Konu Kapatılmıştır
1. Sayfa - Toplam 2 Sayfa var 1 2 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 17

Konu: Kul Olmak Bana Yeter!

  1. #1
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Exclamation Kul Olmak Bana Yeter!

    Kul olmak bana yeter!

    “İnsan acz ve fakrını anlamakla
    tam bir Müslüman ve abd olur.”
    Bediüzzaman Said Nursî
    [Rahmet Peygamberi Efendimiz (asm) gibi kulluğu tercih edenlerden olmak ve onun gittiği kulluk yolu olan ‘târîk-ı ubûdiyette’ gidip ‘mahbubiyet’ makamının küçük bile olsa bir tecellîsine mazhar olmak duâsıyla… Kulluğunu en büyük şeref bilenlere…]
    Ayakları yerde, elleri duâlar ufkunda, kalbi göklerde bir kul olmak bana yeter.
    Alâyişten uzak, şu küçük tepede çiçeklerle, böceklerle hemhâl, bin bir tecellî içinde bir tecelli olmak ve kalbi daimî huzurda bir kul olmak bana yeter.
    Âcizlik sermayesi, Rabbine karşı fakirliğini hissetmek en büyük ni’meti olan biri olmak, “insanlar içerisinde bir insan” gibi yaşamak bana yeter.
    Şu kocaman dünyada, şu kutlu kâinat şehrinde, dünya sarayında bir misafir gibi yaşamak ve fânîye aldanmamak en büyük şeref bana. Kalbinin bütün duygularıyla bâkî olana yönelmiş ve ebedî tecellileri seyre dalmış bir kul olmak bana yeter.
    Gelenlerle gidenler arasında, gideceğinin, bir yolcu olduğunun, fânî olduğunun, burada kal(a)mayacağının farkında, acz- fakr tezkeresine müştak bir kul olmak bana yeter.
    Kendi küçük dünyasında mutlu, yanı başındakileri unutmayan, meselâ her gün kendisini tevâzuyla karşılayan ağaçlara imanî bir nazar eden, kuşlarla türkü söyleyen, çiçeklerle sevinen, yanı başından akan pınarların bir rahmet olduğunu bilen, onlara çöp atmayı bile kabullenemeyen, ara sıra arkadaşı Ahmed’den öğrendiği üzere ağaçları kucaklayıp öpen, bir ağaç dostu, bir çevre dostu, bir kâinat yolcusu olmak, bir kul olmak bana yeter.
    Elleri duâda, kalbiyle Dâî olana yönelmiş, kendisinden geçmiş, kendini var edene yönelmiş bir kul olmak bana yeter.
    Yeter bana seccadem
    Bana yeter tesbihim
    Bana yeter şükür ile yediğim o tatlı ekmeğim.
    Ve yeter bana hakikat yazan kalemim…
    İçtiğim su, rahmet rahmet sunulan hava, şuâ şuâ gönlüme, ruhuma akan iman, huzur ile bin bir ni’metin içinde ve Elhamdülillah farkında olarak yaşayan bir kul olmak, O’nun (cc) rızasına mazhar olmak, O’ndan (cc) râzı olmak şeref olarak, makam olarak bana yeter...
    ***
    Kulluğum!
    Ne azîz, ne yüksek bir şeref, bir rütbesin.
    İçimde gönlümde sultan, âlemimde padişah sensin.
    ***
    Ömür geçiyor, insan aldanıyor, düşüyor. Rabbi ayağa kaldırıyor.
    Yıkılıyor insan, onu yine Rabbi terbiye ediyor.
    Sıkılıyor insan, kalp sıkılıyor, ruh sıkılıyor. Huzuru Allah (cc) oluyor.
    Ve nihâyet elde bir tek kulluk kalıyor.
    Bütün rütbelerin dışarıda toprak parçasına dönüştüğü yerde, ölüm günü kabrimize bir tek kulluk giriyor.
    ***
    Gelin bu sefer kulluğumuzu ayağa kaldıralım.
    Ni’metler içerisinde, ni’met vereni görmeyen gönül gözümüzü bir açalım.
    Mevcudâtın tesbihine, zikrine, kâinatın tevhid sofrasına bir kulak kesilelim. Onları dinleyelim.
    O güzel zikir seslerini ruhumuza, içimize taşıyalım.
    ***
    Ayaklarımızı şerden alıp iyiliğe yürüyelim.
    İyiliğe gitmek isteyen biri mi var, elinden tutalım.
    Ve kulluğumuzu ayağa kaldıralım.
    Kullukla ebedî şeref bulalım.
    ***
    Allahım! Suya, ekmeğe muhtaç olduğumuz gibi, Sana, duâya, şükre, zikre olan ihtiyacımızı unutturma. Ve yağmurla rahmetini gönderdiğin gibi toprağımıza, kalbimizi de yağmursuz rahmetsiz bırakma. Gönül toprağımızı çiçeksiz, meyvesiz bırakma. Bizi o en selâmetli ve umumî ve risksiz kulluk yolundan, târîk-ı ubûdiyetten ayırma.
    ***
    Rabbimiz (cc)! Sen neyi görmemizi istediysen işte gözlerimiz onu görsün.
    Neye kulak kesilmeli idi isek, kulaklarımız onu dinlesin duysun.
    Kalbimiz hangi muhabbet için takılmışsa göğsümüze, gönlümüz onunla huzur bulsun.
    Elimiz ayağımız neye, nereye yürümeli idiyse, işte oraya yürüsün.
    Ve kulluk kalbimizin ilâcı, ruhumuzun aşı, başımızın tâcı olsun!
    ***
    Efendim kulluk yolunda saf ve temiz bir kul olmamız ve kulluk yolunda dâim olmamız duâsıyla.
    Kulluğunuzla saf ve temiz kalın!
    CİHAN CAMBAZ
    10.02.2009

