+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 2 ve 2

Konu: Hz. Hızır Aleyhisselam

  1. #1
    Ehil Üye zeet06 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2008
    Mesajlar
    1.023

    Lightbulb Hz. Hızır Aleyhisselam

    Hz. HIZIR A.S.


    İbrâhim aleyhisselâmdan sonra yaşamış bir peygamber veya veli. Avrupa ve Asya kıtalarına hâkim olan Zülkarneyn aleyhisselâmın askerinin kumandanı ve teyzesinin oğludur. İsminin, Belkâ bin Melkan, künyesinin Ebü'l-Abbâs olduğu ve soyunun Nûh aleyhisselâmın Sam isimli oğluna dayandığı bildirilmiştir. Bâzıları da Hızır aleyhisselâmın İsrâiloğullarından olduğunu söylemiştir. Hızır lakabıyla meşhur olmasının sebebi, kuru bir yere oturup kalktığı zaman, oranın yeşerip yemyeşil olmasından dolayıdır. Sahih-i Buhâri'de bildirilen bir hadis-i şerifte peygamber efendimiz; ''Hızır (aleyhisselâm), otsuz kuru bir yerde oturduğunda, o yer birdenbire yemyeşil olur, peşi sıra dalgalanırdı.'' buyurdu. Mûsâ aleyhisselâmla görüşüp yolculuk yaptı. Fakat vefâtından sonra rûhu insan şeklinde gözüküp, gariblere yardım etmektedir.
    Hızır aleyhisselâm, Allahü teâlânın sevgili kullarındandı. Doğdu, büyüdü ve vefât etti. Ancak Allahü teâlâ onun rûhuna insan şeklinde görünmek ve kıyâmete kadar yardım isteyen Müslümanların imdâdına yetişmek, yardım etmek, konuşmak, ilim öğrenmek ve öğretmek özellikleri verdi. Bâzı âlimler ''nebi'' (peygamber), bâzı âlimler de''veli'' dir dediler. Hızır aleyhisselâmda, yaşayan insanlarda görülen hâller bulunduğu için yaşıyor zannedilmektedir.
    Hızır aleyhisselâm, güzel ahlâk sahibi, cömert ve insanlara karşı çok şefkatliydi. Allahü teâlânın izni ile kerâmet ehli olup, kimyâ ilmini bildirdi. Hak teâlânın bildirmesiyle ledünni ilme sâhipti. Hızır aleyhisselâm Mûsâ aleyhisselâm ile buluşması, görüşmesi ve yolculuk yapması Kur'ân-ı kerim'de Kehf sûresi 60 ve 80. âyetlerinde ve hadis-i şeriflerde bildirilmiştir.
    Peygamber efendimiz Eshâb-ı kirâm ile Tebük Harbindeyken ikindi namazını kıldıktan sonra iki beyit işittiler. Fakat şiiri söyleyeni göremediler. Resûlullah efendimiz; ''Bu iki beytin söyleyicisi kardeşim Hızır'dır. Sizi övüyor.'' buyurdu. Hızır aleyhisselâm bir çok zâtın tasavvufta yetişmesinde rehberlik etmiş, feyz vermiştir. Hızır aleyhisselâmın tasavvufta yetiştirdiği en meşhûr âlim ve velilerden biri Abdülhâlık Goncdüvâni hazretleridir.
    Hızır aleyhisselâm, İlyâs aleyhisselâmla birlikte peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) vefâtında hâne-i saâdetlerine gelip Ehl-i beyt için sabır ve tavsiyesinde bulundu. Onların geldiklerini ve sabır tavsiye ettiklerini hazret-i Ebû Bekr, Ehl-i beyte bildirdi.
    -----------------


    Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece Türkiye’nin dört bir yanında, Balkanlarda ve Türkî cumhuriyetlerde Hıdrellez ateşleri yakıldı, nahıllara dilekler takıldı, gül diplerine yüzükler gömüldü, aşırı tuzlu kurabiyeler yiyen genç kız ve erkekler kısmetlerini rüyada görmek ümidiyle koydular başlarını yastıklarına. Çiftçiler Hızır Aleyhisselam’ın bağ ve bahçelerini ziyaret edip yeşertmesini, ev hanımları mutfakları bereketlendirmesini, genç kızlar kısmetlerini açmasını bekledi. Türk ve Roman kültüründe Hızır ile İlyas Aleyhisselam’ın buluştukları gün olarak bilinen Hıdrellez, İslam öncesi dinlere ait bir gelenek olmakla birlikte bugün sadece İslam topraklarında kutlanıyor. 6 Mayıs günü karaların koruyucusu Hızır Aleyhisselam ile denizlerin koruyucusu İlyas Aleyhisselam’ın buluştuklarına inanıldığından kutlamalar genellikle su kenarlarında gerçekleştiriliyor. Dinimizde Hızır ile İlyas’ın buluştukları yönünde bir inanışa yer olmamakla birlikte Hızır’la buluşan, ondan ders alan insanların bulunduğu yönünde kuvvetli bir inanç var. Hızır’la görüşenlerin en meşhuru da Hz. Musa.
    PEYGAMBERE ÖĞRETMENLİK YAPAN BİLGE
    “Hani Musa genç yardımcısına demişti: ‘İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar gideceğim ya da uzun zamanlar geçireceğim.’ Böylece ikisi, iki denizin birleştiği yere ulaşınca balıklarını unutuverdiler; balık denizde bir akıntıya doğru kendi yolunu tuttu.” Kehf Suresi’nde, anlatımına bu şekilde başlanılan yolculuğun, Hz. Musa’nın kendisinden hikmet öğreneceği Hızır Aleyhisselam ile buluşmasıyla neticelendiği bilinir. Bilinmeyen, buluşma mekânı olarak zikredilen ‘iki denizin birleştiği yerin’ İstanbul’daki Kız Kulesi olma ihtimalidir. En azından Hızır’la görüştüğü iddiasında bulunan Oktan Keleş böyle inanıyor. Keleş, 1999 yılında başlayıp 2005 yılına kadar devam eden ‘görüşmelerini’ Kırk Kandil Yayınları’ndan çıkan ‘Bir Meczubun Rüyası’ adlı kitabında anlatmış. Kitapta İlhami Abi adıyla sunulan Hızır Aleyhisselam, gündelik hayatın akışını sorgulayan Âdem adlı gence (Oktan Keleş), ledün ilminden sırlar vermekle kalmıyor, cephesi her yer olan bir savaştan ve bu savaşta yüklendiği rolden de bahsediyor.
    Oktan Keleş kitabında, görüştüğü İlhami Abi’nin Hızır Aleyhisselam olduğunu veya ondan sırlı bilgiler aldığını iddia etmiyor. Ancak Aksiyon’a verdiği demecinde kendisinin tıpkı Ladikli Ahmet Ağa gibi Hızır’la yaptığı görüşmeler hakkında ‘konuşma izni verilenlerden’ olduğunu ifade ediyor. Yine Kırk Kandil Yayınları’ndan çıkan Mustafa Özdamar imzalı ‘Ladikli Ahmet Ağa’ isimli kitapta, bu kez Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşamış, Gazze cephesinde ölüme terkedilmişken Hızır Aleyhisselam tarafından kurtarılıp kendisine ‘hikmet öğretilmiş’ Ahmet Ağa’nın keramet ve ibret dolu hikayesi anlatılıyor. Hızır’la görüşenlerin çok olduğunu, hatta pek çok insanın bunun hiçbir zaman farkına varmadığını söyleyen Oktan Keleş, bunlardan çok az bir kısmına bu konuda konuşma izninin verildiğini hatırlatıyor. Keleş, Hızır’la görüşmenin bir üstünlük veya ayrıcalık değil, bir lütuf olarak görülmesi gerektiği uyarısında da bulunuyor.
    Yine de büyük peygamberlerden birine öğretmenlik yapmış bir zatla görüşmek, ondan ders almak, onun izni ve emriyle insanlara mesajlar ulaştırmak hafife alınacak iş değil. Hızır’la görüşmenin, onunla yolculuk yapmanın hiç de kolay olmadığını bizzat Hz. Musa’nın Kehf Suresi’nde anlatılan kıssası gösteriyor. İki suyun buluştuğu yerden geri dönüp, Hızır Aleyhisselam’la buluşan Hz. Musa, Kur’an’ın adını bildirmediği bu bilge kişiye öğrenci olmak ister. Bu bilge kişi, iç yüzüne vâkıf olamayacağı olaylar sebebiyle bu beraberliğe sabredemeyeceğini söylese de, Hz. Musa’nın ısrarı üzerine talebi kabul eder. Yolculuk sırasında bu zat önce bindikleri gemiyi deler, sonrasında bir çocuğu öldürür ve nihayet şehir halkı kendilerini misafir etmediği halde orada yıkılmak üzere olan bir duvarı düzeltir. Hz. Musa her bir olay karşısında şaşkınlık içinde kalır ve sebebini sorgular. Bilge kişi de Hz. Musa’nın sabırsızlığı nedeniyle yolculuğu sona erdirir ve yaptığı işlerin hikmetlerini birer birer anlatır. İslam âlimleri gerek bu bilge kişinin, gerekse asırlar sonra Hz. Süleyman’ın talep ettiği Belkıs’ın tahtını göz açıp kapayana kadar getiren zatın Hızır (as) olduğu kanaatindedirler.
    Oktan Keleş sadece Hızır’ın görüştüğü kişiler hakkında yanlış kanaatler olmadığını, Hızır’ın da aksakallı bir pir-i fâni olması gerektiği yönünde saplantıların olduğunu söylüyor. “Öyle yırtık pırtık elbiseli bir dilenci görmeyi bekler insanlar. Pekala gayet modern elbiseli biri olarak da görünebilir Hızır Aleyhisselam.” diyen Keleş’e göre Hızır’la görüşmeler bizzat yaşadığımız hayat tabakasında gerçekleşiyor. Bu meselenin sadece inançsız insanlar tarafından değil, İslam âlimlerince de ihmal edilmiş olduğundan yakınan Keleş, tayy-ı mekan gibi meselelerin akla hiç de uzak olmadığını, bazı dünya devletlerinin bizim gizli ilimler dediğimiz bu konuları açıktan araştırdıklarını söylüyor.
