+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 9 ve 9

Konu: Fikih ve Tasavvuf İlişkisi

  1. #1
    Müdakkik Üye Melis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2009
    Bulunduğu yer
    Alem-i ervah
    Yaş
    35
    Mesajlar
    980

    Standart Fikih ve Tasavvuf İlişkisi

    Fıkıh ve Tasavvuf İlişkisi
    Dr. İsmail KÖKSAL
    Giriş
    Tasavvuf çevrelerinde yaygın olan uzlaşmacı bir yoruma göre; "Cibril hadisi"(1) olarak da bilinen hadisin belirlediği çerçeve içinde "İman nedir?" sorusuyla alâkalı olarak Kelâm ilmi, "İslâm nedir?" sorusuyla ilgili olarak fıkıh ilmi, "İhsan nedir?" sorusuyla ilgili olarak da tasavvuf ilmi ortaya çıkmıştır.(2)

    İslâm ilimleri tarihinden anladığımıza göre İslâm'ın ilk devirlerinde, İslâm'ın hükümleri yazılı değildi ve ilmî bir tarzda düzenlenmemişti. Bu hükümlerin ibadete, itikada ve muamelata ait olanları hatırda tutuluyor ve ezberleniyordu. Fakat çok geçmeden din işleri ile, onlara ait şer'i hükümler bir ilmî metot dairesinde toplanmıştı. Tedvin işinin başlaması üzerine ilim adamları önce amelî ilimle, yani zâhiri hükümlerle alâkalı olanlarla uğraşmış, bu sebepten fakihler, İslâm Hukuku ve fıkıh usulü hakkında eserler ve risaleler yazmışlar, sonra Kelâm İlmiyle ilgilenmişler ve onun meselelerine dair eserler vermişlerdi. Velhasıl Kur'ân-ı Kerim ve hadis-i şerife bağlı olan ilimlere ehemmiyet vermişlerdi. Fakat bu ilmî durumu ele alanlar, yalnız fakihler değillerdi. Mutasavvıflar da, şer'i hükümlerin fıkıh gibi zâhiri ile değil, bu hükümlerin bâtını ile ilgilenerek aynı şekilde hareket etmişler, fukahanın yazdıkları eserlere, söyledikleri sözlere ve tuttukları mezheplere bakarak, kendi riyazetlerini, zevklerini, ruhî hayatlarını, kalbi tasfiye ve nefsi tezkiyeyi, velhasıl dinî bütünleştirmeyi gözeten hâllerini tanzim eden bir ilme muhtaç olduklarını anlamışlardı. Bu yüzden zahidlerin zühdü, âbidlerin ibadeti, fakirlerin fakrı gibi amelî esaslara dayanan İslâm ruh hayatı, ilmî bir mahiyet almıştı. Bunun sonucunda kendine göre metodu, meslek ve meşrebi, konuları ve kaideleri, ıstılahları ve mezhepleri bulunan tasavvuf ilmi ortaya çıkmıştı. Bu ilmin erbabı mutasavvıflardı ve bu yolda söz söylemek onların hakkıydı.(3)

    Böylece şeriat ilmi birbirinden ayrı iki ilme ayrılmıştı: Biri ibadetlerden, muamelelerden bahseder, umumi hükümler verir ve fukaha ve müftüler tarafından idare olunurdu. Diğeri murakabe, muhasebe, riyazet, mücahede, hâl ve makam ve bunlara ait her şeyden bahseden ilimdi. Bu da bâtın ilmi ya da tasavvuftu.(4)
    Fakihler, kitaplar yazarak Kur'ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerden çıkardıkları hükümleri kaydetmişler, mutasavvıflar da eser yazarak yaşadıkları vecd ve keşfettikleri hakikatleri kaydetmişlerdi. Fakat fukahanın fıkhı ile mutasavvıfların tasavvufu metod ve konuları bakımından birbirinden ayrıydı. Ayrılığın sebebi, fıkhın ibadetlere, âdetlere ve muamelelere ait zâhirî hükümlerle meşgul olması, yani insanın dış hayatını düzenleyen ilim olması, buna karşılık, tasavvufun ruhu terbiye etmek, kâlbi tatmin etmek, kısaca içe ait yönü düzenleme ilmi olmasıdır. Elhasıl şeriat ilmi iki ilim olmuştu. Biri insanın ibadetler için nasıl temizleneceğini, namazı nasıl kılacağını, zekatı nasıl vereceğini, sonra muamelatta hangi esaslara riayet edeceğini, alışveriş, feraiz, kısas meselelerini nasıl halledeceğini ve bütün bu işleri nasıl düzenleyeceğini anlatıyor; diğeri kâlp ve nefsle, bâtın işleriyle meşgûl oluyor, bâtınî amellerin mahiyetini anlatıyor ve bu bakımdan kemâle ermenin yolunu gösteriyordu. Onun için mutasavvıflar kendilerini hakikat erbabı, başkalarını da zâhir erbabı veya rüsûm ulemâsı olarak tanımışlardır. Böylece tasavvuf; konusu, metodu ve hedefi olan bir ilim olarak ortaya çıkmış ve mutasavvıflar onun hususiyetlerini izah eden eserler yazmışlardır. Muhasibi (243/857) Vesaya'yı, Riâye'yi ve Muhabbet Üzerinde Bir Fasıl'ı; Kelâbâzi et-Taarruf li-Mezhebi Ehli't-Tasavvuf'u, Tûsi el-Lüma'ı; Ebu Talib Mekkî Kutü'l-Kulûb'u; Kuşeyri (465/1072) ise Risale'yi yazmıştır. Bunların içinde nefsi hesaba çekmek ve terbiye etmek gibi tek mevzular üzerinde eserler verenler de bulunduğu gibi, çeşitli konular üzerinde yazanlar da bulunuyordu. Sonunda İmam Gazalî (505/1111) gelip muazzam eseri İhyâu Ulumi'd-din'i yazarak tasavvuf yolunun bütün edep ve erkânını anlatmış, ıstılahlarını ve işaretlerini izah etmiş ve böylece tasavvuf bir ibadet yolu olmakla kalmayarak muntazam ve bağımsız bir ilmî disiplin olmuş, daha önce bu ilim; tefsir, hadis, fıkıh, usul ve Kelâm çerçevesi içinde kaldığı hâlde artık o da bunların yanında varlığını kabul ettirmişti.(5)

    Mutasavvıfların, ilmi, fakihlerinkinden ayrı olmakla ve fakihleri zâhir ehli sayarak onların ilmini tasavvufa göre ikinci plânda görmekle birlikte, onların ilminden tam manasıyla faydalanıyorlardı. Onun için Sühreverdî Avarifü'l-Maarif adlı eserinde tasavvuf ilimlerinin doğuşunu, mutasavvıfların takva esasını gönüllerine yerleştirmelerine ve dünyanın gelip geçici alayişlerinden yüz çevirmelerine atfederek, gönülleri için ilim çağlayanlarının çağladığını ve onların nakil ve akıla istinat eden her ilimden hisse sahibi olduklarını, ibadetlere ait zâhir hükümleri öğrenerek bunlarla amel ettiklerini, sonra diğer din âlimlerinden ayrılarak kendilerine mahsus bir ilimle temayüz ettiklerini, bu ilmin tasavvuf ilmi olduğunu, dinin kaidelerini ve esaslarını araştırmakta derinleşerek dinin hakiki manasını anlayan zâhid ve müttaki âlimlerin bu manaya erdiklerini ve bununla tam itikat ve teslimiyete kavuştuklarını, esasen dinin de, insanın Rabb'ine sahih itikat içinde yaşamak olduğunu anlatır.(6)

    Ve bu mektub sevdamın bir dilekçesi sana

    Bu harfler gözyaşlarımın tek şahidi şimdi.


