7. Şua'dan

.. Sonra o mütefekkir yolcu, marifet-i İlahiyenin hadsiz mertebelerinde ve nihayetsiz ezvakında ve envârında daha ileri gitmek için, insanlar âlemine ve beşer dünyasına girmek isterken, başta enbiyalar olarak onu içeriye davet ettiler; o da girdi. En evvel geçmiş zamanın menziline baktı, gördü ki: Nev'-i beşerin en nurani ve en mükemmeli olan umum peygamberler (Aleyhimüsselâm) bil'icma' beraber "Lâ ilahe illâ Hû" deyip zikrediyorlar ve parlak ve musaddak olan hadsiz mu'cizatlarının kuvvetiyle, tevhidi iddia ediyorlar ve beşeri, hayvaniyet mertebesinden melekiyet derecesine çıkarmak için, onları iman-ı billaha davet ile ders veriyorlar gördü. O da, o nurani medresede diz çöküp derse oturdu. Gördü ki:
Mütefekkir: Tefekkür eden, düşünen, düşünce sahibi, düşünür.
Marifet-i İlahiye: Allah'ı(cc) bilme ve tanıma.
Ezvak: Zevkler.
Envâr: Nurlar, aydınlıklar, ışıklar.
Beşer: İnsan.
Enbiya: Peygamberler.
Menzil: Yer.
Nev'-i beşer: İnsan türü, insanlar.
Aleyhimüsselâm: Selâm onların üzerine olsun.
Bil'icma': Toplu olarak.
Lâ ilahe illa Hû: O'ndan (Allah'tan(cc)) başka ilah yoktur.
Musaddak: Doğrulanmış, doğruluğu kabul edilmiş.
Mu'cizatlarının: Mu'cizelerinin.
Tevhid: Birleme, birlik, bir tek Allah'tan(cc) başka ilah olmadığına inanmak.
Hayvaniyet: Hayvanlık.
Melekiyet: Meleklik.
İman-ı billah: Allah'a(cc) inanmak.

Meşahir-i insaniyenin en yüksekleri ve namdarları olan o üstadların herbirisinin elinde Hâlık-ı Kâinat tarafından verilmiş nişane-i tasdik olarak mu'cizeler bulunduğundan, herbirinin ihbarı ile beşerden bir taife-i azîme ve bir ümmet tasdik edip imana geldiklerinden, o yüzbin ciddî ve doğru zâtların icma' ve ittifakla hüküm ve tasdik ettikleri bir hakikat ne kadar kuvvetli ve kat'î olduğunu kıyas edebildi. Ve bu kuvvette, bu kadar muhbir-i sadıkların hadsiz mu'cizeleriyle imza ve isbat ettikleri bir hakikatı inkâr eden ehl-i dalalet ne derece hadsiz bir hata, bir cinayet ettiklerini ve ne kadar hadsiz bir azaba müstehak olduklarını anladı ve onları tasdik edip iman getirenler ne kadar haklı ve hakikatlı olduklarını bildi; iman kudsiyetinin büyük bir mertebesi daha ona göründü.
Meşahir-i insaniye: İnsanlığın ünlüleri.
Namdar: Namlı, ünlü, şöhretli.
Hâlık-ı Kâinat: Kainatın yaratıcısı.
Nişane-i tasdik: Doğruluğunu gösteren işaret.
Taife-i azîme: Büyük topluluk.
Kat'î: Kesin.
Muhbir-i sadık: Doğru haber veren.
Ehl-i dalalet: Kur'anın gösterdiği yoldan ayrılanlar, iman ve islâm yolundan sapanlar.
Müstehak: Hak etmiş.
Kudsiyet: Kutsallık, mukaddeslik.

