
    4. Hak Dini Kur'ân Dili, III/2367.
    5. Bediüzzaman Said Nursi. Emirdağ Lahikası-I, s.102 ve 103.
    6. Fâtır, 35/28.
    7. Sözler, s. 331.
    8. a. g. e.


    sorularlaislamiyet.com


  7. #7
    Ehil Üye *AHMET* - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2016
    Mesajlar
    3.440

    Standart Allah'ı sevmeli mi yoksa ondan korkmalı mı?

    İslam dininde Allah sevgisiyle Allah korkusu orantılıdır.
    Allah'ın azabından korkan bir mü'min onun merhametine sığınır. Tıpkı annesinin tokadından korkup onun şefkatli sinesine sığınan çocuk gibi. Allah Kur'an'da bazı konularda azab edeceğini ifade ediyor. Bu onların yüksek mertebeler kazanıp cennete girmesi ve bu korkuyla yasak fiilleri işlemekten sakınması içindir. Tıpkı bir babanın ders çalışmayan çocuğunu onun faydası ve geleceği için uygun ortamı hazırlaması ve çocuğun yetişme döneminde oyunlara dalıp gelecekte perişan olmaması için azarlaması ve korkutması gerekirse tokatlaması gibi...

    Kaldı ki bu azab ayetlerinden sonra kullarının ümitsizliğe kapılmaması için kendisinin son derece affedici ve merhametli olduğunu, tövbe edip halini düzeltenlerin bu tehditten müstesna olduğunu belirtmektedir.

    Bu konuyla ilgili bazı ayetler:

    "Çünkü Allah, (sözüne bağlı kalıp doğru olan) sadıkları sadakatlerinden dolayı mükafaatlandıracak, münafıkları da dilerse azaplandıracak veya tövbe (nasib edip tövbe)lerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir."(Ahzab, 33/24)

    "Şundan ki: Allah, münafık erkekleri ve münafık kadınları, müşrik erkekleri ve müşrik kadınları azaplandıracak; mü'min erkeklerin ve mü'min kadınların tövbesini kabul edecektir. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. "(Ahzab, 33/73)

    "Allah sizi yeminlerinizdeki yanılmadan dolayı kınamaz, fakat kalplerinizle kasdettiğiniz yeminlerden dolayı sorumlu tutar. Allah çok affedicidir, cezayı çabuklaştırmaz (tövbe için fırsat tanır). " (Bakara, 2/225)

    "Onlar bu lânetin içinde ebedî kalacaklardır. Ne cezaları hafifletilecek, ne de yüzlerine bakılacaktır. Ancak daha sonra tövbe edip nefislerini ıslah edenler, bu hükmün dışındadır. Çünkü Allah gafurdur, rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur)". (Âl-i imran, 3/88-89)

    "Kıyamette, o büyük duruşma gününde onun cezası katmerli olur ve azapta, zillet içinde ebedî kalır. Ancak şu var ki, dönüş yapıp iman edenler güzel ve makbul işler işleyenler bundan müstesnadır. Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara çevirir. Çünkü Allah gafurdur, rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur)." (Furkan, 25/69-70)

    Sorularla islamiyet


  8. #8
    Ehil Üye *AHMET* - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2016
    Mesajlar
    3.440

    Standart

    Allah'tan korkmak nasıl olmalıdır? Nasıl Allah'ın rızasını kazanabiliriz? Ubudiyyet hayatımız nasıl olmalıdır?

    Allah rızası ve Allah korkusu soyut bir kavram olduğu için, bizim için ölçü olarak Hz. Peygamberin hayatı bir temel referanstır. Allah Resûlü (s.a.s.), hayatın her alanında olduğu gibi bizler için, "ibadet ve kulluk hayatı"nda da en güzel örnektir. O'nun Allah'a kul oluşunu en kâmil mânâda anlayabilmek için hayatının bazı kesitlerine bakmamız gerekir. Zira kulluk, her yönüyle hayatı kuşatan, kapsamlı bir mânâ dokusunu barındırmaktadır.