    Harflerimi bağışla, sevdamı mazur gör, ümmetine hoş gör bizi…


  2. #2
    Müdakkik Üye Melis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2009
    Bulunduğu yer
    Alem-i ervah
    Yaş
    35
    Mesajlar
    980

    Standart

    Fıkıh ve Tasavvuf İlişkisi-2
    Dr. İsmail KÖKSAL

    Fıkıh
    Fıkıh, kişinin hak yetki ve yükümlülüklerini bilmesinin ilmidir.(7) İslâm dininin dünya yönetimi ve kişiler arası ilişkileri düzenleyen, devlet yönetimine dair temel ilkeleri içeren kaidelerinin tümüdür. Şeriat ve şeriat hukuku da denir.( Genel olarak ibadet, muamelât ve ukubâttan bahseder.(9)

    Tasavvuf
    Tasavvuf arapça yün giymek anlamında bir kelimedir. Kul ile (c) arasında ihsan olayının gerçekleşmesi veya kulun ihsan vasfını kazanmasının yollarını gösteren bir ilimdir. Bâtınî fıkıh da denir. Tasavvufun binden fazla tarifi yapılmıştır. Her sûfî içinde bulunduğu hâle göre tasavvufu tarif etmiştir. Biz, "Kur'ân-ı Kerim'i Hz. Peygamber (s) gibi yaşamaya çalışmak" şeklinde tanımlayabiliriz.(10) Erzurumlu İbrahim Hakkı'ya göre ise Tasavvuf bir ilimdir ki Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarından ve ona nasıl erişileceğinden bahseder. Kulu, bu ilmi öğrenmeye sevkeden sevgisidir. Kâlbinden 'dan gayrısını temizleyen sûfî(11) bu ilmi öğrenir. Kişinin 'tan başkasına olan sevgiyi kâlbinden atması ve gönlünü yalnız Cenab-ı Hakk'ın muhabbetine bağlamasıdır. Ehl-i Sünnet ve Cemaat üzere itikadını tashih edip Hz. Peygamber'in (s) sözlerine, hareketlerine ve ahlâkına uyup izinden gitmektir. Bir başka tanımla kötü ahlâkını değiştirip en güzel ahlâkı benimsemek(12), daimi ve içten gelen bir duygu ile 'ın zikrine devam etmek ve bu yolla onun huzuruna varmaktır.(13) Tasavvuf, İslâm dininin, daha çok ahlâkî kurallarından bahseden, kişinin insan-ı kamil olmasını ve dolayısıyla toplumun olgun bir toplum olmasını amaçlayan bir sistemdir.(14) Daha çok takip edilecek ve uygulanacak yöntem manasındadır.(15) Yapılan tariflerde, sûfînin mizaç ve meşrebi, sosyal durumu, aynı zamanda önceki hayatı da etkili olmuştur.(16)

    Tasavvuf ilmi, Müslümanlar arasında sonradan vücuda gelen şer'i ilimlerdendir. Bu ilmin esası şudur: Sûfîler tarafından tutulan yol (tarikat) bu ümmetin selefi, yani Sahabe ve Tabiin'in büyükleri ve bunlardan sonra gelenler tarafından espirisi ve özü itibarıyle bir hak ve hidayet yolu olarak daimi sûrette kabul edilegelmiştir. Tasavvuf ilminin İslâm'daki kökü de şudur: Devamlı ibadet etmek, her şeyden alâkayı keserek 'a yönelmek, dünyanın süs ve âlâyişinden yüz çevirmek, herkesin itibar ettiği mal, mevki ve şehvet gibi maddî menfaatlere sırt çevirmek (zühd), ibadet etmek için halktan ayrılarak tenha bir yere çekilmek (halvet). Sahabe ve ilk çağlardaki Müslümanlar genelde bu şekilde ibadet ederlerdi.(17)

    Bu sebepten Horasan'ın Nişabur şehrinden olan büyük mutasavvıf İbrahim Nasrabadî (367/984) şöyle der: "Tasavvufun aslı kitap ve sünnete yapışmak, heva ve bid'atleri terketmek, meşayihe hürmet, halkın kusurunu bağışlamak, dostlarla iyi geçinmek ve hizmetlerini görmek, güzel ve ahlâklı olmak, evrâd ü ezkâra devam etmek, ruhsat ve tevilleri terketmektir."(18)

    Tasavvufa göre "Umulur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için daha hayırlıdır,"(19) âyeti gereği belâlar sabırla karşılanmalı ve kadere rıza gösterilmelidir. Nitekim Mevlâna Celâleddin-i Rumi'ye "Tasavvuf nedir?" diye sorulunca; "Üzüntü geldiğinde kâlpte sevinç bulmaktır," diye cevap vermiştir.(20)

    Ve bu mektub sevdamın bir dilekçesi sana

    Bu harfler gözyaşlarımın tek şahidi şimdi.


    Harflerimi bağışla, sevdamı mazur gör, ümmetine hoş gör bizi…


  3. #3
    Müdakkik Üye Melis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2009
    Bulunduğu yer
    Alem-i ervah
    Yaş
    35
    Mesajlar
    980

    Standart

    Fıkıh ve Tasavvuf İlişkisi-3
    Dr. İsmail KÖKSAL

    Fıkıh-Tasavvuf İrtibatı
    İslâm Hukuku'na fıkıh veya fıkh-ı amelî, akaid ve kelâma fıkh-ı itikadî, tasavvufa da fıkh-ı bâtınî veya vicdanî denir.(21) Fıkıh kitapları, genelde maddî temizlik konusuyla başlar, çok nadir olarak temizliğe eşlik etmesi gereken kâlbi duyguların tanzimini ve sonra namaza başlanılmasını ele alır. Namazın şartları, erkânı, farzları, vacipleri, mekruhları ve müfsidleri gibi konuları ele alırken, bu konulara paralel takdim edilmesi gereken huşu ve onu kazanma yolu ve faktörlerine değinilmez. Hâlbuki fıkıh temel İslâmî ilimlerden birisidir.

    Bu konuda fıkhı tamamlayan ilim hangisidir? Şüphesiz bu tasavvuftur. Çünkü manevî konular onun sahasına girer ve böylece ihlas, onu kazanmanın yolu ve benzeri gibi bâtınî konularda fıkha yardım eder. Hatta fıkhî ahkâmı terketmeme kabiliyetini insana o verir. Bu ahkâm da tatbik edilmeyince insan kemâle eremez. 'da, fiilerinde, sıfatlarında ve nihayet ahkâmında fani olma, mutasavvıfların bahsettiği konulardandır. Marifetullahdaki zevkin en normal sonucu, ahkâm-ı ilâhiyyeye tam sarılmaktır.(22) Fıkıh İslâm'ı bilmek ve anlamaksa, tasavvuf da bunu yaşamak va bazan da anlatmaktır.(23) Bu noktada tasavvufa karşı çıkanların ne kadar yanıldıkları ortaya çıkmaktadır. Sanıyorlar ki, seyr u sülûk ahkâm-ı ilâhideki tatbikatı sekteye uğratır ve hâlel getirir. Hâlbuki bu imkânsızdır. Çünkü Cenab-ı , Hz. Peygamber (s)'e "Biz sana şeriati verdik, ona tam ittiba et ve cahillerin yoluna uyma"(24), buyurmaktadır. Bu sebepten Cüneyd şeriatin hükümlerinde aksaklık göstererek 'a vasıl olmaya çalışan bir grub hakkında, "Evet vasıl oldular, yalnız 'a değil cehenneme." demiştir. Aynı nedenle fukaha eskiden "kim ki fıkıh öğrenir de tasavvufu bilmezse fasık olur, kim tasavvufu öğrenir de fıkhı bilmezse zındık olur ve kim de her ikisini birleştirirse ehl-i tahkik olur."(25) demişlerdir. Tasavvuf fıkhın bir mükemmili olarak gereklidir. Fıkıh ise tasavvufa bir yol gösterici ve kontrol makamında her zaman lâzımdır. Her ikisi de tek başına yarım kalır.