    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  2. #2
    Ehil Üye yakaza - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2008
    Mesajlar
    2.467

    Standart

    Allah'ım acz ve fakrımı daha ıyı anlıyorum.kullk tacını gıydırdıgınden berı senden gelen herseye amenna .elhamdulıllah ala kullı hal.
    Sana yarasır bır musluman ve abd olmak duasıyla...
    Amın.




    ''Madem ben de bu vatanın evlâdıyım,bu vatanın saadetine hizmet etmek benim için farzdır.''

    Emirdağ Lahikası

    ...EN GÜZELİ SİNELERDE BİR YAD-I CEMİL OLARAK KALIP GİTMEK...


  3. #3
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    Şaban DÖĞEN
    Cennette en büyük mükâfat




    Herşeyin zıddıyla bilindiği bir dünyada karanlık olmasaydı ışığın, acı olmasıydı tatlının, hastalık olmasaydı sağlığın, kötü olmasıydı iyinin kıymetini bilemezdik. Bunun gibi Cehennem olmasaydı Cennetin lezzeti de tam anlaşılmazdı.
    Onun için de Allah daha dünyadayken kötülüklerin içinde Cehennemvârî sıkıntı, acı ve ıztırabı gösterirken iyiliklerinin içine de Cennet lezzetine benzer peşin bir huzur ve mutluluk koymuş. Kabirde de Cehennemliklere Cenneti, Cennetliklere de Cehennemi gösterir. Tâ ki Cehennemin ne kadar dehşetli bir yer olduğu görülsün; Cennetin de değeri ve önemi daha iyi anlaşılsın. Hadis-i şeriften öğrendiğimize göre ölen kişi kabirdeyken sabah akşam Cennetlikse Cehenneme, Cehennemlikse Cennete girseydi bulunacağı yer gösterilir ve kendisine, “Kıyamet Günü Allah seni yeniden diriltinceye kadar kalacağın yer burasıdır” denilir.1
    Sonra mü’minlerin Sırattan Cennete gidişte Cehennem üzerine kurulan Sırat köprüsünden geçerken Cehennemi bütün dehşetiyle görmeleri de girecekleri Cennetin zevkini tam alabilmeleri için değil midir? Daha öte Buhârî’de de yer aldığı gibi Cenâb-ı Hak Cehenneme giren herkese hasretini arttırması için dünyada iyilik yapsaydı Cennette nasıl bir yere gireceğini gösterir.2 Uzaktan Cennetliklerle Cehennemliklerin birbirlerini görerek sohbet etmeleri de birinin hasretini, diğerinin de şükrünü arttırır.
    Cenâb-ı Hak kullarına ihsan ettiği nimetleri daha da arttırır Cennette. Verdiği nimetlerden memnun olup olmadıklarını sorar, onlar da son derece memnun olduklarını söylerler, Cenâb-ı Hak da bunun üzerine, “Size bundan daha üstün birşey vereyim mi?” diye sorar.
    “Ya Rabbi, hangi şey bundan üstün olabilir ki?” der Cennetlikler.
    Cenâb-ı Hak da, “Size rızamı, hoşnutluğumu bahşediyorum. Artık size gazabım dokunmayacaktır”3 buyurur.
    Bir âyette de bu gerçeğe şöyle dikkat çekilir: “Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara Allah ebedî olarak kalmak üzere, altından ırmaklar akan Cennetler ve Adn Cennetlerinde güzel meskenler vaad etmiştir. Allah’ın rızası ise en büyük mükâfattır. En büyük kurtuluş da işte budur.”4
    Allah’ın rızasını kazanmak, gazabından uzak kalmak ne kadar büyük bir mertebe!