    Aynı konulara değinen Ladikli Ahmet Ağa’nın anlattığına bakılırsa kendisi de Hızır’la görüşmüş ve Hızıriyet makamına çıkmış olan Bediüzzaman Said Nursi de Hızır’dan (as) bahsederken, “Hızır (as) hayattadır, ancak onun hayatı ikinci derece hayat olduğundan birçok âlimler hayatta olmadığını düşünmektedirler.” şeklinde not düşmüştür. Hızır’ın (as) bu farklı tabiatı nedeniyle halk arasında ‘ihtiyacı olanın yardımına koşan’ şeklinde bir sıfatı vardır. Bu yüzden halk arasında “Hızır (as) imdadımıza yetişti.” tarzında söylentiler yayılmıştır. Yine bu söylem çerçevesinde Hızıriyet makamı dediğimiz Hızır makamına çıkıp da Hızır’dan ders alan velilerin olduğu, bunların Hızır gibi darda kalanların imdadına koştuğu, bu yüzden de onların da Hızır’ın kendisi sanıldığı bilinir.
    Böyle bir Hızır yardımına muhatap olanlardan biri de Melek Nine (Adını vermek istemediği için bu adı kullanıyoruz.) Melek Nine on yıl kadar önce İstanbul yollarından birinde karşıdan karşıya geçerken orta yaşlı birisi yanına gelip ona yardım etmiş ve elindeki eşyaları yolun karşı tarafına geçirmiş. Bundan çok memnun olan Nine; “Hızır gibi yetiştin oğlum. Allah razı olsun.” demiş. Orta yaşlı adam, “Hızır’ı görmek istiyorsan yarın Eyüp Sultan Camii’ne git. Orada aksakallı, sen yaşlarında birisi seni bekleyecek.” demiş. Melek Nine hikayenin gerisini şöyle anlatıyor: “Bana çok tuhaf geldi. Zaten unuttum. Aradan üç gün geçti, aklıma geldi. Biraz da merakımı gidermek için Eyüp Sultan Camii’ne gittim. Camide cenaze vardı, çok kalabalıktı. Orada Hızır aranır mı? Sonra birden avlunun ortasında sakallı birisinin bana baktığını gördüm. Yanına yaklaşıp, ‘Sen Hızır mısın?’ dedim. ‘Üç gündür seni bekleyen benim.’ cevabını verdi. Sonra donup kalmışım, kalabalıkta kayboldu aksakallı.” Melek Nine’nin Hızır ile görüşmeleri bundan sonra devam etmiş. Anlattığına göre Hızır ona sadece İstanbul surlarının içinde görülüyormuş. Melek Nine Hızır’dan bahsederken bir mahalleliden bahseder kolaylığında konuşuyor: “Her zaman değişik şekilde görüyorum. Allah razı olsun bana çok yardımcı oluyor. Konuşuyoruz, bana yol gösteriyor. En daraldığım anlarda karşıma çıkıyor.”
    BU KEZ YARDIM DEĞİL MÜCADELE İÇİN GÖRÜŞÜYOR
    Hızır’ın insanlarla görüşmesinin temelde ‘zamana atılmış bir neşter’ olduğunu söyleyen Oktan Keleş, bu görüşmelerin bazen yardım, bazen de mücadele ve mücahede için olduğunu söylüyor. “Zülkarneyn, Yecüc Mecüc duvarını onararak zamanın yönünü nasıl değiştirmişse, Hızır’ın da yaptığı müdahalelerle tarihin yönünü değiştirmesi söz konusu. Çanakkale’de o vardı, Kıbrıs’ta, Kore’de vardı. Melekler gibi, Rical-i Gayb dediğimiz insanlar da cephede yer almışlardı. Bunları çok gören, onlardan ders alanlar olmuştur.” şeklinde konuşan Keleş’i onlarca hatıra doğruluyor.
    Oktan Keleş’e göre Hızır’ın kendisiyle görüşmesi de Kıbrıs gibi, Kore gibi tarihin seyrini değiştirmeye yönelik müdahalenin küçük bir parçası. Hızır’ın kendisi vasıtasıyla bazı plan ve projeleri dünyaya duyurarak akim bırakmaya çalıştığını söyleyen Keleş, Hızır’la görüşmeden önceki halini kitabında ‘akışın bir parçasıydım’ diye tasvir ediyor. Oysa şimdi perde arkasında büyük bir mücadelenin olduğunu görmüş. Tarih boyunca varlığı devam etmiş olan bir ‘şer cephesi’nin bugün korkunç bir planla İslam coğrafyası üzerindeki emellerini hayata geçirdiğini söyleyen Keleş, ‘cephesi her yer olan bir savaş’tan bahsediyor. “Bu hak-batıl savaşının devamıdır.” diyen Keleş’in verdiği bilgilere göre şer cephesinin içinde bizzat şeytandan emir alan, adeta insî şeytanlar diyeceğimiz kişiler de var, şeytanın kalplerini kötülüğe meylettirdiği ve fakat yaptıklarının şeytani ve kötü olduğunun farkında bile olmayan insanlar da.
    Oktan Keleş’in cephesi her yer olan savaş dediği mücadele kültürel, sanatsal, hatta şehir planlamasına bakan boyutları olan bir savaş. “Müziği alet ettiler. Her kavmin bir notası var. Türk-Osmanlı müziği bir hüzün, bir zarafet, bir incelik müziğidir. Adeta Kur’an musikisiyle örtüşen bir müziktir. Bunun yerine neleri ikame ettikleri ortada. Dede Efendiler, Itriler milletimize cenaze marşı gibi gelmeye başladı.” şeklinde konuşuyor. Hemen Hızır’ın müzikle ne işi olur demeyin. Keleş’e göre hayatın da bir notası var ve insan bu nota ile insanlığını bilir. Şer cephesi bu notayı bozarak insana ve vicdana ait değerlerin her türlü görünümünü yok etmeye çalışıyor.
    İLLUMİNATİ DEĞİL KÜLTÜR SAVAŞI
    Oktan Keleş İlluminati benzeri bir ‘şeytanın işgali’ iddiasından daha öte, şeytanın varlık sebebi olan insanlığı dinden ve inançtan uzak tutma hedefiyle alakalı bir savaştan ve Hızır Aleyhisselam’ın bu savaşta oynadığı rolden bahsediyor. Şer cephesi biyonik insan üretmekten hususen Türk dilinin yozlaşmasına kadar bir dizi proje yürütüyor. Türkçe’de kutsala ait bütün kelimelerin yok edilmesi veya anlam ve his kaymalarına uğratılmasının da projelerin bir parçası olduğunu söyleyen Keleş’e göre şer cephesi İslam coğrafyasının kaderinin Türk hâkimiyetinde olduğunu biliyor. Bu sebeple de Türk milletinin İslam’la bütün bağlarının koparılması herhangi başka bir milletin yozlaştırılmasından daha önemli.