Evet enbiyayı (Aleyhimüsselâm), Cenab-ı Hak tarafından fiilen tasdik hükmünde olan hadsiz mu'cizatlarından ve hakkaniyetlerini gösteren muarızlarına gelen semavî pek çok tokatlarından ve hak olduklarına delalet eden şahsî kemalâtlarından ve hakikatlı talimatlarından ve doğru olduklarına şehadet eden kuvvet-i imanlarından ve tam ciddiyetlerinden ve fedakârlıklarından ve ellerinde bulunan kudsî kitab ve suhuflarından ve onların yolları doğru ve hak olduğuna şehadet eden ittiba'larıyla hakikata, kemalâta, nura vâsıl olan hadsiz tilmizlerinden başka, onların ve o pek ciddî muhbirlerin müsbet mes'elelerde icmaı ve ittifakı ve tevatürü ve isbatta tevafuku ve tesanüdü ve tetabuku öyle bir hüccettir ve öyle bir kuvvettir ki; dünyada hiçbir kuvvet karşısına çıkamaz ve hiçbir şübhe ve tereddüdü bırakmaz. Ve imanın erkânında umum enbiyayı (Aleyhimüsselâm) tasdik dahi dâhil olması, o tasdik büyük bir kuvvet menbaı olduğunu anladı. Onların derslerinden çok feyz-i imanî aldı.
Hakkaniyet: Doğruluk, haklılık, gerçeklik.
Muarız: Karşı çıkan, karşı gelen.
Semavî: Semaya ait, gökle ilgili. *Allah(cc) katına ait.
Delalet: Delil olma, yol gösterme.
Kemalât: Mükemmellikler, olgunluklar, üstünlükler.
Kuvvet-i iman: İman kuvveti, inanç gücü.
Kudsî: Kutsal.
Suhuf: Sayfalar.
İttiba: Uyma.
Tilmiz: Talebe, öğrenci.
Tevatür: Kuvvetli haber.
Tevafuk: Birbirine uygunluk, birbirine uygun gelme.
Tesanüd: Dayanışma.
Hüccet: Delil, ispatlayıcı söz, belge vs.
Erkân: Esaslar, temeller.
Menbaı: Kaynağı.
Feyz-i imanî: İmana ait feyz, imanın bereketi ve bolluğu.

Sonra imanın kuvvetinden ulvî bir zevk-i hakikat alan o seyyah-ı talib, Enbiya Aleyhimüsselâm'ın meclisinden gelirken, ülemanın ilmelyakîn suretinde kat'î ve kuvvetli delillerle, Enbiyaların (Aleyhimüsselâm) davalarını isbat eden ve asfiya ve sıddıkîn denilen mütebahhir, müçtehid muhakkikler, onu dershanelerine çağırdılar. O da girdi, gördü ki: Binlerle dâhî ve yüzbinlerle müdakkik ve yüksek ehl-i tahkik kıl kadar bir şübhe bırakmayan tedkikat-ı amikalarıyla, başta vücub-u vücud ve vahdet olarak müsbet mesail-i imaniyeyi isbat ediyorlar. Evet, istidadları ve meslekleri muhtelif olduğu halde usûl ve erkân-ı imaniyede onların müttefikan ittifakları ve herbirisinin kuvvetli ve yakînî bürhanlarına istinadları öyle bir hüccettir ki; onların mecmuu kadar bir zekâvet ve dirayet sahibi olmak ve bürhanlarının umumu kadar bir bürhan bulmak mümkün ise, karşılarına ancak öyle çıkılabilir. Yoksa o münkirler, yalnız cehalet ve echeliyet ve inkâr ve isbat olunmayan menfî mes'elelerde inad ve göz kapamak suretiyle karşılarına çıkabilirler. -Gözünü kapayan, yalnız kendine gündüzü gece yapar.- Bu seyyah; bu muhteşem ve geniş dershanede, bu muhterem ve mütebahhir üstadların neşrettikleri nurlar, zeminin yarısını bin seneden ziyade ışıklandırdığını bildi. Ve öyle bir kuvve-i maneviyeyi buldu ki, bütün ehl-i inkâr toplansa onu kıl kadar şaşırtmaz ve sarsmaz.
Ulvî: Yüksek, yüce.
Zevk-i hakikat: Hakikat zevki, gerçeğin ve doğrunun zevki.
Seyyah-ı talib: Çok istekli yolcu.
Enbiya: Peygamberler.
Ülema: Âlimler.
İlmelyakîn: İlim yoluyla varılan kesin bilgi.
Asfiya: İnanç, ahlak, davranış, ilim ve düşüncede Peygamberimize (asm) tam bağlı kalarak yüksek dereceğe ulaşmış derin bilgi sahibi din âlimleri.
Sıddıkîn: Dine doğruluk üzere samimi bağlı bulunanlar.
Mütebahhir: Geniş ve derin bilgi sahibi.
Müçtehid: Ayetlerden ve hadislerden dinin hükümlerini çıkarabilen çok büyük islam alimi.
Muhakkik: Araştırmacı, gerçekleri derinlemesine inceleyip anlamaya çalışan.
Müdakkik: İnceleyen, dikkatle araştıran.
Tedkikat-ı amika: Amîk tetkikler.
Mesail-i imaniye: İmana ait meseleler, imanla ilgili konular.
İstidad: Kabiliyet, yetenek.
Muhtelif: Çeşitli, farklı, ayrı ayrı.
Müttefikan: İttifak ederek, anlaşarak, hep beraber olarak.
Yakînî: Kesin ve şüphesiz bilgiyle ilgili.
Bürhan: Kesin delil.
İstinadları: Dayanmaları.
Hüccet: Delil, ispatlayıcı söz.
Mecmuu: Bütünü, toplamı.
Zekâvet: Zekilik, keskin anlayış.
Dirayet: Zeka, bilgi, tecrübe, beceriklilik.
Umumu: Bütünü.
Münkir: İnkar eden, inkarcı.
Cehalet: Cahillik, bilgisizlik.
Menfî: Olumsuz.
Seyyah: Gezgin, gezip dolaşan, yolcu, seyahat eden.
Ziyade: Fazla, çok.
Kuvve-i maneviye: Manevi güç.
Ehl-i inkâr: İnkarcılar, inkar edenler.

