Diyorlar ki: Ehl-i velayet ve ashab-ı kemalât, dünyayı terketmişler. Hattâ hadîste var ki: "Dünya muhabbeti bütün hataların başıdır." Halbuki sahabeler dünyaya pek çok girmişler; terk-i dünya değil, belki bir kısım sahabe, o zamanın ehl-i medeniyetinden daha ileri gitmişler. Nasıl oluyor ki, böyle sahabelerin en ednasına, en büyük bir veli kadar kıymeti var, diyorsunuz?
Ehl-i velayet: Evliyalar, ermişler.
Ashab-ı kemalât: Üstün özelliklere sahip olgun kimseler, kemalât sahipleri.
Muhabbet: Sevgi, sevme.
Sahabe: Hz.Muhammedi (asm) sağlığında görüp iman ederek yolundan gitmiş ilk müslümanlar.
Terk-i dünya: Dünyayı terk etme, dünyayı bırakma.
Ehl-i medeniyet: Medeniyet hayatı yaşayanlar.
Edna: En aşağı.

Elcevab:
Otuzikinci Söz'ün İkinci ve Üçüncü Mevkıflarında gayet kat'î isbat edilmiştir ki: Dünyanın âhirete bakan yüzüyle, esma-i İlahiyeye mukabil olan yüzünü sevmek; sebeb-i noksaniyet değil, belki medar-ı kemaldir ve o iki yüzde ne kadar ileri gitse, daha ziyade ibadet ve marifetullahta ileri gider. Sahabelerin dünyası ise, işte o iki yüzdedir. Dünyayı âhiret mezraası görüp, ekip biçmişler. Mevcudatı, esma-i İlahiyenin âyinesi görüp, müştakane temaşa edip bakmışlar. Fena-i dünya ise, fâni yüzüdür ki, insanın hevesatına bakar.
Mevkıf: Bölüm, durak.
Kat'î: Kesin.
Esma-i İlahiye: Allah'a(cc) ait isimler.
Mukabil: Karşılık.
Sebeb-i noksaniyet: Noksanlık sebebi, eksiklik sebebi.
Belki: Umulur, ihtimal. *Hattâ. *Kat'iyyetle. Şüpesiz.
Medar-ı kemal: Kemal sebebi, gelişme ve olgunlaşma sebebi.
Ziyade: Fazla, çok.
Marifetullah: Allah'ı (cc) isim ve sıfatlarıyla tanıma.
Mezraa: Tarla.
Mevcudat: Varlıklar.
Müştakane: İştiyaklı şekilde, çok istekli şekilde.
Temaşa: Seyretmek, ibretle bakmak, hoşlanarak bakmak.
Fena-i dünya: Dünyanın fena ve kötülüğü.
Fâni: Geçici, kaybolan, gelip geçici.
Hevesat: Hevesler, gelip geçici istekler.


Said Nursi