    Keleş, “Vakıf mallarını, mezar taşlarını yok etmeye çalışıyorlar. Temelde İstanbul’un silueti değiştirilmeye çalışılıyor. İnsanların zihninde minarelerin göğü deldiği bir İstanbul şekli vardır. Şimdi bunun yerini gökdelenlerin aldığı bir şekil oluşturuluyor. Galataport da böyle bir projeydi.” şeklinde konuşurken bir uyarıyı sıklıkla yapıyor. Bu projelerde yer alan herkes direkt şeytanın emrindedir diye bir şey yok. Bazılarını para, bazılarını piyasanın şartları, bazılarını rekabet sürüklüyor. Ama bunların hepsinin arkasında şeytani bir plan var.
    İstanbul’un siluetinin değiştirilmesi ile Kabe’nin yıkılması arasında fazla bir fark görmüyor Keleş. Çünkü Mekke İslam’ın zahiri merkezi ise İstanbul da batıni merkezidir. Tarih boyunca semavî dinler hep bu şehrin etrafında dolaşıp durdukları gibi, şehir üçler, yediler ve kırklar diye bilinen ricâl-i gaybın da buluşma mekanı olagelmiştir. “Ahirzaman’da İstanbul çok daha merkezi bir rol üstlenecek.” diye uyarıyor. İstanbul üzerinden bir mücadele olur da İstanbul’un hamisi, Ayasofya’nın yönünü kıbleye çevirmiş olan Hızır Aleyhisselam müdahil olmaz mı?
    Oktan Keleş birincisi çok büyük bir rağbet uyandırmasa da ikinci kitabını yazmayı bitirmiş. Henüz ismini koymadığı kitapta İstanbul üzerinde oynanan oyunları daha bir netlikle ifade etmek istiyor. Kitap, “adeta Hızır’ın ofisi” dediği Kız Kulesi’nin mekanı hakkında da Hz. Hızır’dan alınmış bilgiler içerecek. “Şer cephesi’nin sizi ortadan kaldırmasından korkmuyor musunuz?” sorusuna, gülümseyerek, “Ben bir meczubum,” diye karşılık veriyor: “Birinci kitaba bu adı koydum: Bir Meczubun Rüyası. Onda bir hakikat varsa, onu hakikat erleri anlar. Bir hakikat bulamayanlar için de güzel bir meczup rüyasından ibaret kalır…”
    BİR MECZUBUN RÜYASI
    Kırk Kandil Yayınları’ndan çıkan kitap Oktan Keleş’in Hızır Aleyhisselam’la görüşmelerini roman tarzında anlatıyor. Altı yıl gibi bir zamana yayılan görüşmeler kitabın içinde bir güne sıkıştırılmış. İlk okunuşta bir tasavvuf sohbeti tadı veren kitap ‘Haberler’ adlı bölümde gelecekte yaşanacak bazı felaketleri bildiren bir kenahet kitabına dönüşüveriyor. Kitabın kahramanı İlhami Abi’nin talebesi Âdem’e dediği gibi, ‘Surete takılmayıp, içeri girmek lazım!’
    BEŞİNCİ BOYUT
    Samanyolu Televizyonu’nun sevilen dizisi Beşinci Boyut, Kıbrıs Harekâtı sırasında şehit düşerek başka bir hayat boyutuna geçen ve Hızır Aleyhisselam’la görüşerek ondan ders alan fedakâr Türk genci Salih’in hikâyesini anlatıyor. Hızıriyet makamına yükselen Salih, yardıma muhtaç insanların hayatlarına yön vermelerini sağlıyor. Yönetmenliğini Melih Sezgin’in yaptığı dizinin başrolünde Cengiz Toraman oynuyor. Dizi yaşadığımız hayatın ötesinde hayat tabakalarının var olduğu mesajını veriyor.
    FARKLI KÜLTÜRLERDE HIZIR ALEYHİSSELAM
    Hızır (as) ile ilgili söylemler Nusayriler başta olmak üzere, Şii, Yezidi ve Dürzi kültürlerinde de yer almaktadır. Bazı oryantalistler, Hızır kültünün farklı destan ve efsanelerden esinlenerek oluştuğunu ileri sürmektedir. Hızır kültürünün Gılgamış Destanı’ndaki Utnapiştim karakterinin veya İskender Efsanesi’nde ölümsüzlüğe ulaşan aşçısının veya Yahudi kaynaklarındaki İlya’nın İslamlaştırılmış bir hali olduğu da iddia edilmiştir. İslamiyet dışındaki kültürlerde görünen Hızır figürlerinden en ilginç olanı kuşkusuz Hıristiyanlığın Aziz George karakteridir. Aziz George, milattan sonra 3. yüzyıl sonlarında ve 4. yüzyıl başlarında yaşamış Romalı bir asker olarak bilinir. Roma imparatorluğunun Hıristiyanları kesip doğradığı bir dönemde, Hıristiyan olduğunu ilan eder ve onulmaz işkencelere maruz kalarak ölür. Aziz George’un bir canavarı öldürerek bir prensesi kurtardığı ve koca bir şehrin Hıristiyan olmasına vesile olduğu yönünde inançlar da vardır. Aziz George başta İstanbul olmak üzere pek çok şehrin ve ülkenin koruyucu azizi kabul edilmiştir. 11. yüzyılda İngiltere kralları tarafından koruyucu aziz olarak benimsenmesiyle Aziz George para, pul ve bayraklarda sembol olarak kullanılmaya başlanmıştır.
    “Aziz George’un Hikayesi” adlı kitabında Anthony Cooney, Aziz George’un herhangi bir millete hasredilemeyeceğini, onun evrensel bir koruyucu ve dardan kurtarıcı olduğunu vurgular. Hıristiyan dünyasında Aziz George’la alakalı anlatılan her şey Hızır Aleyhisselam’a uyarlanabilecek şeyler değildir. Aziz George’un Haçlı ordularına rehberlik yaptığı gibi inançlar onun askerlerin koruyucusu ilan edilmesini sağlamıştır. İlginç olan Hızır Aleyhisselam’la görüşen ve Hızıriyet makamına çıkan pek çok kişinin bu görüşmeyi bir savaş sırasında yapmış olduğu gerçeğidir.

