"Hiçbir şey yoktur ki, onu meydana getiren hazinelerin anahtarları elimizde olmasın. Biz onu ancak belirli bir ölçü ile indiririz." (Hicr sûresi, 15/21). ayetinin bir nüktesi ve bir ism-i âzam veyahut ism-i âzamın altı nurundan biri olan "Adl" isminin bir cilvesi, tıpkı Birinci Nükte gibi, Eskişehir Hapisanesi'nde bana uzaktan uzağa göründü. Onu anlamayı kolaylaştırmak için yine temsil yoluyla anlatacağız:

Şu kâinat öyle bir saraydır ki, o sarayın içinde sürekli tahrip-tamir içinde çalkalanan bir şehir, o şehirde savaş ve hicretle her an kaynayan bir memleket ve o memlekette ölüm ve hayat arasında aralıksız yuvarlanan bir âlem var.

Fakat o sarayda, şehirde, memlekette, âlemde o kadar hayret verici bir denge, ölçülü bir icraat hükmediyor ki, o sayısız varlıktaki değişimlerin, canlıların dünyaya gönderilmesindeki ve ölümündeki, rızıklarındaki ve ihtiyaçlarındaki dengenin; her an bütün kâinatı gören, teftiş nazarından geçiren bir tek Zât'ın terazisinde ölçülüp hesap edildiğini açıkça ispatlıyor. Yoksa bir balık bin yumurtacık ile, haşhaş gibi bir bitki yirmi bin tohum ile başına buyruk olsaydı, sel gibi akan unsurların ve değişimlerin hücumuyla, şiddetle dengeyi bozmaya çalışan, her yeri istilâ etmek isteyen sebepler başıboş kalsalardı veyahut maksatsız, serseri tesadüfe, ölçüsüz, kör kuvvete ve şuursuz, karanlık tabiata havale edilselerdi, eşyadaki ve kâinattaki o denge öyle bir bozulurdu ki, bir senede, belki bir günde altüst olurdu. Yani, deniz karmakarışık şeylerle dolar, çürüyüp kokuşurdu, hava zararlı gazlarla zehirlenirdi, yeryüzü ise bir çöplüğe, bir mezbahaya ve bataklığa dönerdi, dünya boğulurdu.

İşte hayvanların vücutlarındaki hücrelerden, kandaki alyuvar ve akyuvarlardan, zerrelerin yenilenmesinden ve bedendeki uzuvların uyumundan tut, denizlerdeki hayat-ölüm ve rızık-ihtiyaç dengesine, yeraltındaki su kaynaklarının ihtiyaca göre doldurulmasına, hayvan ve bitkilerin dünyaya gönderilmesine ve ölümlerine, güz ve baharın her yıl yeniden yaratılmasına, kâinatı meydana getiren unsurların ve yıldızların hizmetlerine, hareketlerine, ölüm ve hayatın, ışık ve karanlığın, sıcak ve soğuğun döngüsüne, mücadelelerine ve çarpışmalarına kadar her şey o derece hassas ve ince bir ölçüyle ayarlanır ve tartılır ki; insan aklı hiçbir yerde gerçek bir israf, abes bir iş görmediği gibi, aklın eseri olan felsefe ve hikmet dahi her şeyde mükemmel bir intizam, çok güzel bir mizan görür ve gösterir. Belki felsefe ve hikmet, o intizamın ve ölçülü icraatın bir tezahürü ve tercümanıdır.

İşte, güneş ile on iki farklı gezegenin uyumuna ve dengelerine bak! Acaba bu denge, adalet ve kudret sahibi, haşmetli, yüce bir Zât'ı güneş gibi göstermiyor mu? Bilhassa o gezegenlerden biri olan gemimiz, yani yerküre, bir senede yirmi dört bin senelik bir dairede gezer, seyahat eder. O müthiş süratine rağmen yeryüzüne dizilmiş, düzgünce yerleştirilmiş eşyayı dağıtmaz, sarsmaz, uzaya fırlatmaz. Eğer sürati biraz artsa veya azalsaydı, üzerindeki varlıkları havaya fırlatıp uzay boşluğunda dağıtırdı. Ve dengesini bir dakika, belki bir saniye bozsa dünyamız altüst olur, belki başka bir küreyle çarpışır, kıyameti koparırdı.

Bilhassa yeryüzünde, dört yüz bin bitki ve hayvan türünün doğum ve ölümleri, rızıklarının çok şefkatli, dengeli bir şekilde verilmesi ve yaşatılmaları, ışığın güneşi gösterdiği gibi, adalet ve merhamet sahibi bir Zât'a işaret ediyor.

Hem o sayısız canlı türlerinin hadsiz fertlerinden sadece birinin bile uzuvları, donanımı, duyguları o derece hassas bir ölçüyle birbiriyle münasebetli ve dengededir ki, o uyum ve denge, apaçık bir şekilde, adalet ve hikmet sahibi bir Yaratıcıyı gösteriyor.

