+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 7 ve 7

Konu: Allah İnsanı Neden Yaratma Gereği Duymuştur?

  1. #1
    Gayyur nefsin_secdecisi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2008
    Bulunduğu yer
    istanbul
    Mesajlar
    134

    Standart Allah İnsanı Neden Yaratma Gereği Duymuştur?

    Allah insanı neden yaratma gereği duymuştur ...???

  2. #2
    Ehil Üye seyyah_salih - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Bulunduğu yer
    Şan(S)lıUrfa'DaN
    Yaş
    51
    Mesajlar
    15.435

    Standart

    Allah için gerek duyma diye bir husus söz konusu değildir
    Marifet ufku....

    Muhabbet denizinde çalan bir melodi gibidir

  3. #3
    Ehil Üye Müellif-e - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Bulunduğu yer
    Zindan-ı dünya'da bir garib yolcu
    Mesajlar
    4.073

    Standart

    Alıntı nefsin_secdecisi Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Allah insanı neden yaratma gereği duymuştur ...???
    Bir zaman bir sultan varmış. Servetçe onun pek çok hazîneleri vardı. Hem o hazînelerde her çeşit cevâhir, elmas ve zümrüt bulunuyormuş. Hem, gizli pek acâib defîneleri varmış. Hem, kemâlâtça sanâyi-i garîbede pek çok mahareti varmış. Hem, hesabsız fünûn-u acîbeye mârifeti, ihâtası varmış. Hem, nihayetsiz ulûm-u bedîaya ilim ve ıttılâı varmış.

    Her cemâl ve kemâl sahibi, kendi cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, o sultan-ı zîşan dahi istedi ki, bir meşher açsın, içinde sergiler dizsin; tâ nâsın enzârında saltanatının haşmetini, hem servetinin şâşaasını, hem kendi san'atının hârikalarını, hem kendi mârifetinin garîbelerini izhâr edip, göstersin. Tâ, cemâl ve kemâl-i mânevîsini iki vecihle müşâhede etsin:

    Bir vechi, bizzat nazar-ı dekâik âşinâsıyla görsün; diğeri, gayrın nazarıyla baksın.

    http://www.risaleara.com/oku.asp?id=101

  4. #4
    Vefakar Üye karuban - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Yaş
    50
    Mesajlar
    486

    Standart

    Alıntı seyyah_salih Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Allah için gerek duyma diye bir husus söz konusu değildir


    Bunlar, başlığı görünce, "haşa" diyerek dilimden dökülen sözlerdir...

  5. #5
    Dost fileci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Mesajlar
    3

    Standart

    ALLAH İNSANLARI NİÇİN YARATTI?

    Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir zikir sohbetinde gene birlikteyiz. Konumuz: Allah bizleri niçin yarattı? Bu sualin cevabı, Zariyat Suresinin 56. ayet-i kerimesinde ifade edilmektedir.
    Allahû Teâlâ buyuruyor ki:
    51/ZÂRİYÂT-56: Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya'budûn(ya'budûni).
    Ve Ben, insanları ve cinleri, Bana kul olsunlar diye yarattım.

    “Biz insanları ve cinleri başka bir şey için değil bize kul olsunlar diye yarattık.”
    Biz insanlar, Allah’a kul olalım diye yaratılmışız. Allah’a kul olmak! Allah’a kul olmak “mutluluk” demektir sevgili kardeşlerim. Bir insan Allah’a kul olmadıkça mutluluğu yaşayamaz. Allah’ın kulu olmak şerefine eremeyen insanların hepsi tagutun yani insan ve cin şeytanların kullarıdır. İnsan ve cin şeytanlara yani taguta kul olmaktan kurtulabilmek ancak Allah’a ulaşmayı dilemek suretiyle gerçekleşir. Allahû Teâlâ şöyle buyuruyor:

    39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâd(ıbâdi).
    Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!