    VE DİĞER ANLATILAR
    Her Gördüğünü Hızır, Her Geceyi Kadir Bil

    Bir gün annesi tarladan kaldırdığı buğdayları, biriyle Ubeydullah-ı Ahrâr'a gönderdi. Ubeydullah-ı Ahrâr buğdayları ambara koymakla meşgûlken, buğdayları getiren kimse, boş çuvallarını alıp gitti. Nereye gittiği ve hangi yoldan gittiği belli değildi. Ubeydullah-ı Ahrâr o anda neden bu zavallı ve garib kimseden duâ almadığına üzüldü. İçine garib bir ızdırap çöktü.

    Buğdayı olduğu gibi bırakıp koşarak o kimsenin peşine düştü. Yanına vararak tevâzu ile kendisine duâ etmesini istedi ve;
    -Beni gönlünüze alın. Hâlime biraz inâyet nazarıyla bakın. Belki duânız ve himmetiniz bereketiyle Allahü teâlâ beni bağışlar, merhâmet eder de yolum açılır, dedi.

    Onun yüzüne şaşkın ve hayret dolu ifâdelerle bakan zât;
    -Zannediyorum ki Türk şeyhlerinin söyledikleri; "Her geleni Hızır bil, her geceyi Kadir bil" sözüne göre hareket ediyorsun. Fakat ben hiçbir özelliği olmayan kendi hâline yaşayan bir kimseyim. Elimi yüzümü bile lâyıkı ile yıkamayı bilmem. Senin istediğin şeyden ben haberdâr değilim. O bende yoktur." dedi.

    Ubeydullah-ıAhrâr duâ etmesi için yalvarmaya devâm etti. O kimse, Ubeydullah-ı Ahrâr'ın yalvarışına dayanamayarak ellerini kaldırdı ve;
    -Allahü teâlâ senin kalb gözünü açsın, diye duâ etti. Bu duâ bereketiyle Ubeydullah-ı Ahrâr'ın kalbinde açılmalar oldu.

    Herşey aslına çeker

    Bir padişah Hızır’ı görmek istiyordu. Bir gün bunun için tellallar çağırttı:

    -Kim bana Hızır'ı gösterirse onu armağanlara boğacağım,dedi.

    Birçok oğlu uşağı olan fakir bir adam bu işe talip oldu. Karısına dedi ki:

    -Hanım ben padişaha Hızır'ı bulacağımı söyleyip ondan kırk gün müsade alacağım. Bu kırk gün için padişahtan size ömrünüz boyunca yetecek yiyecek, içecek ve para alırım. Kırk günün sonunda Hızır'ı bulamayacağım için benim kelle gider, ama siz rahat olursunuz.

    Adamın karısı kanaatkar biriydi:

    - Efendi biz nasıl olsa alıştık böyle kıt kanaat geçinmeye. Bundan sonra da idare ederiz. Vazgeç bu tehlikeli işten, dedi.

    Ama adam kafaya koymuştu. Padişaha gidip Hızır'ı bulacağını söyledi. Bunun için kırk gün izin istedi. Hızır'ı bulmak için koşuşturacağı kırk gün zarfında ailesinin geçimi için sarayın ambarından tonlarca yiyecek, içecek ve nakit para aldı. Bunları evine teslim edip kırk gün ortalıktan kayboldu. Kırk günün bitiminde padişahın huzuruna çıkıp herşeyi itiraf etti:

    -Benim aslında Hızır'ı falan bulacağım yoktu. Ailece sıkıntı çekiyorduk. Hızır'ı bulacağım diye sizden dünyalık almak istedim, dedi.

    Padişah buna çok kızdı:

    -Padişahı kandırmanın cezasını hayatınla ödeyeceğini hiç düşünmedin mi? diye bağırdı.

    Adam da her şeyi göze aldığını söyledi. Bunun üzerine padişah yanında bulunan üç veziriyle görüş alış verişinde bulundu.

    Birinci vezire sordu:

    -Padişahı kandıran bu adama ne ceza verelim?

    -Efendimiz, bu adamın boğazını keselim, etini parçalayıp çengellere asalım.

    Bu sırada peyda olan, nurani bir genç, vezirin sözleri üzerine söyle dedi:

    -Küllü şeyin yerciu ila aslihi

    Padişah ikinci vezirine sordu:

    -Bu adama ne ceza verelim?

    -Hükümdarım bu adamın derisini yüzüp içine saman dolduralım.

    Biraz önce ansızın ortaya çıkan genç yine:

    -Küllü şeyin yerciu ila aslihi, dedi.

    Padişah üçüncü vezire sordu:

    -Ey vezirim sen ne dersin, beni kandıran bu adama ne ceza verelim? Padişahım bana göre, bu adamı affedin Size yakışan, sizden beklenen budur. Bu adam önemli bir suç isledi ama sanıldığı kadar da kötü biri değil Çünkü çoluk çocuğunun rahatı için kendini feda edebilecek kadar da iyi yürekli.

    Nurani genç yine söze karıştı:

    -Küllü şeyin yerciu ila asıhı

    Bu defa padişah o çocuğa yöneldi:

    -Sen kimsin? İkide bir tekrarladığın o laf ne demektir?

    Genç cevap verdi:

    -Senin birinci vezirinin babası kasaptı. Onun için kesmekten, etini çengellere asmaktan bahsetti. Yani aslını gösterdi. İkinci vezirin babası yorgancı idi. Yorgan yastık, yatak yüzlerine yün, pamuk doldururdu. O da babasına çekti. Üçüncü vezirin ise babası da vezirdi. O da soyuna çekti, büyüklüğünü gösterdi. Benim söylediğim söz "Herkes aslına çeker" demektir.

    Vezir istersen (üçüncü veziri göstererek) işte vezir, Hızır istersen (kendini göstererek) işte Hızır, bu adamı mahcup etmemek için sana göründüm, dedi ve kayboldu.

    Hızır Aleyhisselam nasıl görülür?