    Fıkıh ve tasavvuf, birbirlerini tamamlayan iki ilimdir. Eğer ikisi çatışırsa, yanlış olur. Çatışmadan maksad, sûfînin fıkhın tasavvuf üzerindeki kontrolörlüğü rağmına, ondan uzak olmasıdır. Bunun yanında fakihin de ahkâm-ı ilâhiyi tatbik etmemesidir ki fasıklık alâmetidir. Şeyh Ahmet Zerruk, Tasavvufun Kaideleri isimli kitabında şöyle der: "Fakih mutasavvıfa hükmedebilir, fakat mutasavvıf fakihe hükmedemez."(26) Konu açıktır. Biz bir fakihin tasavvuf veya bir sûfînin fıkıh öğrenmesi gerektiğini söylediğimizde kasdımız; fakihin ahkâm ve onun tatbikiyle alâkalı yolları öğrenmesi, sûfînin de kendine lâzım olan ahkâm-ı şer'iyyeyi öğrenmesi ve yaptığı her hareketi doğru ilme bina etmesidir. Bu sebepten Şeyh Rufaî gibi büyük mutasavvıflar "Ulemâ ve sûfîlerin vardıkları sonuç birdir." demiştir. Bunu burada söylüyoruz. Çünkü bazı cahil sûfîler hemen herkese "şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır" sözünü söylüyorlar ve cahil şeyhine ittibaya çağırıyorlar. Bazen sûfî cahil, şeyh ise âlim olabilir. Yalnız cahil sûfî bu sözü nerede kullanacağını bilmiyor. "Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır" sözündeki şeyhten maksat ulûm-ı şer'iyyeyi öğretecek âlimdir. Yani öğrenmeyen ve öğrenmeyi reddeden bir insanın, elbette şeyhi şeytandır, manasına gelir. Fakat ilim üzere hareket eden bir adamın şeyhi şeytan olamaz, aksine ilim ve şeriattir.

    Ve bu mektub sevdamın bir dilekçesi sana

    Bu harfler gözyaşlarımın tek şahidi şimdi.


    Harflerimi bağışla, sevdamı mazur gör, ümmetine hoş gör bizi…


  4. #4
    Müdakkik Üye Melis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2009
    Bulunduğu yer
    Alem-i ervah
    Yaş
    35
    Mesajlar
    980

    Standart

    Fıkıh ve Tasavvuf İlişkisi-4
    Dr. İsmail KÖKSAL

    Şeyh Zerruk'un Tasavvufun Kaideleri isimli kitabında anlattığı konulardan birisi de müridin şeyhe olan ihtiyacıdır. Der ki: "Takva, bir şeyhe muhtaç değildir. Öz olarak kitap akıllı bir insana yeter. Fakat kendine itimadı olmayabilir."(27) Öyleyse asıl olan kişinin öğrenme kabiliyetidir. Öğrendikçe gereği üzere amel eder. Bu, insanları 'ın mükellef kıldığı asgarî durumdur. Kendinde öğrenme ve anlama kudreti olan herkes mevsuk kitaplardan kendine lâzım olanı öğrenebilir. Aynı zamanda, güvenilir âlimlerden de ilim alabilir ve bunların sûfîlerden olması şart değildir. Bütün bunlardan anlaşılan, fıkıh ve tasavvufun birbirini tamamlayan iki ilim olduğudur. Her insanın kabiliyeti diğerinden farklı olabileceği gerçeğinden hareketle, herbiri istediği dalda derinleşebilir.
    Tasavvufî hayat tarzının İslâmî hükümlerin sınırları dahilinde olması, bu sınırların dışına çıkılmaması ve İslâmî esaslara muhalefet edilmemesi gereği konusunda ilk sûfîler kanaatlarını şöyle ifade etmişlerdir: "Tasavvufun esası âyet ve hadislerin hükümlerine sımsıkı bir şekilde yapışmak, bid'atları, heva ve hevesi bırakmak, tevil yapma ve ruhsat arama teşebbüsünden uzak kalmaktır. Ruhsat aramakla uğraşan bir mürid gördün mü, bil ki ondan hayır gelmez. Tasavvuf, emir ve yasakların altında sabretmektir. Bir kimse Rasulullah (sav)'in sünnetine uymadan amel ederse, amelî batıldır.
    Cüneyd diyor ki: Bizim bu yolumuz Kur'ân-ı Kerim ve hadis-i şerifin esaslarıyla kayıtlıdır. Rasulullah (s)'in izinden giden, sünnetine tabi olan ve onun yolunu takip edenler müstesna, bütün insanlar için 'a giden yollar kapalıdır. Hz. Peygamber (s)'e uyanlar için ise bütün yollar açıktır. Ârif-i billah kimse O'nun emrine uymak ve Peygamber (s)'in sünnetine tâbi olmak konusunda en çok gayret gösteren kimsedir. Bir kimse düşünce ve arzularını itham ederek fiilerini, sözlerini ve hâllerini Kur'ân-ı Kerim ve hadis-i şerifle ölçmezse defterin hanesine "ricalullah" diye yazılmaz. Bir kimsenin Cenab-ı ile özel bir hâli olduğunu iddia ederken görürsen, şayet bu hâl onu şeriatın dışarısına çıkarıyorsa, sakın ona yaklaşma. Zâhire uymayan ve doğruluğu bir delille sabit olmayan bir hâl iddia eden birisini görürsen, din konusunda onu ittiham et. Sûfînin sıfatından birisi, Kur'ân-ı Kerim ve hadis-i şerifin zâhiri ile çatışan bâtınî bir hükümden bahsetmemesidir. İş, ahlâk ve davranışlarda Habibullah'a (s) tabi olmaktan daha şerefli bir makam yoktur".(28)
    Sûfîler bu noktada haddi, hesabı olmayan çok söz söylemişlerdir. Naklettiğimiz sözler sûfîlerin İslâm doktrini karşısında takındıkları tavrı belirtmeye, İslâm'ın hükümlerinin dışına çıkanların kimler olduğunu anlatmaya ve bu konuda kimlerin ihmalkâr davrandığını tayin etmeye kafidir.
    Bu şekilde tasavvuf yoluna girmek, İslâm'ın hakikatini ve esasını anlayıp, Kur'ân ve hadise sıkı bir şekilde sarıldıktan sonra, İslâm doktrinine uygun düşmekte idi. Bu sebepten büyük sûfîler, Kur'ân-ı Kerim ve hadis-i şerife uymak için teşvikte bulunmuşlardı. Zira onlara göre bu iki kaynağı iyice belleyip manasını kavramadan sülûk etmek mümkün değildi. Tasavvuf yoluna girmek isteyenlerin ilim tahsil etmeleri farz olarak telâkki edilirdi. O hâlde bir kişi önce ilim, sonra amel sayesinde sûfî oluyor ve böylece tasavvufta tuttuğu yolun İslâm ahkâmına uygun olmasını temin ediyordu.
    Abdülvahid b. Zeyd şöyle der: "Düşünceleri ile sünnetin manasını anlamaya çalışanlar, kâlpleri ile bu husus üzerinde duranlar ve nefislerinin şerrinden 'a sığınanlar gerçek sûfîlerdir." (29)
    Sûfî, İslâm cemiyetinde örnek insan demektir. Şeriatı ve âdâbını bilmeyenlerin, örnek insan kabul edilmeleri uygun ve mümkün değildir. Nitekim bu konuda, Cüneyd şöyle der: "Kur'ân ezberlemeyen, hadis yazmayan ve fıkıh öğrenmeyen bir kimseye bu yolda tâbi olunamaz." Haris el-Muhasibi'nin (243/857) " seni muhaddis mutasavvıf kılsın, mutasavvıf muhaddis kılmasın." sözünün manasını Ebu Talib Mekkî (386/1005) şöyle izah ediyor: "Sen önce hadis ve eser öğrenir, sünnet ve fıkıh hakkında bilgi sahibi olur, sonra zühd ve ibadet yolunu tutarsan yükselir ve ârif bir sûfî olursun. Tersine önce ibadet, takva ve manevî hallerle meşgul olur, sonra ilim ve hadis öğrenmeye çalışırsan, hadisi ve dinin esaslarını bilmediğin için; ya galat, ya şatah veya şeriata muhalif söz söylersin. Onun için zâhirî ilimlere ve hadis yazma işine müracat ederek halini düzelt. Çünkü esas olan budur."(30) Seriyy-i Sakatî (251/857) diyor ki: "Bir insan önce zühd ile meşgul olur, sonra hadis yazarsa ayağı sürçer, fakat önce hadis öğrenir sonra zühd ile meşgul olursa durumunu sağlamlaştırmış olur."(31)

    Ve bu mektub sevdamın bir dilekçesi sana

    Bu harfler gözyaşlarımın tek şahidi şimdi.