Sonra, imanın daha ziyade kuvvetlenmesinde ve inkişafında ve ilmelyakîn derecesinden aynelyakîn mertebesine terakkisindeki envârı ve ezvakı görmeye çok müştak olan o mütefekkir yolcu, medreseden gelirken, hadsiz küçük tekyelerin ve zaviyelerin telahukuyla tevessü' eden gayet feyizli ve nurlu ve sahra genişliğinde bir tekye, bir hangâh, bir zikirhane, bir irşadgâhta ve cadde-i kübra-yı Muhammedînin (A.S.M.) ve mi'rac-ı Ahmedînin (A.S.M.) gölgesinde hakikata çalışan ve hakka erişen ve aynelyakîne yetişen binlerle ve milyonlarla kudsî mürşidler onu dergâha çağırdılar. O da girdi, gördü ki:
İnkişaf: Açılma, meydana çıkma, ilerleme.
İlmelyakîn: İlim yoluyla varılan kesin bilgi, görünenlerden ve bilinenlerden hareketle varılan kesin bilgi.
Aynelyakîn: Göz ile görür gibi kesin ve şüphesiz.
Terakki: İlerleme, yükselme, yükseliş.
Envâr: Nurlar, aydınlıklar, ışıklar.
Ezvak: Zevkler.
Müştak: Çok istekli.
Mütefekkir: Tefekkür eden, düşünen, düşünce sahibi, düşünür.
Tekye: Zikir veya ders için toplanılan yer.
Telahuk: Katılma, eklenme.
Tevessü': Genişleme, yayılma.
İrşadgâh: Doğru yolun ve gerçeğin gösterildiği yer.


