+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 4 ve 4

Konu: "ahsen-i takvim" sırrı anlaşılsın

  1. #1
    Ehil Üye fanidünya... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Yaş
    39
    Mesajlar
    4.292

    Standart "ahsen-i takvim" sırrı anlaşılsın

    İnsan, şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş, çok ehemmiyetli istidad ona verilmiş. Ve o istidadata göre ehemmiyetli vazifeler tevdi edilmiş. Ve insanı, o gayeye ve o vazifelere çalıştırmak için, şiddetli teşvikler ve dehşetli tehdidler edilmiş. Başka yerde izah ettiğimiz vazife-i insaniyetin ve ubudiyetin esasatını şurada icmal edeceğiz. Tâ ki, "ahsen-i takvim" sırrı anlaşılsın.
    İstidad: Kabiliyet, yetenek.
    İstidadat: İstidatlar, kabiliyetler, yetenekler.
    Tevdi: Emanet olarak vermek, emanet olarak bırakmak.
    Gaye: Amaç, sonuç.
    Vazife-i insaniye: İnsana ait görev, insanî vazife.
    Ubudiyet: Kulluk, Allah'ın(cc) emir ve yasaklarına uymak.
    Esasat: Esaslar, temeller, kökler.
    İcmal: Özetleme, kısaca anlatma.
    Ahsen-i takvim: En güzel biçimde yaratılış.

    İşte insan, şu kâinata geldikten sonra "iki cihet ile" ubudiyeti var: Bir ciheti; gaibane bir surette bir ubudiyeti, bir tefekkürü var. Diğeri; hazırane, muhataba suretinde bir ubudiyeti, bir münacatı vardır.
    Gaibane: Hazırda görünmeksizin. Gizliden.
    Tefekkür: Düşünmek, düşünceyi hareketlendirmek, düşünceyi çalıştırmak.
    Hazırane: Karşı karşıya imişcesine, göz önünde bulunur şekilde.
    Muhataba: Karşılıklı konuşma.
    Münacat: Dua, Allah'a(cc) yalvarma.


    Birinci vecih şudur ki:

    Kâinatta görünen saltanat-ı rububiyeti, itaatkârane tasdik edip kemalâtına ve mehasinine hayretkârane nezaretidir.
    Saltanat-ı rububiyet: Sahiplik ve terbiyeciliğin hakimiyeti, herşeyin sahibi ve terbiyecisi olma hakimiyeti.
    İtaatkârane: İtaat edercesine, boyun eğer şekilde, emri yerine getirir şekilde.
    Kemalât: Faziletler, iyilikler, kemâller, olgunluklar, mükemmellikler.
    Mehasin: İyilikler, güzellikler, iyi ahlaklar.
    Hayretkârane: Hayret edercesine.

    Sonra, esma-i kudsiye-i İlahiyenin nukuşlarından ibaret olan bedi' san'atları, birbirinin nazar-ı ibretlerine gösterip dellâllık ve ilâncılıktır.
    Esma-i kudsiye-i İlahiye: Allah'ın(cc) mukaddes isimleri.
    Nukuş: Nakışlar.
    Bedi': Hayret verici güzellikte, eşsiz ve benzeresiz.
    Nazar-ı ibret: İbretli bakış, ders alıcı bakış.

    Sonra, herbiri birer gizli hazine-i maneviye hükmünde olan esma-i Rabbaniyenin cevherlerini idrak terazisiyle tartmak, kalbin kıymet-şinaslığı ile takdirkârane kıymet vermektir.
    Esma-i Rabbaniye: Herşeyin sahibi ve terbiye edicisi olan Allah'ın(cc) isimleri.
    Kıymet-şinas: Kıymet bilir, değer bilir.
    Takdirkârane: Takdir edercesine, takdir eder şekilde.

    Sonra kalem-i kudretin mektubatı hükmünde olan mevcudat sahifelerini, arz ve sema yapraklarını mütalaa edip hayretkârane tefekkürdür.
    Kalem-i kudret: Allah'ın(cc) yaratıcı ve yapıcı gücü.
    Mektubat: Mektuplar.
    Mevcudat: Varlıklar.
    Sahife: Sayfa.
    Mütalaa: Okumak, incelemek, tedkik etme, okuyup inceleme.
    Hayretkârane: Hayret edercesine.
    Tefekkür: Düşünmek, düşünceyi hareketlendirmek, düşünceyi çalıştırmak.