    Harflerimi bağışla, sevdamı mazur gör, ümmetine hoş gör bizi…


  5. #5
    Müdakkik Üye Melis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2009
    Bulunduğu yer
    Alem-i ervah
    Yaş
    35
    Mesajlar
    980

    Standart

    Fıkıh ve Tasavvuf İlişkisi-5
    Dr. İsmail KÖKSAL

    Tasavvufun parmakla gösterilen meşayihinden her biri, dinî ve zâhirî ilimler alanında yüsek bir mevkide bulunuyordu. Ebu'l-Kasım İbrahim b. Muhammed en-Nasrabadî (367/984) kesirürrivaye bir hadis âlimiydi. Ebu Hamza el-Bağdadî (289/904) İmam Ahmed b. Hanbel'in kendisine fıkıh ve kıraat sorduğu bir âlimdi. Amr b. Osman el-Mekkî (291/906) hadis rivayet eden bir usul âlimiydi. Ruveym b. Ahmed el-Bağdadî (303/919) Davud Isfehanî'nin kurduğu Zâhiriye Mezhebi'nin fıkıh âlimlerindendi, hem kadılık yaptı, hem de kıraatı bilirdi. Hamdun b. Ahmed el-Kassar (271/886) Sevrî mezhebinin fıkıh âlimlerindendi, hadisi senediyle rivayet edebilirdi. Muhammed b. Fadıl el-Belhî (319/935) çok miktarda hadis öğrenmişti ve İşrâkiyye felsefesini de bilen bir filozoftu. Malikî mezhebine mensup olan Şiblî (334/951) ilim, zerâfet ve hâl yönünden zamanının şeyhiydi. Ebu Ali er-Ruzbarî fıkıh, hadis ve edebiyat âlimi olan bir sûfîydi. Fıkıhta hocası Ebu'l-Abbas b. Cüreyc, tasavvufta hocası Cüneyd'di. Ebu Sevr mezhebinin fıkıh âlimlerinden olan Cüneyd, hocası Ebu Sevr'in yanında halka da fetva verirdi.(32)
    Bunlar ve tasavvufun ilk büyük temsilcilerinden olan diğer büyük isimler hadis ezberlemişler, fıkıh, kelâm, lügat ve Kur'ân ilimlerini tahsil etmişler ve ferâizî öğrenmişlerdi.

    Sûfîler ilme büyük önem vermeleri, bu konuda şöhret sahibi olmaları, hadis ve fıkıh ilimlerini rehber görmeleri sonucu olarak, beş kişiyi her bakımdan kendilerine tabi olunması gereken örnek insanlar olarak tanımışlardı. İlhamla öğrenilen ulûma ek olarak şeriata vakıf olan bu beş zat hakkında İbn Hafif: "Ruveym b. Ahmed (291/906), Haris b. Esed el-Muhasibî (243/857), Cüneyd b. Muhammed (297/913), Ebu'l-Abbas b. Ata (309/925) ve Amr b. Osman el-Mekkî'ye (291/906) uyunuz. Zira bunlar ilimle hakikati telif etmişlerdir."(33) der.

    Fıkıh ve Tasavvufun Birbirini Destekleyen Yönleri
    Cemiyet hayatını ve insanlar arasındaki karşılıklı ilişkileri tanzim eden iki çeşit kaide ve müeyyide vardır. Bunlardan biri maddî ve hukukî müeyyideler, diğeri ise manevî ve ahlâkî müeyyidelerdir. Ahlâk hemen her din ve toplumun ortaklaşa güzel kabul ettiği duygu ve davranışlardır. Ahlâksız dinler bulunduğu gibi, dinsiz ahlâklar da mevcuttur. İslâm'da ahlâk, dinin prensipleriyle uygunluk arzeder ve beraber bulunur. Ahlâkın konusu insanî davranışlar olduğundan, davranışlar din ve dünya üzerindeki bir mutluluğu sağlama amacına yönelik tarzda gerçekleştirilmektedir.
    Gerek fert ve gerekse cemiyet hayatının huzur ve saadeti için yukarıda zikredilen iki çeşit müeyyidenin sağlıklı bir şekilde tatbik edilmesi gerekir. Ancak cemiyetteki insanları yalnızca maddî ve hukukî müeyyidelerle idare etmek mümkün değildir. Bunun yanısıra ahlâkî değerlere gerekli önemin verilmesi şarttır. Zaten manevî ve ahlâkî değerlerden yoksun bir ictimaî yapıda, maddî ve hukukî değerlerin uygulanması mümkün değildir.(34)
    Bu noktada İslâm Hukuku (şeriat-fıkıh), ahkâmıyla amelî emrederken, tasavvuf da aynı şeyi yapar. İmam-ı Rabbani, sünnete uymanın Nakşibendiliğin en önemli şartı olduğunu söylerken, aynı zamanda ruhsatla değil de azimetle amelî teşvik etmiştir.(35) Yine "Şeriat da, tasavvuf da, 'a yaklaşmayı emreder. Kerametler tasavvuf ve velâyetin bir şartı değildir." der.(36) Bütün bunlar "başlangıcı ilim, ortası amel ve sonu da ilâhî bir mevhibe olan tasavvuf"(37)un İslâm Hukuku ile beraber olduğunu, aynı gayeye hizmet ettiğini ve birbirlerini desteklediğini gösterir.
    Gazzali İhya isimli eserinde fıkıh ve tasavvuf yolunu (zâhir-bâtın) birleştirdi. Önce, takva ve şeriata uyma konusunu sistemleştirdi. Sonra sûfîlerin riayet ettikleri âdâb ve gelenekleri açıklayarak, mutasavvıfların ibarelerinde geçen ıstılahları izah etti. Başlangıçta tasavvuf, sadece ibadetten ibaret olup şeyhlerin hâllerinden ve ağızlarından öğrenilen bir bilgi hâlinde iken, bu çalışmalar neticesinde; Müslümanlar arasında tefsir, hadis, fıkıh ve usul gibi tedvin edilmiş bir ilim hâline geldi.(38)
    Büyük İslâm Hukukçusu Şatıbî (790/1304), tasavvufta seyr ü sülûkün aslının, azimetle amel olduğunu söyler.(39) Şeriatin namaz, oruç, hac... gibi ahkâmı zaten yapılıyor. Bunlar zaten ruhsat kısmındandır. Azimetle amel ise Nakşibendilik veya bir başka tarikatin kaide ve vazifelerini tatbikle mümkündür. Bu vazifelerin tamamı ise kitap, sünnet, icma ve kıyastan alınmıştır(40) ki, bunlar aynı zamanda, fıkhın kaynaklarıdır. Bu konuda İmam Rabbani şöyle söylemektedir: "Bu konuda esas olan zikr-i ilâhi, şeriatin emridir. Yasaklardan sakınmak ise bu yolun zaruriyatıdır. Farzları îfâ ise mukarribattandır. Kul ve Mevlâ arasında vesile ve vasıta olmaya müstehak olmuş, manevî yolu iyi bilen ve ona ulaştırabilen bir şeyh aramak da yine şeriatin emridir. Çünkü Cenab-ı kendisine yaklaştıracak vesîle aramayı emrediyor."(41)

    Ve bu mektub sevdamın bir dilekçesi sana

    Bu harfler gözyaşlarımın tek şahidi şimdi.