O ehl-i keşf ü keramet mürşidler; keşfiyatlarına ve müşahedelerine ve kerametlerine istinaden bil'icma' müttefikan "Lâ ilahe illâ Hû" diyerek, vücub-u vücud ve vahdet-i Rabbaniyeyi kâinata ilân ediyorlar. Güneşin ziyasındaki yedi renk ile güneşi tanımak gibi, yetmiş renk ile, belki esma-i hüsna adedince, Şems-i Ezelî'nin ziyasından tecelli eden ayrı ayrı nurlu renkler ve çeşit çeşit ziyalı levnler ve başka başka hakikatlı tarîkatlar ve muhtelif doğru meslekler ve mütenevvi haklı meşreblerde bulunan o kudsî dâhîlerin ve nurani âriflerin icma' ve ittifakla imza ettikleri bir hakikat, ne derece zahir ve bahir olduğunu aynelyakîn müşahede etti ve enbiyanın (Aleyhimüsselâm) icmaı ve asfiyanın ittifakı ve evliyanın tevafuku ve bu üç icmaın birden ittifakı, güneşi gösteren gündüzün ziyasından daha parlak gördü.
Mürşid: Doğru yolu gösteren, irşad eden.
Keşfiyat: Keşifler, buluşlar, gizli manevî gerçekleri bulup ortaya çıkarmalar.
İstinaden: Dayanarak.
Bil'icma: Toplu olarak.
Müttefikan: Birleşerek, anlaşarak, hep beraber olarak.
Lâ ilahe illâ Hû: O'ndan (Allah'tan(cc)) başka ilah yoktur.
Vücub-u vücud: Varlığının zorunlu olması, olmaması imkansız olan varlık.
Vahdet-i Rabbaniye: Herşeyin sahibi ve terbiyecisi olan Allah'ın(cc) birliği.
Ziya: Işık.
Tecelli: Görünme, bilinme, kendini belli etme, ortaya çıkma, kendini bildirme.
Levn: Renk, boya.
Tarîkat: Manevî terbiye yolu.
Muhtelif: Çeşitli, farklı, ayrı ayrı.
Mütenevvi: Çeşit çeşit, çeşitli, türlü türlü.
Meşreb: Gidiş şekli, anlayış tarzı, anlayış ve hareket biçimi.
İcma': Fikir birliği.
Zahir: Açık, görünür, görünen, belli. *Dış yüz, görünüş.
Bahir: Apaçık, belirli, açık.
Enbiya: Peygamberler.
İcmaı: Birliği, toplanmaları.
Asfiya: İnanç, ahlak, davranış, ilim ve düşüncede Peygamberimize (asm) tam bağlı kalarak yüksek dereceğe ulaşmış derin bilgi sahibi din âlimleri.

Sonra kemalât-ı insaniyenin en mühimmi ve en büyüğü, belki bilcümle kemalât-ı insaniyenin menbaı ve esası, iman-ı billahtan ve marifetullahtan neş'et eden muhabbetullah olduğunu bilen o dünya seyyahı, bütün kuvvetiyle ve letaifiyle, imanın kuvvetinde ve marifetin inkişafında daha ziyade terakki etmesini istemek fikriyle başını kaldırdı ve semavata baktı. Kendi aklına dedi ki:
Kemalât-ı insaniye: İnsanla ilgili mükemmel ahlaklar ve üstün sıfatlar.
Menbaı: Kaynağı.
İman-ı billah: Allah'a(cc) inanmak.
Marifetullah: Allah'ı(cc) isim ve sıfatlarıyla bilme ve tanıma.
Neş'et: Meydana gelme, ortaya çıkma, var olma.
Muhabbetullah: Allah(cc) sevgisi.
Seyyah: Gezgin, yolcu.
Marifet: Bime, tanıma.
Terakki: İlerleme, yükselme, yükseliş.
Semavat: Gökler.