    “Onlar ki (o sahâbe ki) şeytana kul olmaktan içtinab ettiler. İnsan ve cin şeytanlara (taguta) kul olmaktan kaçındılar, kendilerini kurtardılar. Çünkü Allah’a ulaşmayı dilediler. Allah’a ruhlarını mülâki kılmaya, ruhlarını Allah’a lika etmeye karar vererek bunu gerçekleştirdiler. Ruhlarını Allah’a ulaştırmayı dilediler. Onlara müjdeler vardır, kullarımı müjdele.”

    Öyleyse Allah’a kul olmanın başlangıç noktası, Allah’a ulaşmayı dilemektir. İşte Zumer Suresinin 17. ayet-i kerimesinde bütün sahâbenin Allah’a kul olmayı diledikleri ve diledikleri için de şeytana kul olmaktan kesin olarak kurtuldukları açıklık kazanmaktadır. Allah kul olmak, Allah’a ulaşmayı dilemeyen hiç kimse için mümkün değildir.


    Allah’a kul olmakla (abd), kulluk etmek (abid; ibadet eden) aynı anlama gelmiyor. Genel anlatım standartlarında eğer bir insan namaz kılıyorsa, oruç tutuyorsa, zekât veriyorsa, hacca gidiyorsa, kelime-i şahadet getiriyorsa, bu kişi Allah’a kulluk ediyordur. Yani buradaki kulluk müessesesi; ibadet ediyor, ibadetlerini yerine getiriyor anlamındadır.


    İbadet kelimesi de abd kelimesi de abid kelimesi de hepsi aynı kökten gelir; ayn, be, dal. Abd, kul demektir. Aynı kökten gelen “abid” kelimesi ibadet eden demektir. İşte Türkçemizde Allah’a kulluk etmek olarak kazandırılan müessese, Allah’a ibadet etmektir. İslâm’ın 5 şartını kim yerine getiriyorsa o kişi abid olarak kabul edilirse de aslında Allah’ın ölçülerine göre kabul edilmez. O kişinin abid olmak için zikir de yapması lâzımdır. Abid denilen kişiler, sünnetleri bir kenara bıraktık ama farzları mutlaka yerine getirenlerdir. Farzların muhtevasına baktığımız zaman farzların arasında Allah’a ulaşmayı dilemek de zikir yapmak da artık ne yazık ki mevcut değildir.
    Sevgili kardeşlerim, şeytan öyle bir tuzak örmüş ki; bu tuzaktan hiç kimsenin kurtulması mümkün değildir. Eğer Allahû Teâlâ bize Kur’ân’ı öğretmeseydi ve hidayeti öğretmeseydi biz de herkes gibi Allah’a kul olmayacaktık. Sadece ibadet eden birisi olacaktık. Abd olmayacaktık, abid olacaktık. İşte insanlar bugün İslâm’ın 5 şartını yerine getiriyorlar ve de Allah’a bu suretle İslâm’ın 5 şartıyla ibadet ediyorlar. Bugünkü din anlayışı onları abid standartlarına sokuyor. Ama bize göre, bu eksik bir ibadet türüdür. Çünkü Allah’a ulaşmayı dilemeyi ve zikri ihtiva etmiyor ki ikisi de farzdır. Hele birincisi Allah’a ulaşmayı dilemek, kişiyi abid olmaktan çıkarıp abd olmak hüviyetine sokan bir şeydir. Hadi bunu devre dışı bırakalım ama zikir, abid olmanın temel faktörüdür; olmazsa olmaz şartıdır.


    Allahû Teâlâ buyuruyor ki:
    29/ANKEBÛT-45: Utlu mâ ûhıye ileyke minel kitâbi ve ekımıs salât(salâte), innes salâte tenhâ anil fahşâi vel munker(munkeri), ve le zikrullâhi ekber(ekberu), vallâhu ya’lemu mâ tasneûn(tasneûne).
    Kitaptan sana vahy edilen şeyi oku ve salâtı ikame et (namazı kıl). Muhakkak ki salât (namaz), fuhuştan ve münkerden nehy eder (men eder). Ve Allah’ı zikretmek mutlaka en büyüktür. Ve Allah, yaptığınız şeyleri bilir.