    Sonra, şu mevcudattaki zînetleri ve latif san'atları istihsankârane temaşa etmekle onların Fâtır-ı Zülcemal'inin marifetine muhabbet etmek ve onların Sâni'-i Zülkemal'inin huzuruna çıkmağa ve iltifatına mazhar olmaya bir iştiyaktır.
    Zînet: Süs, güzellik.
    İstihsankârane: Beğenircesine, güzel bulurcasına.
    Temaşa: Seyretmek, hoşlanarak bakmak.
    Fâtır-ı Zülcemal: Sonsuz güzellik sahibi ve her şeyi benzersiz yaratan Allah(cc).
    Marifet: Bilme, tanıma.
    Muhabbet: Sevgi, sevme.
    Sâni'-i Zülkemal: Sonsuz mükemmellikler ve üstünlükler sahibi olan sanatkar yaratıcı.
    Mazhar: Sahip olma, ulaşma, kazanma, nail olma, erişme.
    İştiyak: Şiddetli arzu ve istek.


    İkinci Vecih, huzur ve hitab makamıdır ki;

    eserden müessire geçer, görür ki: Bir Sâni'-i Zülcelal, kendi san'atının mu'cizeleri ile kendini tanıttırmak ve bildirmek ister. O da iman ile marifet ile mukabele eder.
    Müessir: Tesir eden, etkileyen.
    Sâni'-i Zülcelal: Sonsuz büyüklük ve yücelik sahibi sanatkar yaratıcı.
    Mukabele: Karşılama, karşılık verme.

    Sonra görür ki: Bir Rabb-ı Rahîm, rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek ister. O da ona hasr-ı muhabbetle, tahsis-i taabbüdle kendini ona sevdirir.
    Rabb-ı Rahîm: Çok merhametli ve şefkatli olan Rab(sahip ve terbiyeci).
    Hasr-ı muhabbet: Bütün sevgiyi bir noktaya toplama.
    Tahsis-i taabbüd: Yanlız O'na kulluk yapmak.

    Sonra görüyor ki: Bir Mün'im-i Kerim, maddî ve manevî nimetlerin lezizleriyle onu perverde ediyor. O da ona mukabil; fiiliyle, haliyle, kaliyle, hattâ elinden gelse bütün hâsseleri ile, cihazatı ile şükür ve hamd ü sena eder.
    Mün'im-i Kerim: İkram sahibi nimetlendirici, iyilik ve bağışı çok olan nimet verici.
    Perverde: Beslenmiş, yetiştirilmiş, terbiye edilmiş.
    Mukabil: Karşılık.
    Hâsse: Duygu organı.
    Cihazat: Cihazlar, kendilerine ihtiyaç duyulan maddî manevî âletler, lüzumlu aletler, azalar, organlar.
    Hamd ü sena: Şükretme ve övme.

    Sonra görüyor ki: Bir Celil-i Cemil, şu mevcudatın âyinelerinde kibriya ve kemalini ve celal ve cemalini izhar edip nazar-ı dikkati celbediyor. O da ona mukabil: "Allahü Ekber, Sübhanallah" deyip, mahviyet içinde hayret ve muhabbet ile secde eder.
    Celil-i Cemil: Sonsuz büyüklük ve güzellik sahibi olan Allah.
    Mevcudat: Varlıklar.
    Âyine: Ayna.
    Kibriya: Azamet, büyüklük, ululuk, celâl. *Cenâb-ı Allah'ın azameti ve kudreti, her cihetle büyüklüğü.
    Kemal: Kusursuz, tam ve eksiksiz olma; mükemmellik.
    Celal: Büyüklük, ululuk, haşmet.
    Cemal: Güzellik.
    Nazar-ı dikkat: Dikkatli bakma, dikkatli bakış.
    Allahü Ekber: Allah en büyük ve en yücedir.
    Sübhanallah: Allah'ı(CC) her türlü eksiklikten, ayıp ve kusurlardan, her çeşit noksan sıfatlardan tenzih eder, bütün mükemmel sıfatlarla muttasıf oduğunu kabul ederim manasına gelen zikir ve tesbih sözü.
    Mahviyet: Alçak gönüllülük.

    Sonra görüyor ki: Bir Ganiyy-i Mutlak, bir sehavet-i mutlak içinde nihayetsiz servetini, hazinelerini gösteriyor. O da ona mukabil, ta'zim ve sena içinde kemal-i iftikar ile sual eder ve ister.
    Ganiyy-i Mutlak: Sonsuz ve sınırsız zenginlik sahibi ve hiç bir şeye ihtiyacı olmayan Allah(cc).
    Sehavet-i mutlak: Sınırsız cömertlik.
    Nihayetsiz: Sonsuz.
    Ta'zim: Hürmet.
    Sena: Medhetme, övme, övgü.
    Kemal-i iftikar : Son derece yoksulluk.

