“Tolerans” veya “hoşgörü” diye de ifade edilen ve dinimizde güzel ahlâktan olan müsamahayı; “dinî esaslardan taviz verip fedakârlık etme” şeklinde anlamak doğru değildir. Zira hukukullahtan, hukuk-u umumiyeden taviz vermeye ve müsamaha göstermeye kimsenin salahiyeti yoktur.

Evet, müsamaha (tolerans) sözü, birinin şahsi hatalarını yüzüne vurup utandırmadan, başkalarının yanında onu mahcub etmeden, sabır ve anlayışla kusurunu telafi etmesine imkân sağlamak manasına gelir ki; bu, güzel ahlâktan olup şahsî hukuka bakar.


Nitekim Hazret-i Aişe validemiz, Efendimizin müsamahasını anlatırken şahsî hiçbir mes’elesinden, uğradığı zararlardan dolayı kimseleri incitmediğini, kimseden intikam almaya kalkmadığını belirttikten sonra der ki:


“Allah’a ait bir hak ayaklar altında çiğnenirse onu hiç affetmez, hemen o kimseden Allah adına intikam alırdı.” (Müslim, Fedail, 79)


Diğer bir rivayette de Peygamberimiz (A.S.M.) şöyle buyuruyorlar:


“Bid’at ve kötülüklere yol açıp doğru yoldan sapıtan önderlerden ümmetim için endişeleniyorum.”

(Tirmizi, Fiten 51; Ebu Davud, Fiten 1; İbn-i Mace, Fiten 9)

Bir din adamının bid’alar içinde bulunması şöyle dursun, başkasının kendisi hakkında sû’-i zanda bulunmasına sebebiyet verecek hallerden şiddetle kaçınması icab eder.


Bilhassa bir cemaat namına umuma görünüp, o cemaatı ittiham altına bırakacak olan yanlış ve hatalı hareketlerde bulunmanın; cemaatın şahs-ı manevîsine zarar vereceğini hatırlatan Bediüzzaman Hazretleri diyor ki:

«Bu zamanda, hususan kırk-elli sene sonra seyyie, fenalık işleyenin üstünde kalmaz. Belki milyonlar nüfus-u İslâmiyenin hukuklarına tecavüz olur. Kırk-elli sene sonra çok misalleri görülecek.» (Hutbe-i Şamiye sh:55)
UMUMİ HUKUKA TECAVÜZ HOŞGÖRÜLEMEZ