Ve bilhassa her bir hayvanın bedenindeki hücreler, kan damarları, kanındaki alyuvar ve akyuvarlar ve o küreciklerdeki zerreler o kadar ince, hassas ve harika bir denge içindedir ki, her şeyin dizgini elinde ve anahtarı katında bulunan, icraatında bir şey bir başka şeye engel olmayan, bütün eşyayı bir tek şey gibi kolayca idare eden sonsuz adalet ve hikmet sahibi bir Hâlık'ın mizanıyla, kanunuyla, nizamıyla terbiye ve idare olunduklarını açıkça ispat ederler.

Cinlerin ve insanların amellerinin, haşrin büyük mahkemesinde, en büyük adalet terazisinde tartılmasını akıldan uzak görüp buna inanmayanlar, dünyada gözleriyle gördükleri şu muazzam dengeye dikkat etseler, elbette haşri imkânsız görmekten vazgeçerler.

Ey müsrif, iktisatsız, zalim, adaletsiz, kirli ve bedbaht insan! Bütün kâinatın ve varlıkların hareket düsturu olan iktisadı, temizliği ve adaleti yerine getirmediğinden, bütün varlıklara muhalefetinle, mânen onların nefretini ve hiddetini çekiyorsun. Neye dayanıyorsun ki, zulmünle, ölçüsüzlüğünle, israfınla, kirlerinle onları kızdırıyorsun?

Evet, Hakîm isminin en büyük cilvelerinden, bütün kâinatta geçerli olan hikmet; iktisat ve israf etmeme esasları üzerinde gerçekleşiyor, tutumlu olmayı emrediyor. Adl isminin en büyük cilvesinden gelen kâinattaki tam adalet ise bütün eşya arasındaki dengeyi gözetiyor, insana da adaleti emir buyuruyor. Rahman sûresinde, "Göğü bu ahenkle O yükseltti ve bu mizanı koydu ki, ders alıp ölçü dışına taşmayasınız. Öyleyse siz de tartıyı adaletle yapın, sakın teraziyi, dengeyi aksatmayın!" (Rahman sûresi, 55/7-9). ayetindeki dört mertebe, dört çeşit dengeye işaret eden "mizan" kelimesinin dört defa zikredilmesi, âlemdeki mizanın büyüklüğünün derecesini ve fevkalâde, pek yüksek kıymetini gösteriyor. Evet, kâinatta hiçbir şeyde israf bulunmadığı gibi, hakiki zulüm, ölçüsüzlük ve dengesizlik de yoktur.

Kuddûs isminin en büyük cilvesinden gelen kirlerden arındırma fiili ise kâinattaki bütün varlıkları temizliyor, güzelleştiriyor. İnsanın bulaşık eli karışmadığı sürece, hiçbir şeyde hakiki pislik ve çirkinlik görülmüyor.

İşte Kur'an hakikatlerinden ve İslam'ın düsturlarından olan adaletin, iktisadın ve temizliğin insan hayatında ne kadar temel birer kaide olduğunu anla! Kur'an hükümlerinin kâinatla ne derece alâkası bulunduğunu, kâinatın içine kök saldığını, onu sardığını gör! Nasıl kâinatı bozmak ve onun suretini değiştirmek mümkün değilse, şu hakikatleri bozmanın da mümkün olmadığını bil!

Ve bu üç büyük nur gibi; Allah'ın rahmeti, inayeti, her şeyi koruyup gözetmesi misali yüzlerce kuşatıcı hakikat haşri ve ahireti gerektirir. O halde, hiç mümkün müdür ki, kâinatta ve bütün varlıklarda hüküm süren rahmet, inayet, adalet, hikmet, iktisat ve temizlik gibi pek kuvvetli, kuşatıcı hakikatler, haşrin yokluğuyla ve ahiretin gelmesiyle merhametsizliğe, zulme, hikmetsizliğe, israfa, kirliliğe, abese dönüşsün? Haşa, yüz bin defa haşa!

Bir sineğin hayat hakkını çok şefkatli bir şekilde koruyan bir rahmet, bir hikmet, acaba haşri yaratmamakla, şuur sahibi sayısız kulunun hayat haklarını ve nihayetsiz varlıkların hukukunu ziyan eder mi? Rahmet ve şefkatte, adalet ve hikmette -tabir caizse- sınırsız hassasiyet ve dikkat gösteren bir rubûbiyetin haşmeti, kemâlâtını göstermek, kendini tanıtmak ve sevdirmek için şu kâinatı sayısız, harika sanatlarıyla, nimetleriyle süsleyen yüce bir saltanatın sahibi, haşri getirmeyerek bütün kemâlâtının ve mahlûkatının kıymetinin hiçe inmesine ve inkârına izin verir mi? Haşa! Açıktır ki, böyle mutlak bir güzellik, böyle kesin bir çirkinliğe elbette müsaade etmez.

Evet, ahireti inkâr etmek isteyen, önce bütün hakikatleriyle dünyayı inkâr etmeli. Yoksa dünya, her hakikatiyle, yüz bin dille onu tekzip ederek yüz bin kere yalancılığını ispatlayacaktır. Onuncu Söz, ahiretin varlığının dünyanın varlığı kadar kesin ve şüphesiz olduğunu apaçık delillerle ispat etmiştir.

Kaynak: Risale-i Nur Külliyatı'ından . Aslına sadık kalınarak kısmen sadeleştirilmiştir.