Bu dünya, dâr-ül hikmettir, dâr-ül hizmettir; dâr-ül ücret ve mükâfat değil. Buradaki a'mal ve hizmetlerin ücretleri berzahta ve âhirettedir. Buradaki a'mal, berzahta ve âhirette meyve verir.
Dâr-ül hikmet: Hikmet yeri.
Dâr-ül hizmet: Hizmet yeri.
Dâr-ül ücret: Ücret alma yeri.
A'mal: Ameller, işler, yapılanlar.
Berzah: Ölenlerin ruhlarının kıyamete kadar kaldıkları âlem.
Âhiret: Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem.


Madem hakikat budur, a'mal-i uhreviyeye ait neticeleri dünyada istememek gerektir. Verilse de memnunane değil, mahzunane kabul etmek lâzımdır. Çünki Cennet'in meyveleri gibi, kopardıkça yerine aynı gelmek sırrıyla, bâki hükmünde olan amel-i uhrevî meyvesini, bu dünyada fâni bir surette yemek, kâr-ı akıl değildir. Bâki bir lâmbayı, bir dakika yaşayacak ve sönecek bir lâmba ile mübadele etmek gibidir.
Hakikat: Gerçek.
A'mal-i uhreviye: Ahiretle ilgili işler.
Memnunane: Memnun olarak, hoşnut olarak.
Mahzunane: Hüzünlüce.
Bâki: Ebedî, sonsuz, ölümsüz olan.
Amel-i uhrevî: Ahirete ait çalışma.
Fâni: Geçici, gelip geçici, kaybolan.
Kâr-ı akıl: Akıl işi, aklın kabul edeceği iş.
Mübadele: Karşılıklı değiştirme, değiş tokuş.

Said Nursi