    Dipnotlar:
    1- Buhârî, Rikak: 2; Müslim, Cennet: 65; İbni Mace, Zühd: 32.
    2- Buhârî, Rikak: 51. 3- Buhârî, Rikak: 51; Müslim, Cennet: 9; Tirmizî, Cennet: 18. Tevbe Suresi: 4- Tevbe Sûresi: 72.

    12.02.2009

    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  4. #4
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Herşeyin zıddıyla bilindiği bir dünyada karanlık olmasaydı ışığın, acı olmasıydı tatlının, hastalık olmasaydı sağlığın, kötü olmasıydı iyinin kıymetini bilemezdik. Bunun gibi Cehennem olmasaydı Cennetin lezzeti de tam anlaşılmazdı.
    Allah razı olsun herşeyin kıymetini zamanında bilmek duasıyla...

  5. #5
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    Başımıza musallat edilen şerirler

    Zindan-ı atalete düşme sebeplerimizi okurken, Maide Sûresi, 105. âyet bana çok dikkat çekici geldi. Âyet, “Siz doğru yolda oldukça sapıtmış olanlar size zarar vermez” diyordu. Konunun geçtiği bölümde tembelliğe düştüğümüz nokta, “Acz ve nefsin itimatsızlığından neşet eden tefviz ve işi birbirine bırakmak olan düşman-ı gaddar himmetin elini tutar oturtturur.” İşte bu düşmana karşı kullanılacak silâhın Maide 105. âyet olduğu ifade ediliyordu.
    İlk bakışta bu düşman-ı gaddar ile Maide 105. âyet arasında irtibat kurmakta zorluk çektim. Çünkü işi birbirine bırakmak, başkalarına havale etmek mantığı kişinin kendi acziyeti ve nefse itimatsızlığı neticesinde ortaya çıkan bir durumdur. Oysa her mü’minin vazifesi, “emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker”dir. Peygamber (asm) diyor ki: “Bir topluluk ki günah işler ve aralarında onları bu günahtan men etmeye muktedir kimseler vardır da bu görevi yapmazlarsa, onların üzerine Allah katından bir belâ gelmesi kaçınılmazdır.” Yani Maide 105. âyet, “Başkalarına karışmayın, siz sadece kendinize bakın” demiyor. Aksine, anlaşılması gereken, başkalarının sapıklıklarını, yanlışlarını, dalâletlerini konuşup düşünürken kendinizi ve yapmanız gereken vazifeyi unutmayın mesajıdır.
    İnsan başkalarının kötülüklerini, yanlışlarını konuşurken, ‘Ben bu yanlış ve kötülüklerin yayılmaması için ne yapıyorum?’ diye bir muhasebe haline girmesi gerekir. İşte âyetten, ‘Sen kendine bak, dışarıdakiler seni ilgilendirmez’ gibi bir sonuç çıkmaz. Tam tersi, doğru yolda olmanın neticesi kötülerin, sapıtmış olanların zararlarından muhafaza olunacağıdır. Eğer kötülükler, sapıklıklar, yanlışlar ictimâî hayatın içinde yayılıp artıyorsa, demek ki “Ben bana düşeni yapmıyorum, doğru yolda değilim” demektir.
    İşte ehl-i himmetin zindan-ı atalete düşme sebeplerinden biri budur. Bazı yanlışların bana özellikle gösterilmesi demek, benim bu konuda adım atmam gerektiği anlamına gelmektedir. Bu durumda ‘İşi başkalarına havale etmek, birileri bu vazifeyi yapar’ demek himmetin elini tutup oturtan bir düşman-ı gaddardır.
    Netice olarak; sapıtmış olanların bizlere zarar vermemesi için, doğru yolda olmak gerekir. Doğru yolda olmak demek de, ehl-i himmet olarak omuzlarımıza ihsan-ı İlâhî tarafından konulmuş olan iman-Kur’ân hizmetinde kusur göstermeden çalışmak, yaşamak ve anlatmaktır. Yani “emr-i bil maruf, nehy-i anil münker” vazifemizde tevfiz (işi başkasına havale) etmemektir. Aksi halde Peygamber Efendimizin (asm) şu hadis-i şerifindeki tehdide maruz kalırız. “Ya emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker yaparsınız ya da Allah size azap gönderir. Duâ edersiniz, artık duânız kabul edilmez.” “Allah başınıza şerirlerinizi musallat eder, sonra hayırlılarınız duâ eder de duâlar kabul olmaz.”
    Bugün İslâm dünyasının başındaki şerirlerin bu derece yaygın olması ve bir o kadar da duâlarımızın kabul olmamasının mühim bir sebebi bu olsa gerektir.
    YASEMİN YAŞAR