    “Habibim! Onlara (sahâbeye) sana vahy ettiğimiz Kur’ân’ı oku ve anlat, açıkla, tilâvet et ve namaz kıl. Çünkü namaz münkerden ve fuhuştan men eder.”
    Neden? Kişi namaz kıldığı sırada namazla meşguldür. Namazla meşgulse, o noktada hiç kimseye kötülük edemez. Ne münkeri hayatına karıştırır ne de fuhuşu. O sırada kişi namaz adı verilen bir ibadetle meşguldür. O ibadetle meşgul olduğu sürece, o kişi münkerle ve fuhuşla uğraşmak imkânının sahibi değildir. Öyleyse gerçekten namaz, namaz kılınan süre içersinde münkerden ve fuhuştan men eder.


    Ama ayet-i kerime şöyle bitiyor:

    Ve le zikrullâhi ekber: Ama Allah’ı zikretmek en büyüktür.”

    Allah’ı zikretmek en büyüktür. Bu ayet-i kerimede üç tane zikir geçmektedir:
    Birincisi; Kur’ân-ı Kerim tilâveti. Kur’ân-ı Kerim tilâveti bir zikirdir, kıraati de bir zikirdir.


    İkincisi; namaz kılmak. Namaz kılmak da bir zikirdir.
    Üçüncüsü; Allah’ın adını “Allah, Allah, Allah, Allah, Allah…” diye anmak; o da bir zikirdir.


    İşte zikrullah, Allah’ın adını “Allah, Allah, Allah…” diye anarak Allah’ın adını (ismini) zikretmektir. İşte bu zikrullahtır. Üç şekilde gerçekleşir:
    • Bir üçüncüsü ise dilini de kımıldatmadan, ses de çıkarmadan kişinin “Allah” kelimesini kalbindeki ritme uygun olarak kalpten tekrar etmesidir. Dilini de kımıldatmayacak, ses de çıkarmayacak ama kalbinin her çift atışında “Allah” kelimesini “Allah, Allah, Allah…” diye dilini kımıldatmadan, kalbinden tekrar edecek.
    İşte o bu tarzlı bir tekrar; onun adı zikrullahtır sevgili kardeşlerim. Üçü de zikrullahtır fakat bir insanı tasavvuf yolundaki ya da Kur’ân yolundaki nihai hedefe yani irşad makamının sahibi olmaya götüren, üçüncü tarz zikirdir; kalbî zikirdir. Zikrin kalp tarafından söylenmesidir, dil tarafından değil; kalbin zikir yapmasıdır. İşte sevgili kardeşlerim, hepiniz Allah içinsiniz, Allah için yaşıyorsunuz. Böyle bir statüde hepimiz için söz konusu olan şey, gerçekten Allah için olmaktır. Böyle bir husus içinse zikri kalbe indirmeniz temeldir.
    Öyleyse Allah’a kul olmak, Allah’a ulaşmayı dilemeden hiç kimse için başlayamaz. Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir insan, şeytanın kuludur; Allah’ın kulu değildir. İster insan şeytanlar olsun, ister cin şeytanlar olsun ama şeytanın kuludur. Oysaki Allahû Teâlâ O’na kul olmamızı istiyor. İşte Allahû Teâlâ’nın dizaynında bütün insanlar için söz konusu olan şey, Allah’ın ismini “Allah, Allah, Allah…” diye zikretmektir. Allah’a gerçek anlamda kul olabilmek ancak zikirle mümkündür.


    Kulluğun başlangıç noktası, Allah’a ulaşmayı dilemenin noktasıdır. Bu, kulluğun başlangıcıdır. Bu başlangıcı aştıktan sonra ikinci kesime ulaşılır. Mürşide tâbiiyet, kul olmanın ikinci safhasıdır. Tâbiiyetle beraber vücudunuzdan ayrılan ruhunuzun Allah’a doğru seyr-i sülûk isimli bir yolculuk yapması söz konusudur. Neticede de Allah’a, Allah’ın Zat’ına ulaşması söz konusudur. Böyle bir noktada Allah’ın Zat’ına ulaştığı noktada, kişi 3. kulluğa ulaşır. Allah’a kul olmak! Söz konusu olan budur.