    Sultan II. Mahmud Han zamanında yaşlı bir kadıncağız duymuş ki, Hazreti Hızır her gün yatsı namazında, Yeni Câmî'de görülürmüş. Kendisi de zâten Hızır Aleyhisselâm'ı görmeyi öteden beri çok istermiş. Duyduğu söz üstüne ertesi gün kocasına durumu bildirip, ondan izin alarak yatsı namazına Yeni Câmî'ye gitmiş. Namaz çıkışında, avluda bir kenara çekilmiş ve başlamış çıkanlara dikkatli dikkatli bakmaya. O pür dikkat çıkanları tâkip ederken, karşısından bir yaşlı amca çıkagelmiş.

    - Neye bakarsın hâtun?

    -Dediler ki, bu câmîde her gece Hızır Aleyhisselâm görünürmüş. Onu görmeye geldim.

    -Peki onu görsen nasıl tanıyacaksın?

    -Bilmem.

    -O zaman buradan geçse, sen onu tanıyamazsın.

    -Doğru, nasıl da akıl edemedim.

    -Bak öyleyse, sana onu nasıl tanıyacağını öğreteyim.

    -Olur

    -Arkamdaki câmîyi görüyor musun?

    -Evet

    -Işıklarına bak. Söndü mü şimdi?

    -A evet, söndü.

    - Şimdi bir daha bak, ışıklar tekrar yandı mı?

    -Baktım. Evet şimdi de yandı.
    -Peki öyleyse. İşte aynı böyle, arkasında duran câmînin ışıklarını olduğu yerden kıpırdamadan yakıp söndüren birisini görürsen, işte o Hızır'dır.
    -Doğru mu?

    -Doğru

    -Hay Allah râzı olsun, demiş ve kadın beklemeye devâm etmiş. Fakat tabiî herkes dağıldığı halde, târife uygun kimse çıkmamış. Bizimki de mahzun eve dönmüş. Kocası sormuş:

    -Gördün mü Hızır Aleyhisselâm'ı?

    -Yok, göremedim.

    -Vah vah.

    -Olsun, göremedim ama, nasıl görülür çok iyi öğrendim.

    Hızır ve Gelin
    1930'lu yıllar. Rize. Anzer, halkın kendi tabiri ile Ancer. Dünyaca balı ile meşhur olan Ancer. Binlerce poleni ve şifayı içinde barındıran balıyla meşhur Ancer. Kış. Yaylacılık yapan Ancerlilerin bir kısmı aşağıya Rize'ye şehre inmemiş, kışlamışlar. Yazdan yığdıkları otlarıyla, mallarını kışdan çıkarıp, bahara eriştirmenin çabası içindeler. Evet hepsinin mal tabir ettiği koyunları, sığırları var, tektük birkaç tanesinin de kara kovanı var. Şifa niyetine ilaç niyetine küçük bir kavanozu dolduracak kadar balları olurdu çoğunun. O da kış bitmeden tükenir giderdi.
    Meryem. Lezgilerin kızı Meryem. Yeni gelin, beyini gurbete Samsun'a göndermiş. O da o kış yaylada kışlamış. Sabaha kadar kar yağmıştır. Tam kürekle yolu açayım deyip, kapıya yönelmekte iken, kapısı çalınır. Kapıyı açari. İhtiyar bir adam selam verir ve:

    - Kızım, ben Aşağı Ancerdenim, gelinim aş eriyor, canı bal çekti, Allah rızası için, bir iki kaşık bal verirmisin?

    Meryem gelin düşünmez bile, Allah rızası değil mi der, dibinde üç dört kaşık bal kalmış olan kavonozu getirir , onun da yarısını ihtiyar'a verir. İhtiyar:
    - Allah razı olsun kızım, artsın eksilmesin der.

    Meryem, kavanozu koymak için geri döner. Kavanozun ağzını kapatayım derken birde ne görsün, kavanoz ağzına kadar bal ile dolu. Meseleyi anlar, kapıya koşar, kar ile dolu yaylanın uçsuzluklarına bakar. Ne bir insan vardır ne de kar da bir iz. Gelen Hızırdır.
    Aradan üç dört ay geçer, her gün bal yediği halde kavanoz her seferinde ağzına kadar bal ile doludur. Sırrını hiç kimseye açmaz. Yaza doğru beyi gurbetten gelir. Beyine her öğün bal verir. Bal bitmez, hem ancer balı olacak, bütün kış kalacak birde her öğün kaşık kaşık yenecek, bal bitmeyecek. Beyini merak sarar, sorar, cevap alamaz. Beyi en sonunda:

    - Ne olur beni seviyorsan söyle ne oluyor. bunda bir iş var.

    Meryem dayanamaz ve ağzı kapalı kavonozu da alır ve olayı anlatır. Kavanozu açıp işte bak ağzına kadar dolu demek istediğinde bir de ne görsün?

    Kavonozun dibinde iki kaşık bal kalmış.
    Evet, gerçek yaşanmış bir olay... Belki sizin başınıza da geldi, belki gelebilir. Meryem'in kavonozundaki bal bitmeyecekti. Sizin de belki cebinizdeki araba parasını verdiğiniz bir ihtiyar ardından elinizi her cebinizdeki cüzdana attığınızda tükenmeyecek para... Ama sakın ha. Sakın ha. Hızır ile karşılaştığınızı ve sırrınızı kimseye söylemeyin....
    Hızır Geliyor
    Hoca, medresede ders verirken talebenin biri bazen ayağa kalkar. Hoca sebebini sorar. Talebe:

    - Efendim Hızır geliyor da ondan.

    Hoca:

    - Ben niçin göremem?

    Talebe :

    - Sorayım efendim, deyip tekrar geldiğinde sorar.