    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  6. #6
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    “Kulluğum ufuklarımda bir diyardır.

    Ara ara yoruldukça dalarım.

    Kulluğum ruhumun en güzel mâbedi,

    Orada ben huzura doyarım.”

    ‘Kırmızı Kitaplı Çocuk’tan...


    Kulluğum, şu yorgun sokaklar arasında ferahlığım, lezzetim, âfiyetim. Kulluğum, zannımca en büyük ni’metim. Kulluğum, çoğunun kabullenemediği, çok özür dilerim küçümsediği makam, ben kulluğumun o yüksek tepelerinden tüm ufukları seyrederim. Kulluğum gel benim aşım ol, rahmet rahmet içime dol. Kulluğum, gel nefesim ol. Ben düşerim ya, içimin içine sen nefes ol.

    Kulluğum, hani şu eğildiğimde, eğilip de tüm yüklerimi seccademe döktüğümde ve bin mahcûbiyet içinde pişman bakışlarla yer yüzü ile göz göze geldiğimde… Üzerimde tecellî eden sensin. Âcziyetimle beni sultan eden sensin. Tüm pişmanlıkların içinde ve yangınlar içinde ruhumu serinleten sensin. Bir su gibi içime serpilensin…

    Hani nefessiz kalır ya insan, ölümle baş başa. İşte son bakışın dünyaya. Tüm bağlandığı, sevdigi, muhabbet beslediklerine bir nefes kadar yakın ve uzak olduğunda. Bir nefes kurtarır ya insanı, işte sen kulluğum o nefessin. Bir nefessin. Tüm sevdiklerimizle bizi ebedî var edecek de sensin bizi şu fani sokakların, sıkılan hayatların içinden ebedî nefeslere götürecek sensin… Şu fani mahallede bâkî sensin.

    Hep kulluktan konuşuyorum, ne yapayım. En güzel, en selâmetli, en kısa yol o, kulluk yolu. Bir kere geldik ya dünyaya, tadını çıkarmalı idik. İşte hayatın tadı idi kulluk. Anlamıydı hayatın. Mânâsı kulluk idi. Zira insan tanımlanmadığı zaman mutsuzdu. “Neyim ben, kimim, nereden geldim, kim beni buralara getirdi?” Şairin dediği gibi “Şu güzelim dünyayı da kim yarattı böyle?”

    Ha işte şu suallerin cevabı bulunmadıkça mutlu olmayacak insan. Huzur bulamayacak, rahat olamayacak ruhu. Kalbi tatmin olamayacak, aklı bir türlü durulmayacak. Yoracak bizim suâller içinde bocalayan insanımızı. İşte bundan kulluğa vurgumuz. İnsanı tanımlamak, bulunduğu makamı hatırlatmak için, tüm suâllerine cevap bulup saadet-i dâreyne gitmesi için.