    Binaenaleyh O'nun kulluk ve ibadet konusundaki örnek yaşantısını, 1) "Zikir ve ibadet hayatı", 2) "Zühd hayatı (Dünya hayatına bakışı)", 3) "Allah korkusu" gibi hususları tahlil etmek suretiyle ortaya koymak mümkündür.


    1) Zikir ve İbadet Hayatı

    Allah'a kul olmanın en önemli tezahürlerinden biri, hiç şüphesiz O'nu (c.c.) anmak ve zikretmektir. Efendimiz de kulluğunu ve gönlündeki Allah sevgisini, O'nu sürekli zikretmek suretiyle göstermiştir. Allah Resûlü her hâlinde, her nefes alış-verişinde, ayakta iken, otururken, yatarken, kalkarken, uyurken, uyanıkken dâima Allah'la beraber olduğunun şuurundadır ve O'nu zikirle meşguldür. Emrettiği ve yasakladığı şeyler, koyduğu kaideler, verdiği hükümler, yaptığı işler, Allah'ın isim ve sıfatlarıyla alâkalı söz ve duaları, O'nun Allah'ı zikri olarak kabul edilir.

    Efendimiz'in zikir ve ibadet hayatı, bu konuda ifrat ve tefritten uzak, Allah'ın rızasına uygun bir hayat sürmek isteyen mü'minler için güzel bir örnektir. O (s.a.s.) bu konuda özellikle bazı hususlara riayet edilmesine itina gösterirdi:

    Resûlullah (s.a.s.), toplu hâlde Allah'ın anılıp zikredildiği meclisleri "cennet bahçeleri"diye tavsif etmiş ve onlardan azamî ölçüde istifade edilmesini istemiştir. (Tirmizi, Daavât 82) Ashab'ın önde gelenlerinden Ebû Saîd el-Hudrî'nin (r.a.) naklettiği bir hadîs-i şerîfte Allah Resûlü (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır:

    "Bir topluluk Allah'ı zikretmek için bir araya gelirse, melekler onları kuşatırlar, üzerlerini rahmet kaplar, onlara sekîne (gönül huzuru) bahşedilir ve Allah onları nezdindekilere (melekler vb.) iftiharla zikreder."(Müslim, Zikir 39)


    Gece İbadetlerine İtina Göstermek

    Allah Resûlü, her gece uyanarak Allah'ı zikretmiş, dua ve istiğfarda bulunmuş ve namaz kılmıştır. Yüce Allah, Resûlü'ne hitapla geceyi en güzel şekilde ihyâ etmesini ifade buyurmuştur:

    "Sana mahsus bir namaz olmak üzere gecenin bir kısmında kalkıp Kur'ân oku, teheccüd namazı kıl. Böylece Rabb'inin seni makam-ı mahmûda eriştireceğini umabilirsin." (İsrâ sûresi, 17/79)

    Efendimiz (s.a.s.), Ashab'ını ve mü'minleri de gece ibadetine teşvik etmiş; gece boyunca hiç uyanmaksızın uyumayı hoş karşılamamıştır. En çok hadîs rivayetiyle tanınan sahabîlerden Hz. Ebû Hüreyre'nin naklettiği bir hadîs-i şerîfte, Efendimiz; "İnsan uyuyunca Şeytan'ın, onun ense köküne üç düğüm attığını, uyanıp Allah'ı zikrettiği zaman bu düğümlerden birinin çözüldüğünü, abdest alıp namaz kıldığında da düğümlerin kalan ikisinin çözüleceğini" ifade buyurmuştur. (Buharî, Teheccüd 13.)