    Hızır Aleyhisselam'ın:

    - Hocan süsü ile çok uğraşıyor. Medreseye gelirken ayna önünde, cübbe sarık şöyle mi yakıştı, böyle mi yakıştı, diye fazlameşgul oluyor. bu gibi haller manevi terakkiye manidir, buyurduğunu hocaya bildirdiği günden itibaren, ayna karşısına geçmeyi terkedip, süslenmekten uzak kalan hoca efendinin, sarığı eskiyip sallanmaya başaldığından "Saçaklı Hoca" ismi verilmiştir. (Rahmetullahi Aleyh)
    Terakk-i maneviye mani olan zinetten uzak kalmalı.
    Hatıratım, Ali Erol
    Hızır olduğunu söylerim


    Ramazan... Cuma günü... Cuma vakti... Cami... Cemaat tek tük camiye girmekte. İmam kürsüde... Girenlerin arasında... O... Hızır... Hızır a.s. da genç ihtiyar arasında onlardan biri gibi gidiyor bir köşeye oturuyor. Kürsüde imam sohbete başlıyor... Hızır'ın yanına kırklarında bir adam gelip oturuyor. Cami yavaş yavaş dolmakta...
    Adam, bir müddet sonra uyuklar bir vaziyette sallanıyor, ha uyudu ha uyuyacak. Hızır a.s. adamı dürtüklüyor:

    - Uyuyacaksın, der. Adam:

    - Uyumam, beni rahat bırak.
    Hızır a.s. ses etmez, ancak ezan okundu okunacak, adam ha uyudu ha uyuyacak, bir daha dürtükleyerek:

    - Uyuyacaksın dedim, der. Adam:

    - Ben de sana uyumam, beni rahat bırak dedim. Rahat bırak beni. Rahat bırak yoksa, Hızır olduğunu söylerim. Buradan çıkamazsın. Bu kalabalık sakalında bir tel bırakmaz.
    Hızır a.s. susar ve gözlerine kapar, boynunu büker Allah'a yönelerek:

    - Ya Rabbim! Bu nasıl iştir. Bu kulun benim kim olduğumu bildi. Bu nasıl iştirki bendeki listede bunun ismi yok.

    Cevap gelir:

    - Sana verilen listede beni sevenlerin isimleri var. O ise benim sevdiklerimden...
    Allah sevdiklerinden etsin... Sevmek, seviyorum demek bir iddia. İş sevilenlerden olmak...
    Hızıra söyle

    Bediüzzaman Saidi Nursi Emirdağ veya Afyon hapishanesi'nde yatarken, bir gece Konya'nın Ladik kasabasına Ahmed Ağa'nın yanına geldi. Ahmed Ağa'nın yanında o anda sadece oğlu Zekeriya vardı.

    Bediüzzaman tayy-i mekan ederek gelmişti. Ahmed Ağa'nın odasının eşiğinde, ellerindeki kelepçeyi ve ayaklarındaki zincirleri çözdü, içeri girdi:
    -Bu çıksın, dedi,
    Zekeriya'dan ötürü, konuşacaklarım var...
    Ahmed Ağa:

    -Mahzuru yok kardeşim, yabancımız değildir, oda duysun .., dedi.
    Bediüzzaman:

    -Ahmed Ağa, üstada Hızıra söyle, tahammülüm kalmadı, dedi.

    Ahmed Ağa:
    -Olur, söyleyelim kardeşim Said, dedi.

    Bediüzzaman tekrar anında kelepçeyi ellerine zincirleri ayaklarına takarak geri döndü.

    Bir müddet sonra aynı şekilde Bediüzzaman yine geldi ve:
    -Söyledin mi Ahmed Ağa?... Ne oldu netice? diye sordu.
    Ahmed Ağa:
    - Söyledim kardeşim Said, söyledim, dedi.
    Bediüzzaman:
    -Ne dedi Üstad? diye sordu.
    Ahmed Ağa:
    -Sabretmeni söyledi, dedi.

    Bediüzzaman bu cevabı alınca, bu defa kapıdan değil, pencereden çıkıp gitti. Yine elleri kelepçeli, ayakları zincirli idi.

    Şimdi söyle bir sorulsa, hem tayy-i mekan edebiliyor, hapishaneye girip çıkabiliyor, kelepçelerini çözüp takıyor. Hemde hapishaneden çıkmak için Hazreti Hızır'dan yardım istiyor... Bu nasıl oluyor diye bir soru akla gelebilir.

    Evliyalar bu güce sahiptirler. o kuvvet ve o tasarruf ellerinde var ama, izin almadan kullanamazlar. İşte Bediüzzamanda o tasarruf kendisinde olduğu halde üstadı Hızır'dan izin almadan kullanamamıştır.
    Kaynak : Ladikli Ahmet Ağa, Mustafa Özdamar
    Hızırı görmek istiyorum

    Vaktiyle, saf-temiz bir adam, Hazreti Hızırı görmek derdine düşmüş. Ona birileri:

    - Filan çöle gideceksin filan istikamete doğru yürüyeceksin, işte oralarda bir yerlerde Hızır'ı görebilirsin, demiş.

    O da inanmış, o çöle gitmiş ve o istikamete doğru yüürmeye başlamış. Gariban adam çölde epeyce yürümüş. Bir müddet sonra birisiyle karşılaşmış:

    - Selâmun aleyküm...

    - Aleyküm selâm.

    - Hayırdır, yolculuk nereye kurban? demiş karşılaştığı adam.

    - Ben Hızır'ı görmek istiyorum. bu çölde bu istikamete gidersem görebleceğimi söylediler.... Gidiyorum işte....

    - Peki Hızır'ı görünce tanıyabilecek misin?..

    Saf adam:

    - Vallahi, o hiç aklıma gelmedi demiş.

    - Üzülme... Ben sana tarif edeyim: Benim gibi kara kuru, seyrek sakallı bir adamdır.

    - Eyvallah kurban demişler ve birbirlerinin tersine yürümüşler.

    Çok geçmeden aklı başına gelmiş, geri dönmüş ama, kara kuru seyrek sakallı Hızır (a.s.) sır olup gitmiş.

    Adamcağız kulağını kaşımış ve...

    - Hay Allah, kaçırdık." demiş. Hızır'ı kaçırdığını anlamış

    Nasıl bir Hızır bekliyordun?