    Harflerimi bağışla, sevdamı mazur gör, ümmetine hoş gör bizi…


  6. #6
    Müdakkik Üye Melis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2009
    Bulunduğu yer
    Alem-i ervah
    Yaş
    35
    Mesajlar
    980

    Standart

    Fıkıh ve Tasavvuf İlişkisi-6
    Dr. İsmail KÖKSAL

    Fıkıh ve Tasavvufun Birbirinden Farklı Yönleri
    Şeriatın ahkâm olarak bir insanın dışına, yani organlarına taalluk eden tarafı, bir de sadece kâlbe mütallık tarafı vardır. Kâlbe ilişkin ahkâm, bâtın konusunu, organlara ait olanlar da zâhir konusunu teşkil eder. Ayrıca, yine şeriatın, âyet ve hadislerden hemen doğrudan anlaşılan bir tarafı vardır. Buna zâhir denir. Bir de anlaşılması bir tetebbû isteyen, diri bir gönül ve ilhama bağlı bulunan ve zâhirin anlamlarla çakışmayan bir manası daha var ki, buna da bâtın denir. Tasavvufta, şeriâtın zâhir ve bâtın boyutunun her ikisi de çok önemlidir. Zâhir önemlidir, ondan vazgeçilmesi mümkün değildir, hatta esastır. Zâhir ulemâsını bâtınî manalar konusunda telaşlandıran, zâhiri hiç kabul etmeyen ve kendi görüşlerini zâhiri düşüncenin alternatifi sayan Bâtınîlik cereyanı mensuplarıdır. Sûfîlerin batın anlayışının, mezkur cereyanla bir ilgisi yoktur. Zaten ehl-i tasavvuf kendini zâhirin alternatifi de görmez. Cenab-ı Hakk'ın " nimetlerini zâhiri ve bâtınî (zâhiraten ve bâtıneten) olarak size bolca ihsan etmektedir."(42) beyanı da şeriatın bu iki tarafına işaret etmektedir.(43)
    Şeriat ve tasavvuf arasında fark yoktur. Şeriat ve tasavvuf ilmi arasında da fark yoktur. Fark ulemânın bilgisinin istidlal ve ilme, meşayihin bilgisinin keşf ve zevke bağlı olmasıdır.(44) Yani arada metod farkı vardır.
    Fıkıh, kişiye göre uygun olanı kendisine bırakırken (ruhsat), tasavvuf azimeti tercihi söyler.(45) Sadece ahkâm-ı şer'iyyeyi tatbikle yetinen fukahaya karşın mutasavvıflar daha derûnî bir İslâm anlamışlar ve buna hakikat demişlerdir. Şeriat, ilk insandan kıyamete kadar değişebilirken, hakikat değişmez.(46) Tasavvuf emirden ziyade, teşrî' hikmetine bakarak gerçek gayeyi hedeflerler. Dolayısıyla teklif zâhire değil kâlbe hitap eder. Kulun kurtuluşu sadece amelleri ifasında değil, aynı zamanda niyetindeki ihlastadır.(47)
    Fıkıh, ahkâmı farz, vacip, sünnet, mendup, mübah, mekruh ve haram gibi sınıflara ayırırken; tasavvuf güzel kulluğun gerçekleşmesi için sürekli alt yapı hazırlar(48) ve ahkâmın tatbik edilip edildiğine bakar. Eğer yapılması isteniyorsa, farz, vacip ve mendubu ayırmaz. Yapılması istenmiyorsa, mekruh ve haramı ayırmaz. Dolayısıyla tasavvufta, her mendup, vacip ve farzın yapılması söz konusudur. Yine ahiret yolunda her mekruh ve haramı terk etmek esastır. Bu sebepten mutasavvıflar içinde menduba farz, mekruha da haram diyenler olmuştur. Onlara göre ruhsatlar mübah dairesindedir.(49) Bu tasavvufun azimet anlayışının sınırıdır.
    Şeriat motamot açıklamalar yaparken, tasavvuf (bâtınî fıkıh) âdetleri ibadetlere çevirme ve her nefese varıncaya kadar ibadet şuurunu geliştirmeyi amaçlar. İmam-ı Rabbani bunu örneklendirirken der ki: "Yemek, ibadet gücü olsun diye nefsi kuvvetlendirmek için olmalı ve insan bu mertebeye çıkmaya çalışmalı. Giymede maksat, ibadet için güzelleşmek olmalı. Gösteriş için olsa haramdır. Yine bütün hareketler Hak rızası için olmalı. Mesela uyumak isteyen ibadetteki yorgunluğunu atmak için uyumalı, ki böyle uyku da ibadettir. Aksi hâlde normal uyku bir gaflettir. Bu sırdan dolayı "âlimin uykusu ibadettir" diye haberde varid olmuştur. Tabi ki bu seviyeye namazı gereği gibi kılmak ve kâlbî zikre devamla varılır."(50)
    Fıkıh âlimleri ve müftüler, sonraki mutasavvıfların bazı şatahatlı sözlerini ve o neviden görüşlerini reddetmeye koyuldular. Bu konuda daha ileri giderek tasavvuf mesleğinin diğer esaslarını da, reddiyelerinin sınırı içine aldılar. Bu ulemânın mutasavvıflarla olan münakaşaları üzerinde biraz etraflıca durmak doğru olacaktır. Zâhir ulemâsı mutasavvıflarla şu dört meseleyi münakaşa etmiştir:
    1- Mücahede ve mücadeheden meydana gelen manevî zevk ve vecd halleri üzerine konuşmak, işlenen fiiler konusunda nefis muhasebesi yapmak, böylece bu hâlleri birinden daha üstün olan diğerine geçilen makamlar vaziyetine getirmek.
    2- İlâhî sıfatlar, arş, kürsi, melekler, vahiy, nübüvvet, ruh, gördüğümüz ve görmediğimiz bütün varlıkların hakikatleri, yaratıcısından sudur eden âlemin terkibi ve tekevvünü gibi gayba ait olan, fakat keşf ve hakikat ile idrak edilen konular üzerinde konuşmak.
    3- Mutasavvıfların keramet nevinden olmak üzere kainatta ve âlemde tasarrufta bulunmaları konusunda konuşmaları.
    4- Mutasavvıf imamların bir çoğundan zuhur eden ve "maksat zâhiri manadır." gibi sözler üzerinde konuşmaları.(51) Bu türden "Ene'l-Hak" gibi mevhum sözlere tasavvuf dilinde şatahat denir. Bunların zâhirî manasını anlamak güçtür. Bu sebepten bu nevi sözlerin bazıları red, bazıları tasvip ve bazıları da tevil görmüştür.(52)
    Burada tasavvufun, bâtın ilmi ve ibadet yolu olmak dolayısıyla şer'i hükümleri ruhî manalarıyla ve kâlpler üzerindeki tesiriyle telakki ettiğini ve bu bakımdan ibadetleri ve muameleleri dış yüzü ile ve dış şekilleriyle anlatan fıkıhtan ayrıldığını söylemek mümkünse de(53) tasavvufun daha başka bir cephesi vardır.(54) O da, yakînî marifeti ve hakiki bahtiyarlığı araştırarak tasavvuf yoluyla bulmaktır. Onun için tasavvuf, marifete erdiren ve bahtiyarlığa kavuşturan yol sayılmış(55) ve böylece kelâm erbabı içindeki görüş sahiplerinin yoluna tekabül eden bir yol tutmuştur. Bu yüzden, tasavvufa verilen isimler çoğalmış ve herkes ona ayrı bir isim vermiştir. Fıkıh ilminin mukabili olarak onu bâtından bahseden bir ilim olarak telakki edenler ona bâtın ilmi, esrar ilmi, ahvâl ve makamat ilmi, süluk ilmi, tarikat ilmi demişler; onu kelâm ilminin mukabili olarak nazarî ve aklî marifetten değil, fakat zevkî marifetten bahseden bir ilim sayanlar ona maarif ilmi, mükâşefe ilmi ve hakikat ilmi demişlerdir. Ona bâtın ilmi diyenler daha çok hicri 3. ve 4. asırlarda; ona marifet ve bahtiyarlık ilmi diyenlerse, hicretin 5. ve 6. asırlarında göze çarpıyorlar.(56)
    Fıkhın incelediği konulardan biri hikmet-i teşrîdir. Tasavvuf da ibadet ve tâatlerdeki hikmetleri genelde manevî incelikler olarak ele alır. Tasavvuf kitaplarında esrâru's-salat ve esrâru's-savm gibi konular buna dahildir. Zâhirî fıkhın üstadları, şeriatın zâhirî ahkâmını delillerinden istinbat ettiği gibi, sûfîler de kâlp ve iç âleme ait hükümleri delillerinden öylece çıkarmışlardır. Fukahanın dışardan incelediği konuları, mutasavvıflar içerden anlamak ve anlatmak istemiştir. Nasıl ibadetlerin zâhiri bir şekli varsa ve bunlarla ilgili hükümler fıkıh ilminin konusunu teşkil ediyorsa; ibadetlerdeki kâlp huzuru, hudu ve huşu'un da öylece bâtınî şartları vardırki, o da tasavvuf ilminin konusunu teşkil eder. Bedenin zâhiri olan fiil ve hareketinde, iyilik veya kötülüğe meyletmesi, kâlbin salah ve fesadına bağlıdır. Çünkü kâlpteki salah ve fesad, Hz. Peygamber (s)'in buyurduğu gibi vücudun her tarafına tesir eder.(57)
    Yine fıkıh ve tasavvufun irtibat ve farklılığı konusunda Ebu Nasr es-Serrac Tusî diyor ki: "Tasavvufî makamlar ile hallere ait ahkâmı anlayıp kavramanın faydası; boşama, köle azad etme, zıhar, kısas, şer'i hudud ve miras taksimi gibi konuları öğrenmekten daha az önemli değildir. Çünkü bu tür ahkâma insan, belki ömründe bir kere ihtiyaç duyar. Böyle bir hadise başına geldiğinde herhangi bir âlimden alacağı cevapla amel ederek bir başka mesele ile karşılaşıncaya kadar kendisinden bu ilim sakıt olur. Sûfîlerin inceden inceye üzerinde durduğu hâl, makam ve mücahede gibi konular ise, bütün müminlerin her an ihtiyaç duyduğu konular olduğundan, herkesin bunları öğrenmesi gerekir. Sıdk, ihlas, zikir gafletten kaçınmak gibi makam ve hâllerin belli bir zamanı olmaz. Bilakis kul, her an kast ve muradının ne olduğunu, gönlünün neyi arzuladığını bilmek zorundadır. Yerine getirilmesi gereken bir hak söz konusu olduğunda onu yapmak, nefsin bir hazzı söz konusu olduğunda ondan kaçınmak gerekir. Cenab-ı Peygamber (sav)'e 'Kâlbine bizi anmaktan gaflet verdiğimiz, heva ve hevesine uymuş, işinde haddi aşmış kimselere boyun eğme'(58), buyurmaktadır." Tusî devam ediyor; "Sûfîlerin, manevî hâllere ait ilim ve inceliklerin kavranması konusundaki çalışmaları, fakihlerin zâhir ahkâma ait istinbatlarından daha çoktur. Çünkü maneviyat ilminin nihayeti yoktur. Tasavvuf ilmi, Hakk'ın lütuf denizlerindan gelen ve ancak ehli tarafından anlaşılabilen bir takım manevî işaret, ilham ve mevhibelerden oluşur. Diğer ilimlerin bir sınırı vardır. Tasavvufun ise sınırı yoktur. Çünkü maksudun sonu yoktur. Tasavvuf, 'ın dostlarının gönlüne Kelâm-ı ilâhisini anlamak, hitab-ı ilâhisinden hüküm çıkarmak üzere açtığı bir keşf ü ilham ilmidir. Bütün ilimler neticede tasavvufa ulaşır."(59)
    Bazı fakihlerin, sûfîleri, dinde bid'at çıkarmakla, bazı sûfîlerin de onları katılık ve ruhsuzlukla itham etmeleri kaçınılmaz bir durumdur. Sûfîlerin, dini, şekil ve kurallarla dolu cansız kaideler haline getiren fakihlere karşı çıkmaları bir gereklilikti. Kendilerini dinin hâmisi olarak gören fakihlerin de, sûfî yaklaşıma muhalefet etmeleri kaçınılmaz bir olaydı. Gerçekte sûfîler dini, Rab ile kul arasında ferdi bir ilişki olarak görmüşler, kulun taatını sadece şeriatın zâhirine uygunluk açısından değil, aynı zamanda şeriatın ruh ve hakikatına uygunluğuna, dolayısıyla ihlâs ve samimiyete bakmışlardır. Bu sebepten onlara göre gerçek fakih, sadece şeriatın zâhirî hükümlerini bilen değil, dinî işinde basiret sahibi ve şeriatın hakikatını anlayan kimsedir.(60)