    Sahabe'den İbn Abbas'ın (r.a.) anlattığına göre, o bir gece Resûlüllah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yanında kalmıştı. Geceleyin Allah Resûlü (aleyhisselâm) uyanarak önce misvakla ağzını temizleyip abdest almış; akabinde Âl-i İmrân sûresinden bazı âyetleri okumuş; sonra on üç rekat namaz kılmış; Hz. Bilâl'in sabah ezanını okuması üzerine kalkıp iki rekat namaz kılmış ve sonunda da şu duayı yapmıştı:

    "Allah'ım! Benim kalbime nûr, dilime nûr, kulağıma nûr, gözüme nûr, arkama nûr, önüme nûr, üstüme nûr ve altıma nûr halk eyle! Yâ Rabbi! Bana nûr lutfeyle!" (Buhârî, Daavât 10)

    Allah Resûlü, bazı geceler ayakları şişinceye kadar namaz kılar, Allah'ı (c.c.) zikrederdi. Ashab'dan Muğîre b. Şu'be (r.a.): "Ey Allah'ın Elçisi! Allah senin gelmiş geçmiş bütün günahlarını bağışladığı hâlde, neden hâlâ kendini bu kadar zorluyorsun?" diye sual edince: "Şükreden bir kul olmayayım mı?"buyurmuştu. (Buhârî, Rikâk 20)

    Efendimiz (s.a.s.) nafile ibadetler için çoğunlukla gece saatlerini seçerdi. Bu durum, gündüz saatlerinde daha çok devlet işleri ve insanlarla meşguliyetin, O'nun bütün zamanını almasından kaynaklanmış olabilir. Ayrıca gece ibadetinin sâir zamanlarda yapılan ibadetlerden daha faziletli olduğunu da Peygamberimiz haber vermişlerdir. (Nevevî, Ezkâr, s. 83–84) Allah Resûlü, Vitir namazını da gecenin başında, ortasında veya sonunda kıldığı olmuştur.(Ebû Dâvûd, Tefrîu ebvâbi'l-vitr 7,8)

    Efendimiz (s.a.s.), gündüzleri de nafile ibadet yapardı. Farz namazların önce veya sonrasındaki sünnet namazları, duhâ namazı, yağmur duası ve namazı, kusûf ve husûf namazları (güneş ve ay tutulmasına binaen kılınan namazlar), sefer namazı, mescide girildiğinde kılınan tahiyyetü'l-mescid namazı gibi nafile namazları da îfâ etmiştir. Nitekim Hz. Âişe Vâlidemiz'e O'nun nafile ibadetleri sorulduğunda, o şöyle cevap vermiştir:

    "Allah Resûlü öğle namazını(n farzını) kılmadan önce evinde dört rekat namaz kılardı (yani öğlenin sünnetini). Sonra mescitte Ashab'ına farzı kıldırır, evine geldiğinde tekrar iki rekat namaz kılardı…" (Ebû Davud, Tatavvu 1)
    İbadet, zikir ve dua ile meşguliyet, kalbin susuzluğunu giderip dünyayı hor ve hakir göstermektedir. Dolayısıyla insan, dünyayı kaybetmekle üzülmemeli, kazanmak ve bulmakla da sevinmemelidir. Mü'min bir kul şunu iyi bilmelidir ki, ibadet şuuruyla yapılan amellerden elde edilecek mânevî/uhrevî kazanımlar, Allah katında daha hayırlı ve daha makbuldür. (Şûrâ sûresi, 42/20)
    İbadet Hayatında Devamlılık ve İtidalAllah Resûlü (aleyhisselâm) bütün geceyi veya zamanı ibadetle geçirmeyi tavsiye etmemiştir. (Nesaî, Sıyâm 35) Hattâ Ashab'ın gece nafile namaz kılmak için mescide devamını da hoş karşılamamıştır.

