Tasavvuf ricâline göre namaz divân-ı ilâhîde durmaktır. Nitekim Cüneyd Bağdâdî’ye sordular: “Namazın farzı nedir? O şu karşılığı verdi: Dünya ile bağları koparmak, dikkati toplayarak divân-ı ilâhîde durmak. Bu sözün anlamı şudur: Namazda beden seccâdede, akıl divân-ı ilâhîde olmalı, kalb huşû, âzâlar huzû ve huzûr ile dolmalı.
Namazın bilinen şartlarını “fıkıh” ilmi tanzîm eder. Fıkıhsız bir namaz mümkün değildir. Ancak fıkhî şartları yerine getirilmiş; ama huşûdan uzak, darmadağınık bir kalb ile kılınan namaz da mûteber olamaz. Dolayısıyla namazın zâhirini tanzîm eden fıkhî kaideler, kalb âlemini tezyîn eden mânevî kâidelerle bir araya geldiğinde ancak mûteber ve makbul bir namaz kılınabilir. Kalb âleminin tezyîni ise, Kur’ân-ı Kerîm’de buyurulan tezkiye (arınma) sırrını gerçekleştirmekle mümkündür.