    Efendim, nasihat vermek benim haddime değil. Ama hem kendime, hem size bir duâm olsun:

    “Kulluğumuz daim ayakta, en büyük şeref, en büyük pâye, en büyük lezzetimiz olsun.

    Ve son şehâdet ânında kulluğumuz münker ve nekirin tüm suâllerine rahmetli, cennetî bir cevap olsun.”

    Ve... “Sen kimsin?” dediklerinde.

    “Ben aczini, fakrını anlayan bir kulum!” demek hepimize nasip olsun. Âmin.

    Hoşca kalın efendim!

    Kulluğunuzla daimî huzurda kalın!

    CİHAN CAMBAZ

    19.02.2009
    Yeni Asya

  7. #7
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    Şaban DÖĞEN
    Cereyan fazla gelince




    Bir gün İhvan-ı Müsliminin mürşidlerinden Hasan el-Benna kürsüde tefsir dersi verirken üniversiteli bir öğrenci sorar: “Hocam, Kur’ân-ı Kerim bahsindesiniz. Kur’ân-ı Kerim’e ait bir meselem var.”
    “Lütfen sorun” der Hasan el-Benna.
    “Ama sû-i edeptir, dersinizi kesmiş olacağım.”
    “Sual sû-i edep olmaz, burası medresedir” der. “Kimin hatırına gelirse Kur’ân’a ait suâl sorsun.“
    Öğrenci anlatmaya başlar: “Hz. Ömer’in tarih-i hayatında okudum. Bir bahçeden geçiyormuş. Gece bahçenin sahibi hurmasını bekliyormuş. Hurmasını beklerken de Kur’ân okuyormuş. Bir âyet-i kerime okunurken Hz. Ömer düşmüş, bayılmış, evine götürmüşler. Bu hâle ne dersiniz efendim, bu düşme, kendinden geçme hâline?”
    Hasan el-Benna der ki: “Cereyan fazla geldi, İlâhî cereyan… Mânevî cereyan fazla geldi.”
    Bu hatırayı “Medine İkliminden Esintiler Ali Ulvî Kurucu” isimli eserde merhum Ali Ulvi Kurucu anlatıyor. Daha birçok hatırayı İstanbul’a geldiğinde veya mübarek diyarlara gittiğinde İstanbul Sanayi Çinili Camii İmam-Hatibi gayyur Ahmet Yüter kardeşimiz toplamış ve kitap Nesil Yayınlarında çıkmış. Bu hatıra bize, “Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’ın adı anıldığı zaman kalbleri titrer, kendilerine Onun âyetleri okunduğunda imanları ziyadeleşir ve onlar yalnız Rablerine tevekkül ederler”1 âyetini hatırlattı.
    Bu önemli hatırayı nakleden merhum Ali Ulvi Kurucu Hocamız, “Bu Hz. Ömer’in (ra) Kur’an telakkisiyle bizim telakkimizin farkını gösteriyor” dedikten sonra, “Niçin onda oluyor da biz de olmuyor bu hâl?” demekten kendini alamıyor ve şöyle devam ediyor: “Seyyidina Ali Peygamber-i Zişan (asm) hastalanmadan evvel akşam namazını kıldırırken Tîn Sûresini okudular. Ömrüm boyunca öyle bir Tîn Sûresi daha dinlemedim” diyor. “Peygamberimiz (asm) buyuruyorlar: ‘Cihad Kıyamete kadar bakidir.’ İslâmın hükümleri Kıyamete kadar bakidir. Hizmet Kıyamete kadar bakidir. “Bu gibi halleri görmekle imanımız tazeleniyor. Demek ki bu halde devam edecek, Allah nurunu tamamlayacak, buyuruyor.”2
    Dipnotlar: 1- Enfal Sûresi: 2- Medine İkliminden Esintiler, s. 93.

    19.02.2009

    E-Posta: sdogen99@ttnet.net.tr


    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  8. #8
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Bir âyet-i kerime okunurken Hz. Ömer düşmüş, bayılmış, evine götürmüşler.
    Biz Kur'an okukurken okunurken kaç kere içimiz cız edep
    böylesine kendimizden geçtik

  9. #9
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Thumbs up Hayata 'körebe' kalmayalım!

    Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır” diyen zâtın talebeleri olmaya çalışıyoruz. O hep güzeldi. Hayatını muazzam zorluklarla yaşamış olmasına rağmen hiç şikâyetçi olmadı. Herkesin herşeye rağmen hayatından lezzet almasını isterdi. Bütün ömrünü bu uğurda fedâ etti. Kendisini, dünyasını, hatta âhiretini feda etti. Zindandaydı ama mutluydu. Sürgündeydi ama yine mutluydu.
    Bediüzzaman’ın mutluluğunun sırrı bu tek cümlede gizliydi: “Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından lezzet alır.”
    Allah’ın bize verdiği hayat nimetini, biz insanlar ne kadar lezzet alarak yaşıyoruz?
    Baktığımız herşeyde, yaşadığımız her olayda ne kadar güzellik görüyorsak o kadar lezzet alıyoruz demektir.
    Yoksa hayatı görmeden mi yaşıyoruz? Yani bir körebe gibi!
    Çoğumuz körebe oyununu mutlaka oynamışızdır. Biliyorsunuz; gözlerimizi bağlarlar ve diğer oyuncular kendilerini yakalamamızı isterler. Gözlerimiz kapalıyken kollarımızı boşluğa salarız. Adımlarımızı da bilmediğimiz bir yokluğa, karanlığa atarız.
    Adeta boşuna koştururuz. Korkularımız vardır. Düşecek miyim? Bir yere çarpacak mıyım diye? Ve hep tedirgin, kaygılıyızdır. Körebe oyunu böyle sürer gider.
    Hayat oyununda eğer gözleri kapalı gibi yaşamaya kalkarsak körebeden farkımız kalmaz ve bize verilen bu canlı, renkli, muhteşem hayatı, karanlıklar içinde sönük yaşarız. Lezzet alamadan, sıkıntı içinde, kaygılı ve endişeli...
    Hani bunlara halk arasında bakar kör denir. Bunlar hiç birşeyin farkında olmadan, duyarsız ilgisiz, umursamaz araştırmaz, soruşturmaz bir hayat biçimindedirler. Bu tip insanların hayatları karanlıktır, hiç birşeyden mutlu olmazlar. Korku içindediler. Telâşlı, mutsuz, kıskanç ve doyumsuz.
    İşte hayatı ‘körebe’ gibi değil de ‘görebilen’ gibi yaşamamızı, Üstadımıza ve eserlerine borçluyuz. Dolayısıyla lütf-u İlâhiye...
    Güzel görebildiğimiz takdirde düşüncelerimiz güzelleşecektir. Güzel düşüncelerimizle yaşadığımız hayattan lezzet almaya başlayacağız.
    Üstadımız bir ömrünü adliye koridorlarında, soğuk hapishane odalarında, kervan geçmeyen dağlarda sürgünde yaşadı...
    Tüm varlığı bir sepet eşyadan ibaretti. Verdikleri zehirli gıdalardan bedeni hep hasta ve yorgundu. Ama ruhu ve gönlü bir okyanus kadar engindi. İlâhî kelâmdan aldığı feyzle gönlü öyle geniş, öyle engindi ki düşmanlarını bile affetti. Onlara hakkını helâl etti. Kimseye kızmadı. Kimseden korkmadı. Kaygı ve endişe yaşamadı... Zira o, olaylara hikmet penceresinden bakıyor, acz ve fakrını idrak ediyordu. Böylece düşmanlarının bile şefkata ne kadar muhtaç olduğunu anlayabiliyordu.
    Ne fecî ki; yaşarken onu dar ve sınırlı mekânlara sıkıştırdılar. Onu hep susturdular ve sakladılar. Eziyet ettiler...
    Ama o hep büyüdü ve çoğaldı. Birken binlere dönüştü. Dağlara sıkıştırılmışken dünyaya hükmetti. Gözlerden sakladılar ama, gönüllere taht kurdu.
    İnsanlığa Üstad oldu. Yolunu kaybetmişlerin yoldaşı, kimsesizlerin sırdaşı, çaresizlilerin çaresi, dertlilerin dermanı, hastaların şifası oldu. Kâinat onunla tekrar gerçek anlamına kavuştu. Bir kere daha...
    Hazreti Üstad, insanlığı önce kendinde tanıdı. Önce kendi hislerini ve duygularını okudu. Bu okumalarla insanı keşfetti. Doğru tahlillerle, bu günün insanlığının muhtaç olduğu tedaviyi sağladı.
    İnsanlığın saadeti için kendini, dünyasını, rahatını hatta âhiretini terk etti.
    Onun için söylenecek öyle çok şey var ki? Onu tanıyıp ve anlayanlar yıllarca onu anlattılar ve yazdılar.
    Kısacık bu tariften ve tanıştırmadan sonra, o büyük ve güzel, deha zat Bediüzzaman Said Nursî ile hâlâ tanışmayanlarımız varsa acizane tavsiyem en kısa zamanda randevulaşıp tanışmanızdır.
    Onunla tanışmak bize neyi mi kazandıracaktır?
    Bir insan için en büyük varlık olan aczimizi ve fakrımızı fark ettirecektir!
    Ve dahası, Peygamberlerin makamına lâyık olan şefkat duygumuzu çalıştıracaktır.
    İnsanı, insan yapan akıl nimeti ile düşünme sanatımızı geliştirecektir. Yani tefekkür edebilmemizi sağlayacaktır.
    Öyleyse bu günleri onu anma-anlama ve tanıma-tanışma günü olarak kabul edelim. Bundan sonraki hayatımızı onunla ve eserleriye meşgul olarak geçirelim. O yarınlardan hep ümitliydi. Biz de umutlarımızı kaybetmeyelim, umutlarımızı arttıralım. Öyle çok, öyle çok umudumuz olsun ki umudu olmayanlara bile bizimkiler yetsin.
    “Ümitvâr olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sadâ İslâmın olacaktır.” (Bediüzzaman)
    19.02.2009
    E-Posta