Risale-i Nur eserlerinde afv ve müsamaha, şahsî ve umumî haklara göre değerlendirilir. Şahsî haklarda afv ve müsamaha güzel karşılanırken; umumî haklarda afv, zâlime yardım mânasında vasıflanıp deniliyor ki:
«Bu asırdaki ehl-i İslâmın fevkalâde safderunluğu ve dehşetli canileri de âlicenabane affetmesi ve birtek haseneyi, binler seyyiatı işleyen ve binler manevi ve maddi hukuk-u ibadı mahveden adamdan görse, ona bir nevi tarafdar çıkmasıdır. Bu suretle ekall-i kalil olan ehl-i dalalet ve tuğyan, safdil tarafdar ile ekseriyet teşkil ederek, ekseriyetin hatasına terettüb eden musibet-i ammenin devamına ve idamesine, belki teşdidine kader-i İlahiyeye fetva verirler; biz buna müstehakız derler.
Evet elması bildiği (âhiret ve iman gibi) halde, yalnız zaruret-i kat’iye suretinde şişeyi (dünya ve mal gibi) ona tercih etmek ruhsat-ı şer’iye var; yoksa küçük bir ihtiyaçla veya heves ile veya tama’ ve hafif bir korku ile tercih edilse, eblehane bir cehalet ve hasarettir, tokada müstehak eder. Hem âlicenabane affetmek ise yalnız kendine karşı cinayetini affedebilir. Kendi hakkından vazgeçse hakkı var; yoksa başkalarının hukukunu çiğneyen canilere afuvkârane bakmağa hakkı yoktur, zulme şerik olur...» (Kastamonu Lâhikası sh:25)
Evet «Ferd mütekellim-i vahde olsa, müsamahası ve fedakârlığı amel-i sâlihtir; mütekellim-i maal-gayr olsa hıyanettir, amel-i talihtir.» (Mektubat sh: 477)
Demek ki hukuk-u âmmeye ve ahkâm-ı diniyeye taalluk eden suç veya haklarda müsamaha ve afv olamaz. Zâlimlerin zulmü hukukta affedilmediği gibi, itikadiyatta da küfür cinayetinin affedilmiyeceği şöyle izah ediliyor:
«Nasıl bin masumların hukukunu çiğneyen bir zâlimi cezalandırmak ve yüz mazlum hayvanları parçalayan bir canavarı öldürmek, adalet içinde mazlumlara bin rahmettir. Ve o zâlimi affetmek ve canavarı serbest bırakmak, birtek yolsuz merhamete mukabil yüzer biçarelere yüzer merhametsizliktir. Aynen öyle de: Cehennem hapsine girenlerden olan kâfir-i mutlak, küfrüyle hem esma-i İlahiyenin hukukuna inkâr ile tecavüz; hem o esmaya şehadet eden mevcudatın şehadetlerini tekzib ile hukuklarına tecavüz ve mahlukatın o esmaya karşı tesbihkârane yüksek vazifelerini inkâr etmekle hukuklarına tecavüz ve kâinatın gaye-i hilkati ve bir sebeb-i vücudu ve bekası olan tezahür-ü rububiyet-i İlahiyeye karşı ubudiyetlerle mukabelelerini ve âyinedarlıklarını tekzib ile hukukuna bir nevi tecavüz ettiği haysiyetiyle öyle azîm bir cinayet, bir zulümdür ki affa kabiliyeti kalmaz.» (Şualar sh: 230)
Evet «Kâfir ve münafıkların Cehennem’de yanmalarını ve azab ve cihad gibi hâdiseleri kendi şefkatına sığıştırmamak ve tevile sapmak, Kur’anın ve edyan-ı semaviyenin bir kısm-ı azîmini inkâr ve tekzib olduğu gibi, bir zulm-ü azîm ve gayet derecede bir merhametsizliktir.
Çünki masum hayvanları parçalayan canavarlara himayetkârane şefkat etmek, o biçare hayvanlara şedid bir gadir ve vahşi bir vicdansızlıktır. Ve binler müslümanların hayat-ı ebediyelerini mahveden ve yüzer ehl-i imanın sû-i akibetine ve müdhiş günahlara sevkeden adamlara şefkatkârane tarafdar olmak ve merhametkârane cezadan kurtulmalarına dua etmek, elbette o mazlum ehl-i imana dehşetli bir merhametsizlik ve şeni’ bir gadirdir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 75)
O halde afv ve müsamahanın amel-i sâlihten sayıldığı makamları olduğu gibi, meşru olmayıp mes’uliyet getiren kısmı da vardır. Bu kısımları da şeriat tayin eder ve etmiştir.
BİD’ALARA MÜSAMAHA CAİZ DEĞİLDİR

