+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 9 ve 9

Konu: Âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder.

  1. #1
    Pürheves gerceklervebiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2014
    Mesajlar
    273

    Standart Âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder.

    Onuncu Hüccet-i İmaniye

    ﺑِﺎﺳْﻤِﻪِ ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻪُ ﻭَﺍِﻥْ ﻣِﻦْ ﺷَﻲْﺀٍ ﺍِﻻ َّ ﻳُﺴَﺒِّﺢُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻩِ1
    ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ
    ﻻ َٓ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻻ َّ ﺍﻟﻠَّﻪُ ﻭَﺣْﺪَﻩُ ﻻ َ ﺷَﺮِﻳﻚَ ﻟَﻪُ ﻟَﻪُ ﺍﻟْﻤُﻠْﻚُ ﻭَ ﻟَﻪُ ﺍﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻳُﺤْﻴِﻰ ﻭَ ﻳُﻤِﻴﺖُ ﻭَ ﻫُﻮَ ﺣَﻰٌّ ﻻ َ ﻳَﻤُﻮﺕُ ﺑِﻴَﺪِﻩِ ﺍﻟْﺨَﻴْﺮُ ﻭَ ﻫُﻮَ ﻋَﻠَﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻗَﺪِﻳﺮٌ ﻭَ ﺍِﻟَﻴْﻪِ ﺍﻟْﻤَﺼِﻴﺮُ2
    1 Onun adıyla. O her kusurdan münezzehtir. Hiçbir şey yoktur ki Onu hamd ile tesbih etmesin.2 "Allah’tan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. O birdir; Onun hiçbir şeriki yoktur. Mülk Ona ait, hamd Ona mahsustur. Hayatı veren de Odur, ölümü veren de Odur. O, kendisine asla ölüm ârız olmayan Hayy-ı Ezelîdir. Bütün hayır Onun elindedir. O herşeye hakkıyla kadirdir. Herşeyin ve herkesin dönüşü de Onadır." Buharî, Ezân: 155; Teheccüd: 21; Umre: 12; Cihad: 133; Bed’ü’l-Halk: 11; Mağâzî: 29; Daavât: 18, 52; Rikâk: 11; I’tisâm: 3; Müslim, Zikir: 28, 30, 74, 75, 76; Vitir: 24; Cihad: 158; Edeb: 101; Tirmizî, Mevâkıt: 108; Hac: 104; Daavât: 35, 36; Nesâî, Sehiv: 83-86; Menâsik: 163, 170; Îmân: 12; İbni Mâce, Ticârât: 40; Menâsik: 84; Edeb: 58; Dua: 10, 14, 16; Ebû Dâvud, Menâsik: 56; Dârîmî, Salât: 88, 90; Menâsik: 34; İsti’zân: 53, 57; Muvatta’, Hac: 127, 243; Kur’an: 20, 22; Müsned, 1:47; 2:5; 3:320; 4:4; 5:191; el-Hâkim, el-Müstedrek, 1:538.


    (Sabah ve akşam namazından sonra tekrarı, pek çok fazileti bulunan ve bir rivayet-i sahihada ism-i a'zam mertebesini taşıyan şu cümle-i tevhidiyenin onbir kelimesi var. Herbir kelimesinde hem birer müjde ve beşaret, hem birer mertebe-i tevhid-i rububiyet, hem bir ism-i a'zam noktasında bir kibriya-i vahdet ve bir kemal-i vahdaniyet vardır. Bu büyük ve ulvî hakikatların izahını sair Sözlere havale edip, bir va'de binaen, şimdilik mücmel bir hülâsa suretinde; "İki Makam", bir "Mukaddime" ile ona bir fihriste yapacağız.)
    Fazilet: Yüksek değer, üstün ahlak derecesi, dinde üstün vasıf ve özellikler.
    Rivayet-i sahiha: Sahih rivayet, Peygamberimizce(asm) söylendiği kesin ve şüphesiz olan ve sağlam yollardan bize iletilen sözü.
    İsm-i a'zam: Allah’ın(cc) en büyük ismi. Allah’ın diğer isimlerini manaca kendinde bulunduran en başta gelen ve en geniş manalı ismi.
    Mertebe: Derece, basamak, rütbe, makam.
    Cümle-i tevhidiye: Allah’ın(cc) birliğiyle ilgili cümle.
    Beşaret: Sevindirici haber, hayırlı haber.
    Mertebe-i tevhid-i rububiyet: Rububiyet tevhidi mertebesi, herşeyin sahibi ve terbiyecisi olan Allah’ın(cc) birliğine ve ortağı olmadığına inanma derecesi.
    Kibriya-i vahdet: Birliğinin büyüklüğü.
    Kemal-i vahdaniyet: Allah’ın(cc) birliğinin mükemmelliği.
    Ulvî: Yüksek, yüce.
    Hakikat: Gerçek.
    İzah: Açıklama.
    Sair: Diğer, başka.
    Binaen: Dayanarak, dayalı olarak.
    Mücmel: Kısa, öz.
    Hülâsa: Özet.
    Mukaddime: Başlangıç, giriş, önsöz.