    Ve bu mektub sevdamın bir dilekçesi sana

    Bu harfler gözyaşlarımın tek şahidi şimdi.


    Harflerimi bağışla, sevdamı mazur gör, ümmetine hoş gör bizi…


  7. #7
    Müdakkik Üye Melis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2009
    Bulunduğu yer
    Alem-i ervah
    Yaş
    35
    Mesajlar
    980

    Standart

    Fıkıh ve Tasavvuf İlişkisi-7

    Şeriat-Tarikat-Marifet ve Hakikat Değerlendirmesi
    Şeriat sözlükte yol ve su kanalı anlamına gelir. Istılahta ise dinin zâhirî yönüne ait kaideler veya dinin hukuk kuralları manasına kullanılır. Tasavvufa da bâtınî hukuk veya bâtınî fıkıh denir(61). Tasavvufta şeriat, tarikat-ı ilâhiye manasına kullanılır.(62) Tarikat; sâliklerin 'a vasıl olmak için makamat üzere gerekli menzilleri katetmesidir.(63) Marifet; keşf ve ilhamla hâsıl olan vasıtasız bilgi, manevî ve iç tecrübe ile öğrenilen ilim, tasavvufî irfan(64) demektir.
    Yakîn anlayışı da marifetle irtibatlıdır. Buna göre yakîn üçe ayrılır: İlme'l-yakîn, ayne'l-yakîn, hakka'l-yakîn. Birincisi öğrenilen, ikincisi görülen, üçüncüsü de yaşanılan bilgidir. İlme'l-yakîn akıl sahibi olanlara, aynel-yakîn ihsan sahibi olanlara, hakka'l-yakîn ise marifet sahibi olanlara mahsustur. Hakikata ayan beyan olarak ancak marifet sahibi olanlar erebilir.(65)
    Hakikat ise; kâlbin daimi surette 'ın huzurunda bulunması, bir ân bile şüpheye düşmemesi, ilâhî âlemde müşahede edilen fakat ifade edilemeyen manevî gerçekler66 veya şeriatın örtüsüyle gizlenmiş bâtınî mana67 anlamına gelir.68 Bu sebepten Sülemî; "Şeriat emir, hakikat da Hakk'ın o emirdeki muradıdır", der.(69) Hakikatin gizliliği, avamın anlamada güçlük çekmesi manasınadır. Yoksa şeriata muhalefeti manasına değildir.(70)
    Tarikat, şeriat çerçevesinde kişiyi Hakk'a götüren daha hassas ve özel yollardır. Tarikat ehli 'a giden yolda dört mertebe kabul etmiştir. Bunlar şeriat, tarikat, marifet ve hakikattir. Bunlar dört katlı bir ev gibidir. En alt katta şeriat vardır. Alt kat yıkılırsa, üst katlar da yıkılır. Bu dört mertebe kırk tane makam ihtiva eder. Kul Cenab-ı 'a ancak bu mertebeleri geçerek vasıl olur. Bunlardan onu şeriata, onu tarikata, onu marifete ve onu da hakikate aittir.
    Hacı Bektaş-ı Velî Makâlât'ında diyor ki; şeriata bağlılığı mükemmel olmayan kimseye tarikat, marifet ve hakikat mertebeleri de kapanık olur. Bu mertebeleri usulüne uygun olarak tamamlayan kimse sonradan şeriata bağlılığını bozarsa; tarikat, marifet ve hakikati de bozmuş olur. Nitekim Hz. Peygamber (s) buyurur ki: Şeriat bir ağaçtır; tarikat onun dalları, marifet yaprakları ve hakikat de onun meyvalarıdır. Ağaç mevcut olmazsa dalları, yaprakları ve meyvaları da olmaz. Bu suretle anlaşılır ki şeriat asıl, diğerleri teferruattır. Teferruatın varlığı ancak aslın varlığıyla mümkündür. Asıl olmayınca teferruat da olmaz.(71)
    Dörtlü sıralamada hakikatı marifetin önüne koyanlar da vardır. Bu durumda, avamın normal olarak kurallara uygun yaşadığı İslâm'a şeriat; dinde biraz takva cihetine ağırlık verenlerin yaşadığı ve ulaştığı inceliğe tarikat; takva ve verâda titizlikle varılan sonuca hakikat ve nihayet bu yaşamanın mana açısından kişide ifade ettiği bilgi plânındaki sonuca da marifet denir ki meydana gelişi yaşamakla sıkı sıkıya irtibatlıdır. Hacı Şaban-ı Velî bu dört mertebeyi şu şekilde anlatır: "Şeriat beden için, tarikat kâlp için, hakikat ruh için ve marifet Hakk içindir. İlim ile marifet, birmiş gibi görünmesine rağmen aralarında ince bir fark vardır. İlmin zıddı cehl iken, marifetin zıttı inkardır. İlim kesbî iken marifet vehbidir."(72)
    İmam-ı Rabbani Mektubat'ında şöyle der: "Bazıları ilhad ve zındıkaya meylederek maksud-ı asli şeriatın mâverasında olduğunu tahayyül etmişlerdir. Haşa ve kella, sümme haşa ve kella. Böyle bir itikattan 'a sığınırız. Tarikat ve şeriat birbirinin aynıdır. Aralarında kıl ucu kadar muhalefet yoktur. Şeriata her muhalif olan merduttur ve şeriatın reddettiği her hakikat davası zındıklıktır."(73)
    Yine İmam-ı Rabbani şeriat, tarikat ve hakikat bahsinde: "Meselâ dilin yalan söylememesi şeriat, kâlpten yalan hatırasını nefyetmek eğer tekellüf ve teamül ile olursa tarikat ve eğer bila tekellüf olursa hakikattir. Velhasıl bâtın olan tarikat ve hakikat, zâhir olan şeriatın mükemmilidir. Binaenaleyh tarikat ve hakikat yoluna sülûk edenlerden esna-yı tarikatta zâhiren şeriata muhalif ve münafi umur zuhur eylerse, hep bunlar sekr-i vakitten ve galebe-yi hâldendir. O makamı geçip ayıldıkları vakit, o münafat bilkülliye kalkar ve o zıt ilimler tamamıyla hebâen mensura olur."(74) demektedir. Zaten bu mektup tarikat ve hakikatin şeriatın tamamlayıcısı olduğunu belirtmek için yazılmıştır.(75)