    Resûl-i Ekrem'in vahiy kâtiplerinden Zeyd ibn Sâbit'ten (r.a.) rivayete göre, Hz. Peygamber (s.a.s.) Ramazan'da birkaç gün teravih namazlarını Ashab'ıyla birlikte cemaatle kılmıştı. İlerleyen günlerde cemaatin çoğaldığını görünce, mescide çıkmamış ve sonra onlara şöyle hitap etmişti:

    "Görüyorum ki, cemâatle terâvîh namazı kılma konusunda çok isteklisiniz. Fakat böyle cemâat hâlinde bu ibâdete devam ederken, bu namazın farz kılınmasından ve farz kılındığı takdirde de hepinizin bu namazı cemâatle edaya muktedir olamamanızdan korkarım. Onun için ey insanlar! Sizler bu namazı kendi evlerinizde kılınız. Çünkü farz namaz müstesna, bir kimsenin kıldığı en faziletli namaz, kendi evinde kıldığı namazdır." (Buharî, İ'tisam 3)

    Efendimiz'in (s.a.s.) bazı gecelerde yaptığı uzun ibadetlerin yanı sıra, Hz. Âişe Vâlidemiz'in anlattığına göre, O'nun bütün gece sabaha kadar namaz kıldığı veya ibadet ettiği, Ramazan orucu dışında aralıksız bir ay boyunca oruç tuttuğu görülmemiştir.(Müslim, Müsâfirîn 141) Ayrıca ibadetler konusunda ifrat ve tefritten kaçınmak gerektiği mesajını vermiştir:
    "(İbadetlerinizde ve işlerinizde) ifrat ve tefritten sakının! Şunu iyi bilin ki, (Allah'ın rahmetiyle muamelesi olmadıkça) hiç kimse yapmış olduğu amellerle Cennet'e giremez. Allah katında amellerin en makbul olanı, az da olsa devamlı olanıdır." (Buhârî, Rikâk 18)

    Dolayısıyla Allah Resûlü, insanların amellerine güvenmeleri yerine, güçleri nispetinde yaptıkları amelleriyle Allah'a yakınlaşmanın, O'nun rahmetine sığınmanın yollarını aramalarını istemiştir. Mü'min bir kul, az da olsa süreklilik arz eden ve samimiyetle îfâ edilen ibadet ve taatın makbul olduğunun şuurunda olmalıdır. O hâlde Allah'a ibadet ve zikir, sadece O'na kulluğun, O'nu sevmenin, O'nun karşısında kendini aciz hissetmenin, O'na karşı sonsuz saygı duymanın ve itaatın en son neticesidir.


    2) Zühd Hayatı (Dünya Hayatına Bakışı)

    Zühd, dünyaya ve dünyalık şeylere karşı hırs ve rağbeti terk etmek mânâsına gelir. Zühd olarak isimlendirilen hâl, bir şeye olan arzu ve isteği ondan daha iyisine çevirmekten ibarettir. Zühdde, daha iyiye yönelme söz konusudur.

    Allah'tan başka hiçbir şeye değer vermeyen insan, kâmil mânâda zühd sahibi kabul edilir. Bununla birlikte kişinin kendisine ve bakmakla yükümlü olduğu kimselere yetecek kadar kazanması ve elinde mal bulundurması zühde aykırı değildir. Ancak fazlasını ihtiyaç sahiplerine vermek zühdün bir gereğidir.

    Zühd hayatının temelini Kur'ân-ı Kerîm'de aramak gerekir. Yüce Allah dünyaya bakışın nasıl olması gerektiğini birçok âyette açıklamaktadır:

    "Onlardan bazı zümrelere, sırf kendilerini denemek için verdiğimiz dünya hayatının süslerine gözünü dikme. Rabb'inin sana verdiği nimet hem daha hayırlı ve değerli hem de daha devamlıdır." (Tâhâ sûresi, 20/131)

    "Kim âhiret mahsülü isterse, onun ürünlerini fazla fazla artırırız. Kim de sırf dünya menfaati isterse ona da ondan veririz, ama âhirette onun hiç nasibi olmaz." (Şûrâ sûresi, 42/20)

    Kur'ân'da, dünya nimetlerinin bir imtihan vesilesi olduğu, dünyanın faydasının pek az, Allah'ın vereceği karşılığın (sevabın) ise daha hayırlı olduğu anlatılarak hakikatte insanın yaşadığı hayatı nasıl okuması gerektiğine işaret edilmektedir. (bk. Mü'minûn sûresi, 23/56; Nisa sûresi, 4/77; Kasas sûresi, 28/80)