    Mukaddime
    Kat'iyyen bil ki: Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billahtır. Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır. Cinn ü insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en safi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.

    Kat'iyyen: Kesinlikle.
    Hilkat: Yaratılış.
    İman-ı billah: Allah’a(cc) inanmak.
    İnsaniyet: İnsanlık.
    Âlî: Büyük, yüksek, yüce, üstün, şerefli.
    Marifetullah: Allah’ı(cc) isim ve sıfatlarıyla bilme ve tanıma.
    Muhabbetullah: Allah(cc) sevgisi.
    Ruh-u beşer: İnsan ruhu.
    Sürur: Sevinç, neşe.
    Kalb-i insan: İnsan Kalbi
    Safi: Temiz, duru.
    Lezzet-i ruhaniye: Ruhla ilgili zevk.


    Evet bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve safi lezzet elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenab-ı Hakk'ı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara; ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakikî tanımayan, sevmeyen; nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama manen ve maddeten mübtela olur.
    Bilkuvve: Daha fiile geçmemiş, düşünce olarak.
    Bilfiil: Fiilen, uygulamada, kendi çalışması ile.
    Mazhar: Sahip olma, ulaşma, erişme.
    Nihayetsiz: Sonsuz.
    Şekavet: Her türlü kötülükler içinde olma, bela ve sıkıntılara düşme.
    Âlâm: Acılar.
    Evham: Kuruntular, olmayanı var zannetme.
    Manen: Manaca, manevi olarak.
    Maddeten: Madde olarak.


    Evet şu perişan dünyada, âvâre nev'-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta; sahibsiz, hâmîsiz bir surette; âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder. İşte bu âvâre nev'-i beşer içinde, bu perişan fâni dünyada; insan, sahibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar bîçare sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur.
    Âvâre: Başıboş, boş gezen, işsiz güçsüz.
    Nev'-i beşer: İnsan türü, insan cinsi, insanlar.
    Semere: Netice, sonuç.
    Hâmî: Koruyucu, koruyan.
    Fâni: Geçici, gelip geçici, kaybolan.
    Mâlik: Sahip, mal sahibi.
    Bîçare: Çaresiz.
    Sergerdan: Başı dönmüş, şaşkın.
    İltica: Sığınma.
    Kudret: Güç.
    İstinad: Dayanma.
    Vahşetgâh: Kokutucu ıssız yer.
    Tenezzühgâh: Gezinti yeri.
    Ticaretgâh: Alışveriş yeri.

    Said Nursi


  2. #2
    Pürheves gerceklervebiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2014
    Mesajlar
    273