    Kuşeyrî ise şeriat ve hakikat hakkında şöyle der: "Şeriat ubudiyetin gereğini yapmaktır. Hakikat ise rububiyeti müşahede etmektir. Hakikatla desteklenmeyen şeriat makbul olmadığı gibi, şeriatla kayıtlı olmayan hakikat da aynı durumdadır. Şeriat mükellefiyet getirir. Hakikat ise, Hakk'ın tasarrufatını haber vermektir. Şeriat ibadet etmek, hakikat ise müşahede etmektir. Şeriat emredileni yapmak, hakikat ise olanı, gizli ve açığı müşahede etmektir. Bu sebepten Üstad Ebu Ali Dekkak şöyle der: "Fatiha'daki "İyyake na'büdü" şeriatı özetler, "Ve iyyake nestain" ise hakikati ıkrar eder. 'ın emri olması itibarıyla şeriat hakikattir. Marifet de 'ın emriyle olması itibarıyla, hakikatte şeriat olur."76

    Ve bu mektub sevdamın bir dilekçesi sana

    Bu harfler gözyaşlarımın tek şahidi şimdi.


    Harflerimi bağışla, sevdamı mazur gör, ümmetine hoş gör bizi…


  8. #8
    Müdakkik Üye Melis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2009
    Bulunduğu yer
    Alem-i ervah
    Yaş
    35
    Mesajlar
    980

    Standart

    Fıkıh ve Tasavvuf İlişkisi-8

    İmam-ı Rabbani, tarikat ve hakikatin şeriata hadim olduğunu belirten 36. Mektup'ta şöyle der: "Gerçek şeriata sarılmak gerekir. Bil ki şeriat üç parçadan oluşur: İlim, amel, ihlas. Bu üç parça gerçekleşmeden şeriat gerçekleşmez. Ne zaman şeriat gerçekleşirse Hakk'ın rızası da gerçekleşmiş olur. Ki bu makam, dünya ve ahiret saadetlerinin hepsinin üstündedir. Zaten şeriat dünya ve ahiret mutluluğunu temin için vardır. Tasavvufun temayüz ettiği tarikat ve hakikat, şeriatın üçüncü parçası olan ihlasa hizmet için vardır. Tarikat ve hakikat şeriatı tekmil için vardır, başka bir sebepten dolayı değil. Tarikattaki sûfîlere arız olan hal, vecd, özel ilim ve irfan gibi şeyler, tarikat çocuklarının terbiye edildiği bir takım vehim ve hayallerdir. Bütün bunlar aşılmalı, sülûk ve cezbe makamlarının sonuncusu olan makam-ı rızaya ulaşılmalıdır. Öyleyse tarikat ve hakikat menzillerini katetmekten maksat, makam-ı rızayı gerektiren ihlâsı elde etmekten başka bir şey değildir. Hâl ve vecdleri maksat yapıp müşahede ve tecellilere talip olanlar, vehim ve hayal hapsinde kalıp şeriatın kemâlâtından mahrum olurlar. İhlâs makamına ulaşıp rıza mertebesine vasıl olmak bu hâl ve vecdleri geçmeye, tarikat ilim ve irfanını almaya bağlıdır. Bütün bunlar gerçek maksut için başlangıç ve hazırlayıcı edevattır. Bu fakire, bu mana tarikatla on sene uğraştıktan sonra ortaya çıktı."(77)
    Şeriat, tarikat ve hakikat üçlemini kısaca şöyle anlatmak mümkündür: Şeriatta "şu senin, bu benim", tarikatta "bu hem senin hem de benim" ve hakikatta "şu ve bu, ne senin ne de benim, her ikisi de 'ın."(78)
    Bu üçlüye marifeti de ekleyecek olursak Mehmet Ali Hilmi Dede Baba'nın şu dörtlüğü ortaya çıkar:
    Şeriattır tarikatın kapısı, Tarikattır hakikatın yapısı,
    Hakikattır marifetin tapısı, Marifet gevheri hazinetullah.(79)
    Bu noktada Bediüzzaman Said Nursi'nin konuyla ilgili veciz iki değerlendirmesini zikretmek istiyorum:
    1- Şeriat doğrudan doğruya, gölgesiz, perdesiz, ehadiyet sırrı ile mutlak rububiyet noktasında ilâhî hitabın sonucudur. Tarikat ve hakikatın en yüksek mertebeleri şeriatın parçaları hükmüne geçer. Yoksa daima vesîle, başlangıç ve hizmetçi hükmündedirler. Neticeleri şeriatın muhkemâtıdır. Yani; hakaik-ı şeriata yetişmek için tarikat ve hakikat meslekleri, vesile, hadim ve basamaklar hükmündedir. Gitgide en yüksek mertebede, şeriatın kendinde bulunan mana-yı hakikat ve sırr-ı tarikata inkılap ederler. O vakit, şeriat-ı kübrânın cüzleri oluyorlar. Yoksa bazı tasavvuf ehlinin zannetikleri gibi; şeriatı zâhirî bir kışır, hakikatı onun içi, neticesi ve gayesi tasavvur etmek doğru değildir. Evet, şeriatın insanların derecelerine göre inkişafları ayrı ayrıdır. Avam tabakaya göre olan şeriatın zâhirini gerçek şeriat zannedip, havassa münkeşif olan şeriatın mertebesine "hakikat ve tarikat" ismini vermek yanlıştır. Şeriatın bütün tabakalara bakacak mertebeleri vardır.
    İşte bundan dolayıdır ki tarikat ehli ve ashab-ı hakikat ileri gittikçe hakâik-ı şeriata karşı incizapları, iştiyakları ve ittibaları artıyor. En küçük bir sünneti en büyük bir maksat gibi telakki edip ona uymaya çalışıyorlar ve onu taklit ediyorlar. Çünkü vahiy ne kadar ilhamdan yüksek ise, vahyin meyvesi olan âdâb-ı şer'iyye de o derece ilhamın meyvesi olan âdâb-ı tarikattan yüksek ve önemlidir. Onun için tarikatın en mühim prensibi, sünnet-i seniyyeye uymaktır.
    2- Tarikat ve hakikatın vesîlelikten çıkmaması gerekir. Eğer gerçek gaye hükmüne geçseler, o vakit şeriatın muhkematı ve pratiği ve sünnet-i seniyyeye ittiba şekli hükümde kalır, kâlp öteki tarafa yönelir. Yani; namazdan çok zikir halkasını düşünür, farzlardan çok evrâdına müncezip olur, büyük günahlardan kaçınmaktan çok tarikat âdâbına muhalefetten kaçar. Hâlbuki muhkemât-ı şeriat olan farzların bir tanesine bütün tarikat virdleri karşılık gelemez ve yerini dolduramaz. Âdâb-ı tarikat ve evrad-ı tasavvuf o ferâizin içindeki gerçek zevke medâr-ı teselli olmalı, kaynak olmamalı. Yani; tekkesi camideki namazın zevkine ve tadil-i erkanına vesile olmalı, yoksa camideki namazı çabucak şeklen kılıp da gerçek zevkini ve kemâlini tekkede bulmayı düşünen hakikatten uzaklaşıyor!...(80)