    Sonra görüyor ki: O Fâtır-ı Zülcelal, yeryüzünü bir sergi hükmünde yapmış. Bütün antika san'atlarını orada teşhir ediyor. O da ona mukabil: "Mâşâallah" diyerek takdir ile, "Bârekâllah" diyerek tahsin ile, "Sübhanallah" diyerek hayret ile, "Allahü Ekber" diyerek istihsan ile mukabele eder.
    Fâtır-ı Zülcelal: Sonsuz yüce ve büyük yaratıcı.
    Mukabil: Karşılık.
    Mâşâallah: Allah'ın(cc) istediği gibi, Allah'ın istediği olur. *Allah nazardan saklasın, ne güzel, Allah korusun. *Hayret ve memnunluk anlatır.
    İstihsan: Beğenme, güzel bulma.
    Mukabele: Karşılık verme.

    Sonra görüyor ki: Bir Vâhid-i Ehad, şu kâinat sarayında taklid edilmez sikkeleriyle, ona mahsus hâtemleriyle, ona münhasır turralarıyla, ona has fermanlarıyla bütün mevcudata damga-i vahdet koyuyor ve tevhidin âyâtını nakşediyor. Ve âfâk-ı âlemin aktarında vahdaniyetin bayrağını dikiyor ve rububiyetini ilân ediyor. O da ona mukabil; tasdik ile, iman ile, tevhid ile, iz'an ile, şehadet ile, ubudiyet ile mukabele eder.
    Vâhid-i Ehad: Bir olan ve birliği herbir şeyde tecelli eden Allah(cc).
    Sikke: Ait olduğu yeri belirten ve gösteren damga, işaret. *Mühür.
    Hâtem: Mühür.
    Damga-i vahdet: Birlik damgası, Cenab-ı Hakk'ın birliğini gösteren delil, Allah'ın birliğinin mührü, izi.
    Âfâk-ı âlem: Dünyanın uzak çevreleri.
    Vahdaniyet: Birlik, Allah'ın(cc) birliği.
    Rububiyet: Rububiyet: Allah'ın(cc) terbiyecilik sıfatı.
    Ubudiyet: Kul olduğunu bilip Allah'a itaat ve ibadet etme.

    İşte bu çeşit ibadat ve tefekküratla hakikî insan olur, ahsen-i takvimde olduğunu gösterir. İmanın yümnüyle emanete lâyık, emin bir halife-i arz olur.
    İbadat: İbadetler.
    Tefekkürat: Tefekkürler, düşünmeler.
    Tefekkür: Düşünmek, düşünceyi hareketlendirmek, düşünceyi çalıştırmak.
    Ahsen-i takvim: En güzel biçimde yaratılış.
    Yümn: Kuvvet, uğur, bereket.
    Emin: Güvenilen.
    Halife-i arz: Allah'ın(cc) emir ve kanunlarını dünyada uygulama görevlisi.




    Said Nursi


  2. #2
    Ehil Üye fanidünya... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Yaş
    39
    Mesajlar
    4.292

    Standart

    insan,
    .şu kâinat ağacının en son ve en cem'iyetli meyvesi,
    Cem'iyetli: Farklı ve çok şeyleri veya özellikleri kendisinde toplayan.

    .ve hakikat-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetiyle çekirdek-i aslîsi;
    Hakikat-ı Muhammediye: Hz. Peygamberin(asm) manevi şahsiyeti, islâmiyetin aslı ve esası.
    Cihet: Yön, taraf.
    Çekirdek-i aslî: Asıl çekirdek, öz; kainatın özü, aslî çekirdeği.

    .ve kâinat Kur'anının âyet-i kübrası;
    Âyet-i kübra: En büyük ayet, en büyük delil.

    .ve ism-i a'zamı taşıyan âyet-ül kürsîsi;
    İsm-i a'zam: En büyük isim. *Cenab-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve manâca diğer isimleri kuşatmış olanı.

    .ve kâinat sarayının en mükerrem misafiri;
    Mükerrem: İkram edilmiş, saygı gösterilmiş. *Aziz, saygıdeğer, muhterem.