    Standart

    BİRİNCİ KELİME:
    ﻻ َٓ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻻ َّ ﺍﻟﻠَّﻪُ da şöyle bir müjde var ki: Hadsiz hacata mübtela, nihayetsiz a'danın hücumuna hedef olan ruh-u insanî şu kelimede öyle bir nokta-i istimdad bulur ki, bütün hacatını temin edecek bir hazine-i rahmet kapısını ona açar ve öyle bir nokta-i istinad bulur ki, bütün a'dasının şerrinden emin edecek bir kudret-i mutlakanın sahibi olan kendi Mabudunu ve Hâlıkını bildirir ve tanıttırır, sahibini gösterir, Mâliki kim olduğunu irae eder. Ve o irae ile, kalbi vahşet-i mutlakadan ve ruhu hüzn-ü elîmden kurtarıp, ebedî bir ferahı, daimî bir süruru temin eder.
    Hadsiz: Sınırsız, sayısız.
    Hacat: İhtiyaçlar.
    Nihayetsiz: Sonsuz.
    A'da: Düşmanlar.
    Ruh-u insanî: İnsana ait ruh.
    Nokta-i istimdad: Yardım isteme noktası(yeri), yardım istenecek yer.
    Temin: Sağlama, elde etme.
    Nokta-i istinad: Dayanma noktası, dayanılacak yer.
    Şerr: Kötülük fena.
    Kudret-i mutlaka: Sınırsız ve sonsuz kudret(güç).
    Mabud: İbadet edilen, kulluk yapılan (Allah(cc)).
    Hâlık: Yaratıcı Allah(cc), yoktan en güzel şekilde yaratan Allah.
    Mâlik: Sahip. Mülk sahibi.
    Vahşet-i mutlaka: Tam vahşilik, sonsuz yalnızlık ve korku ve ürkeklik.
    Hüzn-ü elîm: Acı veren üzüntü ve sıkıntı.
    Ebedî: Sonsuz, sonsuzlukla ilgili.
    Sürur: Sevinç, neşe.

    İKİNCİ KELİME
    ﻭَﺣْﺪَﻩُŞu kelimede şifalı, saadetli bir müjde vardır. Şöyle ki:
    Kâinatın ekser enva'ıyla alâkadar ve o alâkadarlık yüzünden perişan ve keşmekeş içinde boğulmak derecesine gelen ruh-u beşer ve kalb-i insan
    ﻭَﺣْﺪَﻩُ kelimesinde bir melce', bir halaskâr bulur ki; onu bütün o keşmekeşten, o perişaniyetten kurtarır. Yani, ﻭَﺣْﺪَﻩُmanen der: "Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma, onlara tezellül edip minnet çekme, onlara temelluk edip boyun eğme, onların arkasına düşüp zahmet çekme, onlardan korkup titreme. Çünki Sultan-ı Kâinat birdir, herşey'in anahtarı onun yanında, her şey'in dizgini onun elindedir; herşey onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun."
    Kâinat: Yaratılan bütün varlıklar, evren.
    Ekser: Çoğunluk, çoğu.
    Enva': Nevler, türler, çeşitler.
    Alâkadar: Alakalı, ilgili.
    Keşmekeş: Karmakarışık, karışıklık.
    Ruh-u beşer: İnsan ruhu.
    Melce': Sığınılacak yer, sığınak, kurtulacak yer.
    Halaskâr: Kurtarıcı.
    Perişaniyet: Perişanlık.
    Manen: Manaca, mana bakımından, manevi olarak.
    Tezellül: Alçalmak, kendini alçak tutmak, aşağı düşme, küçülme.
    Minnet: İyilik karşısında duyulan memnunluk duygusu, iyiliğe karşı duyulan şükür hissi.
    Sultan-ı Kâinat: Kâinatın sultanı, kâinatın padişahı, kâinatın idarecisi
    Matlub: İstenen, istenilen.
    Hadsiz: Sınırsız, sayısız.

    Said Nursi


  3. #3
    Pürheves gerceklervebiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2014
    Mesajlar
    273

    Standart

    ÜÇÜNCÜ KELİME
    ﻻ َ ﺷَﺮِﻳﻚَ ﻟَﻪُ Yani: Nasılki uluhiyetinde ve saltanatında şeriki yoktur; "Allah" bir olur, müteaddid olamaz. Öyle de; rububiyetinde ve icraatında ve icadatında dahi şeriki yoktur. Bazan olur ki; sultan bir olur, saltanatında şeriki olmaz.. fakat icraatında, onun memurları onun şeriki sayılırlar ve onun huzuruna herkesin girmesine mani olurlar. "Bize de müracaat et" derler. Fakat Ezel, Ebed Sultanı olan Cenab-ı Hak, saltanatında şeriki olmadığı gibi; icraat-ı rububiyetinde dahi muinlere, şeriklere muhtaç değildir. Emr u iradesi, havl ü kuvveti olmazsa hiçbir şey, hiçbir şey'e müdahale edemez. Doğrudan doğruya herkes ona müracaat edebilir. Şeriki ve muini olmadığından, o müracaatçı adama "Yasaktır, onun huzuruna giremezsin" denilmez.
    Uluhiyet: İlahlık, Allah'ın(cc) ibadet edilirlik vasfı, Allah'ın kainattaki bütün varlıkları emir ve idaresi altına alıp kendine kulluk ettirmesi.
    Şerik: Ortak.
    Müteaddid: Çok sayıda, birçok, çeşitli.
    Rububiyet: Allah'ın(cc) terbiyecilik sıfatı, Allah'ın herşeyin sahibi, ihtiyaçlarının karşılayıcısı ve terbiye edicisi olması.
    İcraat: Yürütülen işler, yapılan işler, uygulamalar.
    İcadat: İcadlar, yaratmalar.
    Ezel: Başlangıcı olmayan geçmiş zaman.
    Ebed: Ebedilik, sonu olmamak, sonsuzluk.
    İcraat-ı rububiyet: Allah'ın(cc) herşeyin sahibi ve terbiyecisi sıfatı ile yaptığı işler.
    Muin: Yardımcı.
    Emr u irade: Emir ve irade, emretme ve isteme.