    Ve bu mektub sevdamın bir dilekçesi sana

    Bu harfler gözyaşlarımın tek şahidi şimdi.


    Harflerimi bağışla, sevdamı mazur gör, ümmetine hoş gör bizi…


  9. #9
    Müdakkik Üye Melis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2009
    Bulunduğu yer
    Alem-i ervah
    Yaş
    35
    Mesajlar
    980

    Standart

    Sonuç
    Fıkıhla tasavvuf birbiriyle çatışmaz. Fıkıh bir insan bedeninin iskelet ve organları gibidir. Tasavvuf ise o insanın kâlp hayatı, ibadet, aşk ve şevki, haramlardan korunma duygusu ve iman kuvvetini ateşleyen bir iksir gibidir. Bu sebepten tarikat hep azimeti teşvik eder ve evâmir-i ilâhiyyeye ittibaı artırır. Dolayısıyla şeriatın (fıkıh-İslâm Hukuku) tatbikini netice verir. Bu sebepten tasavvufun insana kazandırdığı meziyetlerden mahrum bir fakih aldanabilir. Bunu Muhasibî Riaye'sinde şöyle anlatır81)
    Helâl ve haram konularını öğrenip fetva ve kaza işlerine bakanlar, fıkıhla aldanabilirler. Bu da ilim öğrenen kişinin aldanması gibi, hatta daha büyüktür. Kendinden daha fazla 'ı bilen yok sanır. Çünkü helâlı ve haramı, fetva ve kazayı kendisi bilmektedir. Ümmetin din işlerini o yürütmektedir. Bir ihtiyaç anında ona koşarlar. Eğer o ve benzerleri olmasa din kaybolup, şeriat ortadan kalkıp, helâl ve haram bilinmeyebilir! Rivayet ehlini küçük görür. Çünkü onlar helâl ve haramdan, kaza ve fetvadan anlamazlar.
    Ona göre, din işlerini sadece o yürütmektedir. onun gibisine azap etmez. Onun gibisi 'ın hoşuna gitmeyen şeye inanmaz, sevmediğine bel bağlamaz. Şeytan onun gibisinden ümidini kesmiştir. Çünkü şeytan, 'ın helâl ve haram kıldığı şeyleri bilmeyenleri yoldan çıkarır. İşte bu duygularla aldanır. Sonra 'tan sakınma ve korkusu azalır. Kendisi hakkındaki helâl ve haramlarda 'ın emirlerini tam olarak anlayamadığından bir çok günahı kendisine gizli kalır.
    Bundan nasıl kurtulunabilir?
    'ın büyüklüğünü, celâl ve heybetini, kudretini, vadettiği sevabı ve tehdit ettiği ikabı bildiren fıkhın daha büyük, daha şerefli ve ancak bu fıkıhla helâl ve haram konusundaki fıkhın bir şey ifade edeceğini bilmekle kurtulunabilir. Çünkü, O'nun büyüklüğünü, celâl ve heybetini, kudretinin gücünü, sadece O'nun zarar ve fayda vermeye malik olduğunu, vadettiği sevabı ve tehdit ettiği ikabı anlayan O'ndan korkar, O'nu büyük görür, O'ndan utanır, O'nu görür gibi ibadet eder. Çükü O'nun azamet, celâl ve rububiyetini, vaat ve vaîdini, cennet ve cehennemi kâlbiyle müşahede ediyor gibi anlamıştır. Kâlbiyle azabın dehşetini müşahede edince, havfı şiddetlenir, kâlbine yerleşen büyük sevap ve nimetlerden ötürü de O'nun yakınında olmaya şevki artar.
    İşte o zaman 'tan korkar. O'ndan heybet duyar, öğrendiği bütün haramlardan kaçınır, O'nu ümit eder, O'na yakın olmaya müştak olur, vaat ettiği sevaba nail olmak için, yerine getirilmesi gereken vecibeler eda edilirken ortaya çıkan bütün güçlüklere katlanır. Kâlbini etkilemiş olan bu anlayıştan dolayı 'ın hoşuna gitmeyen şeyleri terkeder, emirlerini yerine getirir. Çünkü bu anlayış onu hoş olmayan şeylerden alıkoyar, vecibeleri de yerine getirmeye sevkeder.
    Bunu anlayınca asıl fıkhı terkettiğini, sadece aleyhinde delil olan fıkhı öğrendiğini ve şu âyetten ötürü gerçek fakihlerden olmadığını anlar: "'dan ancak âlim kulları korkar."(82) Bu âyette bildirilen havf sahibi fakihlerden olmadığını da anlar. Hz. Peygamber (sav) de şöyle buyuruyor: " kime iyilik dilerse onu dinde fakih kılar."(83) kime iyilik dilerse, kendi hakkında ve helâl-haram konusunda onu fakih kılar. O zaman da O'ndan korkar, O'na ümit bağlar, bildiği haramlardan kaçınır, 'ın emrettiği vecibeleri yerine getirir.

    Ve bu mektub sevdamın bir dilekçesi sana

    Bu harfler gözyaşlarımın tek şahidi şimdi.


    Harflerimi bağışla, sevdamı mazur gör, ümmetine hoş gör bizi…


+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Kan Grubu-Karakter İlişkisi
    By Müellif-e in forum Serbest Kürsü
    Cevaplar: 44
    Son Mesaj: 21.06.09, 09:38
  2. Namaz-Zekat İlişkisi
    By delailinnur in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 21.12.08, 22:11
  3. Vahiy Sünnet İlişkisi
    By Nil Sultan in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 01.07.08, 16:02
  4. Profesör-Öğrenci İlişkisi
    By İsRa_ in forum Mizah
    Cevaplar: 25
    Son Mesaj: 28.01.08, 11:13
  5. Kuran ve Sünnet İlişkisi
    By TURKUAZ in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 08.09.07, 10:57

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0