    Allah Resûlü (s.a.s.) insanların en zâhid olanıydı. Kendisine pek çok fetihler nasip olduğu ve önemli miktarda dünya malı elinden geçtiği hâlde, O, ailesinin nafakasını temin için ‘zırhı bir Yahudi'de rehin' olarak hayata gözlerini yummuştu. (Buharî, Buyû' 15)

    Bir adam, Efendimiz'den, yaptığı takdirde Allah'ın ve insanların sevgisine mazhar olacağı bir amel tavsiye etmesini istemişti. Allah Resûlü ona:

    "Dünyaya rağbet gösterme ki, Allah seni sevsin; insanların ellerinde bulunana (nimet ve imkânlar) rağbet etme ki, onlar (da) seni sevsin." (İbn Mâce, Zühd 1)

    Hz. Âişe Validemiz, Peygamberimiz'le aile efradının Medine'ye gelişlerinden Allah Resûlü'nün vefatına kadar, üç gece üst üste buğday ekmeğinden doyasıya yemediklerini anlatır. (Buharî, Rikâk 17) Peygamberimiz'in evinde bazen bir ay müddetle ateş yanmaz ve bu müddet içinde nafakaları sadece kuru hurma ile sudan ibaret olurdu. (Müslim, Zühd 26)

    Efendimiz'in dünya malına karşı zâhidane bir hayat sürdüğü ve mal zenginliğine değil gönül zenginliğine talip olduğu açıktır.(Buharî, Rikâk 15) Nitekim Allah, Mekke vadisini altın yapıp emrine vermeyi teklif ettiği hâlde O (s.a.s.) bunu talep etmeyip Rabbi'nden şunu istemiştir:

    "Allah'ım, acıktığım gün sana tazarru ve niyazda bulunur; doyduğum gün de sana hamd ü sena ederim." (Tirmizi, Zühd 35)
    Kur'ân-ı Kerîm de:

    "Kendilerine verdiğimiz servet ve evlâtlarla iyiliklerine koştuğumuzu mu sanıyorlar? Hayır, onlar işin farkında değiller!" (Mü'minûn sûresi, 23/55)

    mealindeki âyetle bu hususa işaret etmiştir.

    Ancak bu âyet ve hadîsler, başkasına el-avuç açmayı gerektiren yoksulluğa bir teşvik olduğu şeklinde anlaşılmamalıdır. Zira İslâm, zilleti gerektiren fakirliği hoş karşılamamıştır. Allah Resûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ) da fakirlik fitnesinin şerrinden, her şeyi unutturan fakirliğe sürüklenmekten Allah'a (c.c.) sığınırken (İbn Hanbel, Müsned, 6/57); fakirliğin neredeyse küfürle eşdeğer olacağına işaret etmiştir.(Beyhakî, Şuabu'l-İmân, 5/267)

    Hâsılı, zühd, Allah sevgisinin, kalb ve gönül huzurunun, hayrı elde etmenin, hikmetin ve mutluluğun, dünyayı hakir görüp âhirete yönelmenin, insanlara karşı şefkat ve merhamet sahibi olmanın, dolayısıyla insanları sevmenin kaynağıdır.


    3) Allah Korkusu

    Korku, ilk bakışta Allah sevgisine zıt gibi görünse de, gerçekte Allah sevgisiyle iç içedir. Sevgi, Allah'ı hakkıyla bilip tanımak demek olan marifetin bir meyvesi, korku da Allah'ı gereği gibi bilmenin bir neticesidir. Allah'ı (c.c.) tanıma ufku (marifet) arttıkça, Allah korkusu da onunla birlikte artmaktadır. Hz. Peygamber'in (aleyhisselam)
    "And olsun ki, Allah'ı en iyi bileniniz ve O'ndan en çok korkanınız benim!" (Buharî, Edeb 72)

    sözleri buna işaret etmektedir.