    İşte şu kelime, ruh-u beşer için şöyle bir müjde verir ki: İmanı elde eden ruh-u beşer; manisiz, müdahalesiz, hailsiz, mümanaatsız, her halinde, her arzusunda, her anda, her yerde o ezel ve ebed ve hazain-i rahmet mâliki ve defain-i saadet sahibi olan Cemil-i Zülcelal, Kadîr-i Zülkemal'in huzuruna girip, hacatını arzedebilir. Ve rahmetini bulup, kudretine istinad ederek, kemal-i ferah ve süruru kazanabilir.
    Ruh-u beşer: Beşer ruhu, insan ruhu.
    Mani: Engel.
    Hail: Perde, engel.
    Mümanaat: Mani olma, önleme, engelleme.
    Hazain-i rahmet: Rahmet hazineleri.
    Mâlik: Sahip. Mülk sahibi, mal sahibi.
    Defain-i saadet: Mutluluk hazineleri.
    Cemil-i Zülcelal: Sonsuz büyüklük ve güzellik sahibi olan Allah(cc).
    Kadîr-i Zülkemal: Her türlü kusur ve noksanlıklardan uzak ve sonsuz üstünlüklerin sahibi ve her şeye kudreti(gücü) yeten Allah(cc).
    Hacat: İhtiyaçlar.
    Rahmet: Merhamet, acıma, şefkat etme, esirgeme.
    Kudret: Güç.
    İstinad: Dayanma.
    Kemal-i ferah: Tam rahatlık, Mükemmel bir iç rahatlığı.
    Sürur: Sevinç, neşe.

    Said Nursi


  4. #4
    Pürheves gerceklervebiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2014
    Mesajlar
    273

    Standart

    DÖRDÜNCÜ KELİME:
    ﻟَﻪُ ﺍﻟْﻤُﻠْﻚُ
    Yani: Mülk umumen onundur. Sen, hem onun mülküsün, hem memluküsün, hem mülkünde çalışıyorsun. Şu kelime, şöyle şifalı bir müjde veriyor ve diyor: Ey insan! Sen kendini, kendine mâlik sayma. Çünki sen kendini idare edemezsin, o yük ağırdır. Kendi başına muhafaza edemezsin, belalardan sakınıp, levazımatını yerine getiremezsin. Öyle ise beyhude ızdıraba düşüp azab çekme, mülk başkasınındır. O Mâlik, hem Kadîr'dir, hem Rahîm'dir; kudretine istinad et, rahmetini ittiham etme. Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, safayı bul.

    Hem der ki: Manen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve perişaniyetinden müteessir olduğun ve ıslah edemediğin şu kâinat, bir Kadîr-i Rahîm'in mülküdür. Mülkü sahibine teslim et, ona bırak.. cefasını değil, safasını çek. O hem Hakîm'dir, hem Rahîm'dir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi "Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler" de, pencerelerden seyret, içlerine girme.