"Madem kâinatta en kıymetdar şey hayattır ve kâinatın mevcudatı hayata müsahhardır ve madem zîhayatın en kıymetdarı zîruhtur ve zîruhun en kıymetdarı zîşuurdur ve madem bu kıymetdarlık için küre-i zemin, zîhayatı mütemadiyen çoğaltmak için her asır, her sene dolar boşalır. Elbette ve her halde, bu muhteşem ve müzeyyen olan semavatın dahi kendisine münasib ahalisi ve sekenesi, zîhayat ve zîruh ve zîşuurlardan vardır ki; huzur-u Muhammedîde (A.S.M.) sahabelere görünen Hazret-i Cebrail'in (A.S.) temessülü gibi melaikeleri görmek ve onlarla konuşmak hâdiseleri, tevatür suretinde eskiden beri nakl ve rivayet ediliyor. Öyle ise keşke ben semavat ehli ile dahi görüşseydim, onlar ne fikirde olduklarını bilseydim; çünki Hâlık-ı Kâinat hakkında en mühim söz onlarındır." diye düşünürken, birden semavî şöyle bir sesi işitti:
Kâinat: Yaratılan bütün varlıklar, evren.
Kıymettar: Kıymetli, değerli.
Mevcudât: Varlıklar.
Musahhar: Emir ve isteğe bağlı, emir dinler, emir altına alınmış, isteneni
Yapmaya hazır.
Zîhayat: Hayat sahibi, canlı.
Zîruh: Ruh sahibi, ruhlu.
Zîşuur: Şuur sahibi, şuurlu, bilinçli.
Küre-i zemin: Yerküre, dünya.
Mütemadiyen: Devamlı olarak, sürekli olarak.
Asır: Yüzyıl.
Müzeyyen: Süslü, süslenmiş.
Semavat: Gökler.
Münasip: Uygun, layık, yaraşır.
Sekene: Oturanlar, yaşayanlar.
Huzur-u Muhammedî: Peygamberimizin huzuru(asm).
Sahabe: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in mübarek yüzünü görmekle şereflenen ve O'nun sohbetlerine katılan mü'min kimse.
Hazret-i Cebrail: Dört büyük melekten biri olup; vahiy getirmekle görevli olan melektir.
Temessül: Yansıyarak görünür duruma gelme, yansıyıp görünme.
Melâike: Melekler.
Hadise: Olay.
Tevatür: Kuvvetli haber, yalan ihtimali olmayan kuvvetli haber.
Suret: Biçim, görünüş, şekil, tarz.
Nakl: Bildirme, aktarma.
Rivayet: Bildirilen, aktarılan, anlatılan, iletilen.
Ehl: Halk, ilgililer, sahipler, oturanlar.
Hâlık-ı Kâinat: Kainatın yaratıcısı, evreni yaratan.
Mühim: Önemli.
Semâvî: Semaya ait, gökle ilgili. *Allah katına ait.

"Madem bizim ile görüşmek ve dersimizi dinlemek istersin.. bil ki: Başta Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan olarak bütün peygamberlere vasıtamızla gelen mesail-i imaniyeye en evvel biz iman etmişiz. Hem insanlara temessül edip görünen ve bizlerden olan bütün ervah-ı tayyibe, bilâ-istisna ve bil'ittifak, bu kâinat hâlıkının vücub-u vücuduna ve vahdetine ve sıfât-ı kudsiyesine şehadet edip birbirine muvafık ve mutabık olarak ihbar etmişler. Bu hadsiz ihbaratın tevafuku ve tetabuku, güneş gibi sana bir rehberdir." dediklerini bildi ve onun nur-u imanı parladı, zeminden göklere çıktı.
Aleyhissalâtü Vesselâm: Salat ve selam O’nun üzerine olsun.
Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan: Anlatma tarzı mucize olan Kur’an.
Vasıta: Araç, aracı, sebep, vesile.
Mesâil-i imaniye: İmana ait meseleler. İmanla ilgili konular.
İman: İnanmak.
Temessül: Yansıyarak görünür duruma gelme, yansıyıp görünme.
Ervâh-ı Tayyibe: İyi ruhlar.
Bilâ-istisna: İstisnasız, ayırt etmeden.
Bil’ittifak: İttifakla, beraberce, birlikte.
Hâlık: Yaratıcı Allah(cc).
Vahdet: Birlik, teklik, Allah’a(cc) ait birlik.
Sıfât-ı kudsiye: Kudsi sıfatlar, Allah’ın(cc) kusursuz ve kutsal olan mübarek sıfatları(nitelikleri).
Şehadet: Şahitlik, tanıklık.
Muvafık: Uygun, yerinde.
Mutabık: Uyan.
İhbar: Haber verme.
Hadsiz: Sınırsız, sayısız.
İhbarat: Haberler, haber vermeler.
Tevafuk: Birbirine uygunluk. Düzenlenmiş gibi birbirine uygun olmak. Rast gelmek.
Tetabuk: Uygun gelme, uyma, uygun düşme.
Rehber: Yol gösteren, yol gösterici, kılavuz.
Nur-u iman: İman nuru, iman ışığı.


Said Nursi