    Öyleyse Allahû Teâlâ’nın bizi neden yarattığının sırrı açıkça ortadadır. Allahû Teâlâ ezelde hepimizi bir araya getiriyor. Nasıl? Allahû Teâlâ Âdem (A.S)’ın sırtından onun çocuklarını (1200 yıllık hayatından ne kadar çocuğu olmuşsa hepsini), onların her birinin sırtından kendi çocuklarını, onların her birinin çocuklarını, o çocuklardan da onların vücuda getirdiği çocukları ortaya koyarak, ezelde daha onlar dünyaya gelmeden kim bilir kaç bin yıl önce, bütün Âdemoğullarını bir araya getiriyor ve diyor ki:

    7/A'RÂF-172: Ve iz ehaze rabbuke min benî âdeme min zuhûrihim zurriyyetehum ve eşhedehum alâ enfusihim, e lestu birabbikum, kâlû belâ, şehidnâ, en tekûlû yevmel kıyâmeti innâ kunnâ an hâzâ gâfilîn(gâfilîne).
    Ve kıyamet günü, gerçekten biz bundan gâfildik (gâfilleriz) dersiniz diye (dememeniz için), senin Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından onların zürriyetlerini aldığı zaman onları, nefsleri üzerine şahit tuttu. (Allahû Teâlâ şöyle buyurdu): “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” Dediler ki: “Evet, (Sen, bizim Rabbimizsin), biz şahit olduk.”

    “e lestu birabbikum: Ben sizin Rabbiniz değil miyim?
    kâlû: Dediler ki;
    belâ: Evet.”

    Hepimiz oradaydık ve hepimiz Allahû Teâlâ’ya “Evet.” dedik. Bunun hiç istisnası yok, ezeldeki elest bezminde herkes oradaydı ve Allah’ın “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sualine herkes cevap verdi. “Evet, Sen bizim Rabbimizsin.” Onun üzerine Allahû Teâlâ buyurdu ki: “Ben sizin Rabbiniz olduğuma göre ey nefsler! Ben sizlerden yemin istiyorum, Bana teslim olacağınıza dair. Yani nefsinizdeki bütün afetleri yok edeceğinize dair, tasfiye olacağınıza dair. Ey fizik vücutlar! Sizlerden ahd istiyorum; Bana teslim olacağınıza, teslim olarak Benim kulum olacağınıza dair. Ey ruhlar! Sizlerden de misak istiyorum; Bana fizik vücudunuz hayattayken geri dönüp Benim Zat’ımda yok olmanız için, ifna olmanız için.”

    İşte böyle bir dizaynla Allahû Teâlâ bizim üç vücudumuza da sesleniyor ve diyor ki: “Sözlerimi işittiniz mi?” Hepimiz elest bezminde Allahû Teâlâ’ya, “İşittik.” diyoruz. Allahû Teâlâ da buyuruyor ki: “Öyleyse itaat edin.”

    5/MÂİDE-7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî iz kultum semi’nâ ve ata’nâ vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).
    Allah’ın, sizin üzerinizdeki ni’metini ve “işittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misakinizi hatırlayın. Allah’a karşı takva sahibi olun. Çünkü; O, göğüslerde (sinelerde) olanı bilir.

    Yani ruhlar, nefsler ve veçhler Allah’a verdikleri yemin misak ve ahdi gerçekleştirmekle vazifeliler. Bu bapta onların üzerlerine aldıkları yemini gerçekleştirmeleri söz konusudur.