    BEŞİNCİ KELİME:
    ﻟَﻪُ ﺍﻟْﺤَﻤْﺪُ Yani: Hamd ü sena, medih ve minnet ona mahsustur, ona lâyıktır. Demek nimetler onundur ve onun hazinesinden çıkar. Hazine ise, daimîdir. İşte şu kelime, şöyle müjde verip diyor ki: Ey insan! Nimetin zevalinden elem çekme. Çünki rahmet hazinesi tükenmez. Ve lezzetin zevalini düşünüp, o elemden feryad etme. Çünki o nimet meyvesi, bir rahmet-i bînihayenin semeresidir. Ağacı bâki ise, meyve gitse de yerine gelen var. Nimetin lezzeti içinde, o lezzetten yüz derece daha ziyade lezzetli bir iltifat-ı rahmeti hamd ile düşünüp, lezzeti birden yüz derece yapabilirsin. Nasılki bir padişah-ı zîşanın sana hediye ettiği bir elma lezzeti içinde yüz belki bin elmanın lezzetinin fevkinde, bir iltifat-ı şahane lezzetini sana ihsas ve ihsan eder. Öyle de: ﻟَﻪُ ﺍﻟْﺤَﻤْﺪُ kelimesiyle, yani hamd ve şükür ile, yani nimetten in'amı hissetmekle, yani Mün'imi tanımakla ve in'amını düşünmekle, yani onun rahmetinin iltifatını ve şefkatinin teveccühünü ve in'amının devamını düşünmekle; nimetten bin derece daha leziz, manevî bir lezzet kapısını sana açar.

    Said Nursi


  5. #5
    Pürheves gerceklervebiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2014
    Mesajlar
    273

    Standart

    ALTINCI KELİME
    ﻳُﺤْﻴِﻰ Yani: Hayatı veren odur. Ve hayatı rızık ile idame eden de odur. Ve levazımat-ı hayatı da ihzar eden yine odur. Ve hayatın âlî gayeleri ona aittir ve mühim neticeleri ona bakar, yüzde doksandokuz meyvesi onundur. İşte şu kelime; şöyle fâni ve âciz beşere nida eder, müjde verir ve der:
    İdame: Devam ettirme.Levazımat-ı hayat: Hayat için gerekenler.
    İhzar: Hazırlama, hazır etme, huzura(yanına) getirme.
    âlî: Büyük, yüksek, yüce, üstün şerefli.
    Mühim: Önemli.
    Fâni: Geçici, gelip geçici, kaybolan.
    Beşer: İnsan.
    Nida: Seslenme, çağırma, bağırma, haykırma.

    Ey insan! Hayatın ağır tekâlifini omuzuna alıp zahmet çekme. Hayatın fenasını düşünüp, hüzne düşme. Yalnız dünyevî ehemmiyetsiz meyvelerini görüp dünyaya gelişinden pişmanlık gösterme. Belki o sefine-i vücudundaki hayat makinesi, Hayy-u Kayyum'a aittir. Masarıf ve levazımatını, o tedarik eder. Ve o hayatın pek kesretli gayeleri ve neticeleri var ve ona aittir. Sen, o gemide bir dümenci neferisin. Vazifeni güzel gör, ücretini al, keyfine bak. O hayat sefinesi, ne kadar kıymetdar olduğunu ve ne kadar güzel faideler verdiğini ve o sefine sahibi zâtın, ne kadar Kerim ve Rahîm olduğunu düşün, mesrur ol ve şükret ve anla ki: Vazifeni istikametle yaptığın vakit, o sefinenin verdiği bütün netaic; bir cihetle senin defter-i a'maline geçer, sana bir hayat-ı bâkiyeyi temin eder, seni ebedî ihya eder.Tekâlif: Teklifler, verilen görevler, yükümlülükler.
    Dünyevi: Dünya hayatına ait, dünyadaki yaşantıyla ilgili.
    Ehemmiyetsiz: Önemsiz.
    Sefine-i Vücud: Vücud gemisi, beden gemisi.
    Masarıf: Masraflar, giderler, harcamalar.
    Levazımat: Gerekli şeyler, gerekliler, gerekenler.
    Kesret: Çokluk, bolluk.
    Nefer: Asker, er.
    Sefine: Gemi.
    Kıymetdar: Kıymetli, değerli.
    Faide: Fayda, yarar.
    Kerim: Kerem sahibi, bağış, iyilik, lütuf ve cömertlik sahibi.
    Rahîm: Çok merhametli, çok acıyan, çok şefkatli.
    Mesrur: Sevinçli.
    İstikamet: Doğruluk.
    Netaic: Neticeler, sonuçlar.
    Defter-i a'mal: Amellerin defteri, herkesin bütün yaptıklarının meleklerce yazılıp kayıt edildiği manevi defter.
    Hayat-ı bâkiye: Baki hayat, ölümsüz ve sonsuz hayat(Ahiret hayatı).
    Ebedî: Sonsuz, sonsuzlukla ilgili.
    İhya: Hayatlandırma, canlandırma, diriltme.