    Allah'ı hakkıyla bilip, sadece O'ndan korkanlar, yaşamanın sevincine ve hayatın zevkine ulaşmış olurlar. Allah'tan korkan kişi, bütün korkuları aşmış ve O'nunla ünsiyet kazanmış olur. Marifet ve korku, Allah'tan utanmayı, O'nu yüce bilmeyi, murakabe, sevgi ve tevekkülü, sadece O'na ibadet etmeyi, O'nun rızasını kazanmayı ve O'nun emrine boyun eğmeyi gerektirir.

    Allah korkusu, O'na karşı saygı ve sevginin bir neticesi olan takvaya ulaşmanın da yoludur. Takva ise, bütün amellerimizi içine alan bir mahiyet arz eder. Yüce kitabımız Kur'ân, Allah sevgisi kadar Allah korkusu üzerinde de durmaktadır. Bu meyanda Yüce Allah buyuruyor ki:

    "Kulları içinde Allah'tan ancak âlimler korkar." (Fâtır sûresi, 35/28)

    Zira bilenler ve düşünüp anlayanlar âlimlerdir. (Ankebût sûresi, 29/43)Efendimiz'in ifadesine göre de, kişiye ilim olarak Allah'tan korkması kâfidir. (Darimî, Mukaddime, 30)

    Peygamberimiz'in amcasının oğlu İbn Abbas (r.a.) der ki:

    "Hakiki âlimler, Allah'ın her şeye kâdir olduğunu bilen, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayan, helâl kıldığını helâl, haram kıldığını da haram olarak kabul eden, Allah'ın emir ve tavsiyelerine uyan, O'na kavuşacağına ve ilminin hesabının sorulacağına yakînen inanan kimselerdir." (İbn Kesîr, Tefsîr, 6/531)

    Kur'ân-ı Hakîm, hidayet ve rahmetin, Allah'tan korkanların vasfı olduğunu bildirmiştir. (bk. A'râf, 7/154) Yine,

    "Allah onlardan, onlar da Allah'tan râzı olmuşlardır. İşte bu rıza makamı da Rabbine saygı duyanlarındır." (Beyyine sûresi, 98/8)

    Allah katında en üstün olanlar da Allah'tan en çok korkanlardır. (Hucurât sûresi, 49/13)

    Peygamber Efendimiz'de müşahede ettiğimiz Allah korkusu, Kur'ân'ın bu konudaki tavsiyelerinin en mükemmel şekilde O'nun hayatına aksetmesinden ibarettir: Seven, sevdiğinin hoşnut olmadığı bir işi yapmaktan korkup çekinir. Böyle bir korku, tamamen sevgi ile alâkalıdır. Efendimiz'in hayatında gördüğümüz korku hâli de, O'ndaki Allah sevgisiyle orantılıdır. Sevgisi, korkusu ve itaati, marifetinin, yani Allah'ı tanıyıp bilmesinin neticesidir. Allah Resûlü'nün

    "Hikmetin başı, Allah korkusudur."2

    ifadesi, böyle bir gayeye mâtûftur.

    Resûl-i Ekrem (s.a.s.) Allah korkusundan dolayı gözyaşı dökmüş, ağlamayı tavsiye etmiş ve bu hâlin günahların affına ve Cennet'e girmeye vesile olacağını ifade buyurmuştur. Ebû Ümâme (r.a.), Efendimiz'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

    "Hiçbir şey Allah katında şu iki damladan daha sevimli değildir: Biri, Allah'ın azabından korkarak ağlayan kişiden akan gözyaşı damlası, diğeri de Allah yolunda savaş meydanında akıtılan kan damlası." (Tirmizî, Fedâilü'l-Cihâd 26)

    Allah Resûlü'nün devamlı hüzünlü, düşünceli ve rahat olmayan bir hâli vardı. Nitekim O buyuruyor ki:


    "Ey Muhammed ümmeti, Allah'a yemîn ederim ki, benim bildiklerimi sizler bilseydiniz, az güler, çok ağlardınız." (Buharî, Kusûf 2)