    İşte sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, böyle bir olayda Allahû Teâlâ’nın iradesi de devreye giriyor ve bizim irademizden onun da Allahû Teâlâ’ya teslim olması konusunda misak alıyor. Bu, Allah’ın ahdidir. İrademizin Allah’a teslimi, Allah’ın ahdidir. Bizim mutlaka gerçekleştirmemiz lâzım gelen bir husustur. Şimdi biz diyoruz ki: “Allahû Teâlâ bizi Allah’a kul olalım diye yaratmış ve Allahû Teâlâ bunu açıkça üzerimize farz kılmıştır.”
    Yasin Suresinin 60 ve 61. ayetlerinde buyuruyor ki:

    36/YÂSÎN-60: E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).
    Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.

    36/YÂSÎN-61: Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).
    Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.

    “Ey Âdemoğulları! Ben sizlerden ahd almadım mı? Şeytana kul olmayacaksınız diye. Çünkü şeytan size apaçık bir düşmandır. Ve Ben sizlerden Bana kul olacağınıza dair ahd almadım mı? Bu da Sıratı Mustakîm’dir. Sıratı Mustakîm üzerinde bulunmaktır.”

    İşte Allahû Teâlâ’nın bizi yaratmasının arkasında aslî faktör olarak bu emir vardır; Allah’a kul olma emri, şeytanın hegemonyasından kurtulmak, şeytanın hâkimiyetinden kurtulmak ve Allah’a kul olmak. Bu hedefe dayalı olarak yaratılmışız. Allahû Teâlâ sadece bu hedefe yönelenleri sever ve Allah onların dostu olur ama bu hedefe yönelmeyenleri sevmez. Onlar, tagutun yani insan ve cin şeytanların kulu olurlar.


    Fatiha Suresine baktığımız zaman Allah’ın bizi gerçekten kul olarak yaratmak istemesi çok açık bir şekilde ortaya çıkıyor. Çünkü Fatiha Suresinde diyoruz ki (Fatiha Suresi bizim Allah’a müracaatımızdır, Allah’a yakarmamızdır.):

    1/FÂTİHA-1: Bismillâhir rahmânir rahîm.
    Bismillâhirrahmânirrahîm.

    1/FÂTİHA-2: El hamdu lillâhi rabbil âlemîn(âlemîne).
    Hamd; âlemlerin Rabbi olan Allah’adır.

    1/FÂTİHA-3: Er rahmânir rahîm(rahîmi).
    Rahmân’dır, Rahîm’dir.

    Rahmân esması herkes içindir. Rahîm esması ise sadece Allah’a ulaşmayı dileyenleri kapsar. Allahû Teâlâ onun ötesine tesir sahası oluşturmamıştır.
    1/FÂTİHA-4: Mâliki yevmid dîn(dîne).
    Din gününün Malik’idir.

    Din günü, ruhun Allah’a ulaştığı gündür. Dünya hayatını yaşarken kim Allah’a ulaşmayı dilerse, ruhu o kişinin vücudundan ayrılır; seyr-i sülûk isimli bir yolculukla Allah’a ulaşır. Ulaştığı gün din günüdür. Ama aynı zamanda din gününü Allahû Teâlâ kıyâmet günü için de kullanıyor. Aynı zamanda din gününü mürşide tâbî olduğumuz gün için de kullanıyor. Öyleyse Allahû Teâlâ’nın kullandığı bu muhtevada kişinin din gününün sahibi olması, Allah’a kul olmasıyla paralel bir olgudur.

    Yedi tane kulluk söz konusudur. Sadece Allah’a ulaşmayı dileyenler, Allah’a kul olabilirler. Diğerleri olamazlar sevgili kardeşlerim. Öyleyse Allahû Teâlâ’ya bundan sonra ne diyoruz?

    1/FÂTİHA-5: İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn(nestaînu).
    (Allah’ım!) Yalnız Sana kul oluruz ve yalnız Senden İSTİANE (mürşidimizi) isteriz.

    “Yalnız Sana kul oluruz.”