    Akşehir Kaymakamı Ladikli Ahmed Ağa'ya:
    - Ahmed Ağa, demiş siz hep görüşüyorsunuz, bir de bana göster Hızır Aleyhisselâmı!..
    Ahmed Ağa, Kaymakamın talebine yuvarlak çerçeveli bir cevap vermiş:
    - Oğlum, nasibse görürsünüz inşallah! demiş.

    Ahmed Ağa'nın hayranlarından olan Kaymakam, bir Ramazan günü, iftara yakın, iftar sofrasına oturmuşlar, ailecek iftar topunu bekliyorlar... Kaymakam sigara tiryakisiymiş. Kaymakam tiryakiliğin verdiği ruh haliyetiyle beklerken, kapısı üç kez çalınmış. Çıkmış bakmış Kaymakam, kapıda bir adam:

    -Biseciii! Bise alırmısınız efendiii?

    Arkasında da bir deve, geviş getiriyor geve geve.

    Ne desin Kaymakam?

    - Ne bisesi be adam? Biseyi ne yapayım ben?

    - Peki efendi kızma! Bizden sorması, sanki ısmarlamış gibiydiniz de... Hadi iftar-ı şerifler hayrolsun! demiş, çekmiş devesinin yularını:

    - Biseciii! Bise alan, katran alan...

    Kaymakam kapıyı kapatıp da sofraya dönerken, mırıldanıp kendi kendine içinden: Allah Allaaah! Bu saatte bise mi satılır be adam? Mübarek iftar vakti... Fesûbhanallah! çekmiş.

    Bir müddet sonra tekrar Ladik'e gittiği zaman:

    - Aşk olsun Ahmed Ağa, bize Hızır Aleyhisselâmı daha göstermeyecen mi Hacı Babam? diye sitem etmeye kalkınca, Ahmed Ağa:

    - Size de aşk olsun hay guzum! Kapınıza gelen Hızır'ı kovarsınız, ondan sonra da gelir bize sitem yaparsınız! demiş.

    Kaymakam şaşkınlık içinde:

    - Ne demek o? Ne zaman geldi Hacı Babam? diye sorunca, Ahmed Ağa:

    - Ramazanın son günlerinde, siz sofrada beklerken kapınıza bir Biseci geldi mi?

    - Geldi?

    - Devesinin semerindeki katran küplerine dikkat ettin mi, semere bağlı mıydı, değil miydi?

    - Ben bu tiryaki kafasıyla nerden dikkat edecem ona Hacı Babam?

    - İçeceksen sen iç cigarayı oğlum! Cigara seni içmesin!... Hem sen nasıl bir Hızır bekliyordun? Yakası kartlı, kravatlı birini mi bekliyordun? Kolalı gömlekli, ütülü pantolonlu birini mi bekliyordun? Neyse... Gördün işte gayrı... Görmedim diyemezsin! Kaçırdın ammaa, gördün işte yine de... demiş ve teselli etmiş Kaymakamı, Ahmed Ağa, ama.... Kaymakam epey eyvah çekmiş tabiii..

    O Kendini tanıttı
    Kânûnî, bir gün kayıkla Boğaz’da gezmeye çıkmıştı. Ortaköy hizâsına gelince kıyıya yanaşıp, bir adam göndererek Yahyâ Efendiyi çağırttı. O da yanında bir ahbâbı ile gelip kayığa bindiler. Birlikte giderlerken, Yahyâ Efendinin ahbâbı, devamlı olarak Kânûnî’nin parmağında bulunan çok kıymetli bir yüzüğe bakıyor ve bu bakış dikkati çekiyordu. Kânûnî bu hâli farkedince, parmağındaki o kıymetli yüzüğü çıkarıp;
    -Siz gâliba, bunu merak ettiniz, alıp daha yakından, bakıp inceleyiniz, dedi.

    O zât yüzüğü aldı. Evirip çevirdikten sonra, denize atıverdi. Yahyâ Efendi hâriç, kayıkta bulunanlar çok hayret ettiler. Biraz sonra o kişi inmeği arzu etti
    Bir müddet gittikten sonra, o zât inmek istediğini bildirince,

    Pâdişâh kayıkçıya;
    -Kıyıya yanaş,dedi.
    Kayık kıyıya yanaştı. O zât, ineceği sırada denizden bir avuç su alıp Sultana uzattı. Avucunda biraz önce denize attığı yüzük vardı. Yahyâ Efendi hâriç, kayıkta bulunan herkes, yine çok hayret ettiler. Kânûnî, elini uzatıp yüzüğü alınca, o zât birdenbire gözden kayboluverdi.

    Kânûnî, Yahyâ Efendiye dönüp;

    -Ağabey, ne oluyor, bu olanlar nedir ki? dedi.

    O da;

    -Efendim gördüğünüz, Hızır aleyhisselâm idi, dedi.

    Bunun üzerine Kânûnî;

    -O hâlde, bunu ne için, daha önce demediniz, bizi niye tanıştırmadınız?” deyince,

    Yahyâ Efendi;
    -O kendini, tanıttı hükümdârım, lâkin siz tanımakta, geç kaldınız hünkârım, buyurdu.



    Ana Sayfa

  2. #2
    Ehil Üye _MerHeM_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Bulunduğu yer
    Alem-i şehadet
    Mesajlar
    2.225

    Standart

    Allah razı olsun kardeşim

    Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı.

    Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok.

    Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok.


+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Sır ve Hızır
    By *SAHRA* in forum Şiirler
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 18.09.13, 18:36
  2. Hızır a.s'ın Yaratılış Gerçeği Nedir?
    By kuzmanya in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 08.11.08, 09:44
  3. Hz.Hızır ile Hz.Musa Kıssası
    By selmanyildirim in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 01.02.08, 19:48
  4. Hızır Olduğunu Söylerim
    By osmanoğlu in forum Kıssadan Hisseler, İbretli Öyküler
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 25.09.07, 13:55
  5. Hızır Kuşu (Çizgi Sinema)
    By mehmetyakup in forum Klip, Video, Film ve Animasyon
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 15.03.07, 01:43

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0