Yahudinin muharref Tevratlarında vaadedilmiş toprakların olduğu,bunlarında bu batıl emir ve muharref vaad uğrunda canlarını,mallarını,kısacası herşeylerini bunun uğrunda feda ettiklerini herkes bilir.

http://www.siyonizm.net/vaadedilmis_topraklar.htm

Ali Küçük hocaefendinin Besair-ul Kur'an Tefsirinden nakledecegim yer ise kıyaslamadır..
.................................................. .........................................

Velyevmilmev'ud.

“Va’dedilmiş güne/Söz verilen kıyâmet gününe andolsun”(Buruc-2)

Bir de Yevm-i Mev'ûd’a yemin olsun ki! Mü’minlere vaadolunmuş, kâfirlere ise vaîd olunmuş o kıyâmet gününe, o din gününe, ceza gününe yemin olsun ki! İmtihan konumundaki semânın parça parça olacağı, yıldızların, burçların yerlerinden sökülüp sağa sola atılacağı, dağların yerinden sökülüp yürütüleceği, hâsılı kâinatın imtihan konumundan hesap-kitap konumuna geçirileceği güne yemin ediyor Rabbimiz.

Yahudilerde “Arz-ı Mev’ûd” diye bir kavram var. Onlar güya kendileri için vaadedilmiş, teklif edilmiş bir arza, bir toprak parçasına koşarlar. Filan yer sizindir! Size vaadedilmiştir derler ve ona sa’y eder, ona koşar, onu elde etme adına çırpınırlar. Bugünkü Filistin toprakları ve çevresini de içine alan bir toprak parçası için sa’y eder Yahudi. Yahudi’nin kıblesi ve hedefi budur. Bütün plan ve programını bunun için yapar. Arz-ı Mev'ûd’u elde etme adına yeryüzünde hiçbir Yahudi kalmasa, babamla bile evlenirim! der Yahudi kızı. Kur’an’ın ifadesiyle “Ahlede ile’l arz” olmuştur Yahudiler. Yani toprakla bü-tünleşmişler, arza çakılıp kalmışlar, tüm plan ve programlarını dünya adına yapan materyalist olmuşlardır.

Ama Yahudi’nin bu “Arz-ı Mev’ûd”una mukabil Müslüman için “Yevm-i Mev’ûd” kavramı vardır. Müslümanın hedefi, Müslümanın kıblesi Yevm-i Mev'ûd’dur. Müslümanın kıblesi öyle arzla, büyük topraklarla, dünyayla beraberlik değil, Yevm-i Mev’ûd’la beraberliktir. Müslüman, tüm plan ve programını dünya adına, dünyanın toprak parçası adına, dünyada kalıcı şeyler adına değil, Yevm-i Mev’ûd adına, âhireti kazanma adına yapar. Müslüman, materyalist değildir. Onun bütün hedefi Yevm-i Mev’ûd’u kazanmak, Yevm-i Mev’ûd’da mutluluğu elde etmektir. Müslüman, âhireti için çırpınır. Yaptıklarının neticesini sadece burada değil Yevm-i Mev’ûd’da görmek ister. Bedir’de şehit olanlar zaferi görmediler. Uhud’da şehit olanlar da Mekke’-nin fethini görmediler. Ama ne gam, onların derdi zaten Yevm-i Mev’ûd’du, cennetti.

Mü'minler Yevm-i Mev’ûd için koşarlar. Mü’minler hayatlarının her bir döneminde:

“Kesinlikle bilesin ki âhir senin için ûlâdan daha hayırlı olacaktır.”
(Duha 4)

Hedefinin gerçekleşmesini isterler. Rabbimizin âhiret, âhir, yani bir sonraki durumu senin için ûlâ’dan, birinciden, bir sonraki durumundan daha hayırlıdır. Ey peygamberim, senin için her gelecek bir öncekinden daha hayırlı olacaktır. Bir önceki durumuna, bir önceki konumuna göre bir sonraki durumun senin için daha güzel, daha hayırlı olacaktır. Baban sen doğmadan önce öldü, senin için hayır oldu. Mekke’de işkence çektin, hakkında hayır oldu. Vatanından sürüldün, hayır oldu. Medine’ye hicret ettin, hayır oldu, orada devletini kurdun hayır oldu. Sonra Mekke’yi fethettin, hayır oldu. Sonra vefat edip Makam-ı Mahmud’a ulaştın hayır oldu, hayır oldu, hayır oldu… Sonu hayırlı olan bir hayatın sahibisin sen, deniyordu Rasulullah Efendimize. İşte mü’minin hedefi budur. Hayırlı bir hayat yaşayarak, sonraki her gün, sonraki her saat bir öncekinden daha hayırlı, daha güzel Müslümanlık yaşayarak Yevm-i Mev’ûd’u kazanıp, Allah’ın izniyle cennete ulaşmak. Bu hayatta mü’minin en büyük hedefi işte budur. Yahudi, Arz-ı Mev’ûd adına, dünya adına, dünyadaki bir toprak parçası adına sa’y ederken, Müslüman bunun için sa’y eder.

“Gevşemeyin, üzülmeyin, inanmışsanız, mutlaka siz en üstünsünüzdür.”(Al-i İmran-39)

âyetinde anlatılan üstünlük de Yevm-i Mev’ûd’daki üstünlüktür. Eğer mü’min iseniz gelecek günde, Yevm-i Mev’ûd’da mutlaka üstünsünüz. Dünya da mağlup olsanız, dünyada kaybetseniz, dünyayı tümüyle kaybetseniz bile üstün olan sizlersiniz. Bir peygamber gibi kavminiz tarafından testereyle belinizden biçilseniz bile galip olan sizsiniz. Çünkü şurasını hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız ki, kâr ya da zarar dünya hesabına göre yapılmaz. Galibiyet ya da mağlubiyet, üstünlük ya da alçaklık, kâr ya da zarar dünya hesabına göre değil, âhiret hesabına, cennet ve cehennem hesabına göre yapılır. Öyleyse ey Müslümanlar! Ey inananlar! Kârınızı, zararınızı, üstünlüğünüzü, alçaklığınızı, galibiyetinizi, mağlubiyetinizi dünya hesabına göre yapmayın. Dünyada mal, mülk sahibi olunca, dünyada zafere ulaşınca, dünyada filan ya da falan makama gelince kazandık zannetmeyin. Dünyayı kazanınca, arzla bütünleşince, arzdan bir parça elde edince, çok paraya sahip olunca sakın kazandık zannetmeyin. Şunu kesinlikle bilin ki, bir kişi dünyada neye sahip olursa olsun, hangi mülke, hangi makama, hangi saltanata sahip olursa olsun, îman etmemişse, âhi-ret adına sa’y edip cenneti kazanmamışsa kesinlikle kaybetmiştir.

Öyle değil mi? Âhireti hayattan kaldırsanız neye yarar bu dünya? O halde madem ki Rabbimiz din gününe, Yevm-i Mev’ûd’a, randevu gününe yemin ediyor, öyleyse din gününü, din gününün hesabını, kitabını sürekli zihinlerimizde canlı tutmak, din gününe hazırlık yapmak zorundayız. O gün vaadedilmiştir ve mutlaka gelecektir. Allah asla vaadine ters düşmez. O gün mutlaka gelecek ve tüm yaptıklarımızdan hesaba çekileceğiz. Kimi kabullenmişsek? Kimi reddetmişsek? Neyi istemiş, neden kaçmışsak? Neye inanmış, nasıl bir hayat yaşamışsak? Ne yapmış, ne etmişsek onu mutlaka o günde göreceğiz...