    Tabiatta cereyan eden bazı hâdiseler, her defasında Allah Resûlü'nü endişeye sevk etmiştir. Bu endişeler, tamamen Allah korkusuyla alâkalıdır. Efendimiz (s.a.s.), gökyüzünde siyah bir bulut görse, yüzünün rengi değişir, bazen ona doğru bakar, sonra evine girer tekrar çıkardı. Bunlar endişe alâmetiydi. Allah Resûlü bu hâliyle ilgili şu açıklamayı yapmıştır:

    "Bilemiyorum, belki de bu kara bulut (Âd Kavmi'nin başına gelenlerde olduğu gibi) bir azaba da sebep olabilir. Onlar, gördükleri kara bulutu yağmur bulutu zannetmişlerdi de o bulut onlara elim bir azap getirmişti."(Müslim, İstiska 14)

    Bu hâdise, Resûl-i Ekrem'in her ân teyakkuzda olduğunu ve bunu başkalarına da öğretmek istediğini göstermektedir.

    Allah Resûlü (s.a.s.) günlük hayatta karşılaştığı hâdiseler karşısında asla korkuya kapılmazdı. Başkasında misâline rastlanmayacak derecede cesur ve korkusuzdu. Resûl-i Ekrem (s.a.s.) bu tür korkulardan Allah'a sığınmıştır. Sahabe, Efendimiz'in cesaretine savaş meydanlarında şahit olmuştu. Huneyn Savaşı'nda ordunun dağılıp korkuyla kaçıştığı anlarda, büyük bir cesaret örneği göstermiş ve Allah'ın inâyetiyle ordunun yeniden toparlanmasını sağlamıştı. (Buharî, Cihâd 52)

    Makalemizi Hz. Ali'nin (r.a.), Efendimiz'den naklettiği bir hadîs-i şerîf ile bitirelim: Allah Resûlü'ne yolunun (sünnetinin) ne olduğu sorulunca, O (s.a.s.) şöyle cevap vermiştir:

    "Marifet sermayem, akıl dinimin aslı, sevgi esasım, (Allah'a) iştiyak bineğim, Allah'ı zikir yoldaşım, doğruluk hazinem, hüzün dostum, ilim silâhım, sabır elbisem, rıza ganimetim, acz iftiharım, zühd sanatım, yakîn güç ve kuvvetim, itaat bana yeten şey, cihad ahlâkım, namaz gözümün nurudur."3

    İnsanlığın İftihar Tablosu Efendimiz'e sonsuz salât ve selâm olsun!

    2. İsmail b.Muhammed el-Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ ve Muzîlu'l-İlbâs, 1/421.
    3. Kadî İyâz, eş-Şifâ bi Ta'rîfi Hukûki'l-Mustafâ, 1/289.


    (Prof. Dr. Osman GÜNER)

    Sorularla İslamiyet


  9. #9
    Ehil Üye *AHMET* - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2016
    Mesajlar
    3.440

    Standart

    Bakara, 206. Ayet: Ona "Allah'tan kork" denildiği zaman, gururu onu daha da günaha sürükler. Artık böylesinin hakkından cehennem gelir. O ne kötü yataktır!

    Bakara, 207. Ayet: İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah'ın rızasını kazanmak için kendini feda eder. Allah, kullarına çok şefkatlidir.

  10. #10
    Ehil Üye *AHMET* - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2016
    Mesajlar
    3.440

    Standart

    Mülk, 12. Ayet: Görmedikleri hâlde Rablerinden korkanlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Allah'tan korkmak nasıl olmalıdır? Nasıl Allah'ın rızasını kazanabiliriz? ..
    By *AHMET* in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 26.07.16, 20:17
  2. Allah Sevgisi Nedir?
    By ŞİMŞEK MUSTAFA in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 10
    Son Mesaj: 29.12.08, 19:23
  3. Allah Sevgisi mi Yoksa Allah Korkusu mu?
    By eakar in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 6
    Son Mesaj: 21.11.08, 17:08
  4. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 10.07.08, 20:41
  5. Rıza-i İlahi nasıl kazanılır ?
    By gulsah in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 03.06.07, 20:05

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0