Küre-i arz mağazasından me'kulât ve meşrubat ve libas ve sair ihtiyaçlarınızı temin ediyorsunuz. Parasız aldığınız bu malları İlahî hazineden almayıp birer birer esbaba yaptıracak olursanız, acaba bir nar tanesini ne kadar zamanlarda elde edip, ne kadar pahalı alacaksınız? Çünki o nar, bütün eşya ile alâkadardır. Az bir zamanda, az bir kıymetle husule gelmesi imkân haricidir. Ve aynı zamanda ondaki zînet, intizam, san'at, rayiha, tat ve koku gibi latif şeylerden anlaşılıyor ki, o nar tanesi öyle bir Sâni'in masnuudur ki, icadında külfet ve mübaşeret yoktur.
Küre-i arz: Yer küre, dünya.
Me'kulât: Yiyecekler, yenilecekler.
Libas: Elbise.
Sair: Diğer, başka.
Esbab: Sebepler.
Alâkadar: Alâkalı, ilgili.
Zînet: Süs, güzellik.
Rayiha: Koku.
Sâni': Sanatkar yaratıcı.
Masnuudur: Sanatlı yaratılmış varlığıdır.
Külfet: Zahmet, zorluk.
Mübaşeret: Dokunma, temas etme, *Girişme, girişim, başlama.

Mes'ele böyle olduğu halde, haşeratın zevk ve heveslerini tatmin için her bir noktasında bin türlü i'caz nükteleri bulunan o küre-i arz mağazasındaki eşyanın Sâni'i ya şuursuz, hissiz, iradesiz, ilimsiz, ihtiyarsız, kemalsizdir ki, bu kadar bol zîkıymet antika eşyayı parasız dağıtıyor. Bu bâtıl ihtimal, isbata muhtaç olmayan bedihî bir hakikattir. Veya o hazine sahibi o hazineyi âhirete gitmek üzere gelip muvakkaten kalan insanlara İlahî ve Rahmanî bir sofra olarak yaratmıştır. O hazine-i gaybda eşyanın icadı "Kün" emri ile bağlıdır. Ve bütün eşyanın melekûtiyetleri santral gibi Hakîm, Kadîr, Mürîd, Alîm bir Vâcib-ül Vücud'un yed-i kudretindedir.
Kemal: Mükemmellik, kusursuzluk, olgunluk, üstün sıfat.
Zîkıymet: Kıymet sahibi, kıymetli, değerli.
Bâtıl: Asılsız, gerçek dışı.
Bedihî: Açık, belli.
Muvakkaten: Geçici olarak.
Rahmanî: Sayısız nimetlerin sahibi ve vericisine ait.
Kün: Ol.
Melekûtİyet: İç yüz, herşeyin perdesiz olarak Allah'a (cc) dönük olduğu ve sebep, şart ve vasıtaların bulunmadığı temiz manevi iç yüzü.
Hakîm: Hikmet sahibi.
Kadîr: Sonsuz güç ve kuvvet.
Mürîd: İrade eden, istiyen.
Alîm: Sonsuz ilim sahibi.
Vâcib-ül Vücud: Varlığı zorunlu olup olmaması imkansız olan Allah (cc).
Yed-i kudret: Kudret eli, güç ve kuvvet eli.


Maahâza o İlahî sofradaki eşya yalnız insan ve hayvanların lezzet ve zevklerinin tatmini için değildir. Her bir ferd-i müstehlikte zevilhayata ait cüz'î faidelerden başka esma-i İlahiyenin tecelliyatına ve faaliyetteki esrar ve şuunatına ait gayr-ı mütenahî hikmetler, gayeler vardır. Öyle ise, bu ziyafet-i âmme ve bu feyz-i âmmın bir kör kuvvetten neş'et etmesi ve bu eşyanın semeratı sel gibi akıp ittifakı ve tesadüfün eline havalesi muhaldir. Çünki o eşyanın intizamlı hakîmane teşahhusatı ve şuurkârane muhkem hususiyatı kör tesadüf ve ittifakı reddediyor. Öyle de: O sofra-i rahmetteki ucuzluk ve kolaylık ve çokluk o eşyanın bir Cevvad-ı Mutlak'tan, bir Hakîm-i Mutlak'tan, bir Kadîr-i Mutlak'tan geldiğini gösteren şahidlerdir.
Maahâza: Bununla beraber.
Ferd-i müstehlikte: Tüketici kişi.
Zevilhayat: Hayat sahipleri, canlılar.
Cüz'î: Küçük, sınırlı. Küllînin bir parçası.
Esma-i İlahiye: Allah'a (cc) ait isimler.
Tecelliyat: Tecelliler, görünmeler, bilinmeler, kendini belli edip göstermeler.
Şuunat: İşler, olaylar.
Gayr-ı mütenahî: Sonsuz, nihayet bulmaz, bitmez.
Ziyafet-i âmme: Umumî ziyafet.
Neş'et: Meydana gelme, ortaya çıkma, var olma.
Semerat: Meyveler, neticeler, sonuçlar.
Muhal: İmkansız.
Hakîmane: Herşeyde faydalar ve gayeler gözetircesine.
Şuurkârane: Şuurlucasına, bilinçli şekilde.
Sofra-i rahmet: Rahmet sofrası, Allah'ın (cc) merhametini gösteren sofra.
Kadîr-i Mutlak: Sınırsız ve sonsuz kudret sahibi Allah (cc).

Said Nursi