    Said Nursi


  6. #6
    Pürheves gerceklervebiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2014
    Mesajlar
    273

    Standart

    YEDİNCİ KELİME
    ﻭَ ﻳُﻤِﻴﺖُ Yani: Mevti veren odur. Yani: Hayat vazifesinden terhis eder, fâni dünyadan yerini tebdil eder, külfet-i hizmetten âzad eder. Yani: Hayat-ı fâniyeden, seni hayat-ı bâkiyeye alır. İşte şu kelime, şöylece fâni cinn ü inse bağırır, der ki:
    Mevt: Ölüm.
    Fâni: Geçici, gelip geçici, kaybolan.
    Tebdil: Değiştirmek.
    Külfet-i hizmet: Hizmet zorluğu.
    Âzad: Serbest, hür, bağımsız.
    Hayat-ı fâniye: Geçici hayat.
    Hayat-ı bâkiye: Baki hayat, ölümsüz ve sonsuz hayat(Ahiret hayatı).
    Cinn ü ins: Cin ve insan.

    Sizlere müjde! Mevt i'dam değil, hiçlik değil, fena değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in'idam değil. Belki bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i Ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksandokuz ahbabın mecma'ı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır.
    İnkıraz: Sönme, son bulma, yıkılma.
    Firak-ı ebedî: Sonsuz ayrılık.
    Adem: Yokluk, hiçlik.
    İn'idam: Yok olma, mahvolma.
    Belki: Kat'iyyetle. Dahi. Şüpehesiz. *Hattâ. *Olabilir, ihtimal.
    Fâil-i Hakîm-i Rahîm: Rahîm ve hakîm olan fail, çok merhametli ve şefkatli olan ve gayeli ve faydalı iş yapan Allah(cc).
    Terhis: Serbest bırakma, izin verme.
    Tebdil-i mekân: Mekan değiştirme, yer değiştirme.
    Saadet-i Ebediye: Bitmez ve tükenmez sonsuz mutluluk.
    Vatan-ı aslî: Bir insanın doğup büyüdüğü , başka yere gitmek istemediği yerdir. Asıl vatan.
    Sevkiyat: Gönderme işleri, göndermeler.
    Ahbab: Dost, sevilen kimseler.
    Mecma': Toplanılacak yer, toplama yeri.
    Âlem-i berzah: Ölmüşlerin ruhlarının kıyamet kopuncaya kadar bulunduğu âlem.
    Visal: Kavuşma.

    Said Nursi




  7. #7
    Pürheves gerceklervebiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2014
    Mesajlar
    273

    Standart

    SEKİZİNCİ KELİME:
    ﻭَ ﻫُﻮَ ﺣَﻰٌّ ﻻ َ ﻳَﻤُﻮﺕُ Yani: Bütün kâinatın mevcudatında görünen ve vesile-i muhabbet olan kemal ve hüsün ve ihsanın hadsiz bir derece fevkinde bir cemal ve kemal ve ihsanın sahibi ve bütün mahbublara bedel, bir tek cilve-i cemali kâfi gelen bir Mabud-u Lemyezel, bir Mahbub-u Lâyezal'in ezelî ve ebedî bir hayat-ı daimesi var ki; şaibe-i zeval ü fenadan münezzeh ve avarız-ı naks u kusurdan müberradır. İşte şu kelime, cinn ü inse ve bütün zîşuura ve ehl-i muhabbet ve aşka ilân eder ki:

    Sizlere müjde! Mahbublarınızdan nihayetsiz firakların yaralarını tedavi edip merhem süren bir Mahbub-u Bâki'niz var. Madem o var ve Bâki'dir, başkaları ne olursa olsun merak çekmeyiniz. Belki o mahbublarda, sebeb-i muhabbetiniz olan hüsn ü ihsan, fazl u kemal, o Mahbub-u Bâki'nin cilve-i cemal-i bâkisinden çok perdelerden geçip, gayet zayıf bir gölgenin gölgesidir. Onların zevalleri, sizleri incitmesin. Çünki onlar bir nevi âyinelerdir. Âyinelerin değişmesi şaşaa-i cemalin cilvesini tazeleştirir, güzelleştirir. Madem o var, herşey var.

