İslâmiyet'in Hristiyanlık ve sair dinlere cihet-i farkının sırr-ı hikmeti şudur ki:
İslâmiyet'in esası, mahz-ı tevhiddir; vesait ve esbaba tesir-i hakikî vermiyor, icad ve makam cihetiyle kıymet vermiyor. Hristiyanlık ise "velediyet" fikrini kabul ettiği için, vesait ve esbaba bir kıymet verir, enaniyeti kırmaz. Âdeta rububiyet-i İlahiyenin bir cilvesini azizlerine, büyüklerine verir.ﺍِﺗَّﺨَﺬُٓﻭﺍ ﺍَﺣْﺒَﺎﺭَﻫُﻢْ ﻭَﺭُﻫْﺒَﺎﻧَﻬُﻢْ ﺍَﺭْﺑَﺎﺑًﺎ ﻣِﻦْ ﺩُﻭﻥِﺍﻟﻠَّﻪِ "Onlar hahamlarını ve papazlarını kendilerine Allah’tan başka rab edindiler." Tevbe Sûresi, 9:31.)

âyetine mâsadak olmuşlar. Onun içindir ki, Hristiyanların dünyaca en yüksek mertebede olanları, gurur ve enaniyetlerini muhafaza etmekle beraber sâbık Amerika Reisi Wilson gibi, mutaassıb bir dindar olur. Mahz-ı tevhid dini olan İslâmiyet içinde, dünyaca yüksek mertebede olanlar, ya enaniyeti ve gururu bırakacak veya dindarlığı bir derece bırakacak. Onun için bir kısmı lâkayd kalıyorlar, belki dinsiz oluyorlar.

Said Nursi


Sair: Diğer.
Cihet-i fark: Fark yönü, ayrı taraf.
Sırr-ı hikmet: Gözetilen gayeler ve faydalardaki ince ve derin mana ve gizli gerçek.
Mahz-ı tevhid: Tam anlamıyla Allah'ın(cc) birliği.
Vesait: Vasıtalar, araçlar.
Esbab: Sebepler.
Tesir-i hakikî: Gerçek etki, hakikî tesir.
Cihetiyle: Yönüyle.
Velediyet: Çocukluk, birisinin çocuğu olma.
Enaniyet: Benlik, kendine güvenmek ve kendine dayanmak. Kişinin üzerinde görünen iyi ve güzel sıfatları kendinden bilmesi.
Rububiyet-i İlahiye: Allah'ın(cc) herşeyin sahibi ve terbiyecisi olması.
Cilve: Belirti, eseriyle kendini belli etme.
Mâsadak: Doğrulayıcı örnek, bir manayı doğrulayan örneklerden her biri.
Sâbık: Geçmiş, önceki.
Mutaassıb: Aşırı tutucu, kendi tarafını aşırı tutan.
Lâkayd: Alâkasız, ilgisiz.