    Öyleyse bütün insanlar bir hedefe dayalı olarak yaratılmışlardır: Allah’a kul olmak. Bunun için yaratıldık; Allah kul olmak için. Ve Kur’ân-ı Kerim’de sadece Allah’a kul olmamız emredilmektedir. İşte onunla iftihar ederiz, onunla büyük mutluluk duyarız ki; biz Allah’ın kuluyuz. Hamd ederiz, şükrederiz ki Allahû Teâlâ bizi yarattı ve kulluğuna kabul buyurdu. Biz Allah’ın kulu olduk. Öyleyse Allah’a kul olmanın muhtevasında Allah’ın bize sevgi duyması, bizim de Allah’a karşı sevgi duymamız söz konusudur. Bakara Suresinin 257. ayet-i kerimesinde Allahû Teâlâ diyor ki:

    2/BAKARA-257: Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilen nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
    Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur, onları (onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete çıkarırlar. İşte onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.

    Allahû Teâlâ: “Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur.” diyor.

    Âmenû olmak sadece Allah’a ulaşmayı dilersek gerçekleşen bir olgudur. Allah’a inanan bir insan Allah’a inanıyor diye Allah’ın kulu olamaz; o mü’mindir. Ama hak mü’min olmamıştır. Hak mü’minler, Allah’a ulaşmayı dileyen mü’minlerdir. Allah’a inananlardan Allah’a ulaşmayı dileyenler! İşte onlar hak mü’minlerdir. Cennete gidecek olan mü’minler hak mü’minlerdir. Allah’a inanmak, bir insanı cennete ulaştırmak için yeterli sebep değildir. Her ne kadar insanlar, “Kalbinde zerre kadar iman olan mutlaka cennete girecektir.” diye bir sözün ardına düşmüşlerse de bu söz, Peygamber Efendimiz (S.A.V) tarafından söylenmemiştir.


    Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir hadisinde diyor ki: “Benim hadislerim gelecekte tartışılacaktır ama o tartışma sırasında Kur’ân’a bakın. Benim hiçbir hadisim Kur’ân’a aykırı olamaz.” Öyleyse Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e baktığımız zaman O’nun oluşturduğu statü içerisinde ne görüyoruz sevgili kardeşlerim? Gördüğümüz şey açık ve kesin: Allah, Allah’a ulaşmayı dileyenleri seviyor. Dilemeyen insan Allah’ın sevgisine muhatap olamıyor, lâyık olamıyor.


    Allah âmenû olanların dostudur. Onları zulmetten nura çıkarır. Çünkü âmenû olan kişi mutlaka 14. basamakta gören, işiten ve idrak eden bir kişi sıfatıyla mürşidine ulaşacaktır. Ve mürşidinin önünde tâbiiyeti gerçekleştirecektir. O zaman kalbin içine iman yazılacaktır. Kişi imanı artan bir mü’min olacaktır. Ama Allah’a ulaşmayı dilemeyen Allah’a inananlar, hak mü’minler değillerdir; mü’minlerdir. Allah’a ulaşmayı dilemedikleri için sadece inancın sahipleridirler ve Allah’a kul olmayan bir insan Allah’ın cennetine giremez.
    Allah’a ulaşmayı dilemeden hiç kimse Allah’a kul olamaz. Yaratılış sebebimiz Allah’a kul olmaktır.


    İşte görüyoruz ki sadece Allah’a ulaşmayı dileyenlerin vücuda getirdiği bir olay söz konusudur. Bu olay (Allah’a ulaşmayı dilemek), bütün insanlar için bir mutluluk kaynağıdır. Çünkü Allahû Teâlâ böyle insanları seviyor, hak mü’minleri seviyor, Allah’a ulaşmayı dileyenleri seviyor. Âmenû olan mü’minleri seviyor ve bu kişi kısa bir süre sonra mürşidine ulaşacaktır, tabiiyetini gerçekleştirecektir. Tâbiiyeti sırasında ruhu vücudundan ayrılacaktır, Allah’a doğru yola çıkacaktır. Neticede de Allah, o kişinin ruhunu mutlaka Kendisine ulaştıracaktır.