    .ve o saraydaki sair sekenelerde tasarrufa me'zun en faal memuru;
    Sair: Diğer, başka.
    Sekene: Oturanlar, yaşayanlar.
    Tasarruf: İdare etmek, yönetmek, kullanmak.
    Me'zun: İzinli.
    Faal: Çok çalışkan, devamlı iş yapan.

    .ve kâinat şehrinin zemin mahallesinin bahçesinde ve tarlasında, vâridat ve sarfiyatına ve zer' ve ekilmesine nezarete memur ve yüzer fenler ve binler san'atlarla techiz edilmiş en gürültülü ve mes'uliyetli nâzırı;
    Vâridat: Gelir, kâr.
    Sarfiyat: Sarfedilenler, harcamalar, giderler, harcananlar.
    Zer': Ekme. Ekilmiş.
    Techiz: Cihazlandırma, donatmak.
    Nâzır: Bakan, gözeten, gören.

    .ve kâinat ülkesinin arz memleketinde, Padişah-ı Ezel ve Ebed'in gayet dikkat altında bir müfettişi, bir nevi halife-i arzı;
    Arz: Yer, dünya. *Toprak. *Toprak, memleket, diyar.
    Padişah-ı Ezel ve Ebed: Zaman ve mekanla kayıtlı olmayan sonsuz saltanat sahibi Cenab-ı Hak.
    Müfettiş: Araştıran, araştırıcı. *Teftişçi; bir işin düzenli, kanun ve kaidelere uygun olarak yürütülüp yürütülmediğini incelemekle vazifeli memur.
    Nevi: Çeşit, tür.
    Halife-i arz: Yeryüzünde bazı hususlarda Allah(cc) adına hareket eden.

    .ve cüz'î ve küllî harekâtı kaydedilen bir mutasarrıfı;
    Cüz'î: Küçük, sınırlı.
    Küllî: Kapsamlı, genel.
    Harekât: Hareketler.
    Mutasarrıf: İdare eden, işleri yürüten, yönetici.

    .ve sema ve arz ve cibalin kaldırmasından çekindikleri emanet-i kübrayı omuzuna alan ve önüne iki acib yol açılan, bir yolda zîhayatın en bedbahtı ve diğerinde en bahtiyarı, çok geniş bir ubudiyetle mükellef bir abd-i küllî ve kâinat sultanının ism-i a'zamına mazhar ve bütün esmasına en câmi' bir âyinesi;
    Sema: Gök, gökyüzü.
    Cibal: Dağlar.
    Emanet-i kübra: Büyük emanet, Allah(cc) tarafından verilen sınırlı kabiliyet ve sanat ölçüleriyle Allah'ın(cc) sınırsız ve sonsuz sıfat ve isimlerini anlama ve tanıtma görev ve sorumluluğu.
    Zîhayat: Hayat sahibi, canlı.
    Ubudiyet: Kulluk, Allah'ın(cc) emir ve yasaklarına uymak.
    Mükellef: Vazifeli, görevli.
    Abd-i küllî: Allah'ın(cc) bütün emir ve yasaklarına tam uyan ve maddi ve manevî bütün duygu ve cihazlarını yaradılış gayesine göre kullanan ve bütün varlıkların ibadetlerini anlayıp kendi adına Allah'a(cc) sunan kul.
    İsm-i a'zam: En büyük isim. *Cenab-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve manâca diğer isimleri kuşatmış olanı.
    Mazhar: Sahip olma, ulaşma. * Görünüp ortaya çıktığı yer, ayna.
    Esmasına: İsimlerine.
    Câmi': Kendinde toplayan, çok özellikli, toplayıcı.

    .ve hitabat-ı Sübhaniyesine ve konuşmalarına en anlayışlı bir muhatab-ı hâssı;
    Hitabat-ı Sübhaniye: Allah'ın(cc) kusursuz ve noksansız konuşması.
    Muhatab-ı hâssı: Değerli özel dinleyici, has muhatabı.

    .ve kâinatın zîhayatları içinde en ziyade ihtiyaçlısı;
    Ziyade: Fazla, çok.

    .ve hadsiz fakrıyla ve acziyle beraber hadsiz maksadları ve arzuları ve nihayetsiz düşmanları ve onu inciten zararlı şeyleri bulunan bir bîçare zîhayatı;
    Hadsiz: Sınırsız, sayısız.
    Fakr: Yoksulluk, fakirlik, sayısız ihtiyaçlarını elde edecek imkanı ve gücü olmayan.
    Acz: Güçsüzlük, kuvvetsizlik.
    Nihayetsiz: Sonsuz.
    Bîçare: Çaresiz.