İşte bu ve buna benzer daha pekçok şiddetli ifadeler, müsamahanın caiz olmayan kısmını apaçık şekilde bildirir. Bir müslümanın yaşayışına örnek tutacağı tek hayat yolu da şöyle nazara veriliyor:
«Sünnet-i Seniye, edebdir. Hiçbir mes’elesi yoktur ki, altında bir nur, bir edeb bulunmasın! Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:
اَدَّبَنِى رَبِّى فَاَحْسَنَ تَاْدِيبِى Yani: “Rabbim bana edebi, güzel bir surette ihsan etmiş, edeblendirmiş.” Evet siyer-i Nebeviyeye dikkat eden ve Sünnet-i Seniyeyi bilen, kat’iyyen anlar ki: Edebin enva’ını, Cenab-ı Hak habibinde cem’etmiştir. Onun Sünnet-i Seniyesini terkeden, edebi terkeder. بِى اَدَبْ مَحْرُومْ بَاشَدْ اَزْ لُطْفِ رَبْkaidesine mâsadak olur, hasaretli bir edebsizliğe düşer.» (Lem’alar sh: 54)
NETİCE
Kur’anda; kâfir, münafık, fâsık ve onlara benzer insanlara bakan: (4:89), (9:23, 73), (58:22), (60:1, 2) ve emsali pek çok âyât vardır. Bu âyetler mezkûr evsaftaki insanlara dostluğu yasakladığı gibi makamlarına göre onlara muhalefet etmeyi de ihtar eder. Yani dinimizde memduh olan müsamaha ve afv, liyakata göredir, mutlak değildir. Bu liyakatı da ancak büyük imamlar tayin ederler ve etmişlerdir. Şahsî anlayış ve meyillere göre ve tevillerle hareket edilemiyeceği de zâhirdir.
Bahsimiz münasebetiyle, birkaç hadîs meallerini, zamanımızın bid’atkâr hâdiselerine çok ciddi baktığı cihetle; ibret, teyakkuz ve lâkaydlıktan kurtulmakla, vazife şuuru ve mes’uliyetine sahib olmak makamında aşağıya alıyoruz:
«Sizden kim (sünnetimize uymayan) bir münker görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse, lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse, kalbiyle buğzetsin. Bu kadarı, imanın en zayıf mertebesidir
[Ebu Davud; Melahim 17, (4340); Müslim, İman 78, (49); Ebu Davud; Salât-ül İydeyn 248, (1140); Tirmizî, Fiten 20, (4013)]
«Benden önce Allah’ın gönderdiği her peygamberin mutlaka ümmetinden havarileri ve arkadaşları olmuştur. Bunlar onun sünnetiyle amel ederler, emirlerini de yerine getirirlerdi. Sonra bu peygamberlerin ardından öylesi kötüler zuhur etmişti ki; yapmadıklarını söyleyip, kendilerine emredilmeyeni de yapmışlardır. Kim bu güruhla, eliyle mücahede ederse mü’mindir. Kim onunla diliyle mücahede ederse, o da mü’mindir. Kim de onlarla kalbiyle mücahede ederse, o da mü’mindir. Bunun gerisinde, artık zerre miktar iman yoktur.»
Açıklama: İşlenen bir kötülük (münker) karşısında, mü’min, şartlara göre mutlaka bir tavır alacaktır. Eliyle müdahale ettiği taktirde halledebileceği, müessir olabileceği bir durumsa eliyle; sözle faydalı olabilecekse diliyle müdahale edecektir. Her ikisi de fayda vermeyecek bir durumda ise, kalben buğzederek tarafdar olmadığını belirtecektir. Bunu da yapmazsa, o münkeri hoş görüyor demektir. Bu, elbette imanla bağdaşmaz. [Müslim, İman 80, (50)]
«Yine İbnu Mes’ud (Radıyallahu Anh) anlatıyor. Hz. Peygamber (Aleyhissalâtü Vesselâm) buyurdu ki: “İsrailoğulları bir kısım günahlar işlemeye başlayınca, âlimleri onları bu işlerden men’ettiler. Ancak onlar dinlemediler, vazgeçmediler. Zamanla âlimler de onlarla oturmaya, dayanışmaya ve beraber içmeye başladılar. Allah da bunun üzerine, berikinin dalaletini öbürüne katarak, biriyle diğerinin küfrünü artırdı. “Davud’un ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle onları lanetledi…» (Maide 78)
Sonra ayakta bulunan Resulullah (Aleyhissalâtü Vesselâm) oturarak sözünü tamamladı: “Hâyır, nefsimi kudret elinde tutan Zât’a yemin ederim, onları hak adına kötülüklerden men’etmezseniz (siz de rızaya eremezsiniz.)”» [Ebu Davud, Melahim 17, (4336); Tirmizî, Tefsir, Maide (3050), ibnu Mace, Fiten 20, (4006)]
Kays İbnu Ebî Hâzım anlatıyor: «Hz. Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) Cenab-ı Hakk’a hamd ü senadan sonra buyurdu ki: “Ey insanlar! Sizler şu âyeti okuyor ve fakat yanlış anlıyorsunuz: "Ey iman edenler, siz kendinize bakın. Doğru yolda iseniz, sapıtan kimse size zarar veremez." (Maide 105). Biz Hz. Peygamber (Aleyhissalâtü Vesselâm)ın: "İnsanlar, zâlimi görüp elinden tutmazlarsa (mani’ olmazlarsa), Allah’ın, hepsine ulaşacak umumi bir belâ göndermesi yakındır" dediğini işittik.” Keza ben, Resulullah (Aleyhissalâtü Vesselâm)ın: "İçlerinde kötülükler işlenen bir cemiyet, bu kötülükleri bertaraf edecek güçte olduğu halde seyirci kalır, müdahale etmezse, Allah’ın hepsini saran umumi bir belâ göndermesi yakındır" dediğini işittim.”» [Ebu Davud, Melahim 17, (4338); Tirmizî, Tefsir, Maide (3059), Fiten 8 (2169); İbnu Mace, Fiten 20 (4005)]
Urs İbnu Amîre el-Kindî (Radıyallahu Anh) anlatıyor:
«Hz. Peygamber (Aleyhissalâtü Vesselâm) buyurdular ki: “Yeryüzünde bir kötülük işlendiği vakit, ona şâhid olan bunu takbih ederse (kötü olduğunu teyid ederse), o kötülüğü görmemiş gibi zararından kurtulur. O kötülüğe şâhid olmadığı halde, işittiği zaman memnun kalan kimse, sanki şâhid olmuş gibi manen zarar görür.”» [Ebu Davud, Melahim 17, (4345).» (Kütüb-ü Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c:2 sh:375-380, Akçağ Yay., 1988 Ankara)]
Bu beyan olunan hakikatlar gibi pek çok şer’î ölçüler müvacehesinde: Fâsıkların fısk u sefahetlerine müsamaha namı altında yapılan onlarla ihtilat ve lehte telkinlerin neticesi, oldukça düşündürücüdür...

http://www.ittihad.com.tr/index.php?...=140&Itemid=30