    İşte o kişinin ruhu Allah’a ulaştı, seyr-i sülûk tamamlandı. Bu kişi Allahû Teâlâ tarafından 3. kat cennetin sahibi kılındı. Peki, bu hedefe ulaşma işlemini kim yaptı? Biz yapmadık. Allah yaptı sevgili kardeşlerim. Allah bütün insanlardan Allah’a ulaşmayı dileyenleri (sadece onları) Kendisine ulaştırır. Allah’a ulaşmayı dilemeyenleri dalâlette bırakır. Ama dileyenleri mutlaka Kendisine ulaştırır. İşte dilemeyenler dalâlette olanlardır. Allah’ın kulu olmayanlar dalâlettedir. Rad Suresinin 27. ayet-i kerimesinde Allahû Teâlâ bunu söylüyor:

    13/RA'D-27: Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbih(rabbihi), kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî ileyhi men enâb(enâbe).
    Ve kâfirler: “Ona, Rabbinden bir ayet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. De ki: “Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O’na yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).”

    “Allah dalâlette olanları bırakır yani onlarla ilgilenmez. Ama Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerden, dalâlette olanlardan her kim Allah’a ulaşmayı dilerse Allah, onları Kendisine ulaştırır.”

    İşte sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’ın Kendisine ulaştırmak üzere seçtiği kullarından -ki insanların %90’dan fazlası seçilir- sadece Allah’a ulaşmayı dileyenler onlar, Allah’ın bizi yaratma emrine itaat edenlerdir. Bu kişi mürşidine ulaşacaktır, tâbî olacaktır, ruhunu Allah’a ulaştıracaktır. O zaman Bakara Suresinin 257. ayet-i kerimesindeki zulmetten nura ulaşmak söz konusu olacaktır. O kişinin kalbi başlangıçta %100 afetlerden oluşuyordu. Nefsinin kalbi kapkaranlıktı. Afetler, karanlıklarla temsil olunurlar. Ama zulmet dediğimiz bu karanlıkların nefs tezkiyesi yoluyla ve tasfiyesi yoluyla önce yarıya indirilmesi, sonra tamamen yok edilmesi söz konusudur. İşte bu hedefe yönelik olarak Allahû Teâlâ’nın indinde bir farklı dizayn oluşur.


    Bu minval üzere hedefe yürüyoruz. Nefsimizin kalbi, ruhumuzu Allah’a ulaştırdığımız zaman %51 nura kavuşur. Daha sonra nurlar %80’i aşar ve fizik vücudumuzu Allah’a teslim ederiz. Daha sonra nefsimizi Allah’a teslim ederiz; aydınlık %100 olur. İşte Allahû Teâlâ’nın zulmetten nura götürmesi budur. Ama ayet-i kerimenin devamına bakınca, buradaki nurlanma olayının sadece yarıya kadar (%51 nur birikimine kadar) olduğunu anlıyoruz.
    “Allah âmenû olanların dostudur; onları zulmetten nura çıkarır.” Bu, 1. bölümü. Şimdi 2. bölüme geliyoruz: “O kâfirlere gelince onlar da tagutun dostlarıdır. Tagut, onları nurdan zulmete ulaştırır.”
    Nasıl oluyormuş bu iş? Bir kişi ruhunu Allah’a ulaştırdıktan sonra zikirlerinde azalma başlarsa ve bu azalma devam ederse, nefsinin kalbindeki afetlerin yeniden nefsin kalbine yerleşmeye başlamasına sebep olur. Ve kişinin yarıya kadar aydınmış olan kalbi, yavaş yavaş tekrar karanlığa geri döner.
    İşte sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah ile olan ilişkilerinizde Allahû Teâlâ’nın insanları zulmetten nura ulaştırması söz konusudur. Bu ayet-i kerimenin bütününü alırsak, yarıya kadar nura ulaştırması söz konusudur. Eğer kişi bu noktadan sonra Allah’a kul olmaktan çıkarsa, Allah yolundan saparsa, şeytan onu kandırabilirse o zaman bu kişinin kalbi %51 nurdan gene %0’a doğru geri döner. Geri dönüş devam ettiği sürece mutlaka kalbin içindeki nurlar sıfıra ulaşacaktır.
    Öyleyse bir kişi ruhunu Allah’a ulaştırdıktan sonra zikirden vazgeçmemelidir. Bu istikamette o kişi için söz konusu olan şey, Allah’ın emrini gerçekleştirmektir. Görevini yapsaydı, bu kişinin nefsi önce tezkiye olacaktı, %51 nurla dolacaktı. Bu kişi yoluna devam ederse, zikrini bıraktığı yerden aşağı doğru düşmesine müsaade etmeksizin aynı seviyede tutabilmesi veya daha güzeli; yavaş yavaş zikrini arttırabilmesi söz konusuysa, o kişi hiçbir zaman düşmez. Ve ruhunu Allah’a teslim ettikten sonra bir gün fizik vücudunu da Allah’a teslim eder. Devam eder de zikrini artırırsa, daimî zikre ulaşırsa nefsini de Allah’a teslim eder.