  10. #10
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Zemheriye esir ruhlarımız

    “İki dağcı, şehrin gürültüsünden, karmaşasından uzaklaşmak için her tarafı karla kaplı dağlara yönelirler. Tam zirveye çıkacakken biraz yukarıda olan dağcının ayağı kayar, nasıl olduysa arkasından gelen dağcıya çarpar ve dağdan aşağıya kaymaya başlarlar. Dağcılardan biri, bir yere tutunup kendini kurtarabilmişken diğeri tâbiri caizse karların arasına çakılmıştı ve yuvarlanırken çarpmalar sonucu ayağını kırmıştı. Ayağını kıran dağcı arkadaşına titrek bir sesle kendisini bırakıp gitmesini söyler. Diğeri gerçek dostluğa selâm gönderircesine, orada bırakamayacağını söyler ve o muhteşem lâfı sanki beynimizi açarak oraya yerleştirir ekranlardan. ‘Bak dostum’ der. ‘Ben hep yalancılarla, hilebazlarla, sahtekârlarla çalışıyorum. Herkes birbirini ve beni kandırma peşindeyken tek ve gerçek dostumu burada bırakamam. Bunların ötesinde ve en önemlisi bütün bu pisliğin arasında sırf temizlenmek için buralara, bu kar dolu yerlere beraber geldiğim dostumu burada bırakamam.”
    Filmin devamında dostunu bir şekilde taşıdığını ve kurtarmaya çalıştığını hatırlıyorum. Dostluk bir tarafa o dağcı, karı kendisi için temizlik olarak görüyordu. Kar; sanki dağlara, tepelere yağmıyordu, içine, kalbine, ruhuna yağıyordu. Orada biriken bütün kirleri temizliyor, karalanmış her şeyi aklıyordu sanki.
    Şehirleri bilirsiniz. Kömür kokusu, duman, şehrin üstüne çöreklenmiş kapkara hava, zift gibi geceden karanlık gündüzler yaşanır yaşadığımız yerlerde. Gözlerin gözleri görmediği insanlar dolaşır sokaklarda. Hastalıklar artar, virüslerin, bakterilerin havada uçuştuğunu zannedersiniz. Nereye el tutsanız, dokunsanız bir şey bulaşacak hissi kaplar içinizi. Artık kirlilik yumak olup, gelir oturur yanınıza. Bütün bunlara inat temizliktir kar, kirlerden arınmaktır. Gökyüzünden düşen kristallerin hem ruhunuzu, hem bedeninizi temizlemesidir. Soğukluğuna rağmen içimizi ısıtan, gülümseten tanelerdir. Bunu nadir olarak başarabilen küçücük topçuklardır.
    Şehre kar düşüyor şimdi salına salına. Yüzümüze, ellerimize soğuk kar taneleri çarpıyor. Adımlarımızı hışır hışır sesleri arasında atıyoruz. Kar yağıyor şehre, beyaz yağıyor. Ne kadar sıkılmışız siyahlardan, kırmızılardan ve bütün renklerden. Ne kadar özlemişiz beyazlığı ve saflığı. Ne kadar hasret kalmışız üşümeye, üşüdüğümüzü hissetmeye ve üşüdüğümüzde ısınmaya.