    DOKUZUNCU KELİME:
    ﺑِﻴَﺪِﻩِ ﺍﻟْﺨَﻴْﺮُ Yani: Her hayır, onun elindedir. Her yaptığınız hayrat, onun defterine geçer. Her işlediğiniz a'mal-i sâliha, yanında kaydedilir. İşte şu kelime, cinn ü inse nida edip müjde veriyor. Diyor ki:

    Ey bîçareler! Mezaristana göçtüğünüz zaman, "Eyvah! Malımız harab olup, sa'yimiz heba oldu; şu güzel ve geniş dünyadan gidip, dar bir toprağa girdik." demeyiniz, feryad edip me'yus olmayınız... Çünki sizin herşey'iniz muhafaza ediliyor. Her ameliniz yazılmıştır. Her hizmetiniz kaydedilmiştir. Hizmetinizin mükâfatını verecek ve her hayır elinde ve her hayrı yapabilecek bir Zât-ı Zülcelal, sizi celb edip, yer altında muvakkaten durdurur. Sonra huzuruna aldırır. Ne mutlu sizlere ki; hizmetinizi ve vazifenizi bitirdiniz. Zahmetiniz bitti, rahata ve rahmete gidiyorsunuz. Hizmet, meşakkat bitti; ücret almağa gidiyorsunuz.

    Evet geçen baharın defter-i a'malinin sahifeleri ve hidematının sandukçaları olan tohumları, çekirdekleri muhafaza eden.. ve ikinci bir baharda gayet şaşaalı, belki yüz derece aslından daha bereketli bir tarzda muhafaza eden, neşreden Kadîr-i Zülcelal; elbette sizin de netaic-i hayatınızı öyle muhafaza ediyor ve hizmetinize pek kesretli bir surette mükâfat verecektir.

    Said Nursi


  8. #8
    Pürheves gerceklervebiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2014
    Mesajlar
    273

    Standart Onuncu Kelime

    ﻭَ ﻫُﻮَ ﻋَﻠَﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻗَﺪِﻳﺮٌ Yani: O Vâhid'dir, Ehad'dir, her şey'e kàdirdir. Hiçbir şey ona ağır gelmez. Bir baharı halketmek bir çiçek kadar ona kolaydır. Cennet'i halk etmek, bir bahar kadar ona rahattır. Her günde, her senede, her asırda, yeniden yeniye icad ettiği hadsiz masnuatı, nihayetsiz kudretine nihayetsiz lisanlarla şehadet ederler. İşte şu kelime dahi şöyle müjde eder. Der ki:

    Ey insan! Yaptığın hizmet, ettiğin ubudiyet boşu boşuna gitmez. Bir dâr-ı mükâfat, bir mahall-i saadet senin için ihzar edilmiştir. Senin şu fâni dünyana bedel, bâki bir Cennet seni bekler. İbadet ettiğin ve tanıdığın Hâlık-ı Zülcelal'in va'dine iman ve itimad et. Ona va'dinde hulfetmek muhaldir. Kudretinde hiçbir cihetle noksaniyet yoktur. İşlerine, acz müdahale edemez. Senin küçük bahçeni halk ettiği gibi, Cennet'i dahi senin için halk edebilir ve halk etmiş ve sana va'd etmiş. Ve va'dettiği için, elbette seni onun içine alacak.

    Madem bilmüşahede görüyoruz: Her senede, yer yüzünde, hayvanat ve nebatatın üçyüzbinden ziyade enva'larını ve milletlerini, kemal-i intizam ve mizan ile, kemal-i sür'at ve sühuletle haşr edip, neşreder. Elbette böyle bir Kadîr-i Zülcelal, va'dini yerine getirmeye muktedirdir. Hem madem her senede, öyle bir Kadîr-i Mutlak, haşrin ve Cennet'in nümunelerini binler tarzda icad ediyor. Hem madem bütün semavî fermanları ile saadet-i ebediyeyi va'd edip, Cennet'i müjde veriyor. Hem madem bütün icraatı ve şuunatı hak ve hakikattır ve sıdk ve ciddiyetledir. Hem madem âsârının şehadetiyle, bütün kemalât, onun nihayetsiz kemaline delalet ve şehadet eder. Ve hiçbir cihette naks ve kusur onda yoktur. Hem madem hulf-ül va'd ve hilaf ve kizb ve aldatmak, en çirkin bir haslet ve naks u kusurdur. Elbette ve elbette o Kadîr-i Zülcelal, o Hakîm-i Zülkemal, o Rahîm-i Zülcemal va'dini yerine getirecek; saadet-i ebediye kapısını açacak, Âdem babanızın vatan-ı aslîsi olan Cennet'e sizleri ey ehl-i iman idhal edecektir.