    Öyleyse Allah’ın bizi yaratmaktan muradı, ruhumuzu da nefsimizi de veçhimizi de irademizi de Allah’a teslim etmemizdir. Ve Allahû Teâlâ’nın bizi, “İrşada memur ve mezun kılındın.” cümlesiyle irşad makamına tayin etmesidir. İşte iradenin teslimi, bir insanın kulluğunun sonudur; en üst boyuttur. Herkes için ulaşılacak olan merhaleler burada tamamlanır. Ama bu herkesin ötesinde Allahû Teâlâ’nın resûlleri vardır: Veli resuller, kavim resulleri. Allahû Teâlâ’nın resulleri vardır; peygamber resulleri. Onlar bu irade tesliminin de ötesindedirler. Bütün resuller doğmadan evvel seçilirler. Allahû Teâlâ tarafından seçilirler ve bir gün bir olgunluk kademesinden hareketle, onlar sorumluluklarını mutlaka bilecek olurlar. Allahû Teâlâ onları o sorumluluklarını içerisinde değerlendirir.


    Görülüyor ki sevgili kardeşlerim, biz insanlar Allah’a kul olmak için yaratılmışız. Allahû Teâlâ bizi Allah’a kul etmek için yaratmış. Allahû Teâlâ’nın hepinizi en yüksek seviyedeki Allah’ın kulları hüviyetine ulaştırması dualarımızla, dileklerimizle sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz.

  6. #6
    Gayyur nefsin_secdecisi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2008
    Bulunduğu yer
    istanbul
    Mesajlar
    134

    Standart

    yazan bütün kardeşlerime teşekkür ederim...

  7. #7
    Gayyur micromalik - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2007
    Bulunduğu yer
    Kalb
    Mesajlar
    64

    Standart

    @fileci mükemmel bir ispat sunmuşsun. Hala anlamayanın kalp gözü kör demektir.
    "Lezzetleri Tahrip Edip Acılaştıran Ölümü Çokça Zikrediniz."

    Üstad Şöförüne Şöyle dedi ;

    -Üstadı görüp müziği kapatan şöfere-
    Üstad : "Kapatma çalsın. Biz o Ses kabarcıklarına tefekkür ediyoruz." dedi Mübarek...

    Tasavvuf ; Seni Senden Alır, Seni sana sensiz verir.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Allah'ın Yaratma Sanatı
    By kabeaşığı in forum Serbest Kürsü
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 19.12.13, 11:06
  2. Genişleme Neden İslam (Neden ALLAH C.C'e inanmalıyız? )
    By vertyucek in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 09.08.13, 02:10
  3. Neden İslam (Neden ALLAH C.C'e inanmalıyız?)
    By vertyucek in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 03.10.12, 23:23
  4. Allah Şaşırtmasın İİfadesini Kullanmak Doğru mudur. Allah İnsanı Şaşırtır mı?
    By Asrisaadete-Hasret in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 10.08.08, 10:18
  5. Evlilik İnsanı Allah'a Yaklaştırmalı
    By Yeni Said in forum İslam'a Göre Kadın ve Aile
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 07.09.07, 11:14

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0