    Kardan yumaklar yapıyoruz, kızaklar ellerimizde. Kaymanın, yuvarlanmanın cazibesine kapılıyoruz. Gülümseyişlerimizi duymak için kulağını dünyaya dayamak yeterli. Kardan adamlar yapıyoruz kaygan adamlara inat. Burnu havuç, gözleri zeytin karası adamlar. Ne uzun zaman oldu kızarmayan bir yüz görmeyeli. “Keşke bu kadar beyaz olsa insanlar ve bu kadar ak olsa yürekler” diye iç geçiriyoruz tir tir titrerken. Bu cümle kadar üşütmemişti daha önce bizi hiçbir kar ve biz ne kadar soğuklarda kalmışız. Yüreğimizi ısıtamamışız hiçbir sobada.
    Ellerimizde kar topları tekrar. Bir meş’aleyi tutar gibi tutuyoruz. Koşuşturuyoruz ordan oraya, düşüyoruz, kalkıyoruz, sürünüyoruz, başımız karların altında, yatıyoruz, uzanıyoruz, ıslanıyoruz, üşüyoruz, beyaz oluyoruz, ne mutlu oluyoruz. Sevinç çığlıkları yükseliyor mahallemizden. Beyazlık bizi güldürüyormuş, ne geç fark etmişiz.
    Şehrimizden kar çekiliyor, düşmüyor artık inci taneleri. Dargın belki bize, küs, kırgın hatta. Sadece dağlara, uzaklara yağıyor, oraları mesken tutuyor. Bu yüzden kaçıyoruz şehirlerden, gürültüden, yalandan, dolandan, hileden, kirlilikten. Bu yüzden kaçıyoruz dağlara, karlara ve beyazlığa.
    Ne çok özlüyoruz seni, ne çok özlettiriyorsun kendini. Yağmasan da şehrimize, binalarımıza, üstümüze, sen yeter ki yağ dağlara, kırlara biz geliriz. Yeter ki, beyazlığını, saflığını bizden, yaşadığımız arzdan uzak eyleme.
    Rabbim, başımıza karlar yağdır, beyazlık yağdır, karanlıklarımıza inat.
    Rabbim, bizi üşüt, üşüt ki, ısınalım. Yoksa nasıl biliriz yüreğimizin üşümesinin, ellerimizin üşümesinden daha soğuk olduğunu?
    Rabbim, zemheride kalan yüreklerimizi, karlarla üşüt ki, yakalım sobaları gönüllerimize bir bir.
    Yoksa hiç ısınamayacağız.
    Ellerimiz değil üşüyen, camı açık kalmış odada üşüyen ruhumuz.

    SÜVEYDA GÜNER

    20.02.2009


Konu Kapatılmıştır

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Sen gel yeter ya Rasulallah
    By BiRDüNYaUMuT in forum Hz. Muhammed (S.A.V)
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 10.08.14, 15:48
  2. Kendin OL Yeter....
    By BiRDüNYaUMuT in forum Edebiyat
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 09.06.13, 16:02
  3. İhlaslı Olmak İçin Nasıl Olmak Gerekir?
    By yakaza in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 04.01.10, 19:49
  4. Allah Yeter
    By slim in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 16.11.08, 22:15
  5. Benim Mevlam Bana Yeter!!!
    By MuM in forum Şiirler
    Cevaplar: 5
    Son Mesaj: 11.07.08, 20:20

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0