    Said Nursi


  9. #9
    Pürheves gerceklervebiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2014
    Mesajlar
    273

    Standart

    ONBİRİNCİ KELİME:
    ﻭَ ﺍِﻟَﻴْﻪِ ﺍﻟْﻤَﺼِﻴﺮُ
    Yani:Ticaret ve memuriyet için, mühim vazifelerle bu dâr-ı imtihan olan dünyaya gönderilen insanlar; ticaretlerini yapıp, vazifelerini bitirip ve hizmetlerini itmam ettikten sonra, yine onları gönderen Hâlık-ı Zülcelaline dönecekler ve Mevlâ-yı Kerim'lerine kavuşacaklar. Yani, bu dâr-ı fâniden gidip dâr-ı bâkide huzur-u kibriyaya müşerref olacaklar. Yani, esbab dağdağasından ve vesaitin karanlık perdelerinden kurtulup, Rabb-i Rahîmlerine makarr-ı saltanat-ı ebedîsinde perdesiz kavuşacaklar. Doğrudan doğruya herkes, kendi Hâlıkı ve Mabudu ve Rabbi ve Seyyidi ve Mâliki kim olduğunu bilecek ve bulacaklar. İşte şu kelime bütün müjdelerin fevkinde şöyle müjde eder. Ve der ki:

    Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun? Otuzikinci Söz'ün âhirinde denildiği gibi: Dünyanın bin sene mes'udane hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü'yet-i cemaline mukabil gelmeyen bir Cemil-i Zülcelal'in daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun. Mübtela ve meftun ve müştak olduğunuz mecazî mahbublarda ve bütün mevcudat-ı dünyeviyedeki hüsün ve cemal, onun cilve-i cemalinin ve hüsn-ü esmasının bir nevi gölgesi ve bütün Cennet, bütün letaifiyle bir cilve-i rahmeti ve bütün iştiyaklar ve muhabbetler ve incizablar ve cazibeler, bir lem'a-i muhabbeti olan bir Mabud-u Lemyezel'in, bir Mahbub-u Lâyezal'in daire-i huzuruna gidiyorsunuz ve ziyafetgâh-ı ebedîsi olan Cennet'e çağrılıyorsunuz. Öyle ise kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz.

    Hem şu kelime şöyle müjde veriyor, diyor ki: Ey insan! Fenaya, ademe, hiçliğe, zulümata, nisyana, çürümeye, dağılmaya ve kesrette boğulmaya gittiğinizi tevehhüm edip düşünmeyiniz! Siz fenaya değil, bekaya gidiyorsunuz. Ademe değil, vücud-u daimîye sevk olunuyorsunuz. Zulümata değil, âlem-i nura giriyorsunuz. Sahib ve Mâlik-i Hakikî'nin tarafına gidiyorsunuz ve Sultan-ı Ezelî'nin payitahtına dönüyorsunuz. Kesrette boğulmaya değil, vahdet dairesinde teneffüs edeceksiniz. Firaka değil, visale müteveccihsiniz.

    Asa-yı Musa


+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Eğer o razı olsa, bütün dünya küsse önemi yok
    By fanidünya... in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 06.01.15, 15:45
  2. Âciz, miskin bir insan , bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder?
    By fanidünya... in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 01.12.14, 07:10
  3. âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder
    By fanidünya... in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 14.09.14, 15:43
  4. âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder.
    By fanidünya... in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 10
    Son Mesaj: 09.05.14, 06:25
  5. Bugun Dünyanın Son Günü Olsa Ne Yapardınız?
    By Li`eclillah in forum Serbest Kürsü
    Cevaplar: 45
    Son Mesaj: 15.01.08, 19:47

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0