    .ve istidadca en zengini;
    İstidadca: Kabiliyetce.

    .ve lezzet-i hayat cihetinde en müteellimi ve lezzetleri dehşetli elemlerle âlûde ve bekaya en ziyade müştak ve muhtaç ve en çok lâyık ve müstehak;
    Lezzet-i hayat: Hayat lezzeti, yaşama lezzeti.
    Müteellimi: Acı duyanı.
    Elem: Acı, dert, kaygı.
    Âlûde: Karışık, karışmış, bulaşmış.
    Müştak: Çok istekli.

    .ve devamı ve saadet-i ebediyeyi hadsiz dualarla isteyen ve yalvaran ve bütün dünya lezzetleri ona verilse, onun bekaya karşı arzusunu tatmin etmeyen ve ona ihsanlar eden zâtı perestiş derecesinde seven ve sevdiren ve sevilen çok hârika bir mu'cize-i kudret-i Samedaniye ve bir acube-i hilkat...
    Saadet-i ebediye: Bitmez ve tükenmez sonsuz mutluluk.
    İhsanlar: İyilikler, lütuflar.
    Perestiş: Pek çok sevgi ve saygı besleme.
    Mu'cize-i kudret-i Samedaniye: Samed olan Allah'ın(cc) kudret(güç) mucizesi.
    Samed: Herşeyin sürekli her işinde muhtaç olduğu fakat kendisinin hiçbir şeye hiçbir zaman ihtiyacı olmayan Allah(cc).

    .ve kâinatı içine alan ve ebede gitmek için yaratıldığına bütün cihazat-ı insaniyesi şehadet eden böyle yirmi küllî hakikatlar ile Cenab-ı Hakk'ın Hak ismine bağlanan ve en küçük zîhayatın en cüz'î ihtiyacını gören ve niyazını işiten ve fiilen cevab veren Hafîz-i Zülcelal'in Hafîz ismiyle mütemadiyen amelleri kaydedilen ve kâinatı alâkadar edecek ef'alleri o ismin kâtibîn-i kiramlarıyla yazılan ve her şeyden ziyade o ismin nazar-ı dikkatine mazhar bulunan bu insanlar, elbette ve elbette ve her halde ve hiçbir şübhe getirmez ki; bu yirmi hakikatın hükmüyle, insanlar için bir haşr u neşr olacak ve Hak ismiyle evvelki hizmetlerinin mükâfatını ve kusuratının mücazatını çekecek. Ve Hafîz ismiyle cüz'î-küllî kayıd altına alınan her amelinden muhasebe ve sorguya çekilecek. Ve dâr-ı bekada saadet-i ebediye ziyafetgâhının ve şekavet-i daime hapishanesinin kapıları açılacak. Ve bu âlemde çok taifelere kumandanlık yapan ve karışan ve bazan karıştıran bir zabit, toprağa girip her amelinden sual olunmamak ve uyandırılmamak üzere yatıp saklanmayacaktır.
    Cihazat-ı insaniye: İnsanın organları(duygu ve yetenekleri).
    Fiilen: İş ve hareketle, uygulanarak.
    Hafîz-i Zülcelal: Yaratıklarını belâlardan, tehlikelerden koruyan büyüklük sahibi Allah(cc).
    Hafîz: Esirgeyen, koruyan, muhafaza eden, muhafız. *Yarattıklarını koruyup gözeten Allah(cc).
    Mütemadiyen: Devamlı olarak, sürekli olarak.
    Amel: İş, çalışma, görevi yerine getirme.
    Alâkadar: Alâkalı, ilgili.
    Ef'al: Fiiller, işler.
    Kâtibîn-i kiram: İnsanların iyilik ve kötülüklerini yazmakla görevli melekler.
    Nazar-ı dikkat: Dikkatli bakış, dikkatle bakıp inceleme.
    Hakikat: Gerçek.
    Hükm: Hüküm, karar.
    Haşr u neşr: Yeniden diriltilip toplanma ve yapılan herşeyin ortaya çıkarılması.
    Hak: Doğru, gerçek.
    Kusuratının: Kusurlarının.
    Mücazatını: Suç karşılığını.
    Dâr-ı bekada: Sonsuz yaşanacak yer olan öbür dünyada.
    Saadet-i ebediye: Bitmez ve tükenmez sonsuz mutluluk.
    Ziyafetgâh: Ziyafet yeri.
    Şekavet-i daime: Sürekli bedbahtlık, sonsuz sıkıntı.
    Zabit: Subay.

    Said Nursi


  3. #3
    Ehil Üye fanidünya... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Yaş
    39
    Mesajlar
    4.292

    Standart

    İnsan santral gibi, bütün hilkatın nizamlarına ve fıtratın kanunlarına ve kâinattaki nevamis-i İlahiyenin şualarına bir merkezdir. İşârât-ül İ'caz

  4. #4
    Ehil Üye fanidünya... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Yaş
    39
    Mesajlar
    4.292

    Standart

    Hem madem gözümüzle görüyor ve aklımızla anlıyoruz ki:

    .
    İnsan, şu kâinat ağacının en son ve en cemiyetli yani bütün hususiyetleri kendinde toplayan meyvesi..

    .
    hakikat-i Muhammediye (aleyhissalâtü vesselam) yönüyle aslî çekirdeği..

    .
    kâinat Kur'an'ının en büyük ayeti..

    .
    ism-i âzamı taşıyan âyetü'l-kürsisi..

    .
    kâinat sarayının en kerim, muhterem misafiri..

    .
    o sarayın diğer sakinlerinde tasarruf etmeye izinli en faal memuru..

    .
    kâinat şehrinin, yeryüzü mahallesinin bahçesinde ve tarlasında işleyişin bir dengeyle devam etmesine ve oraya tohum ekilmesine nezarete memur..

    .
    yüzlerce fen ve binlerce sanatla donatılmış en gürültülü ve sorumlu nezaretçisi..

    .
    kâinat ülkesinin dünya memleketinde Ezel ve Ebed Padişahı'nın çok dikkat altındaki bir müfettişi, bir nevi yeryüzünün halifesi..

    .
    cüzî ve küllî hareketleri kaydedilen, yeryüzünde tasarruf eden..

    .
    göklerin, yerin ve dağların kaldırmaktan çekindiği emanet-i kübrâyı omzuna alan..

    .
    önüne hayret verici iki yol açılan; birinde canlıların en talihsizi, diğerinde en bahtiyarı..

    .
    çok geniş bir kullukla vazifeli küllî bir kul..

    .
    Kâinat Sultanı'nın ism-i âzamına mazhar ve bütün isimlerinin en kuşatıcı bir aynası..

    .
    O'nun hitabına ve konuşmalarına en anlayışlı, has bir muhatap..

    .
    kâinattaki canlılar içinde en muhtaç; sonsuz fakr ve acziyle beraber sonsuz maksatları, arzuları, düşmanları ve onu inciten zararlı şeyler bulunan çaresiz bir canlı..

    .
    kabiliyetçe en zengin..

    .
    hayattan en çok elem duyan ve lezzetleri dehşetli elemlerle karışık olan..

    .
    bekâya en çok arzu duyan, en muhtaç, en lâyık ve onu hak eden, daimî bir hayatı ve ebedî saadeti hadsiz dualarla isteyen ve bunun için yalvaran..

    .
    bütün dünya lezzetleri kendisine verilse bekâya karşı arzusunu tatmin etmeyen ve ona ihsanlarda bulunan Zat'ı kullukederek seven, sevdiren ve O'nun tarafından sevilen , Samed Yaratıcının çok harika bir kudret mucizesi ve bir yaratılış harikası..

    .
    ve kâinatı içine alan, kendine has bütün donanımı ve kabiliyetleri ebede gitmek için yaratıldığına şahitlik eden bir varlıktır.

    Kaynak: Kısmen kelimelerin tercüme edildiği Asa-yı Musa kitabından alınmıştır.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Yalnızca "La İlahe İllallah" Demek Yeterli midir? "Muhammedür Resulullah" Demeden?
    By ZÜMRÜT in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 10
    Son Mesaj: 25.04.17, 13:15
  2. "Ene" ve "Zerre"den İbaret Bir "Elif" Bir "Nokta"dır.
    By Ene-Zerre in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 29
    Son Mesaj: 21.04.17, 20:29
  3. Hayatıyla bir "Elif" yazar, "Vav" vuslatıyla yürür, yüreği "Hu" okur..
    By gamze-i_dilruzum in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 21.04.17, 20:28
  4. Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 05.09.08, 13:57
  5. Ahsen-i Takvim'de Olmak İçin!
    By nâme-i nur in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 32
    Son Mesaj: 26.03.08, 09:52

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0